Son bir yılda atmosferdeki karbondioksit miktarında ciddi bir artış meydana gelmiş. Bir yıllık artış 3,7 ppm
civarında. Atmosferdeki karbondioksit yoğunluğu da ilk gelen verilere göre 404 ppm'e ulaşmış. 450 ppm'e ulaşırsak, küresel yüzey sıcaklığını iki derecenin altında tutma şansımızın yüzde 50'ye gerilediğini düşünürsek, bu artışın ne kadar ciddi olduğunu da daha iyi anlayabiliriz. İki dereceyi aşmak tüm riskleri almakla eşdeğer. Dönülmez akşamın ufkunda gibiyiz. 350 ppm'in asıl hedefimiz olduğunu anımsatmakta da yarar var. Kömür, petrol ve doğalgaz gibi fosil yakıtlarla ilişkisini kesmek istemeyenlere, suçu başka ülkelere atanlara duyurulur.
Washington Post'ta çıkan habere buradan ulaşabilirsiniz: http://wapo.st/1nAvts6
Özgür Gürbüz tarafından kaleme alınan makale, analiz ve haberlere bu adresten ulaşabilirsiniz. Yazıları başka bir yerde yayımlamak için izin almalısınız. E-posta: ozgurgurbuzblog(at)gmail.com
Nükleer konusunda bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlara
Enerji Bakanı Berat Albayrak, nükleere karşı çıkanların bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olduklarını iddia etmiş ve eklemiş: Dünyada 442 nükleer santral var, 100'den fazla da inşaat halinde. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanı da aslında belli etmiş.
1. Dünyada 442 tane nükleer santral yok. Onlar santral değil "reaktör". Aynı termik santrallerde olduğu gibi, bir santralin içinde birden fazla reaktör/ünite olabilir. Örneğin Yatağan Termik Santrali içinde 3 ünite var. Dünyada da 442 nükleer santral yok, çünkü bazı santrallerde birden çok reaktör var. Örneğin, kaza yapan Fukuşima Daiçi nükleer santralinde 6 reaktör vardı.
2. Bu 442 reaktörün hepsi de çalışmıyor. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı bu sayıyı verirken "çalışabilir durumdaki" reaktör sayısını verir ama bunların bazıları kapalıdır. Mesela Japonya'da çalışabilir durumda 43 nükleer reaktör olduğu gözükür. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan hepsi elektrik üretiyor sanır. Halbuki bu 43 reaktörün sadece 4 tanesinin çalışma izni var. 39 tanesi kapalı, birçoğu bir daha hiç açılmayacak. Yani, dünyada 442 reaktör çalışıyor demek bile yanlış. Sadece Japonya'da çalışmayanları düşseniz gerçek rakam 403 olur.
3. Bakan Albayrak dünyada 100'den fazla santralin de inşaat halinde olduğunu söylemiş. Bu da yanlış. Atom Enerjisi Ajansı dünyada yapımı süren 66 reaktör olduğunu belirtiyor (grafikte görüldüğü gibi). Doğrusunu söylemek gerekirse bu bilgi bile yanıltıcı, Atom Enerjisi Ajansı taraflı bir kurum sonuçta. Biraz araştırırsanız bu 66 reaktörden birçoğunun yapımının öngörülen 4-5 yıldan uzun sürdüğünü, yani geciktiğini; bazılarında ise inşaatın hiç sürmediğini görürsünüz. Örneğin ABD'de yapıı süren Watts Bar-2 reaktörünün inşaatına 1973 yılında başlanmıştır. Proje finansal bir felakete dönüştüğü için yıllarca durmuştur. 43 yıldır süren inşaatı Enerji Bakanı bize yeniymiş gibi anlatıyor. Bir başka örnek vereyim. Slovakya'da inşaatı süren iki reaktörün (Mochovce 3-4) yapımını da 1987'de başlanmıştır. Bunlar ölü projeler olmasına rağmen nükleer lobi ve Atom Enerjisi Ajansı bunları yıllardır yapımı süren "nükleer santral" diye anlatıp, durumu olumlu göstermeye çalışmaktadır. Arjantin'de yapımı süren tek reaktör 29 MW'lık bir örnek modeldir. Mersin'de santral kurmak için AKP ile el sıkışan Rusya'da yapımı sürdüğü söylenen sekiz reaktörün biri hariç hepsi gecikmiştir. Liste böyle uzayıp gider.
4. Bakan Albayrak'ın örnek gösterdiği Fransa 2025 yılına kadar nükleerden üretilen elektriğin payını yüzde 76 seviyesinden yüzde 50'ye çekeceğini açıkladı. Nükleer enerji konsunda Sinop için kapısını çaldığımız, bu teknolojiye sahip Fransa bile ucuz, güvenli denen nükleer enerjinin payını azaltırken onları örnek göstermek komedi değil de nedir?
Şimdi elinizi vicdanınıza koyup söyleyin. Nükleer enerji konusunda bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan kim?
Paris’te her şey bitmedi asıl şimdi başlıyor
Özgür Gürbüz-BirGün/4 Mart 2016
2015 sonunda
Paris’te imzalanan iklim anlaşmasıyla sorunun çözümü bulundu sananlar
yanılıyor. Paris’te, 2020’de sonlanacak Kyoto’nun yerine geçecek yeni bir
anlaşmanın ana metni üzerinde anlaşıldı ancak bu anlaşma henüz onaylanmadı. 22
Nisan’da bu süreç başlıyor. Dünyanın Paris Anlaşması’nı hayata geçirmek için
tam bir yılı var. 21 Nisan 2017’ye kadar, dünyadaki seragazı emisyonlarının yüzde 55’inden sorumlu en az 55 ülke
anlaşmayı imzalarsa ilk adım tamam. İmzalamazsa sil baştan!
BM Genel
Sekreteri Ban Ki Mun, 22 Nisan’da New York’ta elini taşın altına koyan ilk
ülkeleri açıklayacak. Bir yıl boyunca çetin pazarlıkların olacağı garanti çünkü
Paris’te verilen taahhütlerin değiştirilme şansı bile var. Ülkeler isterse,
daha iyi bir hedefle anlaşmaya taraf olabilecek. Türkiye’nin ne yapacağı belli
değil. Meclis’te Paris Anlaşması’na atılacak imzanın onaylanması gerek. 22
Nisan’a yetişir mi; şüpheli. Ortada adamakıllı yapılmış bir hesap, plan
olmadığı gibi bu işi takip eden bir milletvekili veya bakan da yok. Birkaç gün
önce Ankara’da TBMM’nin İklim Değişikliği Politikasındaki Rolü adlı bir rapor[1]
açıklandı. Meclis’in iklimle ilgili çalışmalarını araştıran çalışma, 24. Yasama
döneminde verilen 72 bin 320 soru önergesinden sadece 20 tanesinin içinde iklim değişikliği konusuna yer
verildiğini ortaya koyuyor. Rejim değişikliği için çabalayan çok kişi var ama
iklim değişikliğini durdurmaya çalışan neredeyse yok. En azından bir
tutarlılıktan bahsedebiliriz, ne istiyorlarsa zararımıza!
Bildiğiniz
gibi Paris’e giderken Türkiye bir söz vermiş, 2030’a kadar seragazı
emisyonlarımı arttırmaya devam ederim ama sizin cici hatırınız için, biraz daha
az arttırırım demişti. Türkiye’nin bu
sözünün de iklim değişikliğini yavaşlatma ya da durdurma açısından pek kıymeti
harbiyesi yok. Burada biz bizeyiz, fısıldamadan söyleyeyim. Hükümet bizim sele
kapılmamızı, kuraklıkta çatlamamızı, ormanların yanmasını, sıcak hava dalgaları
yüzünden kalp krizi geçirip ölmemizi umursamıyor. Onların derdi, kömür, petrol,
doğalgaz, otoyol, köprü, inşaat sektörüne girmiş eş dostu memnun etmek.
Süreç
Türkiye’nin istediği gibi gider mi onu göreceğiz. İlk iş, dünyadaki seragazı
emisyonlarının yüzde 55’inden sorumlu en az 55 ülke bulmak. BM Sekretaryası’nın
verilerine göre Türkiye küresel emisyonların yüzde 1,24’ünden sorumlu. Anlaşma sürecinde 200 civarında ülke
olduğunu düşünürseniz, Türkiye’nin bu işte payı yok, sorumluluk almamalı
diyenlerin bir hayal aleminde yaşadıklarını daha iyi anlarsınız. Yüzde 55’i
yakalamak için kritik öneme sahip dört güç var: Çin (%20), ABD (%17,89), AB
(%12.10) ve Rusya (%7,5). AB’nin sorun çıkarmayacağını, ABD ve Çin’in de
anlaştığını düşünürseniz geriye yüzde 5’lik bir pay kalıyor. Rusya Kyoto’ya
taraf olarak orada kahramanlık yapmıştı ancak bu politik durumda ne yapar belli
değil. Bu nedenle, yüzde 4’lük paya sahip Hindistan, 2,5’luk paya sahip
Brezilya veya 1,70’lik paya sahip Meksika’nın kararları kritik.
Türkiye’nin de
sorumlu olduğu emisyon miktarıyla Brezilya, Endonezya ve Meksika gibi ülkelerin
bulunduğu ligde yer aldığını görebiliyoruz. Verdiği taahhüt ise azaltma bile
değil. Sınıfdaşlarından çok kötü durumda, halbuki bundan daha iyisini yapabilir
ve yapmalı. Hiçbir şey yapmazsam 2030’da 1 milyar 175 milyon ton seragazı
çıkaracağım, sizin için %21 oranında az arttırayım 929 milyon tonda kalsın
diyor. Şu anda 460 milyon ton saldığımızı düşünürseniz, bırakın azaltmayı,
seragazı çıkışını sabitlemeyi bile önermiyor. İki katına çıkarma sözü veriyor.
Hiçbir önlem almasak seragazı emisyonlarımız zaten bu kadar artar. Bakalım bu
eylemsizliği Meclis’ten geçirebilecekler mi?
Aslında
Türkiye’nin yapacağı iş belli. Hem petrol, kömür ve doğalgaz gibi
kirletici/dışa bağımlı kaynaklardan kurtulmak, hem de daha sağlıklı bir çevrede
yaşamak için yüzünü güneşe dönmeli. Bir sözüm de sivil toplum kuruluşlarına. Şu
ana kadar iklim konusunda çalıştığını iddia eden çoğu STK bu durumu film gibi
izliyor. Bazıları hükümetle arasını bozmamak için iklim görüşmelerini kapalı
kapılar ardına bile taşıdı. Birkaç yıl önce sokakta gördüğünüz “aktivistler” bürokrat oldu. Herkes sus
pus! Fazla seragazının yan etkisi olsa gerek.
[1] Yasader, Tüvikder ve Küresel Denge
Derneği’nin hazırladığı rapora Yasader.org adresinden ulaşabilirsiniz.
Rock'ı Sar Doksana
Türkçe rock müziğin tarihinde önemli bir yer tutan
90’lı yılların öyküsü ve dönemin grupları bir belgesele konu oldu. ‘Sar Doksana’
adlı belgeselin ilk gösteriminde 90'lı yılların grupları da sahne alıyor.
Özgür Gürbüz-BirGün/29 Şubat 2016
Anadolu rock,
Anadolu pop derken saykodelik şarkılara kadar uzanan Türkçe sözlü rock müziğin
tarihinde 1990’lı yılların yeri farklıdır. 1980 darbesinden sonra birçok gencin
özgürlük arayışına yanıt veren şarkılar, bireysel özgürlük istekleri, o günün
rock grupları ve camiası tarafından sahiplenmişti. Halk müziği ya da “özgün
müzik” diye bilinen iki türe havale edilmiş politik meseleler de yavaş yavaş
Türkçe sözlü rock müzikle dillendirilmeye başlanmıştı. Bulutsuzluk Özlemi ve
Moğollar bu konuda öncülük etti. Diğer gruplar ise özgürlüklere, ‘ama’sız
aşklara işaret eden şarkılarla küçük sahnelerde hayran kitleleri oluşturmaya
başladı. İstanbul’da Kadıköy sohbetin, Beyoğlu da barlarda gruplarla birlikte
şarkıları söylemin adresi oldu.
Yönetmenliğini Erdal Akmaz’ın yaptığı “Sar Doksan’a” belgeseli, Sokak Lambası Film Prodüksiyon tarafından hiçbir kurumdan maddi destek alınmadan yapılmış. O dönemin şarkıları gibi “tek başına takılmış”. Filmde, 657, Acil Servis, Akbaba, Bulutsuzluk Özlemi, Diken, Dr. Skull, Duman, Egoist, Grizu, Kargo, Kesme Şeker, Kramp, Kronik, Kurban, Mavi Sakal, Moğollar, Mor ve Ötesi, Okyanus, Pentegram, Radical Noise, Şebnem Ferah (Volvox), Yaşar Kurt, Whiskey grupları ve dönemin Abdülika, Zihni gibi tanınmış simalarıyla yapılan röportajlar, arşiv görüntüleri var. Kurgusal öğelerle zenginleştirilen belgeselin dönemin tarihine ışık tutacağı kesin. 1 Mart 2016 akşamı Kadıköy Dorock XL’de tanıtılacak film için özel bir etkinlik de planlanmış. Güven Erkin Erkal’ın sunuculuğunu yapacağı gecede Nejat Yavaşoğulları (Bulutsuzluk Özlemi), Kaan Altan (Mavi Sakal), Cenk Taner (Kesmeşeker), İrfan Alış (Peyk), Grizu, Objektif, Kramp, Kronik ve Whisky de sahne alacak.
Yönetmenliğini Erdal Akmaz’ın yaptığı “Sar Doksan’a” belgeseli, Sokak Lambası Film Prodüksiyon tarafından hiçbir kurumdan maddi destek alınmadan yapılmış. O dönemin şarkıları gibi “tek başına takılmış”. Filmde, 657, Acil Servis, Akbaba, Bulutsuzluk Özlemi, Diken, Dr. Skull, Duman, Egoist, Grizu, Kargo, Kesme Şeker, Kramp, Kronik, Kurban, Mavi Sakal, Moğollar, Mor ve Ötesi, Okyanus, Pentegram, Radical Noise, Şebnem Ferah (Volvox), Yaşar Kurt, Whiskey grupları ve dönemin Abdülika, Zihni gibi tanınmış simalarıyla yapılan röportajlar, arşiv görüntüleri var. Kurgusal öğelerle zenginleştirilen belgeselin dönemin tarihine ışık tutacağı kesin. 1 Mart 2016 akşamı Kadıköy Dorock XL’de tanıtılacak film için özel bir etkinlik de planlanmış. Güven Erkin Erkal’ın sunuculuğunu yapacağı gecede Nejat Yavaşoğulları (Bulutsuzluk Özlemi), Kaan Altan (Mavi Sakal), Cenk Taner (Kesmeşeker), İrfan Alış (Peyk), Grizu, Objektif, Kramp, Kronik ve Whisky de sahne alacak.
‘Dağlarda sitem var
/ Dağlarda matem var / Dağlarda açmıyor yeşil / Ben o yeşildeyim’ diyen Objektif’ten,
‘Bazen bir rüya, bazen bir
gerçek;alacakaranlık / Bazen yalnızken, bazen herkesle; dalga dalga yayılan / Boşlukta
yarattım kendimi durmadan / Ateşten bir çember, durmadan daralan / Yak bizi,
yak bizi’ diyen Whisky’ye kadar herkes bu filmed buluştu. Biz de merakla
bekliyoruz ne çıkacağını ama şimdiden eski dostlara buluşmak için bir fırsat
çıktığını söyleyebiliriz. Kimbilir, konser sonrası Ortaköy Meydanı’na geçer, oradan Tünel'e uzanır sonrada
Köprüaltı’nda tekrar şarkılarımızı söyleriz.
Kara hayaller
Özgür Gürbüz-BirGün/26 Şubat 2016
Türkiye’de bakanlar değişiyor ama enerjide politikasızlık değişmiyor. Dünya nereye gidiyor diye bakan yok; ezber metinler ve hamasetle zaman kaybediliyor. Süreç şöyle işliyor. Hükümetin enerji kurmayları her yıl yeni bir slogan bularak işe başlıyor. “Bu yıl HES’lerin yılı”, “enerji verimliliğinde seferberlik başladı” veya “nükleer enerjinin önünü açıyoruz” diye süslü püslü laflar üretiyorlar. Bazı gazeteci arkadaşların da desteğiyle bu sloganlar manşete çıkarılıyor ve oyun böyle sürüp gidiyor. Sonra enerji verimliliği Ayşe Teyze’ye kalıyor, hidro işi talana dönüşüyor, nükleer de santrali patlatacak birine teslim ediliyor. Nükleer deyince aklıma geldi, şu aralar bakanlıkta herkesin dilinde bu şarkı varmış: Başıma gelenler hep senin yüzünden (Putin), yıkıldım artık ben, sevemem yeniden…
Türkiye’de bakanlar değişiyor ama enerjide politikasızlık değişmiyor. Dünya nereye gidiyor diye bakan yok; ezber metinler ve hamasetle zaman kaybediliyor. Süreç şöyle işliyor. Hükümetin enerji kurmayları her yıl yeni bir slogan bularak işe başlıyor. “Bu yıl HES’lerin yılı”, “enerji verimliliğinde seferberlik başladı” veya “nükleer enerjinin önünü açıyoruz” diye süslü püslü laflar üretiyorlar. Bazı gazeteci arkadaşların da desteğiyle bu sloganlar manşete çıkarılıyor ve oyun böyle sürüp gidiyor. Sonra enerji verimliliği Ayşe Teyze’ye kalıyor, hidro işi talana dönüşüyor, nükleer de santrali patlatacak birine teslim ediliyor. Nükleer deyince aklıma geldi, şu aralar bakanlıkta herkesin dilinde bu şarkı varmış: Başıma gelenler hep senin yüzünden (Putin), yıkıldım artık ben, sevemem yeniden…
Sonra ne mi
olur? Dönüp dolaşır, yerli kömüre
döneriz. “Bizim yerli linyit kömürümüz
var ya” diye nutuklar atılır. İşte yine o oldu.
![]() |
| Afşin-Elbistan Termik A santrali. Foto: O. Gurbuz |
Türkiye’deki kalitesiz yerli linyit kömürünün hepsini yakma projesi de bir o kadar tutarsız. Nedenini de söyleyelim. Kentlerde ciddi bir hava kirliliği sorunu var, bilimsel çalışmalar santrallerin hava kirliliğine etkisini gösteriyor; bu bir. Kömür yaktıkça iklim değişikliğine yol açan karbondioksit çıkıyor, Türkiye’nin karnesi zaten korkunç; bu iki. Sen kömür yakmak için çevre standartlarını düşürdükçe memleketin her yerine ithal kömür santrali kuruluyor, firmalar için bir kömür cenneti yaratılıyor, dışa bağımlılık artıyor; bu üç. Kömürden nükleere, bu kirli yatırımları haklı çıkarmak için verdiğiniz rakamlar da birbirini tutmuyor; bu da dört!
Tutmayan rakamları
da açık açık yazalım. Bakan Albayrak’a göre, Türkiye’de arz güvenliğinin
sağlanması için 2023’e kadar elektrik üretiminin 414 milyar kilovatsaati bulması gerekiyor. Halbuki TEİAŞ’ın 2014
yılındaki projeksiyonunun düşük talep senaryosunda ihtiyaç 380 milyar kilovatsaat gösterilmişti. Yüksek talebi konuşmaya bile
gerek yok çünkü her yıl yaklaşık yüzde 5’lik artışa işaret eden düşük talep
senaryosunun bile çok uzağındayız. Türkiye’de
elektrik talebi artışının son üç yıllık ortalaması yüzde 3 civarında. Üretecek
santral olmasına rağmen artmayan üretim talebin olmadığının net göstergesi. Bakan
Albayrak’ın bu verileri bilmemesi garip. Ekonomi de kötüye gidiyor ve yakın
gelecekte talebin umulduğu gibi artmayacağını herkes görüyor.
Bakanın bütçe sunumundaki ilginç bir nokta da enerji talebinin az da olsa artıyor olmasının bir başarıymış gibi anlatılması. Bir hükümet elektrik talebinin artmasını neden ister, o da ayrı bir konu. Elektrik satışıyla uğraşanlar, bunun için yeni santral kuranlar daha çok kâr edeceği için talebin artmasını, böylece fiyatların yükselmesini isteyebilir. Mevcut hükümetin devletin elindeki santralleri özelleştirdiğini yani “kâr” etme niyetinde olmadığını hatırlarsak, bu isteğin başlı başına “ilginç” olduğunu görebiliriz. Herhalde hükümetimiz enerji işindeki şirketleri çok seviyor ve onların daha zengin olmasını istiyor.
Bakanın bütçe sunumundaki ilginç bir nokta da enerji talebinin az da olsa artıyor olmasının bir başarıymış gibi anlatılması. Bir hükümet elektrik talebinin artmasını neden ister, o da ayrı bir konu. Elektrik satışıyla uğraşanlar, bunun için yeni santral kuranlar daha çok kâr edeceği için talebin artmasını, böylece fiyatların yükselmesini isteyebilir. Mevcut hükümetin devletin elindeki santralleri özelleştirdiğini yani “kâr” etme niyetinde olmadığını hatırlarsak, bu isteğin başlı başına “ilginç” olduğunu görebiliriz. Herhalde hükümetimiz enerji işindeki şirketleri çok seviyor ve onların daha zengin olmasını istiyor.
Enerji
Bakanlığı’nın TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’na sunulan bütçesinden anladığımız,
hükümetin yine kömür gibi kara hayaller peşine düştüğü. Bu ülkenin enerji
dengesini, tasarrufla, enerjiyi verimli kullanarak ve kalanı da yenilenebilir
enerjiyle sağlaması hiç zor değil. Zor olan, bu yol tercih edildiğinde enerji
işinden para kazanan malum kişilerin ve şirketlerin değil halkın bütçesinin ve
sağlığının iyileşecek olması. Halkın mutluluğu bu hükümete ters galiba.
Haftanın anketi
Haftanın anketi
Bu hafta, Twitter hesabımdan, “Türkiye elektrik
üretiminde kömürü ön plana çıkarmalı mı” diye sordum, gelen yanıtların yüzde
93’ü “hayır” dedi. Hükümet Soma’yı, hava kirliliğini unutsa da bizim mini
ankete yanıt verenler unutmamış.
Ağaçlar insan öldürmez
Özgür Gürbüz-BirGün/19 Şubat 2016
Anadolu’da
ebemkuşağıyla (gökkuşağı) ilgili bir inanç var. İsmet Zeki Eyüboğlu,
Anadolu’nun İnançları kitabında anlatır. Yüksek yaylalardan bakınca
ebemkuşağının bir ucunun ırmak ya da denizde, diğer ucununsa dağın ötesinde
olduğu düşünülür. Bu durumu görenler,
“gök ırmaktan su çekiyor” der. Bu durum yağmurun habercisi kabul edilirmiş.
Eyüboğlu, eski dinlerde ebemkuşağını görenlerin dua ettiğini de yazıyor.
Bugün Artvin
Cerattepe ebemkuşağının gökteki ucudur. Diğer ucu, Artvin’de açılmak istenen
madene karşı verilen direnişe omuz veren tüm kentlere; İstanbul’a, İzmir’e,
Trabzon’a dek uzanır. Cerattepe’nin ağaçlarına göz kulak olan göğün aradığı su,
Türkiye’nin dört bir yanından Artvine’e selam duran bin bir renkli direnişten
toplanır. Türkülerle, sloganlarla ağaçların köklerine usulca bırakılır. Sosyal
medyada paylaşılan mesajlar yaprakların bereketi, göğün renkleri, kuşların
cıvıltısı için edilen dualardır. Anadolu’nun yozlaşmamış inancı doğa
sevgisidir. Yakılan her direniş ateşinde ebemkuşağı görülür.
Ebemkuşağı
kendini Cerattepe’de bir kez daha gösterdi. Jandarmanın dipçiği, polisin gazı,
bakanların gazabı ebemkuşağını karaya çaldırmaz. Altının sarısı gökyüzünde
kırılan renklerin yanında bir hiçtir; adı anılmaz. Ağaçlar dik durarak direnir.
Onurlu bir direniştir onlarınkisi, para için ruhunu satan insana, emir kulu
olana, dalını kaldırmadan yüreğiyle seslenen bir direniş. Çevrecilerin direnişi
ne zaman ağacınkine benzer; eli kalkmaz, sesi kötü laf etmez, o zaman başarıya
ulaşır. Ne zaman yüreğiyle karşı durur gaza, plastik mermiye, yalana ve talana;
o zaman gök kuşağının ucundan bereketin kaynağı suyu toplamaya başlar. Ne zaman
anlar ki beton değil ayağını bastığı toprak onun evidir, o zaman mücadeleyi
kazanır. Bir renk olur ebemkuşağında, bir ucu dağda bir ucu denizde.
Ağaçların
hırsı yoktur, başka bir canlıyı incitmez. Kısası, uzunu; boduru tombulu vardır
ama yalancısı, talancısı, katili, hırsızı yoktur. Paraya, altına, parfüme tenezzül
etmez güzelleşmek için. Bir dal, birkaç yaprak ama hepsi doğal. Ne zaman insan
bir ağaç olur, o zaman gerçekten hayata tutunur. Ne zaman insan ağacı anlar,
bileğinde altın değil bir başka dal yani dostun elini arar o zaman yaşamaya
başlar.
Cerrattepe,
Türkiye’nin el değmemiş ormanlara açılan kapısı. Artvin’de yaşayanların su
kaynağı burası. Buranın hiç kimse için temel bir ihtiyaç olmayan altın ve bakır
için yok edilmesi kabul edilemez. Bir şirket zengin olsun diye Türkiye’nin
ortak mirasına dozerler giremez. Orada yaşayanların itirazları göz ardı
edilemez. Cengiz Holding istiyor diye, ÇED raporunun iptali için süren dava
sonuçlanmadan, mahkemenin gerekli gördüğü keşif heyeti beklenirken inşaata
başlanamaz. Bu davanın, aralarında Türkiye Barolar Birliği, TMMOB, TEMA Vakfı
gibi onlarca sivil toplum örgütünün de bulunduğu 761 davacısı var. Bu devleti
devlet yapan onlarca kurum, bu ülkenin bakanını bakan yapan binlerce insan birleşmiş
bir ağaç olmuş dozerlerin önünde duruyorken, davanın kararını vermek Mehmet
Cengiz’e düşmez. Kar kış demeden o dağlarda nöbet tutan ağaç yürekli insanlar,
yapraklarında ebemkuşağının ışıklarını parlatırken bize ancak bu destanı
anlatmak, bu ülkeyi yönetenlere de, “bir hata ettik affedin” demek düşer.
Unutmayın,
ağaçlar insan öldürmez. Bomba koymaz. Tuzak kurmaz. Nefret etmez. Kentlerde
gördüğümüz gürültü, kavga, gülmeyen yüzler hep azalan ağaçların eseri. Parasız
sahip olabildiğin mutluluktur ağaç. Her şeyin parayla satıldığı toplumlarda
kötü örnek olduğu için kesilir. Kadınların katli, tecavüz, silahlı çatışma,
cesetlere işkence, gece baskınları ağaçları görmeyen, sevmeyen insanların
eseridir. Ebemkuşağının yedi rengini tek bir renk gibi görenlerin günahlarıdır
bunlar.
Ağaçlar çocuk
gibidir, masum ve mutlu. Onlara tüm kötülükleri büyükler gösterir. Çocuklar
altını, parayı, nefreti, dövmeyi ve öldürmeyi bilmez. Şimdi, hele de Ankara’da
patlayan bombalardan, yitirilen canlardan sonra hep birlikte “çocuklar ölmesin”
deme zamanıdır. Çocuklara ve ağaçlara, yani geleceğimize sahip çıkma günü geldi.
Sırat Köprüsü dediğin de zaten budur. Şiddetin etrafını cehennem gibi sardığı
bu günde, incecik kalan barışın yolundan gitmek, barıştan yana ne varsa sahip
çıkmak verilecek en büyük sınavdır. Ağaca, kuşa ve çocuklara sahip çıkanlar
elbet kazanır.
Haftanın anketi
Bu hafta
Twitter’daki mini anketimizde ‘Artvin’in
en değerli hazinesi nedir’ diye sorduk. Yanıt veren 100 kişinin 93’ü doğası derken, 7 kişi altın dedi.
GDO ve kanser konusunda bir uyarı daha
Özgür Gürbüz-BirGün/12 Şubat 2016
Bu yazıda genetiği
değiştirilmiş gıda ürünlerinin kanser yapıp yapmadığını tartışmayacağız.
Genetiği değiştirilmiş organizmaların (GDO) yayılmasıyla birlikte değişen tarım
kültürünün yol açtığı kanser tehlikesinden bahsedeceğiz.
GDO deyince
genetiği değiştirilmiş bir organizma anlıyoruz. Yapay, laboratuvarda üretilmiş
ama doğalmış gibi yapan bir üründen bahsediyoruz. GDO’lu ürünler, bir başka
canlının özelliklerinin gen yoluyla taşınmasıyla üretiliyor. Örneğin mısıra böcek
öldüren zehir veriliyor böylece böcekler o genetiği değiştirilmiş mısıra zarar
veremiyor. En azından bağışıklık kazanana kadar. GDO’lu bitkilerin toprağa,
diğer bitkilere ya da onu tüketen hayvanlara (insan dahil) etkileri ise ya
tartışılmıyor ya da göz ardı ediliyor. Sadece bilimin ihtiyatlılık ilkesi
gereği, bu sonu bilinmez maceraya hayır denmesi gerek ancak GDO lobisi güçlü.
Paranın gücü ilkeleri yerle bir ediyor. Dediğim gibi bugünkü konumuz başka. Konumuz
glifosat.
Dünya Sağlık Örgütü uyarıyor
Glifosat bir
ot ilacının etken maddesi. Yabani otların öldürülmesi için kullanılıyor böylece
tarladaki ürünün verimi arttırılıyor. Kulağa hoş geliyor ama gelmesin.
Özellikle GDO’lu soya ve mısır üretiminde kullanılan, Roundup adıyla satılan glifosat, kullanıldıktan sonra havada, suda,
yiyeceklerde hatta çiftçilerin idrarlarında bile görülebiliyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün Uluslararası
Kanser Araştırmaları Kurumu, bir yıl önce glifosatın muhtemel kanser yapıcı
olduğunu açıklamıştı. Sağlık ve Çevre Birliği (HEAL) da, bu ot öldürücünün acilen yasaklanması
için hükümetlere birkaç gün önce çağrıda bulundu. Doktorlar, bilim insanları açık açık
uyarıyor. Bu ot öldürücüyü kullanırsanız kansere davet çıkarırsınız diyor.
| Foto: Buğday Derneği |
Glifosat ile
GDO arasındaki bağ çok kuvvetli. Ürünlerin genetiği değiştirilerek bu ot
ilacına (glifosat) dayanıklı hale getiriliyor böylece çiftçi ürüne zarar
vermeyeceğinden emin, ilaç kullanımını arttırabiliyor. Buğday Derneği GDO’lu ürünlerin yüzde 80’inde glifosat
kullanıldığına dikkat çekiyor. Yabani otların direnci arttıkça ilaç miktarı
zaten artıyor. Bu da muhtemel kanser yapıcı bu ilacın tüm besin zincirine
yayılmasına neden oluyor. Almanya’da hükümete bağlı kuruluşların yaptığı
araştırmalar, 2001 yılında 100 kişiden sadece 10’unun idrar örneğinde glifosata
rastlarken, 2015’te 100 kişiden 40’ının idrarında glifosata rastlar oldu. Tarlaya
sıktığınız ilaç tarlada kalmıyor. Bu ilacı kullanan çiftçilerden, kentlerde bu
ürünü tüketenlere kadar hepimiz risk altındayız.
Türkiye’de hükümet tepkisiz
Görüldüğü gibi
GDO’ların sağlığımıza verdiği zararları görüyoruz, göreceğiz meselesinin
yanında, tartışma dahi götürmeyen bir başka tehlike daha var. Dünyada tüm
bunlar olurken, Türkiye’de hükümetin aksi yönde yürüdüğünü görüyoruz. Türkiye
kapılarını GDO’lu ürünlere her geçen gün daha fazla açıyor. Hayvanlar için
GDO’lu yem ithalatına devam ediliyor. Glifosat konusunda da geç kalınıyor.
Eldeki verilere bakılarak, Dünya Sağlık Örgütü, Sağlık ve Çevre Birliği gibi
örgütlerin uyarılarını ciddiye alarak, glifosatın Türkiye’de satışına ve
kullanılmasına hemen, en azından tedbir amaçlı bir yasak konulması gerek.
Tüketici bu durumda
ne yapacak? Şu anda tek çare organik ürünleri, güvenilir satıcılardan, kontrol
edilen pazarlardan almak. Ürünlerin fiyatı ve erişimi nedeniyle bu yeterli bir
çözüm değil. Gıda hareketlerinin, temiz ürünlere pazar yaratmanın yanı sıra,
kirletici ürünlerin üretimini engellemek için de kampanya yürütmesi gerekiyor.
Kirletmek bedava, temizini üretmek pahalı olduğu sürece tarımda sonuca ulaşmak
zor.
Haftanın anketi
Bundan böyle
bu köşede hafta içi Twitter hesabımdan (@ozzgurbuz ) yaptığım anketlere yer
vereceğim. Geçen hafta sorduğum, “Türkiye'deki ürünlerin GDO'lu olup
olmadığının etiketinde belirtilmesini ister misiniz” sorusuna ankete
katılanların yüzde 99’u “evet” yanıtı verdi. Türkiye’de insanlar ne yediğini
bilmek istiyor. Bakalım yöneticiler halkı ne zaman dinlemeye başlayacak?
BirGün’e sahip çıkmak için 7 neden
Özgür Gürbüz-BirGün/5 Şubat 2016
Bağımsız
medyaya ihtiyacımızın her geçen gün arttığı şu günlerde BirGün’e sahip çıkmamak
tam bir aymazlık olur. Benim BirGün ve onun gibi özgür düşünceye, yaşam hakkına
sahip çıkan diğer medya kuruluşlarına (her yazılan çizilene harfiyen katılmasam
da) destek olmaya çalışmamın birçok nedeni var. Bugün sadece yedi tanesinden
bahsedeceğim.
1. Patrondan,
hükümetten veya kolluk kuvvetlerinden korkmadan, etkisinde kalmadan haber
yapacak, yorumlayacak medyaya ihtiyacım var. Doğru bilgi aldığımı bilmek
istiyorum. Reklam vereni kızdırmamak için haberi saklayan, ülkeyi yönetenden
korkup yazıları sansürleyen medya benim sesim olamaz. Bana sağlığım için
tavsiye edilen gıdaların arkasında bile bin türlü ticari oyun dönüyor. Bu
yüzden her türlü haberi bağımsız medyadan okumak istiyorum.
2. Bugünün
Türkiye’sinde medyanın görevi sadece haber vermek değil. Dayanışmanın adresini
de göstermek zorunda. İşçi haklarından ekolojiye, sanattan ekonomiye nerede
desteğe ihtiyaç duyulduğunu, nerede güzel işler olduğunu ben bağımsız medyadan
öğreniyorum. Mutluluklar kadar acılarımızı paylaşmak için de buna ihtiyacım
var. Üzerimize çöreklenen ticari ve siyasi ağın parçası haline gelen medya kuruluşları
bana sadece yalan, çarpıtılmış haber vermiyor, yanlış filme, yanlış
mücadelelere de yönlendiriyor.
3. Artık ekmek
bile alırken paramı verdiğim fırının sahibini bilmek istiyorum. Ali İsmail
aklıma geliyor. Eli sopalı fırıncıya, palalı esnafa para kazandırma lüksüm yok.
Evime gelen ustayı bile eşe dosta sorup ona göre çağırıyorum. Verdiğim paranın yolsuzluklara,
hırsızlara, zalimlere gitmesine tahammülüm yok. Sütten otomobile, kiralayacağım
evden, tatil yapacağım yere kadar tüm ticari ilişkilerim dayanışma içindeki
insanlarla kurulmalı. Bağımsız, özgürlükçü medyada gördüğüm ilanlar benim için
yol gösterici. Türkiye’de otoriter devletin bireysel özgürlüğüme müdahale
ettiği, yandaşlarını üzerime sürdüğü bir durumda, dayanışmanın ekonomi gibi her
alana yayılması kaçınılmaz. Eşe dosta sormanın yanı sıra, radyodan, gazeteden
duyduğum reklamlara kulak kabartıyorum. Seri ilanlar, ders verenler, küçük
hastaneler, lokantalar, tatil köyleri, pencereciler gibi… Daha mı zor? Evet ama
bu ülkeyi değiştirmek isteyenlerin sadece oy kullanarak bunu yapamayacaklarını
anlamaları gerek. Bu uğraşların verdiği huzuru hiçbir şeye değişmem. O
yorgunluğa değer.
![]() |
| BirGün'e destek için tıklayın. |
4. Kolektif umuda ihtiyacım var. Bireysel kurtuluş çabalarının, devletten gelen sistematik saldırılar karşısında bir şansı yok. Malum, “kurtuluş yok tek başımıza”. Bu doğru ama lafta kalmamalı. İşin başı da umut. Umut yoksa kurtuluş yok! BirGün ve diğer bağımsız medya kanalları bize umudu hatırlatıyor. Medya bu umudu binlere taşımanın en kolay aracı.
5. Baskıcı
iktidarlar yandaş medyayı kullanarak sizi yalnız ve azınlıktaymış gibi gösteriyor,
umudumuzu ve mücadele azmimizi azaltıyor. Halbuki, Gezi bize başka ve özgür bir
Türkiye isteyenlerin zalimlerden hem çok hem de daha yürekli olduğunu gösterdi.
Önce iletişim araçlarımıza sahip çıkacağız sonra örgütlenmeyi hayatın her
alanına yayacağız. Sadece sokakta değil, mahallede, apartmanda değil hayatın
her alanında birbirimizi tanımamızı, yanyana gelmemizi sağlayacak yapılarda
buluşacağız. Dernek olur, parti olur. Birbirimizi tanırsak, yaşadığımız
apartmanda, sokakta kime güveneceğimizi bilirsek birbirimize de sahip çıkarız.
Gazeteler, televizyonlar bize bu araçları ve başarılı örnekleri göstermenin en
iyi aracı.
6. Doğruyu
söyleyen yoksa yalancılar nasıl ortaya çıkar? Kabataş yalanını hatırlayın.
Silah taşıyan tırları ya da ayakkabı kutularını. Bağımsız medya olmasaydı bugün
bunların hiçbirinden haberimiz olmayacaktı. Doğruların yazılmaya ve çizilmeye
ihtiyacı var.
7. Sadece
evrim, kültür-sanat ve Yeşil BirGün sayfaları bile benim için bu gazeteye sahip çıkma nedeni.
Medya özgür değilse, özellikle sanat, bilim ve ekoloji gibi alanlarda yetersiz
kalması kaçınılmaz.
BirGün’ü ve
bağımsız medya kanallarını desteklemek işte tüm bu nedenlerden ötürü çok önemli.
Sağlam birkaç gazete, birkaç TV kanalı bize yeter. Bu yayınların birleşmesi de bence
kaçınılmaz ve sesimizin gür çıkması için bir elzem. Gücüm yettiğince, gerekirse
kişisel zevklerimden vazgeçerek Türkiye’de özgürlüğün, barışın ve dayanışmanın
sesi olan tüm medya organlarını desteklemeye devam edeceğim. Benim nedenlerim
bunlar, sizin nedenleriniz hangileri?
Çevre Bakanlığı 500 bin kişiyi işten çıkardı
Özgür Gürbüz-BirGün/29 Ocak 2016
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı 2011 yılındaki yönetmeliğe dayanarak sokaktaki kağıt toplayıcılarından kağıt satın alan lisanslı depolara 140 bin TL ceza keseceğini söyledi. Nereden esti, beş yıl sonra ne değişti de bakanlık yönetmeliğini hatırladı bilmiyoruz. Bildiğimiz, bu ceza tehditinin, kağıt toplayıcılarının topladıkları kağıtları satamaz hale getirdiği. Sayılarının 500 bini bulduğu tahmin edilen kağıt toplayıcıları işsiz kaldı. Belki de, Türkiye tarihinin en büyük işten çıkarma vakasıyla karşı karşıyayız. Sigortasız, sağlıksız koşullarda çalışan bu işçiler böylece parasız da kaldılar. Ailelerini nasıl geçindirecekler, nasıl yaşayacaklar belli değil.
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı 2011 yılındaki yönetmeliğe dayanarak sokaktaki kağıt toplayıcılarından kağıt satın alan lisanslı depolara 140 bin TL ceza keseceğini söyledi. Nereden esti, beş yıl sonra ne değişti de bakanlık yönetmeliğini hatırladı bilmiyoruz. Bildiğimiz, bu ceza tehditinin, kağıt toplayıcılarının topladıkları kağıtları satamaz hale getirdiği. Sayılarının 500 bini bulduğu tahmin edilen kağıt toplayıcıları işsiz kaldı. Belki de, Türkiye tarihinin en büyük işten çıkarma vakasıyla karşı karşıyayız. Sigortasız, sağlıksız koşullarda çalışan bu işçiler böylece parasız da kaldılar. Ailelerini nasıl geçindirecekler, nasıl yaşayacaklar belli değil.
Türkiye’de sadece kağıt değil, plastik, metal ve cam
atıklarını da toplayan bu işçilerin geçim derdi, çalışma koşullarıyla ilgili
sorunları işin bir boyutu. Onların atık toplamasını yasaklamakla işin çevre
boyutunu da çözümsüzlüğe itiyorsunuz. Ortada, her yıl toplanmayı ve
ayrıştırılmayı bekleyen 30 milyon ton (2010 verisi) civarı kentsel katı atık
var. Bunun ne kadarı geri dönüştürülebilir belli değil. Avrupa Çevre Ajansı’na
verilen 2013 yılına ait bir raporda, 2009 yılında geri dönüşüme giden ambalaj
atığının 2,5 milyon ton olduğu, bakanlık verilerine dayanarak yazılmış. Aslında
cam için kağıt, plastik ve metal için geri dönüşüm kotalar var ama orada da
türlü türlü oyunlar dönüyor. Örneğin, 2016’da, o yıl üretilen plastik atıkların
yüzde 52’sinin geri dönüşüme gitmesi gerekiyor. Her yıl kotalar yükseliyor ama kimse o toplanmayan yüzde 48’e ne
olduğunu söylemiyor. Denizde, dağda, sokakta karşınıza çıkıyor o plastik
şişeler. Makyaj güzel ama yağmur yağınca akıp gidiyor.
Durum böyleyken Çevre Bakanlığı’nın yaptığı abesle
iştigal. Bakanlık çöpünü ayrıştırmayana ceza kesmiyor ama toplayanı, ayıranı
cezalandırıyor. Onların şartlarını iyileştireceğine kötüleştiriyor. Avrupa’da
birçok ülkede atıklarını doğru dürüst ayırmayana, örneğin plastik atığının
içine kağıt atana ceza kesilir. Türkiye’de böyle ciddi yaptırımlar yok.
Herkesin atığı doğrudan çöpe gidiyor. Birkaç merkezle sınırlı ayrıştırma
merkezlerine uğramazsa da büyük olasılıkla çöp depolama alanlarına yani toprağa
bırakılıyor. Bu atıkları evde yani kaynağında ayrıştırmayı başaramamışız, sağlığını
riske atıp, karın tokluğuna bizim için ayıranları da çalıştırmıyoruz. Bu mu bakanlığın
çözüm önerisi?
Türkiye’de evindeki atıkları çöpe atmadan önce ayıran,
ayırdıklarını da gıda atıklarının olduğu çöpler yerine geri dönüşüm için
konulmuş kutulara atan kaç kişi var? Bir elin parmakları kadar azız sanki. Çöplerini
ayıranlar da mutsuz. Sık sık her yerde geri dönüşüm kutularının olmamasından
şikayet ediyor. Haksız değiller ama her evin başına bu atık kutularının
konulamayacağını kabul edelim. Bu konuda fedakarlık yapmalıyız. Atıkları taşımak zor geliyorsa, üretmemeye
çalışalım. Sorunun çözümü aslında bu. Her sabah bir simit alıp onu naylon
torbaya koydurtmayın. Markete, pazara torbayla gidin. Çantanıza bir bez, olmadı
naylon torba alın yırtılana kadar onu kullanın. Pet şişelerde su içmeyin, bir
matara alın, suyunuzu evden doldurun. Çevrecilik fidan dikmekle, ben çevreciyim
deyip yürüyüş yapmakla olmuyor. Hayatımızı her alanda değiştirmek zorundayız.
İşin üretici boyutu da var, onları da atlamayalım. Bu
ülkede cam şişeyi unutturan, depozito uygulamasını arka plana iten, ürettikleri
ambalajları toplamak istemeyen büyük firmalar değil mi? Almanya’da plastik şişede bile depozito var. O şişeyi geri
götürmenizi sağlamak için sizden depozito alırlar. Var mı bizde öyle bir kural?
İçecek ambalajlarını düşünün. Cam şişe dışında çevreci bir paketleme ürünü yok
ama ne hikmet ki en pahalısı o. Karton kutu denilen ama aslında kartonun yanı
sıra plastik ve alüminyum da içeren ambalajlardan uzak durun. Söylemek kolay
ama yapmak zor çünkü cam şişede aynı
içeceği almak Türkiye’de neredeyse iki kat pahalı. Atık işçileriyle uğraşan
bakanlık bunları neden görmüyor? Neden cam şişede depozitoyu zorunlu kılıp,
tüketiciye şişe bedeli ödetmek yerine bu ürünlerin ucuzlamasını sağlamıyor? ‘Kartonumsu’ kutular, pet şişeler için
neden çevreyi kirletme vergisi koymuyor? Bu ürünlerin okullara girişini niçin yasaklamıyor?
Ülkenin atık politikasını siz mi yoksa bu şirketler mi belirliyor?
Atıkları geri dönüştürmek için cezai yaptırımlar da
içeren uygulamaları hayata geçirme zamanı geldi. Atık işçileri de bu yeni
sistemde, gerek toplanan atıkların ayrıştırılmasında gerekse daha modern
yöntemlerle toplanmasında çalışabilir. İçimizde en tecrübelilerimiz onlar. Sigortaları,
güvenceleri olur. Türkiye’de nereye baksanız pet şişe görüyorsunuz. Siz ise pet
şişeyi üreteni, atanı cezalandırmak yerine karın tokluğuna, sağlığı pahasına
toplayanı işinden ediyorsunuz. Vallahi bravo!
Dünya nükleerden vazgeçmiyor diyenlere
Özgür Gürbüz-BirGun/22 Ocak 2016
Anadolu Ajansı
(AA) 6 Ocak’ta, ‘Dünya Nükleerden
Vazgeçmiyor’ başlıklı bir haber servis etti. “Ajans bağımsız değil, yazdıklarına kim inanır” diyerek üzerinde
durmadım ama haberin yayıldığını görünce bu yazıyı yazmak şart oldu. Nükleeri
savunanlar yıllardır nükleer santral ve yapımı süren reaktör sayılarıyla ilgili
verileri çarpıtarak sunuyor. Bu yazı aracılığıyla o oyunu da bozalım.
![]() |
| Angra Nükleer Santrali-Brezilya Foto: O. Gurbuz |
Dünyada yapımı
sürdüğü iddia edilen 67 reaktörden 24 tanesi enerji ihtiyacı bitmez tükenmez
bir hâl alan Çin’de. Çin’deki bu santrallerin, yeni bir nükleer kaza olmazsa
birkaç yıl gecikmeyle de olsa bitirileceğini varsayabiliriz. Geriye kalan 43
tanesi içinse aynı kararlılıkta konuşmak büyük aymazlık olur. Birkaç örnekle
neden aymazlık olur, anlatalım. Söz konusu reaktörlerden 2 tanesi Japonya’da;
Fukuşima sonrası bu inşaatlar durdu ama listeden çıkarılmadı. Kalan 41 reaktörden
üç tanesi çok küçük, prototip reaktörler (biri Arjantin’de diğer ikisi
Rusya’da), enerji üretimi açısından önemi yok. Yani, kaldı 38. Nükleeri
savunanların sık sık dile getirdiği gibi, ortalama bir reaktörün beş yılda inşa
edileceğini kabul edersek, 38 reaktörün 21’inde gecikme yaşandığını
söyleyebiliriz. Hatta, bazılarında inşaatın sürdüğünü söylemek bile mümkün
değil. ABD’de yapımına yeniden başlanan Watts Bar-2 reaktöründe ilk kazma 1973’te vurulmuştu.
Slovenya’daki Mochovce-3 ve Mochovce-4 reaktörleri 1987’den beri yapılıyor. 30 yıldır bitmedi. Avrupa’nın ve
dünyanın en modern ve en büyük nükleer reaktörü EPR’nin inşaatı Finlandiya’da
11, Fransa’da 9. yılına girdi. Ama nasıl oluyorsa bu reaktörler bizim
'nükleerspor'un her sunumunda, her demecinde, nükleer enerjiyi bilmeyen ama öven
‘gazetecilerin’ her makalesinde ‘yapımı süren nükleer santraller’ diye
anlatılmaya devam ediliyor. “Finlandiya’da yeni bir nükleer reaktör yapılıyor”
demeyi biliyorlar ama o reaktörün inşaatının en az 15 yıl süreceğini, bunun da şirkete en az 5,5 milyar avro ek maliyete neden olacağını söylemiyorlar.
Gelelim AA’nın
haber başlığına. Almanya, İsviçre, İtalya, İspanya ve hatta dünyanın nükleer
devi Fransa’da bile nükleerden çıkış, nükleer enerjinin payını azaltma süreci
başlamışken gerçekten de dünyanın nükleerden vazgeçmediğini iddia edebilir
miyiz? Bu sorunun yanıtını da yine nükleer enerjinin bir numaralı savunucusu,
BM’e bağlı* UAEA versin. 2015 sonunda yayımladıkları projeksiyon raporu**
nükleer enerjinin geleceğinin hiç de parlak olmadığını itiraf ediyor. Rapora
göre, dünyada nükleer santraller halihazırda küresel elektrik üretiminin yüzde 11,1’ini
karşılıyor. 2050 sonunda ise nükleer
enerjinin küresel elektrik üretimine katkısı yüzde 4,2’ye kadar düşebilir.
En iyi senaryoda ise yüzde 10,8’i ancak görecek.
Rakamlar
ortada. Nükleer enerji için çok umut vermeyen bu gidişatı, ‘dünya nükleer
enerjiden vazgeçmiyor’ diye yazmak elbette serbest. Havuz medyasında çalışmanın
birinci koşulu da bu olmalı zaten. Hükümet Akkuyu ve Sinop’a nükleer santral
kurmak isterken, milyar dolarlık ihaleleri yandaş şirketlere dağıtıp sonra da
işi verdiği Rusya ile gırtlak gırtlağa gelmişken, kapatılan nükleer
santrallerden, bitmeyen inşaatlardan, umutsuz projeksiyonlardan bahsetmek olmaz.
Bu yazdıklarınızı hakaret sayıp dava açan bile olabilir.
*Burada bağlı kelimesi
yerine, kontrolünde demek daha doğru olacaktı sanırım. Düzeltir, özür dilerim.
**Energy, Electricity and
Nuclear Power Estimates for the Period up to 2050, IAEA.
Elektrikte talep artışı yine istenilenin altında kaldı
![]() |
| TEİAŞ düşük talep senaryosuna göre Türkiye'nin elektrik ihtiyacı |
İşin bir de elektrik tüketimi kısmı var. Geçen yıl elektrik tüketimi artışı yine hükümetin beklentilerinin çok altında kaldı. Artış oranı sadece %2,6. Hükümetin beklentisi en az %4,7 idi. Planlar tutmuyor, elektrik talebi artacak diye HES'lere, nükleer santrallere, doğalgaz santrallere verilen izinler havada kalıyor. TEİAŞ, 2013 tahmininde 2015 sonunda en düşük elektrik talebinin 278 milyar kWs olmasını bekliyordu. Gerçekleşen ise sadece 263 milyar kWs. Bu neredeyse Akkuyu'da kurulmak istenen nükleer santralin üreteceği elektriğin yarısı kadar bir sapma demek. Abartılmış talep tahminlerine güvenerek nükleer gerekli, HES'ler lazım diyenlere duyurulur.
Çocuklar ölmesin
Özgür Gürbüz-BirGün/15 Ocak 2015
Türkiye’de taraf tutmak insanların o kadar köreltti ki,
“çocuklar ölmesin” deyince, bir taraf hemen size “hangi çocuklar” diye soruyor.
Söyleyeyim hangi çocuklar olduğunu, bizim çocuklarımızdan
bahsediyorum. Dün Diyarbakır’ın Çınar ilçesinde öldürülen 5 yaşındaki Efe
Açıkgöz’den, geçen ay Cizre’de çatışmalar sırasında hayata gözlerini açamadan,
aramızdan ayrılan üç aylık Miray bebekten. Adlarını tek tek yazmaya kalsam
bitmeyecek o listeden bahsediyorum. Çocuklarımızın sıra arkadaşlarından,
kahvede okeye döndüğümüz oyun arkadaşlarımızın torunlarından, otobüste yan yana
sıkıştığımız, yer verdiğimiz karnı burnunda annelerin çocuklarından. Bizim
çocuklarımızdan. Birbirini sevmek yerine vurmayı öğrettiğimiz o gencecik
insanlardan. Bombalar parçalasın, ciplerin arkasında sürüklensin diye
büyütmediğimiz aslan parçalarından, nur yüzlülerden bahsediyoruz. Hepimiz
anlamalıyız ki, ölen çocuklara, “kimden” diye sordukça bu kan durmayacak.
“Çocuklar ölmesin” demek için bombaların mahallemize
düşmesini beklersek, üzerine titreyecek çocuğunuz da kalmayacak. Türkiye’de
nefret söylemlerine, şiddet eylemlerine, dediğim dedik, astığım astık liderlere
oy verip onlara prim yaptıranlar, şiddettin şiddetle bastırılacağını sanıyorsa
aldanıyor. Nefret edersen, nefret etmeyi öğretirsin, öldürürsen öldürmeyi
öğretirsin. Bizim gibi ölümün ucuzladığı bir coğrafyada insanları
ölmekle, öldürülmekle tehdit edemezsin. Öte tarafa inanan ve öte tarafta daha
çok dostu, tanıdığı olan bir ülkenin çocukları neden korksun ölmekten?
Bu kısır ve kanlı döngüden çıkmanın tek bir yolu var.
Suçluyu aramak, ilk kurşunu kim attı diye sormak bir işe yaramaz. Barış için
ilk adımı kim attı ona bakmalı. Bu ülkede gerçekten barış isteyenler işte bu
yüzden, barış diyen herkesin arkasında durmak zorunda. Öğretmen Ayşe Çelik’in, akademisyenlerin
yanında durmak bu yüzden önemli. Onların karşısında duranlar bize yeni bombalar
ve ölümlerden başka bir şey önermiyor zaten. “Her şey kontrol altında” deyip
duruyorlar ama her yeni güne bir başka bomba ve saldırıyla uyanıyoruz. Aynı
kişiler çok değil bir yıl önce çözüm sürecini anlatıp oy istiyorlardı. AKP, 13
yıllık icraatlarının belki de en az itiraz edilen adımı çözüm sürecini, yanlış
Suriye politikaları ve başkanlık sisteminde inat etmeleri yüzünden çöpe attı. Siyasi
hırsların hayatlarımızı böylesine etkilemesine izin veremeyiz.
Türkiye’nin bu karanlıktan çıkması kolay olmayacak. Bir
dizi adım atılmalı. Dış politikadaki yanlışlardan dönülmesi, öyle kıvırarak,
ucundan, kıyısından dokunarak değil, açık açık ülkedeki kutuplaşmanın üstüne
gidilmesi gerek. Kürt sorununda masaya oturup, oturmadık gibi yapmanın; IŞİD
meselesinde, IŞİD’çilere sınırları açıp, hastanelerde tedavi edip, tırlarla
hediye gönderip daha sonra yapmadık, etmenin demenin artık bir inandırıcılığı
kalmadı. Yayın yasağı koymanın, bombaları koyanların, vuranların kıranların
değil haberini yapanların peşine düşmenin kimseye faydası yok. Ve belki de daha
önemlisi, bu ülkede yaşama umudunun, hayatta kalmanın mutluluğunun yeniden inşa
edilmesi gerekecek. Mahallelerin kuşatıldığı, morgların dolduğu, bombaların
patladığı kentlerde insanların yaşama umudu olmaz. Yaşama umudu, işi, aşkı
olmayan biri her şeyi yapar. Bu durumda suçlu kim? Bu ortamı hazırlayan, ölümü
kanıksatan, umutsuzluğu bu ülkenin kaderi yapanlar suçlu değil mi? Bunun adını
“istikrar” koyup, oy isteyenlerin basiretsizliği değil mi tüm bu şahit
olduğumuz cinayetler? Ona oy verenlerin de artık, hatalarını görmeleri
gerekmiyor mu? Şunun bunun değil, silahın ‘terörist’ kabul edildiği bambaşka
bir Türkiye çizgisi neden çizilmesin. Şiddetten kurtulmanın yolu, onunla
koşullu değil, koşulsuz mücadeleden geçer. IŞİD’in patlattığı bombalar, göz
yumulmuş, eğitilmiş şiddetin kontrol edilemeyeceğinin en trajik örneklerini
sunuyor bize.
Bu şiddet ortamında taraf tutacaksınız liderlerin, size
bir öyle bir böyle diyen ve bugünleri getiren politikacıların değil çocukların
tarafını tutun. Barış diyen çocukların yanında olun yoksa hepimiz kaybedeceğiz.
Başka bir seçeneğimiz yok.
Elektriğe zammı hükümet yapmadı
Özgür Gürbüz-BirGün/8 Ocak 2016
1 Ocak’tan
itibaren aylık elektrik faturanız yüzde
6 oranında artacak. Çünkü hükümet son 11 yılın en düşük petrol fiyatlarına
ve azalan talep nedeniyle serbest piyasada iyice gerileyen elektrik fiyatlarına
rağmen zam yaptı. Aslında bu zammı hükümet yapmadı. Şirketler istedi hükümet bu
isteği kırmadı.
Şirketlerin
zam isteği kulislerde uzun zamandır konuşuluyordu. Limak Holding Yönetim Kurulu
Başkanı Nihat Özdemir, 25 Kasım’da NTV’de yaptığı konuşmada kulis mulis
bırakmadı. Aynı zamanda Elektrik Dağıtım Hizmetleri Derneği’nin başkanlığını da
yürüten Özdemir, elektriğe yeni yılla birlikte zam yapılacağını söyleyerek, “… bu karar yakın zamanda verilecek.
Elektrikte bir zam beklentisi olabilir. Yüzde 15 ile 20 arasında bir zam olması
gerektiğine inanıyorum. Bunu bir anda yapmak doğru değil. 2016 yılı içinde
yüzde 7-8 gibi bir zamla yeni yıla başlayabiliriz” dedi. Özdemir Sayısal Loto
oynasa yeridir çünkü dediği oldu; yeni yıla elektriğe yüzde 6,9 zamla (faturaya
1 puan düşük yansıyor) başladık. Görüldüğü üzere bu daha başlangıç. Yüzde 20’ye
kadar yolu var. Halkın oyuyla seçilip, şirketlerin istekleriyle ülkeyi yönetmek
böyle bir şey olsa gerek. Ülkeyi kim
yönetiyor hâlâ anlamayanlara duyurulur.
Cengiz Holding
ve Kolin İnşaat’la birlikte 21 elektrik dağıtım bölgesinin en büyüklerinden
dördüne sahip Limak Holding’in Başkanı Özdemir, aynı röportajda neden bu zammı
istediklerini de fısıldadı. “Girdilerimizden birçoğu petrol ve doğalgazla ölçülüyor,
fiyatlar dünyada düşük ama hepimizin bildiği gibi kurlar arttı” dedi. Evet,
petrol fiyatları dünyada düştü. Petrol düşünce doğalgaz fiyatı da düşüyor. Bu Türkiye
gibi elektrik üretiminin neredeyse yarısını doğalgazdan sağlayan bir ülkeyi
sevindirmeli ama olmuyor. Hükümetin çok kötü yönettiği hatta artık yönetemediği
dış politika nedeniyle İran ve Rusya ile boğaz boğazayız; fiyatlardaki düşüşü
yansıtmalarını isteyemiyoruz.
Bu yüzden
doğalgaz ucuzlamıyor bunu anladık ama ortada Rusya veya İran’ın doğalgaza
yaptığı bir zam da yok. Bu durumda en azından fiyatların aynı kalmasını
beklersiniz ama o da olmuyor. Çünkü hükümetin içeride ve dışarıda yarattığı
siyasi krizler, üstüne Çin’in durumu eklenince dolar artıyor. Şirketler
maliyetimiz arttı deyip elektriğe zam istiyor. Zam talebi sadece elektrik
üretenlerden de gelmiyor. Özdemir gibi elektrik dağıtım işinde olanlar da
bastırıyor. Çünkü dağıtım özelleştirmeleri yaparken ihalelerde milyar dolarları
yarıştıran şirketlerin bazıları, kur farkı yüzünden dolar cinsinden aldıkları
kredileri ödemekte zorlanıyor. İhaleler bittiğinde 2 lira civarında olan dolar
kuru şimdi 3 lira. Şirketlerin maliyetleri kur nedeniyle artan kredi ödemeleri
nedeniyle artıyor ama asıl önemlisi onların ticari öngörüsüzlüklerinin bedelini
yine tüketici ödüyor. Gelirin TL iken neden dolarla ihaleye giriyorsun? Neden
kurun artma riskini öngörmüyorsun? Vatandaş
dövizle kredi alıp ödeyemese devlet yardım ediyor mu? Hayır.
Yılda
milyarlarca lira kâr eden şirketler dövizle borçlanıp ödemekte zorlanınca aynı devlet hemen yardıma koşuyor. Üstelik onların zararını da halktan
topladığı parayla karşılıyor. Elektrik Mühendisleri Odası, yeni zamla
konutlardan her yıl 1,8 milyar TL fazla
para toplanacağını (bakınız emo.org.tr) söylüyor. Ne güzel iş! Bu
şirketlerin durumu gerçekten kötü olsa, yurdun dört bir yanındaki ihalelerden
çekilirlerdi. Zarar eden şirketler dört bir tarafta ihale peşinde koşar mı?
Kaldı ki, gerçekten zarar ediyorlarsa da etsinler. Serbest piyasa diye
övündüğünüz sistem bu. Özdemir durumdan çok şikayetçiyse bıraksın 3. Havalimanı
inşaatını, satsın birkaç şirketini, ödesin zararını. Şirketlerin iş
bilmemesinin cezasını elektrik faturalarıyla halka yüklemek de ne oluyor? Kim
size ucuzlayan, dışa bağımlı olmayan güneş, rüzgar yerine doğalgaza, kömüre
yatırım yapın dedi?
Biz peşin
peşin yazalım da, yarın yandaş medyada elektrik zammını Esad’a, Putin’e,
ateistlere falan yüklemek isteyenler boşuna zaman kaybedip, suçu atacak dış
mihrak aramasınlar.
Havamız söylenenden iki kat daha kirli
Özgür Gürbüz-BirGün/1 Ocak 2016
![]() |
| Pekin. Foto: O. Gurbuz. |
Türkiye’de de hava kirliliği sorunu giderek artıyor.
Iğdır, Batman, Afyon, Osmaniye, Isparta, Düzce, Denizli… Liste uzun. Sadece
küçük kentler değil, hükümetin yatırımları akıttığı İstanbul, Ankara gibi
kentler de hava kirliliği için belirlenen sınır değerleri aşan ilçelerle dolu. Bu
kadarını sokağa çıkan herkes biliyor. TMMOB Çevre Mühendisleri Odası’nın (ÇMO) son
raporu ise pek konuşulmayan, bizim geçen yıl Yön Radyo’da ve bu köşede dikkat
çekmeye çalıştığımız bir başka noktaya vurgu yapıyor. Türkiye’deki hava kirliliği sınır değerleri Avrupa Birliği’nin
neredeyse iki katı. Yani, bizim ülkemizde kırmızı alarm verilmesi için
Avrupa’nın herhangi bir kentine göre neredeyse iki kat daha kirli bir havaya
ihtiyaç var. Hemen söyleyelim de böbürlenmeyin. Değerin yüksek tutulması,
Türkiye’de yaşayanların akciğerlerinin daha kaliteli olduğunu göstermiyor,
insanın yaşamına verilen önemin daha değersiz olduğunu gösteriyor.
Hava kirliliği ölçümlerinde, PM10 ve PM2,5 değerlerine
bakılıyor. PM10, çapı 10 mikrometreden küçük parçacıkların miktarını
gösteriyor. PM parçacıkları arasında karbon, sülfat, metalik buhar, endüstriyel
ve taşıtlardan kaynaklanan tozlar var. Türkiye’de
hava kirliliği sınır değeri PM10 için metreküpte 90, AB’de ise 50 mikrogram.
Kükürt dioksit için belirlenen sınır değer de bizde 225, AB’de 125 mikrogram.
Üstelik, AB kükürt dioksit sınır değerinin bir yıl içinde sadece 3 kez
aşılmasına izin veriyor. Dördüncü kez bu yaşanırsa acil önlem alınması
gerekiyor. Türkiye’de ise böyle bir
sınır yok. ÇMO ölçümlerin yetersizliğinden de şikayetçi. Hava kirliliği
ölçüm istasyonların tümünde aynı kirletici parametrelerin ölçülmediğini
söylüyor. Düzce gibi kirliliğin en yüksek olduğu kentte, sadece Partikül Madde
10 ve kükürt dioksit ölçülüyor diyen ÇMO, karbon monoksit, PM 2,5 (daha küçük
kirleticiler), kurşun, kadminyum, ozon, arsenik gibi çok önemli kirleticilerin
ölçülmediğini söylüyor.
Dünya Sağlık Örgütü, hava kirliliği her yıl 7 milyon
kişinin erken ölümüne yol açıyor diyor. Pekin’de, Çin’in diğer kentlerinde ve
hatta Londra ile Paris’te hava kirliliği sorunu hızla ilerliyor. Hükümet,
büyükşehir belediyeleri neden ilgisiz? Ben size kayıtsızlığın sebebini
söyleyeyim. Hava kirliliğinin kaynakları bugünkü hükümetin rant merkezleriyle
birebir bağlantılı. Kömür listenin
başında. Hükümet, iklim değişikliği ve hava kirliliğine rağmen yerli kömür
sahalarını şirketlere dağıtmaya ve enerji politikasını bu eski model üzerine
kurmaya devam ediyor. Yoksullaştırılan halkın evinde ucuz kömür yakmaktan başka
seçeneği yok. Doğalgaz desteklenmesine rağmen pahalı. Kömür ise çevreyi
kirletirken cezalandırılmadığı ve ucuz işçilikten faydalandırıldığı için hâlâ
evsel kullanımda ucuz bir seçenek. Hava kirliliğinin diğer iki ana nedeni de çarpık kentleşme ve ulaşım. İstanbul’un temiz havasının
garantisi Kuzey Ormanları’nı, 3. Köprü ve 3. Havalimanı gibi rant sağlayacak
projelere feda edenler hatalarını itiraf etmese de durum bu. Otomotiv lobisine,
petrol satışından elde edilen vergilere dokunacak önlemler, icraatlarının
finansal desteğini bu sektörlere bağlamış hükümete uzak. Yoksa, hava kirliliği
uyarılarının yapıldığı İstanbul’da çoktan tek-çift plaka, özel araç yasağı gibi
uygulamalar hayata geçirilirdi. Pekin yıllardır, plaka numaralarına göre taşıtların
trafiğe çıkışını kontrol ediyor. Kentin yeni mahalleleri, bizde yok edilmek
istenen Gezi Parkı gibi parklarla dolu. Dev caddeler ve metro hatları inşa
ediliyor. Buna rağmen, iklim koşullarının da etkisiyle, dev kentler kurmanın,
nüfusu bir bölgeye yığmanın, kömüre ve özel araçlara önem vermenin kaçınılmaz
sorunlarıyla karşı karşıya kaldılar.
Kentsel dönüşümden, konut kredileriyle borçlandırılan
yurttaşlardan, köprü ve otoyol gibi projelerden oy ve rant elde eden hükümetin,
bunlardan hava kirliliği nedeniyle ölecek birkaç
bin kişi için vazgeçeceğine inanan var mı? Var diyenlerin iyi muhtar
olacağı ortada.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







