Nükleer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nükleer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Teşviklerle nükleere göz kırpıyorlar

AKP’li vekillerin torba kanun teklifine son anda ekledikleri üç maddeyle nükleer santral projelerine yeni teşvikler verildi. Kapusuzoğlu’na göre, santrallar tamamlandığında ilave vergi teşvikleri getirilmesi de çok güçlü bir olasılık.

Özgür Gürbüz-BirGün / 16 Temmuz 2026

Foto: Akkuyu Nükleer
TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda kabul edilen 2/3764 esas numaralı kanun teklifi, Türkiye’de yapımı süren Rusya’ya ait Akkuyu Nükleer Santralı’na ve yapılması planlanan diğer santral projelerine teşvik yağdırdı. Genel Kurul’a gönderilecek torba kanun teklifine eklenen üç ayrı maddeyle, nükleer santral projelerine kurumlar vergisi, KDV ve damga vergisi üzerinden teşvikler verildi. Böylece, Akkuyu’da yapımı süren ancak finansal sorunlar yaşayan santrala yeni kolaylıklar sağlanırken, Sinop ve Kıyıköy nükleer santral projeleri için Kanada, ABD, Güney Kore ve Çin’in de aralarında olduğu farklı ülkelerle yürütülen pazarlıklarda, yabancı şirketlere daha cazip koşullar sunulmuş oldu.

Teklifin 10. maddesinde nükleer enerji şirketlerine KDV üzerinden yeni teşvikler veriliyor. Yine ön lisans ve/veya lisans sahibi şirketlere, yatırım teşvik belgesi kapsamında inşaat işleri nedeniyle yüklendiği KDV’nin altı aylık dönemler itibariyle izleyen bir yıl içinde kendilerine iadesinin önü açılıyor. Yatırım teşvik belgesi kapsamındaki makine ve teçhizat teslimleri KDV’den muaf tutuluyor ve söz konusu makine ve teçhizat için yüklenilen ve indirim yoluyla giderilemeyen KDV’nin talep edilmesi halinde işlemi yapan satıcıya iadesine yeşil ışık yakılıyor. Burada sağlanan avantajı Vergi uzmanı Tuncay Kapusuzoğlu, “Normalde yatırım teşvik belgesi kapsamında KDV istisnasından yararlanacak makine ve teçhizatlar tüm özellikleriyle ayrıntılı olarak belirlenip istisna uygulanırken, burada nükleer santral kapsamındaki tüm makine ve teçhizatlara istisna getirilmiş. Kapsam çok geniş tutulmuş” diye özetliyor. Kapusuzoğlu, nükleer santrallara uygulanan bu teşviğin diğer enerji santrallarına uygulanmadığına da dikkat çekerek, “Bu üretim maliyeti açısından ciddi sorun yaratıyor. Vergilendirme ilkeleri açısından da teorik sorun var. Diğer enerji firmalarıyla nükleer enerji firmaları arasında farklılık oluşmuştur” açıklamasını yapıyor.

Kanun teklifinin 19. maddesinde, nükleer santral kurmak için ön lisans ya da lisans almış şirketlere örtülü sermaye üzerinden önemli bir vergi avantajı sunuluyor. Nükleer enerji şirketlerine faaliyet konularıyla ilgili borçlanmalarında örtülü sermaye sınırı genişletiliyor. Alınan borçların ilişkili banka ve finans kuruluşlarından temininde halen uygulanmakta olan, borcun yüzde 50’si (kuralı) değil yüzde 25’i örtülü sermaye limit hesabına dahil edilerek şirketlerin daha fazla borçlanmasının önü açılıyor. Kapusuzoğlu şöyle özetliyor: “Örtülü sermaye kapsamına giren borçlanmalarda öz sermaye üzerinden ödenen veya hesaplanan faizler kurum kazancının tespitinde indirim olarak kabul edilmemektedir. Nükleer enerji santrallerinde örtülü sermaye hesabında uygulanacak marj genişletilince gider yazılmayacak tutar riski de azalıyor”. Kanun teklifinde, Cumhurbaşkanı’na 2045 sonuna kadar uygulanacak bu düzenlemeyi beş yıl uzatma hakkı da veriliyor.

Kanun teklifi ile getirilen son değişiklik ise damga vergisi istisnası. Bu değişiklikle, nükleer santrallerle ilgili tüm mal ve hizmetlerle, taşeronlar da dahil her türlü işlem istisna kapsamına alınıyor. Nükleer santral dışındaki enerji santralleri için ise Damga Vergisi Kanunu’nun ekindeki 2 nolu tablonun 43. fıkrasında yatırım teşvik belgesi kapsamındaki sözleşmeler damga vergisinden istisna tutuluyor.

Tuncay Kapusuzoğlu, yapılan bu düzenlemelerle diğer enerji üretim seçenekleri ile nükleer enerji arasında bir tercih yapıldığını belirterek, “nükleer enerji iktidarın favori enerji kaynağı olmuş ve vergi açısından gereken tüm düzenlemeler bu doğrultuda yapılmış” yorumunu yapıyor. Kapusuzoğlu’na göre, nükleer santrallar tamamlandığında kazanç için de ilave vergi teşvikleri getirilmesi çok güçlü bir olasılık.

40. yılında Çernobil bize ne anlatıyor?

Çernobil nükleer santral kazasının üzerinden 40 yıl geçti. Radyoaktif kirliliğe maruz kalan bölgeye hâlâ girilemiyor ama nükleer lobi hayal satmaya devam ediyor.

Özgür Gürbüz-BirGün/26 Nisan 2026

Çernobil-Foto: O. Gurbuz
Çernobil Nükleer Santral kazası ne ilk nükleer santral kazasıydı ne de son. Öncesinde ABD’de Üç Mil Adası Nükleer Santralı’nda, sonrasında Fukuşima’da, olabilecek en kötü senaryo gerçekleşti ve çekirdek erimesine varan nükleer kazalar oldu. 70 yıllık tarihinde üç büyük nükleer felaket, nükleer enerjinin hesaba katılmayan yüzünü dünyaya gösterdi. 2006 yılında yasak bölgeye ve Pripyat kentine yaptığım ziyaret,

26 Nisan 1986 gecesi saat 11’de soğutma sistemiyle ilgili planlı bir test ile başlayan süreç acil durum kapatma sisteminin çalışmaması nedeniyle 44 dakika sonra felakete dönüştü. Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarından 100 kat fazla radyasyon, başta Belarus, Ukrayna ve Rusya olmak üzere tüm dünyaya yayıldı.

Sovyetler Birliği’nin Tass Haber Ajansı kazayı dünyaya iki gün sonra detay vermeden duyurdu. Haberden birkaç saat sonra Danimarka’da bir Nükleer Araştırma Laboratuvarı Çernobil’in en yüksek seviyede bir kaza olduğunu açıkladı, bir gün sonra Avrupa’da televizyonlar kazanın haberini yapıyordu. Kazanın ilk haftasında 1800 adet helikopter kurşun ve kumdan oluşan 5 bin tonluk bir maddeyi reaktördeki yangını söndürmek için kullandı.

KAÇ KİŞİ ÖLDÜ?
Kazaya müdahale eden itfaiyeciler ve çalışanlardan oluşan 31 kişi kısa zamanda hayatını kaybetti. İçinde Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın da bulunduğu Çernobil Forumu uzun dönemde 4 bin kişinin radyasyon maruziyeti nedeniyle ölebileceğini açıkladı. Bu rapor düşük tahminleri nedeniyle çok eleştirildi. Bağımsız araştırmalar ise ölü sayısının çok daha fazla olacağını belirtiyor. Temizlik çalışmalarında görev alan, çoğu asker 800 bine varan tasfiyecilerin oluşan Çernobil Birliği, 25 bin tasfiyecinin öldüğünü, 165 bininin sakat kaldığını belirtiyor. TORCH raporu, 30 ila 60 bin arasında kanser kaynaklı ölüme işaret ederken çalışmalarından dolayı Nobel ödülü almış, Uluslararası Nükleer Savaşa Karşı Doktorlar Birliği (IPPNW) ise on binlerce tasfiyecinin ölmüş olabileceğini söylüyor. 2006’da hazırladıkları rapor, 10 bin kişinin tiroit kanseri olduğunu ve 50 bin vakanın daha görüleceğini belirtiyordu. IPPNW’ya göre Çernobil, Avrupa’da 10 bin sakat doğuma ve 5 bin ölü doğuma da neden oldu.

350 BİN KİŞİ EVLERİNE DÖNEMEDİ
Çernobil kazası nükleer enerjiyle ilgili ezberleri bozan bir kaza oldu çünkü ABD’deki kazada radyasyon sızıntısı sınırlı bir alanı etkilemişti. Çernobil sonrası yayılan radyasyon sonrasında İngiltere’deki koyunlardan Türkiye’deki çaya kadar radyoaktif kirlilik olduğu tespit edildi. Bilinen tüm endüstriyel kazalarla kıyaslanamayacak, yüzlerce yıl sürecek bir kirliliğin başlangıcıydı bu. 350 bin insan evlerine bir daha dönemedi. Verimli tarım arazileri terk edildi. Bugün “yeniden canlandı” diye haberlere konu olan yaban hayat, genetik bozuklukların örneklerini taşıyor. Çernobil ve Fukuşima sonrasında “hemen hemen herkes” nükleer santral kazasının tüp patlaması veya bir başka endüstriyel kazayla kıyaslanamayacağını anladı.

Pripyat - Foto: O. Gurbuz

Aradan geçen 40 yıla rağmen yarıçapı 30 km olan yasak bölge insan yerleşimine kapalı. Bölgede suyun, toprağın ve havanın sürekli gözlemlenmesi, hâlâ radyasyon yayan reaktörün de lahit adı verilen bir koruma kabı altında tutulması gerekiyor. Ukrayna Rusya savaşı sırasında Çernobil’i koruyan lahdin drone saldırısyla hedef alınması ve hasar görmesi bu nedenle endişe kaynağı oldu.

NÜKLEER ENERJİ GERİ Mİ DÖNÜYOR?
1990’ların başında küresel elektrik üretimindeki payı yüzde 17’lere çıkan nükleer enerji, Çernobil sonrası gözden düştü ve bugün elektrik üretimindeki payı yüzde 9’lara kadar geriledi. Sadece kaza riski nedeniyle artan güvenlik tedbirleri değil, atık sorununun da çözülmemesi nükleer enerjiden elektrik üretmenin maliyetini artırdı. Gaz ve sonrasında yenilenebilir enerjiyle rekabet edemeyen nükleer enerjinin gerilemesi hızlandı.

Fosil yakıtlara kıyasla (petrol, kömür ve gaz) daha az seragazına yol açması ve petrol krizlerinden sonra bazı kesimlerce çözüm olarak gösterilmesi nükleer enerjiyi Çernobil’den 40 yıl sonra yeniden gündeme getirdi. Yeni reaktör yapımı önceki yıllara göre arttı ancak nükleer enerji hâlâ birçok ülke için tartışmalı bir yol ve bu da enerji sektöründeki rakamlara yansıyor. 2025 yılında tüm dünyada, dokuzu Çin’de olmak üzere kurulu gücü 12 bin megavatı bulan 10 yeni nükleer reaktör inşaatına başlandı. Sadece 3 bin megavatlık yeni reaktör açıldı. Aynı yıl tüm dünyada şebekeye nükleer enerjinin yaklaşık 230 katı (692 bin megavat) yenilenebilir enerji kapasitesi bağlandı. Nükleer enerjinin eski günlerine dönmesi çok zor ancak bu hamleler endüstrinin gerilemesini durdurabilir. Doğa açısından bakarsak durum daha da farklı. Bir reaktörün bile kaza yapması halinde verdiği hasar düşünülürse her yeni nükleer reaktörün dünya için yarattığı risk çok büyük. Hele de elektrik üretmek için nükleere mecbur olmadığımız düşünülürse. 

***

KİRLENEN TOPRAKLAR

Kaza sonrası esen rüzgarların da etkisiyle Belarus Çernobil’den en çok etkilenen ülke oldu. Belarus’un tarım alanlarının yüzde 22’si, orman alanlarının ise yüzde 21’i kazadan sonra kullanılamaz hale geldi. Santrala bugün ev sahipliği yapan Ukrayna’da ise 53 bin 500 km2 alan kirlendi. Bu dev ülkenin yüzölçümünün onda biri radyoaktif serpintiye maruz kaldı. Rusya’da sezyum-137 kirliliği kilometrekarede 1 Curie’yi geçen alanın büyüklüğü 59 bin 300 km2 ölçüldü.

TÜRKİYE’DE ÇERNOBİL

Çernobil’den gelen Sezyum-137 yüklü radyoaktif bulutlar Türkiye’ye 2 Mayıs 1986 sabahı önce Trakya’dan girdi. 3 Mayıs sabahı yoğunluğu daha yüksek radyoaktif bir dalga Sinop üzerinden Doğu Karadeniz’e doğru ilerledi. 5 Mayıs günü ise yeni ama daha yoğun sezyum-137 içeren radyoaktif bulutlar tüm kuzey kıyısını etkisi altına aldı, İç Anadolu ve Ege Bölgesi’ne doğru ilerleyerek tüm Türkiye’yi etkiledi. Yağışla etkisini arttığı, bu yüzden de Karadeniz’i daha derinden etkilediği, özellikle çaylarda radyasyon ölçümleri yapıldığında ortaya çıktı. ODTÜ Kimya Bölümü’nden Dr. Olcay Birgül, Dr. İnci Gökmen, Dr. Ali Gökmen ve Biyoloji Bölümü’nden Dr. Aykut Kence yaptıkları ölçümlerde çayda yüksek seviyede radyasyon tespit etti. Dönemin hükümeti ve Atom Enerjisi Kurumu ise eldeki eski hasat temiz çayla kirli çayı harmanlayarak radyasyon seviyesini düşürdüklerini öne sürdü. Radyasyonla ilgili yayınların Türkiye Radyasyon Güvenliği Komitesi’nin onayı olmadan yayımlanmasını yasakladı. Kazadan 20 yıl sonra, Türkiye Tabipler Birliği, Hopa’da yaptığı araştırma sonucu ilçede son 3 yılda meydana gelen ölümlerin yüzde 47,9'unun nedeninin kanser olduğunun belirlendi.

Sürüden ayrılmayı bilmek lazım

Özgür Gürbüz-BirGün / 22 Mart 2026

Foto: tvindkraft.dk
Dünya tarihinin gördüğü iki büyük petrol krizi de Orta Doğu kaynaklıydı. Şu anda üçüncüsüne tanıklık ediyoruz. 1973’teki petrol krizi Arap-İsrail Savaşı sırasında Petrol İhraç Eden Arap Ülkeleri’nin (OAPEC) üretimi azaltma ve İsrail’e silah yardımı yapan ülkelere ambargo uygulamasıyla başladı. Ambargo petrol fiyatlarını üç kattan fazla artırdı. 

1979 İran Devrimi ise daha uzun süreli bir petrol krizini tetikledi. Rejim değişikliği ve sonrasında başlayan Irak-İran savaşı, petrol fiyatlarını varili 100 dolara kadar çıkardı. Bu ikinci ve daha uzun süren petrol krizi birçok ülkeyi enerjide başka arayışlara itti. Fransa ve Japonya bütün parasını nükleer enerjiye yatırırken, diğer ülkelerde nükleer enerjinin yanı sıra gazın yükselişine, enerji verimliliği kavramının ortaya çıkışına tanıklık ettik. Ambargolardan nasibini alan ve enerji tüketiminin yüzde 90’ını petrolden sağlayan Danimarka ise bambaşka bir yolu tercih etti; sürüden ayrıldı.

Foto: tvindkraft.dk
Danimarka’da nükleer santral kurma fikri ilk petrol kriziyle birlikte, 1973’te ortaya atılmıştı. Danimarka Parlamentosu 1985 yılında, nükleer karşıtlarının yıllar süren protestolarının da etkisiyle, nükleer enerjiyi seçenekler arasından çıkardı. Parlamento’nun kararı o devirde çılgınca gibi görünüyordu ama aslında bu bir planlamaya dayanıyordu. Kararın arkasında rüzgar ve diğer yenilenebilir enerji kaynaklarını öne çıkaran ve enerji verimliliğini destekleyen başka enerji planları vardı. 1978 yılında Tvind okullarındaki öğretmen ve öğrenciler tarafından kurulan iki megavatlık, 54 metre yüksekliğindeki rüzgar türbinini de unutmamak lazım. İnşaatında 400 kişinin çalıştığı bu türbin, ülkede nükleer enerjiye karşı çıkanların çözümü de gösteren en net mesajıydı. Tvindkarft bugün hâlâ elektrik üretiyor.

Danimarka’nın petrol ve nükleerden uzaklaşarak rüzgar enerjisine yönelmesi ülkeyi baştan aşağı değiştirdi. Danimarka bugün elektrik ihtiyacının yüzde 50’sini rüzgardan sağlıyor. Yenilenebilir enerjinin toplam elektrik üretimi içindeki payı ise yüzde 82. Biyogazdan sadece elektrik üretmiyor, bir bölümünü de ısıtmada doğalgaz yerine kullanıyorlar. 2024 yılında Danimarka’nın enerjide dışa bağımlılığı yüzde 38’di. Bilin bakalım 57 nükleer reaktörüyle elektrik ihtiyacının yüzde 67’sini nükleer enerjiden sağlayan, kendi santrallarını kurabilen Fransa’da bu oran kaç? Danimarka’dan daha yüksek; yüzde 41. Hiç nükleer reaktör kurmayan, rüzgar, güneş ve biyogaz gibi yenilenebilir enerji kaynaklarına güvenen, kömürle neredeyse vedalaşmış Danimarka, Avrupa’nın enerjide dışa bağımlılığı en düşük ülkelerinden biri olmayı başardı. Bu oran muhtemelen daha da aşağıya inecek.

Enerji dönüşümünün ekonomiye de katkısı oldu. Danimarkalı firmalar dünyanın en büyük rüzgar türbini üreticileri arasına girdi. Ülkede 32 bin kişi yenilenebilir enerji sektöründe çalışıyor. Nüfusu Danimarka’nın 14 katı olan Türkiye’de ise bu rakam 118 bin. Daha da önemlisi enerji kooperatiflerini yaygınlaştırarak, kurulan yenilenebilir enerji santrallarını birkaç şirketin değil halkın ortak girişimleri haline getirdiler. Ülkedeki rüzgar santrallarının yarısından fazlası enerji kooperatifi benzeri modellerle kuruldu. Bölgesel ısıtma sistemlerinde kooperatiflerin payı rüzgar enerjisindeki orandan bile yüksek. Küçük yenilenebilir enerji sistemlerinin birkaç ortakla finanse edilebilir oluşu kooperatiflerin başarılı olmasını sağlıyor. Milyarlarca dolara kurulan nükleer santrallarda durum ne derseniz, Fransa’daki 57 nükleer reaktörün sahibi, devlet şirketi EDF’ye bakmak yeter. Şirketin 2025 sonundaki borcu 51,5 milyar dolar. Sinop’a nükleer santral kurmak için adı geçen Güney Kore’li KEPCO da benzer bir borç batağı içinde.

Enerji Bakanı Alparslan Bayraktar’ın, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in nükleer enerjiden vazgeçmek hataydı şeklindeki sözlerine atıfla, “dünyada itiraflar gelmeye başladı, nükleerden niye çıktık” demesi üzerine bu hatırlatmayı yapmayı yerinde buldum. Türkiye’nin, Avrupa’da nükleer endüstriye göz kırpan birkaç siyasetçinin sözlerini takip etmek yerine, kendi koşullarına uygun, iklim ve çevre dostu, ekonomide fark yaratacak yaratıcı bir enerji yol haritasına ihtiyacı var. Bizi ekonomik ve çevresel bir felakete sürükleyecek nükleer maceralara değil.

Nükleer bahane

Özgür Gürbüz-BirGün / 3 Mart 2026

ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı dünyayı üçüncü dünya savaşına bir adım daha yaklaştırırken aynı zamanda ülkeler arası sorunları diplomasiyle çözme kültürüne de büyük bir darbe vurdu.

İran’ın nükleer programıyla ilgili müzakereler 26 Şubat günü sona ermişti. Görüşmelerin arabulucu ülkesi Umman’ın Dışişleri Bakanı Busaidi, X hesabından yaptığı açıklamada ilerleme kaydedildiğini ve tarafların ülkelerinde değerlendirme yaptıktan sonra haftaya Viyana’da teknik seviyedeki görüşmelere devam edeceklerini söylemişti. İran Dışişleri Bakanı da kendisine teşekkür etmişti. Haber ajansları da 27 Şubat Cuma günü geçtikleri haberlerde ilerlemeye işaret ediyordu. Bir gün sonra İran’a saldırı başladı.

Nükleer müzakerelerin sürdüğü hatta ilerleme kaydedildiği sırada İran’ın bombalanması bize çok taraflılık ve diplomasinin de hedef alındığını gösteriyor. ABD Başkanı Donald Trump, Haziran ayındaki saldırılardan sonra İran’ın nükleer tesisleri “tamamen ve tamamen yok edildi” demişti (22 Haziran 2025). Trump şimdi ise İran’a saldırıların tüm hedeflere ulaşılana kadar devam edeceğini söylüyor. Nedir bu hedefler? Nükleer silah üretme iddiasının temellerini yok etmekten başka bir hedef mi var?

Yok edildiği defalarca söylenen nükleer tesisler, ilerleyen müzakereler ve yayımladığı fetvayla nükleer silahların İslama aykırı olduğu gerekçesiyle yasaklanmasını isteyen İran’ın öldürülen dini lideri Ali Hamaney’e rağmen İran’ın “nükleer bahaneyle” tekrar hedef alındığına inanmak zor. Hamaney’in nükleer silah karşıtlığı da ilginç gelebilir ama İslam dünyasında yalnız değildi. Endonezya’daki ulemanın da nükleer santrallarda yaşanacak bir kazanın yarardan çok zarar getireceği ve bunun da bölgedeki insan ırkının devamını tehlikeye atacağını gerekçesiyle nükleer santrala karşı çıktıkları biliniyor. Türkiye’de ise Diyanet İşleri Başkanlığı’nın şu ana kadar ne nükleer silaha ne de santrala itiraz ettiğini görmedik.

Bütün bu gelişmeler İran’ın uranyum zenginleştirme programının ancak saldırının bahanesi olabileceğini gösteriyor. İran’a saldırının ardında aynı Venezuela’da olduğu gibi petrol ve ikinci planda da bu petrolün alıcısı Çin var. 2025 yılında Çin’in ham petrol ithalatının yüzde 15’i Venezuela ve İran’dan sağlanmıştı. ABD’nin bu kaynaklar üzerindeki kontrolü Çin’in petrolsüz kalacağı anlamına gelmiyor ancak petrol akışının büyük bölümünün ABD ve ABD’nin müttefikleri üzerinden olacağını gösteriyor. Elbette sadece Çin değil tüm dünya bundan etkilenecek.

İran’ın halihazırda çalışan ve yapımı süren birer nükleer reaktörü var. Haziran ayında ve son saldırılarda Buşehr Nükleer Santralı hedef alınmadı. Alınması da çılgınlık olur, çalışan bir nükleer santralı vurmak bir başka Fukuşima veya Çernobil’e yol açar. İran’daki santralın Akkuyu’daki gibi Rusya tarafından yapılmış olması durumu daha da kritik hale getiriyor çünkü santralı işletenler Ruslar. Rosatom, son saldırılarla birlikte çalışanların aileleri ile gerekli olmayan 100 kadar kişinin İran’ı terk ettiğini açıklasa da elektrik üretiminin devamı için Rus çalışanların bir bölümünü İran’da tutmak zorunda. Olası bir saldırı Rus çalışanları da vurabilir.

Nükleer silah elde etme iddiasının bile saldırı bahanesi olduğu dünyada Ahmet Hakan ile Dışişleri Bakanı Hakan Fidan arasında üç hafta önce geçen bir konuşmayı da hatırlamakta fayda var. Ahmet Hakan’ın, “Türkiye’nin nükleer silaha sahip olması gerekir mi” sorusuna Fidan yanıt vermemiş ve sessiz kalmıştı. Bana önceden hazırlanmış gibi gelen bu diyalogdaki soru, sessiz kalınıp geçiştirilecek bir soru değildi. Türkiye, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’na (NPT) imza atmış, nükleer silah yapmayacağını yıllar önce deklare etmiş bir ülke. Fidan’ın tereddütte yer bırakmayacak şekilde bu durumu belirtmesi gerekirdi.

Nükleer santral tercihinin hatalı olduğunu ve Türkiye’ye çevresel dertlerin yanı sıra büyük bir ekonomik yük getireceğinin iyice ortaya çıktığı günlerde yaşanan bu diyalog, belli ki iç politikaya ve Türkiye’deki seçmenlere nükleer santral hatasını unutturma çabasının bir parçasıydı. İktidar aklınca kaş yapayım derken göz çıkartmış da olabilir. Nükleer silah yapmak teknik bir zorluktan çok ekonomik ve diplomatik engeller barındırır. Güçlü Türkiye’nin formülü de nükleer silahtan değil sağlıklı bir ekonomiden, bağımsızlıktan, kuvvetli bir demokrasiden ve yeni dünya düzeninde doğru bir pozisyon almaktan geçiyor. Pakistan’ın nükleer silahları var ama Afganistan’ın veya Hindistan’ın ona saldırmasını engellemiyor.  

Akkuyu 2026 sonuna kaldı

Özgür Gürbüz-BirGün / 4 Aralık 2025

AKP iktidarının ilk yıllarında, 2004 yılında yeniden hortlatılan, ilk betonu 2018’in Nisan ayında dökülen Akkuyu Nükleer Santralı’nın açılışı yine ertelendi. Santralın ilk ünitesinin şebekeye elektrik vermesinin 2026 yılının sonuna kaldığı, deneme üretiminin ise 2026’ının ilk çeyreğinde başlayacağı bilgisi bana ulaştı. Bu da ilk reaktörün uluslararası anlaşmada belirtilen süreden tam 2,5 yıl sonra devreye gireceği anlamına geliyor. Elbette yeni bir erteleme olmazsa.

Akkuyu, nükleer hayallere kapılan Türkiye’nin nasıl vakit ve para kaybettiğinin çarpıcı bir örneği oldu. Tamamı çalışmaya başladığında Türkiye’nin elektrik ihtiyacının yüzde 10’unu karşılayacak diye pazarlanan nükleer santral fikri, 22 yılda bir kilovatsaat elektrik üretemedi. Şimdi size, tüm nükleer enerji fanatiklerinin ders çıkarması gereken o hikayeyi anlatayım.

2004 yılında Türkiye’nin elektrik üretiminde rüzgarın payı yüzde 0,2 civarındaydı. Güneşin payı ise sıfırdı! 2024 sonunda rüzgar bugün tükettiğimiz elektriğin tek başına yüzde 10’undan fazlasını karşılar hale geldi. Güneşin payı ise yüzde 8,6’ya ulaştı. Yıl sonunda muhtemelen o da yüzde 10’a ulaşacak.

Bugün, hidroelektrik hariç yenilenebilir enerji kaynakları Türkiye’nin elektrik üretiminin yüzde 25’inden fazlasını karşılıyor. Nükleer gibi desteklenmediler. Konutların çatılarında güneş panellerinin kurulması zorlaştırıldı, enerji kooperatiflerinin yaygınlaşmasına izin verilmedi. Buna rağmen 24 yıl önce ortada olmayan bu kaynaklar, bugün elektrik ihtiyacımızın dörtte birini karşılar hale geldi. Küçümsenen yenilenebilir enerji kaynakları iki buçuk Akkuyu Nükleer Santralı kadar elektrik üretiyor. Geride nükleer atık bırakmıyor, ülkeyi felç edecek nükleer kaza riski taşımıyor, nükleer gibi dışa bağımlı değil ve aynı elektriği nükleere kıyasla en az dört kat daha ucuza üretiyor. AKP iktidarında nükleere harcadığımız vakti ve parayı yenilenebilir enerjiyi daha doğru kullanmaya ve enerji verimliliğine harcasaydık bu rakamların iki katına bile ulaşabilirdik. İşte AKP ve nükleer lobinin çeyrek asırda ülkeye kaybettirdiği bu. Daha pahalı elektrik, binlerce yıllık çevre sorunları ve dışa bağımlılık da hediyesi.                                                                                                                                           

CHP PROGRAMINDA YENİ NÜKLEERE HAYIR DEDİ

Geçen hafta sonu CHP yeni parti programını açıkladı. Programın enerji bölümünde, “ülkemizdeki­ elektri­k enerji­si­ kapasi­tesi­ni­ artırmak i­çi­n terci­hler nükleer güç santral­ i­nşa etmekten yana kullanılmayacaktır” ifadesi var. Bir önceki programda daha muğlak ifadeler kullanılmış, nükleer atık sorununun çözülmesi gibi şartlar öne sürülmüştü. Muhalefette nükleere karşı net duruş sergileyen partilerin sayısının artması umut verici. Ana muhalefet partisi, Sinop üzerinden Karadeniz’e ve Kırklareli üzerinden Trakya’ya ‘iktidara gelirsem rahat bir nefes alabilirsiniz’ mesajı veriyor. Bakalım seçmen asıl yanıt verecek? 

Programda fosil yakıt (petrol, kömür ve gaz) kullanan tesislerin ekonomik ömürleri dikkate alınarak ‘temiz enerjiye’ kademeli geçiş yapılacağı ve yeşil dönüşümün adil olmasının devlet güvencesi altına alınacağı da yazılmış. İklim alanında çalışan örgütlerin sesi duyulmuş.

İşçilerin haklarının korunarak, kömür ve diğer fosil yakıtlardan vazgeçme süreci programa girmiş. Yenilenebilir enerji alanında bireylerin ve kooperatiflerin destekleneceği de belirtilmiş. Enerji­ sektöründe kamunun düzenleyici­ ve denetleyici­ rolü ile kamunun sektördeki­ payının artırılarak kamu-özel sektör dengesinin­ sağlanacağı mesajı da ayrıca önemli. Özetle CHP, AKP’nin mevcut politikalarına birçok noktada karşı çıkan farklı bir program hazırlamış. Merak edenlerin göz atmasında fayda var.