Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Enerjide güneşin önemi

Özgür Gürbüz-BirGün / 29 Temmuz 2026

26 Temmuz 2026, elektrik üretim grafiği
Türkiye’nin elektrik talebinin en yüksek olduğu an 28 Temmuz 2025, saat 14.45’ti. O andaki elektrik talebini karşılamak için 60 bin megavatlık elektrik santralına ihtiyaç duyuldu. Türkiye’nin mevcut elektrik santrallarının kurulu gücü ise 126 bin. Elektrik talebinin iki katından fazla kurulu gücümüz olduğu ortada ama iş bu kadar basit değil.

Elektrik üreten santralların 42 bin megavatı rüzgar ve güneş santralı. Bu santrallar düğmesine bastıldığında elektrik üreten santrallar değil ama nükleer ve termik santral sevdalılarının anlattığı gibi “kafasına göre çalışan” santrallar da değiller. Güneşin ne zaman doğduğu ve battığı, rüzgarın ne zaman eseceği ve duracağı minimal hata paylarıyla biliniyor. Benzer bir değişkenliğe sahip hidroelektrik santralların kurulu gücü de 32 bin megavat civarında. Hidroelektrik ve yenilenebilir enerjiyi toplayınca kurulu gücün yarısından fazlası düğmesine bastığınızda her zaman çalışamayabilecek santrallardan oluşuyor. Nükleer ve termik santralları savunanlar da bu saptamaya güvenerek, “baz yük” dedikleri bu iki tip santralın payının artırılmasını savunuyor.

İlk bakışta haklı gibi görünseler de değişen dünya onları zorluyor. Öncelikle şunu bilmeliyiz. Türkiye’nin elektrik talebinin arttığı günler yaz ayları ve öğle saatleri. Nedeni de büyük ölçüde klima kullanımının artması. Burada Türkiye’nin giderek artan güneş kurulu gücü inanılmaz önemli bir rol üstlenerek hayat kurtarıyor. Çünkü uzun yaz günlerinde güneş enerjisi üretimi de artıyor ve Türkiye’nin elektrik üretiminde asıl oyuncu haline geliyor.

İnanmayabilirsiniz, üç gün öncesinden rakamlar vererek ispatlayalım. 27 Temmuz 2026 günü güneş santralları sabah saat 6.30 itibarıyla elektrik üretmeye başladı ve öğle saatlerinde, örneğin saat 13.00’da 50 bin megavatlık elektrik üretiminin 21 bin megavatını karşıladı. Barajlarla beraber bu iki kaynak elektrik üretiminin beşte üçünü oluşturdu. Güneş santrallarının en son elektrik ürettiği saat ise 19.30’du. Bu bahar ve yaz aylarında hemen hemen her gün böyle, güneş artık asıl oyuncu ve artan kapasitesiyle çok daha büyük paylara sahip olacak. Güneşin elektrik talebinin yüksek olduğu saatlerde devreye girmesi Türkiye’yi büyük bir yükten kurtarıyor. Güneş enerjisi olmasaydı, talebi karşılamak için öğle saatlerinde 20 bin megavata yakın ek santral gerekecekti ki bu da 20 büyük termik santrala eş.

Kömür ve gazla çalışan termik santrallara en çok akşam saatlerinde ihtiyaç oluyor, o saatlerde bile 25 bin megavatlık kapasite çalışıyor çünkü gündüz bekletilen hidroelektrikle, düğmesine basınca çalışma özelliği olan biyokütle ile jeotermal gibi farklı yenilenebilir enerji kaynakları da devreye alınıyor. Rüzgar ise zaten gece de elektrik üretimi yapabiliyor.

Türkiye’nin mevcut koşullarda ihtiyacı, öğle saatlerinde özellikle güneşten üretilen fazla elektriği depolayabilmek ve akşam ve gece saatlerinde şebekeye vermek. Bunu yapmanın birçok yolu var ama düşük maliyet nedeniyle öne çıkan yöntem büyük bataryalardan oluşan elektrik depolama sistemleri. Türkiye’nin toplam 33 bin megavatı bulan depolama sistemlerine ön lisans verdiğini hatırlatalım. Bataryalar 24 saatlik kapasitelere sahip değiller ama 12 saatlik güneşsiz geçen zamanda önemli bir rol oynayabilirler. 8-12 saat arası elektrik verebilecek batarya teknolojisi de mevcut ama Türkiye’de RES ve GES yatırımlarında zorunlu tutulan süre o santralin üretiminin bir saatine eşit. Bunun ivedilikle değişmesi gerektiğini de yeri gelmişken söyleyelim.

Elektrik depolama kapasitesi büyüdükçe akşam saatlerinde termik ve nükleer santrallara olan ihtiyacın azalacağı ortada. Kömürsüz bir Türkiye ufukta göründü bile. 26 Temmuz örneğinden devam edelim. Gece saatlerinde 15 bin megavatlık katkı yapan kömür santrallarının yenilenebilir ve batarya kapasitesi artışı ama daha da önemlisi iyi bir enerji yönetimiyle kısa vadede devreden çıkarılmasının önünde bir engel olmadığını söyleyebiliriz. Biyokütle santralları gündüz değil gece elektrik üretebilir. Öğle saatlerinde barajlar durdurulup, güneşle ikame edilebilir. Sadece bu bile bize 6-7 bin megavatlık bir hidro gücün akşama bırakılmasını sağlayabilir. Zaten barajlı hidroelektrik santralları güneş santrallarıyla eşleştirilse, batarya ihtiyacı da azalır.

Enerjinin verimli kullanılmasıyla tasarruf artırılabilir, akıllı binalar ve kentlerle klima ihtiyacı azalır ve gece boyunca boş yere yanan ışıklandırmalar kapatılabilir. Bunlar gibi onlarca çözüm enerji yönetimiyle ilgili ve ne yazık ki hükümetin planlama ve yönetim eksiği nedeniyle hayata geçirilmiyor. Özetle, güneş, rüzgar bize yeter diyenler haklı çıkıyor. Kısa sürede bunu rakamlar da söyleyecek ama bizi kömür ve nükleerciler yönetiyor.

Kriz yokmuş gibi çek panpa

Özgür Gürbüz-BirGün / 20 Mayıs 2026

İsrail ve ABD’nin İran’a saldırmasıyla başlayan savaş, petrol ve mal ticareti için kritik öneme sahip Hürmüz Boğazı’nı işlevsiz hale getirerek büyük bir ekonomik krize yol açtı. Varil petrolün fiyatı 100 doların üzerine çıktı, petrol üzerine kurulu ekonomiler yavaşladı. Krizin uzaması durumunda belki durma noktasına gelecekler. Birçok ülke kısa ve uzun vadede hayata geçirilecek tedbirler aldı. Türkiye ise kriz yokmuş gibi hayatına devam ediyor.

Çözümü tahmin etmek zor değil. Kısa dönemde petrol ve türevlerini Orta Doğu yerine başka bölgelerden almak anlaşılabilir ama uzun dönemde yapılacak tek bir şey var, sınırlı enerji kaynaklarından uzaklaşıp, enerjiyi daha az ve verimli kullanmanın yollarını bulmalıyız.

Filipinler, olağanüstü hâl ilan ederek klima kullanımını kısıtladı, toplu taşıma sübvansiyonlarını artırdı. Özel araçların kullanımını azaltmak için 23 ülke farklı önlemler aldı. Avusturya’da iki eyalette toplu taşıma ücretsiz olurken, Litvanya tren biletlerini düşürdü. Myanmar ve Güney Kore’de özel araç kullanımı plaka numaralarına göre belli günlerle sınırlandırıldı.

Bangladeş gereksiz ışıklandırmaların kapatılmasını istedi, Laos gibi 10 ülke evden çalışmayı teşvik etti, Pakistan otoyollardaki hız sınırlarını düşürdü. Türkiye ise şu ana kadar sadece eşel mobil sistemi gibi vergi mekanizmalarını bir ölçüde kullandı ama enerji kullanımını azaltmak için ne bir önlem aldı ne de bir teşvik mekanizması ortaya koydu.

Gece 12’den sonra aydınlatılan AVM’ler, yalıtımsız binalar, 18 derecede çalıştırılan klimalar, uçaklara teslim edilen şehirlerarası yolculuklar. Makam arabalarıyla uzayan konvoylara harcanan petrol, öğrencileri okullara ücretsiz taşıyacak minibüslerin yakıtı olabilirdi.

Özetle, üçüncü ayına giren savaşa rağmen Türkiye, petrol ve gaz zengini bir ülkeymiş gibi davranmaya devam ediyor. Artan petrol fiyatları, dar gelirliyi açlıkla mücadeleyle sınarken hükümet enerji tasarrufuyla ilgili en ufak bir önlem almayı bile düşünmüyor.

Bunun arkasında plansızca kurulmuş onlarca enerji santralı var. Türkiye’nin en çok elektrik talep ettiği anda ihtiyacı olan 60 bin megavatlık talebe karşılık 125 bin megavatlık bir kurulu gücü var. Atıl durumdaki birçok santral teşviklerle ayakta tutuluyor, yağışlarla dolan barajlara rağmen, oradan ucuza elektrik almak yerine gaz ve kömür santralları çalıştırılıyor.

81 ile götürülmüş ithal doğalgaza teslim olmuş evlere ve “hub (merkez)” olacağız diye yapılmış onlarca gaz anlaşması var. Oy toplamak uğruna yapılan ve alım garantileriyle şirketleri besleyen onlarca köprü, duble yol ve otoyol aracılığıyla petrol ve otomobil lobilerine teslim edilmiş bir ulaşım politikası var.

Bu tablo Türkiye’nin neden tasarruf yapamadığının bir özeti gibi. Alım garantisi verilmiş köprüden bir aracın az geçmesi devletin şirketlere ödediği bedeli artırıyor. Elektrik tüketiminin azalması, komisyonla geçinen, çoğu yandaş dağıtım şirketlerinin karını etkiliyor. Gaz ve klima kaynaklı elektrik tüketimini yalıtımla azaltacak her ev, yine hükümetin yurttaştan alıp şirketlere dağıttığı rant paylaşımını bozuyor. O yüzden de hükümetin sloganı belli; kriz yokmuş gibi çek panpa!

Uzun vadede önerilen ise farklı değil. Türkiye’nin izlediği yol haritası bolca yenilenebilir enerjinin yanı sıra fosil yakıt dediğimiz petrol, kömür ve gazın yanı sıra birçok da nükleer santral kurmak. Fosil yakıtlar gibi nükleer de dışa bağımlı. Çevre ve insan sağlığını tehdit etmesi de cabası. Yenilenebilir enerji bile öyle hoyratça kuruluyor ki çevreye en az zarar verecek seçenek bile birçok yerde soruna dönüştü. Daha çok gaz ve petrol aramak bile çözüm gibi sunuluyor.

Halka doğruları söylemek hükümetin görevi. Petrol’de yüzde 92, gazda yüzde 97 ve kömürde bile yüzde 50’ler oranında dışa bağımlı Türkiye’nin bu tabloyu radikal bir şekilde değiştirme şansı yok. Karadeniz’deki gaz rezervi söylendiği gibi çıksa bile ülke ihtiyacının 10 yılını karşıladıktan sonra bitecek. Sonra yeniden gaz ithal edeceğiz. Yapılması gereken mevcut enerji sistemini kökünden değiştirmek olmalı. Bunu yaparken de çevreye en zararı veren, ekonomiye külfet getirmeyecek, insan ve diğer canlıların sağlığını tehdit etmeyecek seçeneklere yönelmek gerekir. Türkiye’nin bunu yapacak potansiyeli var ama siyasi irade ortada yok.

Türkiye’nin COP 31 gündemi sıfır atık mı olacak?

Özgür Gürbüz-BirGün / 11 Mart 2026

Görsel: YZ ile hazırlandı.
Türkiye yarın, 9-20 Kasım tarihleri arasında Antalya’da yapılacak COP 31 toplantısındaki önceliklerini açıklayacak. Bize gelen bilgiler Türkiye’nin öncelik sıralamasında “kömürün” değil Emine Erdoğan’ın himayesinde başlatılan “sıfır atık”ın olacağını gösteriyor. Neyse ki şaşırmamayı yıllar önce öğrendik bu ülkede.

Birleşmiş Milletler’in iklim müzakerelerinin en önemli ayağı olan COP’ta (İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Toplantısı) Türkiye belli ki asıl meseleleri konuşmaktan kaçınacak. Gördüğümüz kadarıyla, Türkiye’nin belirlediği 14 maddelik ajandanın ilk sırasında sıfır atık var. Onu “turizm ve kültürel miras” ile “gençlik ve eğitim” başlıkları izliyor. Diğer başlıklar da şöyle: Gıda güvenliği, Rio sinerjisi, iklim eylemi için dijitalleşme, iklim eylemi uygulama mekanizması, iklim finansmanı, yeşil sanayileşme, azaltım (seragazı) teknolojileri, sürdürülebilir ulaşım, temiz enerjiye geçiş ve iklim dirençli kentler. Yarın bu başlıklarda bir değişiklik oldu mu göreceğiz.

Yukarıdaki konuların hepsi iklim müzakerelerinin bir parçası olabilir ancak Türkiye’nin asıl önceliği çok net. Seragazı emisyonlarını düşürecek bir yol haritasına (ulusal katkı beyanının güncellenmesi) ihtiyaç var ve bu da ulaşımdan enerjiye tüm politikaların değişmesi demek. Seragazı emisyonlarının yüzde 72’sine yakınından enerji sektörü sorumluyken siz emisyonlarınızın sadece yüzde 2,5’inden sorumlu atık meselesini gündeminizin ilk sırasına koyamazsınız. Her yıl tonlarca atık ithal eden Türkiye, dünyaya sıfır atık masalı mı anlatacak? Avrupa’da kömürlü termik santralları kapatma kararı almamış beş ülkeden biri Türkiye iken kömürlü termik santralları ne zaman ve nasıl kapatacağını açıklamadan COP 31’e nasıl gideceksiniz?

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı ve COP31 Başkanı Murat Kurum dirençli kentlerden bahsederken son su havzalarını yapılaşmaya açtırdığı İstanbul’dan örnek verecek mi? Kanal İstanbul ve Fikirtepe örnekleriyle İstanbul’un son direnç noktalarını hedef aldığını unutacak mıyız? Deprem bölgesinde yapılan binaların ne kadarı sıfıra yakın enerjili bina, ne kadarı kendi enerjisini üretiyor diye sormayacak mıyız?

Enerji başlığının adı bile tehlikeli. Son yıllarda nükleer endüstrinin enerjide çözümü “temiz enerji” diye tarif ettiğini, nükleeri de bu sınıfa eklemek istediğini biliyoruz. Türkiye de muhtemelen Uluslararası Enerji Ajansı Başkanı Fatih Birol’un da desteğiyle yarınki toplantıda ve COP’ta nükleer enerjiyi öne çıkaracak. Elektrik faturalarının ikiye üçe katlanması, binlerce yıllık nükleer atık sorunu, enerjide dışa bağımlılık ve nükleer kaza riskiyle yaşamak zorunda bırakılacak bir ülke kimin umurunda?

Türkiye’nin belirlediği 14 başlığın her birini uzun uzun eleştirmek mümkün. Eleştirilerin yapılması da önemli çünkü iklime ilişkin bu yanlış politikaların artık değişmesi gerek. İklim krizini durdurma mücadelesi dünyada yavaşlamış olsa da Türkiye daha temiz bir hava, korunan alanların artması, enerjide dışa bağımlılığın azalması ve halkının sağlık ve refahı için bunu yapabilir. Ama bu Antalya’da 200 civarında ülkeden temsilcilerin geldiği toplantının içini boşaltarak değil gündemi olması gereken yere çekerek yapılabilir.

Türkiye eğer isterse müzakerelerin yürütücüsü Avustralya ile petrol, kömür ve gaz gibi fosil yakıtlardan vazgeçmenin yol haritasını Antalya’da belirlemek için uğraşabilir. Ormansızlaşmayı durduracak bağlayıcı kararların çıkması için çalışabilir. COP’a ev sahipliği yapan ülkeden beklenen bunlar ama öncesinde, kendi ülkesinde bu adımları atması, taahhütleri vermesi gerekir. Dünyayı değiştiremese bile en azından kendisini değiştirir. Yoksa oteller dolar, dünya liderleriyle pozlar verilir ama geriye yine aynı sorunlar kalır.

Gezegeni yakıp yıkan kapitalizmin gölgesi altında yapılan toplantılardan sonuç alınamadığını defalarca gördük. COP’a çok büyük ümitler bağlamak yanlış ama gündemin yaşama, iklime odaklandığı bu günlerden faydalanmamak da bir o kadar yanlış olur. Artık resmi müzakere masalarına, o toplantıları protesto edenlerin sözünü taşımanın, hatta o masaları dışardakilere bırakmanın zamanı.

Türkiye 2,3 Dünya varmış gibi tüketiyor

Özgür Gürbüz-BirGün / 27 Ocak 2026

Kaynak: footprintnetwork.org
Dünya dizginlenemeyen kapitalizm yüzünden kaynak savaşlarını konuşurken bize düşen başka bir dünya mümkün demek elbette. Grönland, Venezuela ya da İran üzerinden konuştuğumuz hadiseler sadece emperyal istekler değil aslında sınırlı kaynakların sınırsız bir talep uğruna paylaşılmasının savaşı. Savaşın ne büyük bir felaket olduğunu unuttuğumuz gibi, dünyanın kaynaklarının sınırlı olduğunu da unutuyoruz.

Ekolojik Ayak İzi Ağı’nın hesaplarına göre dünyadaki insanlar, gezegenin bir yılda yerine koyabileceğinden çok daha fazla kaynak tüketiyor. Bir Dünya değil 1,78 Dünya varmış gibi yaşıyoruz. Kestiğimiz ağaç sayısı dikilen ve doğal yolla büyüyenden daha fazla gibi düşünebilirsiniz. Gezegenden borç alarak yaşıyoruz. Ta ki gezegenin bize borç verecek hali kalmayıncaya dek. O gün de çok uzak değil. Dünya nüfusunun yüzde 38’i, yaşadığı ülke sınırlarında yetiştirilebilecek gıdadan daha fazlasına ihtiyaç duyuyor ve kişi başına düşen gelirleri küresel ortalamanın altında. Özetlersek; gıda ihtiyacını karşılayacak doğal kapasiteye sahip olmadıkları gibi gıda ithal edecek ekonomik durumları da yok.

Sorun ülkeden ülkeye değişiyor. Türkiye’den başlayalım. Türkiye doğal varlıklarını 2,34 Dünya varmış gibi tüketiyor. Ekolojik ayak izimiz giderek büyüdüğü için biyokapasitemizle aradaki fark açılıyor. 2024’te Türkiye’nin biyokapasitesi 133 milyon global hektar olarak hesaplanmış ama ülkenin ekolojik ayak izi 298 milyonla zirve yapmış. Üzerinde düşünmemiz gereken veri ise şu. Türkiye, 1983’e kadar ekolojik ayak izi biyokapasitesinin altında kalan yani doğal varlıklarıyla uyumlu tüketim yapan bir ülkeymiş. Ne olduysa 1983 sonrası olmuş ve sonra ipin ucu kaçmış. İktisadi tarihi bilenler 1983’te ülkede nelerin değiştiğini, liberal ekonomiye geçişin hızlandığını hatırlayacaktır. Öyle ki 2024’e geldiğimizde tüketim eğilimimiz Çin ile aynı seviyelere ulaşmış. Bugün Çin de 2,5 Dünya varmış gibi tüketiyor.

Elbette bizden daha kötüleri var. 10,5 Dünya varmış gibi tüketen Katar, beş mavi gezegen varmış gibi yaşayan ABD ya da Kanada gibi. Bir de dünyanın sınırlarına uygun tüketenler var. 1,14 Dünya varmış gibi yaşayan Kübalılar, benzer çizgide hayat süren Ekvator, 1,26 ile Endonezyalılar ve özellikle de her yıl yarım Dünya tasarruf eden Madagaskarlılar övgüyü hak ediyor. Yaman çelişkiyi hepiniz fark etmişsinizdir. “Yoksul” dediğimiz, “orada da hiçbir şey yok” diye burun kıvırdığımız birçok ülke aslında dünyanın sınırlarına saygılı bir hayat sürüyor. Alıştığımız ve vazgeçilmez sandığımız ‘modern hayat’ ise dünyanın varlıklarını bir daha geri döndürülemeyecek şekilde yok ediyor.

Türkiye’nin doğal varlıklarındaki azalma ve uzun yıllardır yaşadığı ekonomik krize rağmen tüketim anlayışını değiştirmemesini ayrıca değerlendirmeliyiz. Türkiye, ekonomik koşullardan ve çevresel darboğazdan bağımsızlaşmış, kronikleşmiş bir tüketim toplumu refleksi gösteriyor. Enflasyonla mücadelenin başarısız kalmasının bir nedeninin de ekolojiyi hesaba katmama olduğunu söyleyebiliriz. İyileşme belirtisi yok çünkü ülkeyi yönetenlerin tanı koymaktan bile çekindiği bir hastalıkla, “doğayı yok etme sendromuyla” karşı karşıyayız. Madencilik, yerleşim ve inşaat politikalarıyla her yıl daha fazla doğal varlığı yok ederek, tüketim toplumunun değişmemesi için çaba harcıyoruz. Kapitalizm tamamen terk edilmeden doğal dengeye ulaşılabilir mi sorusunun yanıtını vermek zor olsa da tüketim eğilimlerini düzelten ülkelere bakıp, örnek almakta fayda var. 2007’de altı Dünya varmış gibi yaşayan İspanyolların bugün 3,5 Dünya seviyesine inmesi, aynı tarih aralığında benzer bir ilerleme gösteren Yunanistan’ın veya bugün Türkiye ile benzer oranlara sahip Almanya’nın yol haritaları incelenebilir.

Çok da umutsuz olmamalıyız. Umutsuzluk değiştirmeye çalışıp başaramadığımızda değil değiştirmek için hiç çabalamadığımızda başlar. Denemeye başlayıp yenildiğimizde, yenilmeyeceğimiz yolu görmeyi de öğreniriz.

Plastik anlaşması ve Türkiye

Özgür Gürbüz-BirGün / 7 Ağustos 2025

Foto: IISD/ENB - Kiara Worth
Plastik 100 yıldan fazla bir süredir hayatımızda. Bu süre içerisinde daha önce plastik kullanmadan yaptığımız birçok eşya ve aleti artık plastik kullanarak üretmeye başladık. Plastiğin hayatımızı bazı noktalarda kolaylaştırdığını söyleyebiliriz ancak doğaya da büyük zarar verdi ve vermeye devam ediyor.

Sorun o kadar büyüdü ki çözümü için BM koordinasyonuyla Hükümetlerarası Müzakere Komitesi (INC) oluşturuldu. Komite beşinci oturumunu bugünlerde İsviçre’nin Cenevre kentinde yapıyor. 14 Ağustos’ta sonlanacak bu oturumda plastik kirliliğini önlemeyi amaçlayan dünyanın ilk küresel bağlayıcı anlaşmasının ortaya çıkması bekleniyor.

Görüşmeler kritik bir noktada çünkü petrol üreticisi ülkeler anlaşmanın plastik üretiminin azaltılmasını içeren kısımlarına itiraz ediyor. Dünyayı geri dönüşüm, yeniden kullanma ile oyalamaya çalışıyorlar. Plastik üretiminin azaltılmasını isteyen ülkelerin sayısı ise hiç az değil, 100’ün üzerinde ülke, milyarlarca insan bu talebi destekliyor.

Avrupa Birliği ve plastik kirliliğinden en çok etkilenenler arasında yer alan küçük ada devletleri üretimin sınırlandırılmasını destekleyenler arasında ancak aynı iklim müzakerelerinde olduğu gibi petrol dostu ülkeler sürece çomak sokma peşinde. Petrokimya sektörü ve petrol üreticileri ABD Başkanı Donald Trump’ı harekete geçirmeye çalışıyor. Rusya ve Suudi Arabistan da süreci baltalamak ve plastik üretimini azaltacak bağlayıcı bir maddenin çıkmasını önlemek için uğraşıyor. Bağlayıcı hedefe sahip Kyoto Protokolü’nden, gönüllü taahhütlere dayalı Paris Anlaşması’na nasıl geçildiyse, yine hemen hemen aynı ülkeler, bu defa da aynı zayıflatmayı plastik anlaşması için istiyorlar. Çevrecilik ve kapitalizm aynı ipte oynayamıyor.

Dünyanın bu hali artık iyice can sıkmaya başladı. Her yıl 400 milyon ton plastik üretiliyor ve 2040’a kadar bu rakam yüzde 70 oranında artabilir. Her yıl 11 milyon ton plastik atık denizleri boyluyor. Her 10 deniz kuşunun dokuzunun midesinde plastik var. Bazı balık türlerinde de durum aynı. İnsan sağlığı da besin zinciriyle doğrudan tehdit altında. Böyle bir durumda, işlemediğini bildiğimiz geri dönüşüm ve yeniden kullanım yöntemlerine güvenerek çözüme ulaşamayız. Bilim insanları plastik atıkların yüzde 10’undan azının geri dönüştürüldüğünü belirtiyor. Bir noktada da plastikler ya doğaya ya da yakma tesislerine gidiyor ki bu da bambaşka çevre sorunlarına yol açıyor.

Plastik kullanmadan üretebileceğimiz onlarca ürün var. Greenpeace tek kullanımlık plastik kullanımı sonlandıracak, 2040’a kadar plastik üretimini yüzde 75 oranında azaltacak bir anlaşmanın mümkün olduğunu söylüyor. Kolay kolay vazgeçemeyeceğimiz plastik ürünler de var. Doktorlar, nüfus artışına da bağlı olarak, hem hijyen koşullarını artırdığı hem de hızlı olduğu için plastik şırınga kullanıyor. Eskiden cam şırıngalar vardı ve bunlar kullanıldıktan sonra sterilize ediliyordu. Hasta sayısı az olan yerlerde cam şırınga kullanılmasının önünde bir engel yok ama bir kısıtlama yoksa kolay olan tercih ediliyor.


Cam şırıngadan plastiğe geçişin kısmen kabul edilebilir gerekçeleri olsa da cam şişeden plastik şişelere geçmeyi haklı çıkaracak argümanlar oldukça zayıf. ‘Tek kullanımlık plastik’ dediğimiz, pet şişeler, pipetler, kahve bardağı kapakları, plastik çatal ve bıçaklar, torbalar bir zorunluluktan çok üreticilerin dayatmasıyla hayatımıza girdiler. Cam meşrubat şişeleri varken, depozito uygulaması nedeniyle boşalan şişeyi markete götürür, onların yeniden kullanılmasını sağlardık. Meşrubat firmaları için de aslında değişen bir şey yoktu, dolu kasayı getirdiklerinde boş kasayı alırlardı. Yıka ve yeniden kullan. Elbette onlar en kolayı seçtiler ve depozitolu şişeleri hayatımızdan çıkarttırdılar. Ürettikleri plastik şişelerin nereye atıldığı onların sorunu olmadıkça ya da cezai bir yaptırım uygulanmadıkça da değişmek istemeyecekler. Çünkü işleri çok kolaylaştı. Sorunu doğaya yüklediler.

Şimdi ise birçok ülkede depozito geri geldi, plastik kullanımıyla ilgili yasaklar artıyor. Türkiye ise yıllardır kapsamı çok dar olan bir depozito yönetim sistemini hayata geçiremedi. Ertelenmezse 2026 yılında uygulanmaya başlanacak. Tek kullanımlık plastikler konusunda ise hiçbir hazırlık yok. Türkiye her yıl 5,6 milyon ton plastik atık üretiyor, üstüne tonlarca plastik atık ithal ediyor ve sadece izliyor. Yok mu hükümette afili bir üniversiteden ‘atık yönetimi diploması’ yaptırmış bir kişi? Çözelim şu işi!

Atık ithalatında yine zirvedeyiz

Özgür Gürbüz-BirGün / 15 Mayıs 2025

Foto: Antoine GIRET on Unsplash
Avrupa Birliği’nin (AB) 27 ülkesinin en çok atık ihraç ettiği ülke 2024 yılında da Türkiye oldu. Bir önceki yıla göre AB’den alınan atık miktarı biraz artarak 12,3 milyon tona çıktı. 2023’te bu rakam 12,2 milyon tondu. “Geri dönüştürülebilir hammadde” adıyla tanımlanan Türkiye’nin atık ithalatının mali değeri de 4 milyar 182 milyon avro oldu. Türkiye’den AB-27 ülkelerine yapılan ihracatın mali değeri ise 658 milyon avroda kaldı. Hurda atık alışverişinde de açık verdik.

Türkiye Avrupa’nın en çok atık gönderdiği ülke olma unvanını bu yıl da elinde tuttu. Türkiye’yi 3,8 milyon tonla Birleşik Krallık, 3,1 milyon tonla da Hindistan izledi.

Türkiye’ye gönderilen atıklar arasında en büyük pay hurda metallerde. 2024 yılında 27 AB ülkesinden 10 milyon 742 bin ton hurda metal ithal eden Türkiye, karşılığında 3 milyar 865 milyon avroluk bir ödeme yaptı. Türkiye’nin en çok para ödediği atık kalemi bu yıl da hurda metaller oldu. Hollanda ve Belçika bu ithalatta kapısını en çok çaldığımız ülkeler oldu. Hurda metalleri, hurda kâğıt ve karton ürünleri takip etti. 537 bin tona yaklaşan kullanılmış kâğıt ve karton ithalatında öne çıkan ülke ise Bulgaristan.

Atık ticaretinde en çok tepki toplayan kalemlerden biri ise hiç kuşkusuz plastik atıklar. Hurda plastik ithalatı tüm tepkilere rağmen bir yıl öncesine göre artarak 425 bin tona ulaştı. 2023’te 314 bin tondu. Liste bunlarla da sınırlı değil. 222 bin ton organik malzeme, 210 bin ton mineral, 75 bin ton tekstil, 28 bin ton cam, 308 ton kauçuk, 296 ton tahta ve 12 bin ton da belirli bir başlık altında sınıflandırılmayan atık geçen yıl AB-27’den Türkiye’ye gönderildi. 

Atıkların hammadde ihtiyacını karşılamak için ithal edildiği söylense de plastik gibi birçok maddenin Türkiye’deki akıbeti konusunda büyük soru işaretleri var. Bu atıkların ne kadarının geri dönüştürüldüğü ve ne kadarının yeni ürün üretiminde kullanıldığı, bu işlemler sırasında oluşan yeni atıklarla nasıl baş edildiği tartışma konusu. Dönüştürülemeyen atıkların yakıldığı, çimento fabrikalarına gönderildiği veya doğaya bırakıldığı da iddialar arasında. Atık toplanan alanlarda arka arkaya çıkan yangınlar da “çöp kıvamına gelen atıklardan bu yolla kurtulunuyor” şüphesi uyandırıyor. Türkiye’deki geri dönüşüm tesisleri Türkiye’nin atığıyla baş edemezken, belediyeler atıklardan yakarak kurtulmaya çalışırken, yurt dışından gelen atıklar sorunu daha da büyütüyor.

Plastik gibi birçok atığın yakılmasının çevre ve insan sağlığı üzerinde önemli sağlık sorunlarına yol açtığı biliniyor. İş sadece Avrupa’yla da sınırlı değil. AB dışında dünyadan da hurda kapsamında tonlarca atık alınıyor. 2023 yılında Türkiye’ye neredeyse AB’den aldığı atık kadar hurda atık da dünyadan aldı. AB verileri şeffaf ve görünür olduğu için gündeme geliyor ama sorun aslında bildiğimizin iki katı büyüklüğünde. 

Atık ihracatı Türkiye’de olduğu kadar Avrupa’da da tartışılıyor. AB bu konuda bir düzenlemeye de gidiyor. Nisan 2024’te AB Resmi Gazetesi’nde yayımlanan Atık Sevkiyatı Tüzüğü’ne göre atıkların gönderildiği ülkelerde uygun koşullarda işlenip işlenmediği, geri dönüşüm kapasiteleri, o ülkede ithal ettiği atığı işleyebilecek kapasitenin olup olmadığı izlenecek. Atıkların çevreye uygun koşullarda işlenip işlenmediğine, atık ithalatının ülkenin kendi atıklarını toplama ve işlemesini olumsuz etkileyip etkilemediğine bakılacak. Değerlendirmeler olumsuzsa o ülkeye atık sevkiyatı durdurulacak. Tüzüğün plastik atık ihracatına ilişkin hükümleri 21 Kasım 2026 tarihinde, diğer atık türlerinin ihracatına ilişkin hükümleri ise 21 Mayıs 2027’de yürürlüğe girecek.

Bakalım bizim koruyamadığımız doğamızı, insanımızı AB’nin kuralları koruyabilecek mi?