İklim planından yine kömür çıktı

Türkiye’nin iklim krizi konusunda önümüzdeki altı yıl boyunca yapacaklarını anlatan eylem planı açıklandı. Planda iklim krizinin bir numaralı sorumlusu görülen kömür santrallarından vazgeçmeye dair bir eylem yer almıyor. 

Özgür Gürbüz-BirGün/31 Mart 2024 

Foto: O. Gurbuz - Afşin Elbistan A santralı
İklim krizine yol açan seragazı emisyonları artırmaya devam eden Türkiye, açıkladığı yeni eylem planıyla 2030’a kadar yapılacakları özetleyen yol haritasını açıkladı. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın desteklediği “İklim Değişikliği Azaltım Stratejisi ve Eylem Planı (2024-2030)” başlığını taşıyan raporda, atmosfere bırakılan seragazı emisyonlarının baş sorumluları olan petrol, kömür ve gaz gibi fosil yakıtlara dair önemli bir yaptırım yer almıyor. Planın enerji bölümünde yenilenebilir enerji kaynaklarının her türünün ve nükleer enerjinin kapasitesinin artırılmasıyla nükleer enerjiye teşvik verilmesini de içeren stratejiler öne çıkıyor.

KÖMÜRE DEVAM
“Engellenemeyen sera gazı emisyonlarının azaltılması için karbon yakalama, kullanma ve depolama yol haritası oluşturulması” başlıklı enerji stratejisi maddesi ise Türkiye’nin yoluna fosil yakıtlarla devam edeceğinin ipuçlarını veriyor. Kömür ve gaz gibi fosil yakıtla çalışan santralları kapatmaya ya da sayısını azaltmaya dair bir ibare planda yer almıyor. Santrallardan çıkan seragazlarını yakalayıp gömerek atmosfere gitmesini engellemeyi amaçlayan karbon yakalama konusunda ise yol haritasının hazırlanması, ekonomik potansiyelinin araştırılması gibi stratejiler plana eklenmiş. Uzun zamandır bilinen ancak özellikle maliyetlerinin çok yüksek olması nedeniyle dünyada ilkörnek (prototip) düzeyinin ötesine henüz geçemeyen karbon yakalama ve gömme teknolojilerinin fosil yakıtlarla ilgili tek eylem odağı olması dikkat çekiyor. Karbon yakalama, kullanma ve depolama teknolojilerinin işletme ömrünü tamamlamamış santrallar için önerilmesi, fosil yakıt santrallarının iklim için erkenden kapatılmasına dair bir planın olmadığının da sinyallerini veriyor. Bilindiği gibi Türkiye Avrupa’da kömürlü termik santrallarını kapatmak için henüz tarih vermeyen beş ülkeden biri.

Eylem planında ölçülebilir iddialı hedeflerin olmaması da göze çarpıyor. Hemen hemen tüm başlıklarda rakamsal hedeflerden çok, “yol haritası oluşturulması”, “iyileştirilmesi” gibi 2030 sonunda değerlendirilmesi zor eylemler yer alıyor. Ulaşım başlığı altında, demiryolu yolcu taşımasının toplam yolcu taşımacılığındaki payının artış oranı’ izleme göstergesi olarak plana eklense de hangi değerin başarılı kabul edileceğine dair bir rakama rastlanmıyor. Ölçülebilir hedef konusundaki nadir iyi örneklerden biri enerji bölümünün ilk strateji maddesinde yer alan şebeke emisyon faktörünün azaltılması. 2020 itibarıyla, şebekeye verilen her bir kilovatsaat elektriğin üretimi sonucu atmosfere 437 gram karbondioksit bırakılıyordu. Bu rakamın 352 grama düşürülmesi hedeflenmiş.

EMİSYON TİCARETİ ÖN PLANDA
Çevre Bakanlığı’na bağlı İklim Değişikliği Başkanlığı’nın hazırladığı planda emisyon ticareti konusunda çok sayıda eylem maddesi var. 2024-2026 yıllarını kapsayan Orta Vadeli Program’daki Emisyon Ticaret Sistemi’nin (ETS) kurulmasına dair tedbirlere de atıf yapılıyor. ETS kapsamında, gönüllü piyasalardan uluslararası piyasalara kadar uzanan bir dizi araştırma ve mevzuat değişikliğine de işaret ediliyor.

49 strateji ve 260 eylemden oluşan planda göze çarpan diğer başlıklar arasında, sanayide ürün bazında karbon ayak izinin ve karbon yoğunluğunun azaltılması, sürdürülebilirlik raporlamalarının ve neredeyse sıfır enerjili binaların yaygınlaştırılması, ulaştırmada elektriklendirmenin geliştirilmesi, yutak alanların korunması ve artırılması, gübre kullanımında bilinçlendirme, hayvancılık kaynaklı metan emisyonlarının azaltılması, Türkiye’nin net sıfır emisyon hedefinin eğitim sistemine entegre edilmesi ve düşük emisyonlu bir ekonomiye geçişin adil dönüşüm ilkesiyle planlanması da yer alıyor.

Güneş panelinde damping vergisi kime yarayacak?

Özgür Gürbüz-BirGün / 27 Mart 2024

Türkiye 2017’den bu yana Çin’de üretim yapan güneş paneli üreticilerine uyguladığı anti-damping vergisini, Vietnam, Malezya, Tayland, Hırvatistan ve Ürdünlü firmaları da kapsayacak şekilde genişletti. Metrekare başına 25 doları bulan ek bir vergi getirildi. Böylece güneş paneli almak isteyenlere yerli üretici dışında bir seçenek kalmadı. Bu da güneş enerjisi sektöründe pahalı panellerin güneş enerjisindeki büyümeyi yavaşlatıp yavaşlatmayacağı tartışmasını başlattı. Anti-damping vergisinin sektörde pek dile getirilmeyen kısmı ise düzenlemenin kime yarayacağı konusu. Yerli panel üretiminde en büyük kapasitelerden biri kamuoyunun iktidara yakınlığıyla tanıdığı Kalyon PV’ye ait.

 2023 yılında Türkiye elektrik üretiminin yaklaşık yüzde 6’sı güneş panelleriyle üretildi. Bir yıl önce bu oran yüzde 4,6’ydı. Güneş kurulu gücü de 12 bin megavata yaklaşıyor. Sorunlar var ama güneş enerjisinde büyüme sürüyor. Elektrik üretimindeki payı her yıl artan güneş enerjisinin kalbinde fotovoltaik paneller var. Son anti-damping vergisiyle başta Çin olmak üzere ucuz panel üreten ülkelerden ithalat yapmanın önü kesildi. Güneş enerjisine yatırım yapmak isteyenler yerli üreticiye yönlendirildi. Anti-damping kararını değerlendirmeleri için enerji sektöründeki isimlere ulaştım. Bu hafta söz onlarda.

Güneşin yavaşlaması termiklere yarayacak
Solar 3 GW Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Bahadır Turhan, yerli panellerin ithal panellere göre hâlâ pahalı olduğunu, pahalı panellerin de ilk yatırım maliyetini yüzde 30 oranında artırarak güneş enerjisini yatırımlarını azalttığını söylüyor. Turhan, anti-damping uygulaması yerine, yerli üretim panellere verilecek teşviğin artırılmasının yatırımın karlılığını artıracağını ve güneş enerjisinin hız kazanacağını öne sürüyor. Bahadır Turhan, “Yapılan her bir kilovat güneş santralı, aslında kapanan her bir kilovat doğalgaz, kömür ya da devreye alınamayacak bir nükleer santral demek. Dolayısıyla güneş enerjisi santrallarının yatırımların yavaşlaması mevcut termik santralların devamını sağlayacak” diyor.

Yerli panel Çin’e göre yüzde 50 pahalı
Bahadır Turhan, Türkiye’de üretilen panellerin maliyetinin vat (watt) başına yaklaşık 20 dolar sent olduğunu, Çin’den alındığında çıplak fiyatının 13 sent ancak gözetim ve anti-damping vergileriyle 40 sente çıktığını belirtiyor. Sektörün önemli temsilcilerinden Uluslararası Güneş Enerjisi Topluluğu Türkiye Bölümü (GÜNDER) ise güneş enerjisi endüstrisinin oluşmasında yatırım teşviklerinin yanı sıra damping ve gözetim vergilerinin de fayda sağladığını düşünüyor. Sorularıma verdikleri yanıtta, “
Türkiye pazarında yerli fotovoltaik panel üreticilerin korunmasını ve adil rekabetin sürdürülmesini amaçlamaktadır” diyerek, uygulanan vergi ve düzenlemeleri içeren anti-damping önlemlerini desteklediklerini belirttiler.

GÜNDER verileri, Türkiye’de 80’in üzerinde güneş paneli üreticisi olduğunu söylüyor ancak her firma aynı üretim kapasitesine sahip değil. Yılda iki bin megavatlık üretim kapasitesiyle Kalyon PV listenin ilk sıralarında yer alıyor. Konya Karapınar’daki Türkiye’nin ve Avrupa’nın en büyük güneş santralına da Kalyon Enerji sahip ve bu sahada da kullanılan panellerin üretildiği fabrika için devletten 2 milyar 100 milyon lirayı bulan teşvik almıştı. Bu teşvikle kurulan fabrika Türkiye’nin en büyük panel üretim tesislerinden biri oldu ve Kalyon PV’yi lider şirketlerden biri yaptı. Devletten güneş paneli üretimi için teşvik alan (proje bazlı devlet yardımı) bir başka şirket de Smart Güneş Enerjisi Teknolojileri ARGE Üretim San. ve Tic. A.Ş. oldu. Alfa Solar, CW Enerji de Borsa İstanbul’da işlem gören ve büyük üretim kapasitesine sahip diğer güneş paneli üreticileri.

Fabrikalara pazar yaratılıyor
Enerji Uzmanı İsmet Turan ise alınan kararı farklı bir açıdan bakarak değerlendiriyor. Turan, “33 bin megavatın üzerinde depolamalı ön lisans dağıtıldı. Bir taraftan fabrika kurduruluyor, yerlilik şartıyla perçinliyor ve son adımda da anti-damping ile Çin'in önü kapatılıyor. Böylece o fabrikalara pazar yaratılmaya devam ediliyor” yorumunu yapıyor. Dünyada Çin’e karşı benzer anti-damping uygulamalarının olduğunu belirten Turan, “Başka bir parti de iktidara gelse anti-damping vergisi uygulanacaktı” diyor ve asıl sorunun kapasite planlamasında olduğunu şu cümlelerle açıklıyor: “Türkiye'nin kurulu gücü 107 bin megavat, tüketim yaz dışında 54-55 bin arasında gidiyor. Tüketim son beş yıldır hiç artmıyor ama depolamalı yenilenebilir enerjiye yeni lisanslar veriliyor. Bu kadar ihtiyaç yok, zamana yayılabilir, öncelik çatılara verilebilirdi”.

Nasıl bir belediyecilik?

Özgür Gürbüz-BirGün / 20 Mart 2024

Yerel seçimlere iki haftadan az bir süre kaldı. Seçim yaparken aslında bir belediye başkanını değil, yeni yöneticilerimizi ve yönetim anlayışını da seçiyoruz. Peki, nasıl bir yerel yönetim istiyoruz? Ne istediğimizi söyleyerek çözümün bir parçası olmak adına bu soruya verdiğim yanıtları sizlerle paylaşıyorum, ekleme yapmak, itiraz etmek serbest.

Belediyeler atık toplama, yol yapma gibi temel hizmetleri elbette aksatmamalı. Ancak bu işler günü kurtarmayı değil kenti geleceğe hazırlamayı hedeflemeli. Atıklar toplanmalı, geri dönüştürülmeli, geri dönüşümü kolaylaştıracak yollar bulunmalı. Atık yakmaktan kaçınmalı.

Basit işlerin insanların hayatını kolaylaştırdığı göz ardı edilmemeli. İstanbul’da son dönemde yapılan meydan düzenlemeleri, âtıl tarihi alanların sanat alanlarına dönüştürülmesi iyi örnekler arasında. Birkaç şirketi zengin etmek değil yurttaşların hayatını kolaylaştırmak amaçlanmalı.

Basit işlere devam. Örneğin, kardeş kentler, sokak panolarında (billboard) ilan değiş tokuşları yaparak birbirlerinin tanıtımına destek verebilir. Reklama para vermeden kentlerimizin yurt dışında tanıtımı artırılabilir.

Şeffaflık ve liyakat padişahlığa benzer cumhuriyet rejiminde erozyona uğradı. İşe alımlar sınavla, gerekirse tarafsız aracı kurumların denetiminde yapılmalı. Belediyelerin özgeçmiş havuzlarına, çeşitli ayrımlara neden olabilecek fotoğraflı özgeçmiş bile kabul edilmemeli. Arpalığa dönüşmüş belediyelerdeki fazla kadrolarla vedalaşmalı.

Yol yapmayı asfaltlamaktan ibaret sanmayıp, bisikletleri ve yayalaştırmayı hesaba katmalı. Pedal destekli bisikletler (elektrikli) yokuş sorununu da çözüyor ama ülkemizde bisiklet yolu yoksa bisiklet sürmek zor. Özellikle ana arterlerden okullara uzanan bisiklet yolları olmalı. Bisiklet deyip geçmeyin. Kentlerde trafik, hava kirliliği ve dışa bağımlı petrol tüketimi sorununu çözebilir. Kopenhag, Amsterdam örnekleri var, ülkemizin iklimi ise daha uygun. Kayseri gibi çok uygun yerler var ama belediyeler fırsatı görmüyor.

Sadece bisikletle olmaz elbette. Ulaşımda elektrikli toplu ulaşım araçlarının (elektrikli minibüs, otobüs, tramvay ve metro) sayısı artırılmalı. Belediyeler istisnalar dışında, içten yanmalı motorla çalışan toplu ulaşım aracı almamalı.

Belediye binalarının hepsinde enerji verimliliği en yüksek seviyeye getirilmeli, yeni binalar “neredeyse sıfır enerjili bina” standardında yapılmalı. Güneş ve rüzgar gibi kaynaklardan elektrik üretimi artırılıp, belediyelerin kendi enerjisini karşılama oranı azami seviyelere çıkarılmalı. Merkezi hükümet enerji kooperatiflerinin önünü tıkamaktan vazgeçerse, belediyeler bu konuda öncü olmalı, yurttaşlarını enerji üreticisi olmaya teşvik etmeli. Üreten kentliler yaratma prensibini tarımdan tamire, sanattan elektriğe kadar yaymalıyız.

Şehir planlaması geleceğe uygun yapılmalı. İklim krizinin etkileri hesaba katılmalı. Binaların çatılarında güneş paneli kurulması büyüklüğe bağlı kalmadan zorunlu tutulmalı, kurulamıyorsa, çatıdaki uygun alanlar kuruluma uygun şekilde boş bırakılmalı. Her bina yağmur hasadı yapmalı, yalıtım standartları yükseltilmeli, ısı pompalarına ve artacak elektrikli araçlara uygun altyapı zorunlu tutulmalı. Ankara’nın geriden gelen mevzuatlarının ötesinde adım atılmalı. Gerekirse teşviklerle bu zorunluluklar cazip hale getirilmeli.

Belediyelerin kültür sanat destekleri sansür baskısı altındaki sanatçılar için elzem. Bu alanda belediyeler iyi sınavlar vermiyor. Bütçelerini çok ses getirecek işlere harcıyor, kısa vadeli işler yapıyorlar. Halbuki, bütçenin bir bölümü ünlü sanatçılara, bir bölümü genç yeteneklere bir bölümü ise öne çıkarılması gereken ve destek bulamayan sanat dallarına ayrılabilir. Bu süreç şeffaf bir şekilde yürütülebilir. Konser ve toplantı mekanları, o yılki öncelikli alanlara ve içerikle ilgili koşullar belirlenerek çevrimiçi randevu sistemiyle sanatçılara, yazarlara tahsis edilebilir. Böylece kayırmalar, dedikodular biter, yeni seslere fırsat tanınır.

Kentlerimizin yeşil alan ihtiyacı had safhada. Kentsel dönüşüm sadece binaları yenilemek olamaz. Belediyeler bütçelerinin bir bölümünü yeşil alanın olmadığı alanlardaki eski binaları satın alıp, kamusal alana dönüştürmeye ayırabilir. Kamunun yıkılan binalarını yeşille değiştirebilir. Çanakkale’de İskele Meydanı ve Cumhuriyet Meydanı böyle geliştirildi.

En önemli maddeyi en sona bıraktım. Kentleri güzelleştirmenin yolu korumadan geçiyor. Seçeceğiniz belediye başkanı kentin dokusunu yok edecek, onu bina yığınına dönüştürecek “çılgın ya da manyak projelere” dur demeli. Kanal İstanbul’a karşı çıkmayandan İstanbul’a hayır gelmeyeceği gibi, termik santrala, kenti boğacak bir konut projesine itiraz etmeyen belediyeden de bir ilerleme beklenmez. Bu gibi projelerin önünü kesecek, işlerini zorlaştıracak ve sivil toplum örgütleriyle dirsek temasını sürekli kılacak belediye yönetimlerini sandıklardan çıkarmalıyız.  

Nükleer enerji tuzağı

Özgür Gürbüz-BirGün / 13 Mart 2024

Foto: Fukuşima - UAEA
Enerji Bakanı Alparslan Bayraktar, hükümete yakınlığıyla bilinen Turkuvaz Medya Grubu’nun
düzenlediği bir toplantıda, Akkuyu Nükleer Santralı’nın ilk ünitesinin yıl sonunda elektrik üretmeye başlayacağını söyledi. Bayraktar, diğer nükleer santrallar için adı geçen Sinop ve Kırklareli konusunda da ilgilenen ülkelerin adlarını açıkladı. Sinop’a Rusya ve Güney Kore, Kırklareli’ne ise Çin’in talip olduğunu ve müzakerelerin sürdüğünü söyledi. Toplantıyı yöneten iki “gazeteci” Enerji Bakanı’na “Türkiye’nin neden güneş ve rüzgârdan çok daha pahalıya elektrik üreten nükleer santral yapmak istediğini ve nükleer santralların atıklarının ne olacağını sormadı. Deprem ile kaza riski, Rusya’ya bağımlılık konularıysa hiç gündeme gelmedi. Şaşırmadık tabii.

Enerji Bakanı’nın konuşmasında tereddütle açıkladığı bir bilgi de vardı. Rusya’nın karşı karşıya kaldığı yaptırımların Akkuyu’da sorun yarattığını açıkladı. Bayraktar, “…ama süreçte karşı karşıya olduğumuz açık ve kapalı bazı yaptırımlar var. Özellikle Rosatom’un karşı karşıya olduğu bazı sıkıntılı durumlar var, onları sahaya yansıtmadan çözmeye çalışıyoruz” dedi. Cumhuriyetin 100. yılına yetiştirilemeyen Akkuyu’nun gecikme sebeplerinden birini öğrendik. İlk reaktör resmi olarak inşaata başlayalı altı yıl oldu. Bu gecikmenin maliyetini ve santralın sahibi Rusya’nın bu farkı “çeşitli yollarla” bizden tahsil edip etmeyeceğini ise henüz bilmiyoruz

Küçük reaktörler
Bakan Bayraktar, küçük modüler nükleer reaktörlerden de bahsetti ama dünyada bu tanıma uyan bir reaktörün olmadığını söylemedi. Fukuşima sonrası iyice köşeye sıkışan nükleer endüstrinin son pazarlama hamlesi modüler reaktörlerin değil bir örneği, imalatı bile yok. Bizim de dilimize yapışan “Küçük Modüler Nükleer Reaktör” tanımı aslında nükleer enerjinin yeni reklam kampanyasının sloganı. Her başları sıkıştığında yeni bir şey bulmuş gibi yapan nükleer lobi şimdi de küçük modüler reaktör kavramını ortaya attı. Halihazırda inşaatına başlanan, modüler üretimi yapılan bir reaktör yok ama herkes varmış gibi yazıyor. Bahsedilen aslında küçük güçte nükleer reaktörlerden başka bir şey değil. Atık sorunu aynı, kaza riski aynı üstelik daha da pahalı olacak gibi görünüyor. Küçük reaktörlerin en büyük pazarlamacısı ABD ancak ülkede bir inşaat bile yok. Tasarım aşamasında kalan NuScale projesi de yattı. İlk açıklanan maliyeti ile son maliyet arasında 250 kat fark çıkınca Idaho’da düşünülen projede kapatıldı.

Nükleer rönesans hayalleri
Nükleer lobi, Çernobil’den bu yana elektrik üretiminde nükleer enerjiyi yeniden bir seçenek yapacak araçlar arıyor. 2000’lerin ortasında “nükleer rönesans” sloganıyla dev reaktörleri pazara sürmüş, bunların çok ucuza elektrik üreteceğini iddia etmişlerdi. Başını Fransa’nın çektiği rönesans atağı, Finlandiya’da bir reaktörün 17 yılda bitirilmesi, Fransa’daki ikizinin ise 17 yıla rağmen bitirilememesiyle yola çıkamadan çakıldı. Bu yıl bitirileceği söylenen Flamanville-3 reaktörünün maliyeti ilk duyurulduğunda 3 milyar dolardı. Fransız şirketin son tahmini ise 14 milyar doları geçti. Nükleer rönesans reaktörünün maliyetinin faizlerle beraber 21 milyar doları bulacağı tahmin ediliyor.  

Nükleer 6 kat pahalı
Santralların ilk yatırım maliyetlerindeki artış elektrik üretim maliyetlerine de yansıyor haliyle. Dünyaca bilinen finansal danışmanlık şirketlerinden Lazard’ın seviyelendirilmiş elektrik maliyetleri analizi nükleer enerjinin çaresizliğini de ortaya koyuyor. Seviyelendirilmiş elektrik maliyeti, yapımdan yakıta tüm maliyetlerin hesaplanarak bir kilovatsaat elektrik üretiminin maliyetini size veriyor. Sübvansiyonların hesaba katılmadığı bu analize göre, mevcut teknolojiler içinde en ucuza elektrik üretebilecek kaynaklar rüzgâr ve güneş. Kilovatsaat maliyeti 2,4 dolar sente kadar düşebiliyor. Nükleer enerjide ise en düşük fiyat 14,1 dolar sent olabiliyor. Nükleer santrallar rüzgâr ve güneşe göre altı kat daha pahalıya elektrik üretiyor. Nükleer santraldan elektrik üretmenin maliyeti 22 sente kadar çıkabiliyor. Türkiye’nin Rusya’ya ödeyeceği fiyatın 12,35 dolar sent olduğunu da hatırlatalım. Analizin gerçek fiyatlara ne kadar yakın olduğunu görüyoruz.

Rüzgâr ve güneş santrallarına depolama üniteleri ekleyip, kesinti sorununu ortadan kaldırmak isterseniz de maliyetler en düşük 4,2, en yüksek 11,4 sent oluyor. Nükleer santralların en iyi örneğinden ve Akkuyu için Rusya’ya ödeyeceğimiz fiyattan hâlâ daha ucuz. Kim daha pahalı elektrik ister sorusuna yanıt vermek için parmaklarınızla iktidarı gösterebilirsiniz. Bu hükümete oy verenlerin elektrik faturalarından şikâyet etme hakkı yok.

Mevcut iktidar düştüğü nükleer tuzaktan kendini çıkaracak politik cesarete sahip değil. Nükleer belayı Sinop ve Kırklareli’ne de yaymaya çalışarak hem dışa bağımlılığı hem de nükleer riski artırıyor. Muhalefetin büyük bir kesimi de partisinden medyasına kadar “nükleer teknoloji iyidir” önyargısı nedeniyle sessiz. Televizyonlarda tartışma programı bile yok! Halkın büyük çoğunluğu nükleere karşı iken, nükleer karşıtlığını politikalarına taşıyamamanın bedelini hepimize ödetiyorlar.

Türkiye ne kadar küçüldü?

Özgür Gürbüz-BirGün / 6 Mart 2024

Foto: Wikipedia (Zeynel Cebeci)
TÜİK ya da hükümete göre Türkiye 2023 yılında yüzde 4,5 oranında büyüdü. Dünyanın sınırlı varlıklarını (kaynaklar) tüketerek yapılan mal ve hizmet üretimini ya da sermaye birikimini olumlu addedip, “büyüdük” demek iktisat biliminin bu çağdaki en büyük ayıbı olsa gerek. Milyonlarca yılda oluşan petrolü saniyeler içerisinde yakıp tüketerek ürettiğiniz mal veya hizmet nasıl olur da bu gezegeni ileri götürür?

Bizim artık büyüme rakamlarını bir kenara bırakıp ne kadar küçüldüğümüzü hesaplamamız gerek. Kirlenen havayla, azalan suyla ekonomik değeri kıyaslamak kolay değil. O yüzden de elimizde somut örnekleri olan bir veriden, Türkiye’nin orman varlığından yola çıkmak işimizi kolaylaştırabilir. Türkiye Ormancılar Derneği, Türkiye’de Ormansızlaşma ve Orman Bozulması raporunda, orman varlığındaki kaybı detaylı bir şekilde anlatmıştı. Türkiye, her yıl yangınlarla kaybedilen orman alanının dört katından fazlasını madencilik, enerji, turizm ve ulaşım gibi ormancılık dışı amaçlara verilen tahsisler nedeniyle kaybediyor.

Hesaplayalım. Sadece 2012-2020 yılları arasında, ormancılık dışı faaliyetler için tahsis edilen orman miktarı 342 bin 846 hektar. 2021’deki büyük yangınlarda kaybettiğimiz orman alanından (139 bin hektar) 2,5 kat fazlası. Aynı dönemde orman alanlarında enerji üretimi ve iletimi için verilen izinlerin yol açtığı kayıplar ise 126 bin 296 hektar. Madenler nedeniyle kaybettiğimiz orman miktarı da 87 bin hektar. Hepsinin toplamı 555 bin hektarı buluyor.

Orman Genel Müdürlüğü’nün bir hektar alanın ağaçlandırılması için istediği bedel 196 bin 24 TL. Bir hektar alanın yıllık bakım bedeli ise 12 bin 500 TL. Ekolojik kaygılarımızı bir kenara bırakıp sekiz yılda yok edilen alanları ağaçlandırmaya kalksak, beş yıllık bakım süresiyle birlikte ödeyeceğimiz miktar 145 milyarı buluyor. Dolar cinsinden karşılığı 4,5 milyar dolar. Gerçek büyümeyi hesaplamak istiyorsak, gayri safi yurt içi hasıladaki artıştan, kaybettiğimiz ormanların değerini çıkarmamız gerekir. Bunu yaparken de “kirleten öder” tuzağına düşmemeliyiz. Ormanların, ne üretmek için feda edildiği, gerçek bir ihtiyacı karşılayıp karşılamadığı ve toplumsal (tüm canlıları kapsayan) fayda sağlayıp sağlamadığı da mutlaka belirlenmeli. Yoksa, “öderim parasını, keserim ağacını” diyen patronlara yol açmış oluruz.

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Orman Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Cihan Erdönmez, kullanıma açılan ormanların tekrar, içinde canlıların barındığı gerçek bir ormana dönmesinin, en iyi koşullarda 40-50 yılı bulacağını hatırlatıyor. Erdönmez, mermer ocakları gibi birçok açık maden işletmelerinin rehabilitasyonunun da mümkün olmadığına dikkat çekiyor. Orman Genel Müdürlüğü’nün Türkiye’de kaç maden alanının rehabilite edildiğine dair verileri açıklaması ve örnek sahaları göstermesi halinde, bu alanlarda inceleme yapabileceklerini de belirtiyor.

Sadece orman mı? Otellere verdiğimiz sahiller, betona gömülen meralar, kurutulan dereler, çıkarılan ve yerine konulması mümkün olmayan madenleri de büyüme hesabının eksi hanesine yazmalıyız. Toprağa, havaya ve suya verilen zararın maddi karşılığını da düşündüğünüzde çoğu yerde eksi büyümelerle karşılaşabiliriz. Erzincan İliç’te kirlenen toprağın, Fırat Nehri’nin yarattığı ekonomik ve sosyal katkının kaybedildiğini düşünün. Son yıllarda yaşadığımız çevre felaketlerindeki doğal varlık kayıplarını büyüme tablolarına eklesek, Türkiye’nin küçüldüğünü bile görebiliriz.

Büyüme hesaplarında yok edilen orman, mera, sulak alan, kıyı şeridi ve buralarda yaşayan canlılarla, bu doğal varlıklar sayesinde daha sağlıklı bir hayat süren insanın kayıpları yok. Klasik iktisat bunları görmüyor.

Büyüme gözlüğüyle bakarsanız, açılan her madene, her enerji santralına veya her otele ülkenin büyümesine katkıda bulunan “yatırım” diyebilirsiniz. Ekoloji gözlüklerini takınca, “acaba” demeye başlarsınız. Yaşamı hesaba katmayan hesap olmaz.