Kriz yokmuş gibi çek panpa

Özgür Gürbüz-BirGün / 20 Mayıs 2026

İsrail ve ABD’nin İran’a saldırmasıyla başlayan savaş, petrol ve mal ticareti için kritik öneme sahip Hürmüz Boğazı’nı işlevsiz hale getirerek büyük bir ekonomik krize yol açtı. Varil petrolün fiyatı 100 doların üzerine çıktı, petrol üzerine kurulu ekonomiler yavaşladı. Krizin uzaması durumunda belki durma noktasına gelecekler. Birçok ülke kısa ve uzun vadede hayata geçirilecek tedbirler aldı. Türkiye ise kriz yokmuş gibi hayatına devam ediyor.

Çözümü tahmin etmek zor değil. Kısa dönemde petrol ve türevlerini Orta Doğu yerine başka bölgelerden almak anlaşılabilir ama uzun dönemde yapılacak tek bir şey var, sınırlı enerji kaynaklarından uzaklaşıp, enerjiyi daha az ve verimli kullanmanın yollarını bulmalıyız.

Filipinler, olağanüstü hâl ilan ederek klima kullanımını kısıtladı, toplu taşıma sübvansiyonlarını artırdı. Özel araçların kullanımını azaltmak için 23 ülke farklı önlemler aldı. Avusturya’da iki eyalette toplu taşıma ücretsiz olurken, Litvanya tren biletlerini düşürdü. Myanmar ve Güney Kore’de özel araç kullanımı plaka numaralarına göre belli günlerle sınırlandırıldı.

Bangladeş gereksiz ışıklandırmaların kapatılmasını istedi, Laos gibi 10 ülke evden çalışmayı teşvik etti, Pakistan otoyollardaki hız sınırlarını düşürdü. Türkiye ise şu ana kadar sadece eşel mobil sistemi gibi vergi mekanizmalarını bir ölçüde kullandı ama enerji kullanımını azaltmak için ne bir önlem aldı ne de bir teşvik mekanizması ortaya koydu.

Gece 12’den sonra aydınlatılan AVM’ler, yalıtımsız binalar, 18 derecede çalıştırılan klimalar, uçaklara teslim edilen şehirlerarası yolculuklar. Makam arabalarıyla uzayan konvoylara harcanan petrol, öğrencileri okullara ücretsiz taşıyacak minibüslerin yakıtı olabilirdi.

Özetle, üçüncü ayına giren savaşa rağmen Türkiye, petrol ve gaz zengini bir ülkeymiş gibi davranmaya devam ediyor. Artan petrol fiyatları, dar gelirliyi açlıkla mücadeleyle sınarken hükümet enerji tasarrufuyla ilgili en ufak bir önlem almayı bile düşünmüyor.

Bunun arkasında plansızca kurulmuş onlarca enerji santralı var. Türkiye’nin en çok elektrik talep ettiği anda ihtiyacı olan 60 bin megavatlık talebe karşılık 125 bin megavatlık bir kurulu gücü var. Atıl durumdaki birçok santral teşviklerle ayakta tutuluyor, yağışlarla dolan barajlara rağmen, oradan ucuza elektrik almak yerine gaz ve kömür santralları çalıştırılıyor.

81 ile götürülmüş ithal doğalgaza teslim olmuş evlere ve “hub (merkez)” olacağız diye yapılmış onlarca gaz anlaşması var. Oy toplamak uğruna yapılan ve alım garantileriyle şirketleri besleyen onlarca köprü, duble yol ve otoyol aracılığıyla petrol ve otomobil lobilerine teslim edilmiş bir ulaşım politikası var.

Bu tablo Türkiye’nin neden tasarruf yapamadığının bir özeti gibi. Alım garantisi verilmiş köprüden bir aracın az geçmesi devletin şirketlere ödediği bedeli artırıyor. Elektrik tüketiminin azalması, komisyonla geçinen, çoğu yandaş dağıtım şirketlerinin karını etkiliyor. Gaz ve klima kaynaklı elektrik tüketimini yalıtımla azaltacak her ev, yine hükümetin yurttaştan alıp şirketlere dağıttığı rant paylaşımını bozuyor. O yüzden de hükümetin sloganı belli; kriz yokmuş gibi çek panpa!

Uzun vadede önerilen ise farklı değil. Türkiye’nin izlediği yol haritası bolca yenilenebilir enerjinin yanı sıra fosil yakıt dediğimiz petrol, kömür ve gazın yanı sıra birçok da nükleer santral kurmak. Fosil yakıtlar gibi nükleer de dışa bağımlı. Çevre ve insan sağlığını tehdit etmesi de cabası. Yenilenebilir enerji bile öyle hoyratça kuruluyor ki çevreye en az zarar verecek seçenek bile birçok yerde soruna dönüştü. Daha çok gaz ve petrol aramak bile çözüm gibi sunuluyor.

Halka doğruları söylemek hükümetin görevi. Petrol’de yüzde 92, gazda yüzde 97 ve kömürde bile yüzde 50’ler oranında dışa bağımlı Türkiye’nin bu tabloyu radikal bir şekilde değiştirme şansı yok. Karadeniz’deki gaz rezervi söylendiği gibi çıksa bile ülke ihtiyacının 10 yılını karşıladıktan sonra bitecek. Sonra yeniden gaz ithal edeceğiz. Yapılması gereken mevcut enerji sistemini kökünden değiştirmek olmalı. Bunu yaparken de çevreye en zararı veren, ekonomiye külfet getirmeyecek, insan ve diğer canlıların sağlığını tehdit etmeyecek seçeneklere yönelmek gerekir. Türkiye’nin bunu yapacak potansiyeli var ama siyasi irade ortada yok.

Suudilere, Ruslara var halka yok

Özgür Gürbüz-BirGün / 12 Mayıs 2026

Foto: ETKB
Rusya ile Akkuyu Nükleer Santralı için yapılan anlaşmanın bir benzeri Suudi Arabistan’la güneş enerjisi için yapıldı ve kanun teklifi geçen hafta TBMM’ye geldi. Kapitülasyon gibi olduğu, Türkiye’ye hiç faydası olmadığı söylendi. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı bu iddiaları reddetti. Sivas ve Karaman’da 1000’er megavatlık (MW) güneş santralı kurulması için Suudi Arabistan’a sağlanan şartları benzerleriyle karşılaştıralım, kararı siz verin.

Mevcut hükümet bir süredir Yenilenebilir Enerji Kaynak Alanları (YEKA) denen alanlarda güneş santralı kurulması için yarışmalar (ihaleler) düzenliyor. 2025 sonunda Eskişehir sahasına 260 MW gücünde güneş santralı kurulması için yapılan yarışma en büyüklerinden biriydi. Firma ürettiği elektriği devlete 20 yıllık alım garantisi kapsamında kilovatsaatini 3,25 avro sentten satmayı teklif ederek ihaleyi aldı. Ayrıca, 27 milyon 300 bin avro katkı payı ödedi. Katkı payını da düşersek devlet bu güneş santralından elektriği kabaca 3 sente alacak diyebiliriz.

Suudilerle yapılan anlaşmada ise alım garantisi 30 yıl, santrallar Eskişehir’dekinin dört katı. Daha çok elektrik üretecekler, dolayısıyla daha fazla para kazanacaklar. Alım garantisi süresi de 10 yıl daha fazla. Devlete satış fiyatı ise ilk beş yıl daha yüksek olsa da ortalamada, Sivas sahası için 2,74, Karaman için 2,41 avro sent olacak. Suudi Arabistan’dan katkı payı istenmiyor zaten ortada yarışma, ihale yok. Arazi, alım garantisi, her şey hazır. Türkiye tarihinin en düşük alım fiyatlarından biri olduğu doğru ama YEKA ihalelerinde görülen fiyatlardan çok da uzak değil.

YEKA ihalelerinde tüm izinlerle ilgili ödemeleri ihaleyi kazanan şirket ödüyor. Santral Hazine arazisindeyse, arazinin rayiç bedelinin yüzde 2’sini devlete kira olarak ödüyorlar. Gümrük vergisi, kurumlar vergisi gibi tüm vergilere de tabiler, muafiyetleri yok. Suudi Arabistan anlaşmasında ise devlet şirketi EÜAŞ Suudiler için araziyle ilgili tüm izinleri alıyor, planları hazırlıyor. Araziler 49 yıllığına bedelsiz kiralanıyor. Anlaşmadaki madde 10.3’e göre, güneş panelleri ithal edilirse, gümrük vergisi, KDV ve özel tüketim vergisinin yanında, ithalata uygulanan her türlü vergi, harç, mali yükümlülük, ücret, fon ve paylardan muaf olacak.

Suudi Arabistan’ın projelerine Kurumlar Vergisi teşviği de veriliyor. Projelerin uygulanmasıyla bağlantılı olarak kullanılacak ekipman, malzeme, makine, alet, yedek parça ve sarf malzemelerini, KDV’den muaf olacak şekilde, yurt içinden temin etme hakkı da madde 10.4’te tanınmış. YEKA projelerinde bazı teşvikler var ama Kurumlar Vergisi muafiyeti yok.

Suudi Arabistan’ın kuracağı proje şirketleri isterlerse hisse devri yapabiliyor ancak payları yüzde 35 oranının altına düşmüyor ve projenin kontrolünün her zaman geliştiricide kalması şartı var. Bu da ilginç, hisselerinin yüzde 65’ini satmak isteseler bile bu satışı projenin kontrolü Suudilerde kalacak şekilde yapılması istenmiş. Yüzde yüz hissesi Rusya’da olan Akkuyu Nükleer’deki duruma benziyor. Orada da Rusya en fazla yüzde 49 hisseyi satabiliyor.

Yukarıdaki tablo, yarışmaya girip, birçok riski üslenen firmalara haksızlık edildiği izlenimini uyandırıyor. Özetle, Rusya’ya nükleer tepside sunulan güzel şartlar, Suudi Arabistan’a da güneş panelleriyle sunulmuş. O zaman bu üç soruya yanıt istemek hakkımız.

1. Güneş enerjisinin nükleerden dört kat ucuza elektrik ürettiğini görmenize rağmen Türkiye’nin başına nükleer santral belasını neden açtınız ve Kırklareli ve Sinop’ta yeni nükleer santral yapmakta ısrar ediyorsunuz?

2. Neden dev güneş santralları ve büyük şirketler yerine yurttaşların balkonlarına, çatılarına, otopark ve bahçelerine güneş paneli kurmasını sağlayacak destekler vermiyorsunuz? Enerji kooperatifleri kurmasını engelliyorsunuz? Balkona koyacağımız iki panelle elektrik faturasını üçte bir oranında düşürebiliriz. Böylece faturalara, “devlet desteği verdik faturanızı düşürdük” yazdırmak yerine gerçekten destek vermiş olursunuz.

 3. Teşvikler neden başka ülkelere gidiyor, vatandaşa gelince musluklardan ‘tıs’ sesi geliyor? 

Bu nasıl kamulaştırma?

Özgür Gürbüz-BirGün / 4 Mayıs 2026

İkizköy’de zeytinlikleri, ormanları ve yaşadığı toprakları korumak için çabalarken tutuklanan Esra Işık’ın itiraz ettiği acele kamulaştırma kararı aslında bir talan kararı. Yeniköy, Kemerköy ve Yatağan termik santrallarına kömür sağlamak için yapılan kamulaştırmaya kamulaştırma demek bile zor. Çünkü zeytinlik ve orman alanlarını yerle bir edecek bu el koyma hareketi, Aydem Enerji’ye ait Yatağan ile IC İçtaş Enerji ve Limak Enerji’ye ait Yeniköy ve Kemerköy termik santrallarına kömür çıkarmak için yapılıyor. Ortada “kamu” yok ama “kamulaştırma” var.

Kamulaştırılmak istenen alan sadece Akbelen Ormanı’nı veya İkizköy’ü kapsamıyor. Muğla Büyükşehir Belediyesi’nin hesaplarına göre 37 bin 500 hektarlık bir alandan bahsediyoruz. 50 bin futbol sahasına eş. 25 köy maden sahası içinde kalacak. Toplamda 57 köy etkilenecek. 820 bin zeytin ağacı kömüre feda edilecek ama iş zeytinle sınırlı değil. 18 bin 762 hektar ormanlık alan, 10 bin 500 hektar tarım alanı da termik santrallar için yok edilecek.

 TBMM Enerji Komisyonu raporlarında yok olacak zeytin ağacı sayısı 82 bin deniyordu. Bu hesaba göre Milas’ta dönüm başına iki ağaç düşüyor. Muğla Büyükşehir Belediyesi ise TÜİK verilerini esas alarak yaptığı hesaplamada dönüm başına 19 zeytin ağacı olduğunu hesaplıyor. Söylendiği gibi 82 değil 820 bin zeytin ağacı yok edilecek.

Kamulaştırma kapsamında bin 300 hektarlık doğal sit alanı bile var. Bölgenin başına yıllardır kirlettikleri havayla, külüyle bela alan bu üç santral bu kamulaştırma hamlesiyle kirletmeye devam edecek, geriye kül, çorak topraklar ve değişmiş bir iklim bırakacak. Bizi yönetenlere sormazsak olmaz. Nerede burada kamu yararı?

İşin bir başka ilginç boyutu ise kamulaştırma bedeli. Belediye yetkilileri kamulaştırma alanı içerisinde kalan tarım alanları ve zeytinliklerin kamulaştırma bedelinin 1,5 milyar avroyu bulacağını hesaplıyor. Bu rakama ormanlık alanlar için ödenecek bedel de dahil değil. 1,5 milyar avroya istenirse o santralların kurulu gücüne eş güneş veya rüzgar santralı kurulabileceğini de belirtiyorlar. Mesele elektrik ihtiyacıysa çözüm var. Kömür çıkarma bedelleriyle şirketlerin harcayacağı para daha da artacak. Bu parayı çıkarabilecekler mi diye merak ediyorsanız, aşağıda hesaba göz atmanızı öneririm.

2014’te yapılan özelleştirmede Aydem Enerji Yatağan için 1 milyar 91 milyon dolar ödedi. Limak ve İçtaş ise Yeniköy ve Kemerköy santrallarını 2,6 milyar dolara aldı. Bu konuları yakından takip eden EMO Samsun Şubesi eski başkanı Mehmet Özdağ’a (şu anda CHP Samsun İl Başkanı) santralların gelirlerini sordum. Yatağan’ın tahmini yıllık geliri 345 milyon dolar. Diğer santralların ise 600 milyon dolar. Aydem Enerji özelleştirme için ödediği parayı üç yılda çıkarmış. Yeniköy-Kemerköy’de ise durum daha farklı. Bu santrallara devlet ayrıca santrallar elektrik üretmese bile hazırda tutulmaları için kapasite mekanizması kapsamında ödeme de yapmış. 2025 yılında ödenen bedel 1 milyar 151 milyon TL. Yani, yılda 25,5 milyon dolar. Bu da Limak ve IC İçtaş’ın özelleşitme için ödedikleri bedeli yaklaşık dört yıl içerisinde geri aldığını kalan sekiz yılda da kar ettiklerini gösteriyor. Kömür üretimine sağlanan destekler gibi daha birçok kalem hesaba bile katılmasa durum bu.

Market açsanız paranızı belki üç yılda çıkaramazsınız ama Türkiye’de milyar dolarlar verip termik santral alırsanız üç yıl sonra daha da zengin olabiliyorsunuz. Ormanı, doğayı tahrip etmenize, köylüleri yerinden etmenize, iklim krizine yol açmanıza kimse sesini çıkarmıyor. En yaşlısı 44, en genci 31 yaşında olan bu santrallar 2014 yılında özelleştirilerek şirketlere devredilmek yerine çoktan kapatılmalıydı. Şirketler para harcadıkça santralları çalıştırmak ve yatırdıkları parayı geri almak isteyecekler. Hükümetin kömürlü termik santralları kapatma kararı almamasının Türkiye’ye nelere mal olduğunu bu büyük fotoğraf gösteriyor. COP 31’e ev sahipliği yapacak Türkiye’nin en büyük utancı kömürlü termik santrallar ve hapiste tutulan Esra Işık olacak.

40. yılında Çernobil bize ne anlatıyor?

Çernobil nükleer santral kazasının üzerinden 40 yıl geçti. Radyoaktif kirliliğe maruz kalan bölgeye hâlâ girilemiyor ama nükleer lobi hayal satmaya devam ediyor.

Özgür Gürbüz-BirGün/26 Nisan 2026

Çernobil-Foto: O. Gurbuz
Çernobil Nükleer Santral kazası ne ilk nükleer santral kazasıydı ne de son. Öncesinde ABD’de Üç Mil Adası Nükleer Santralı’nda, sonrasında Fukuşima’da, olabilecek en kötü senaryo gerçekleşti ve çekirdek erimesine varan nükleer kazalar oldu. 70 yıllık tarihinde üç büyük nükleer felaket, nükleer enerjinin hesaba katılmayan yüzünü dünyaya gösterdi. 2006 yılında yasak bölgeye ve Pripyat kentine yaptığım ziyaret,

26 Nisan 1986 gecesi saat 11’de soğutma sistemiyle ilgili planlı bir test ile başlayan süreç acil durum kapatma sisteminin çalışmaması nedeniyle 44 dakika sonra felakete dönüştü. Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarından 100 kat fazla radyasyon, başta Belarus, Ukrayna ve Rusya olmak üzere tüm dünyaya yayıldı.

Sovyetler Birliği’nin Tass Haber Ajansı kazayı dünyaya iki gün sonra detay vermeden duyurdu. Haberden birkaç saat sonra Danimarka’da bir Nükleer Araştırma Laboratuvarı Çernobil’in en yüksek seviyede bir kaza olduğunu açıkladı, bir gün sonra Avrupa’da televizyonlar kazanın haberini yapıyordu. Kazanın ilk haftasında 1800 adet helikopter kurşun ve kumdan oluşan 5 bin tonluk bir maddeyi reaktördeki yangını söndürmek için kullandı.

KAÇ KİŞİ ÖLDÜ?
Kazaya müdahale eden itfaiyeciler ve çalışanlardan oluşan 31 kişi kısa zamanda hayatını kaybetti. İçinde Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın da bulunduğu Çernobil Forumu uzun dönemde 4 bin kişinin radyasyon maruziyeti nedeniyle ölebileceğini açıkladı. Bu rapor düşük tahminleri nedeniyle çok eleştirildi. Bağımsız araştırmalar ise ölü sayısının çok daha fazla olacağını belirtiyor. Temizlik çalışmalarında görev alan, çoğu asker 800 bine varan tasfiyecilerin oluşan Çernobil Birliği, 25 bin tasfiyecinin öldüğünü, 165 bininin sakat kaldığını belirtiyor. TORCH raporu, 30 ila 60 bin arasında kanser kaynaklı ölüme işaret ederken çalışmalarından dolayı Nobel ödülü almış, Uluslararası Nükleer Savaşa Karşı Doktorlar Birliği (IPPNW) ise on binlerce tasfiyecinin ölmüş olabileceğini söylüyor. 2006’da hazırladıkları rapor, 10 bin kişinin tiroit kanseri olduğunu ve 50 bin vakanın daha görüleceğini belirtiyordu. IPPNW’ya göre Çernobil, Avrupa’da 10 bin sakat doğuma ve 5 bin ölü doğuma da neden oldu.

350 BİN KİŞİ EVLERİNE DÖNEMEDİ
Çernobil kazası nükleer enerjiyle ilgili ezberleri bozan bir kaza oldu çünkü ABD’deki kazada radyasyon sızıntısı sınırlı bir alanı etkilemişti. Çernobil sonrası yayılan radyasyon sonrasında İngiltere’deki koyunlardan Türkiye’deki çaya kadar radyoaktif kirlilik olduğu tespit edildi. Bilinen tüm endüstriyel kazalarla kıyaslanamayacak, yüzlerce yıl sürecek bir kirliliğin başlangıcıydı bu. 350 bin insan evlerine bir daha dönemedi. Verimli tarım arazileri terk edildi. Bugün “yeniden canlandı” diye haberlere konu olan yaban hayat, genetik bozuklukların örneklerini taşıyor. Çernobil ve Fukuşima sonrasında “hemen hemen herkes” nükleer santral kazasının tüp patlaması veya bir başka endüstriyel kazayla kıyaslanamayacağını anladı.

Pripyat - Foto: O. Gurbuz

Aradan geçen 40 yıla rağmen yarıçapı 30 km olan yasak bölge insan yerleşimine kapalı. Bölgede suyun, toprağın ve havanın sürekli gözlemlenmesi, hâlâ radyasyon yayan reaktörün de lahit adı verilen bir koruma kabı altında tutulması gerekiyor. Ukrayna Rusya savaşı sırasında Çernobil’i koruyan lahdin drone saldırısyla hedef alınması ve hasar görmesi bu nedenle endişe kaynağı oldu.

NÜKLEER ENERJİ GERİ Mİ DÖNÜYOR?
1990’ların başında küresel elektrik üretimindeki payı yüzde 17’lere çıkan nükleer enerji, Çernobil sonrası gözden düştü ve bugün elektrik üretimindeki payı yüzde 9’lara kadar geriledi. Sadece kaza riski nedeniyle artan güvenlik tedbirleri değil, atık sorununun da çözülmemesi nükleer enerjiden elektrik üretmenin maliyetini artırdı. Gaz ve sonrasında yenilenebilir enerjiyle rekabet edemeyen nükleer enerjinin gerilemesi hızlandı.

Fosil yakıtlara kıyasla (petrol, kömür ve gaz) daha az seragazına yol açması ve petrol krizlerinden sonra bazı kesimlerce çözüm olarak gösterilmesi nükleer enerjiyi Çernobil’den 40 yıl sonra yeniden gündeme getirdi. Yeni reaktör yapımı önceki yıllara göre arttı ancak nükleer enerji hâlâ birçok ülke için tartışmalı bir yol ve bu da enerji sektöründeki rakamlara yansıyor. 2025 yılında tüm dünyada, dokuzu Çin’de olmak üzere kurulu gücü 12 bin megavatı bulan 10 yeni nükleer reaktör inşaatına başlandı. Sadece 3 bin megavatlık yeni reaktör açıldı. Aynı yıl tüm dünyada şebekeye nükleer enerjinin yaklaşık 230 katı (692 bin megavat) yenilenebilir enerji kapasitesi bağlandı. Nükleer enerjinin eski günlerine dönmesi çok zor ancak bu hamleler endüstrinin gerilemesini durdurabilir. Doğa açısından bakarsak durum daha da farklı. Bir reaktörün bile kaza yapması halinde verdiği hasar düşünülürse her yeni nükleer reaktörün dünya için yarattığı risk çok büyük. Hele de elektrik üretmek için nükleere mecbur olmadığımız düşünülürse. 

***

KİRLENEN TOPRAKLAR

Kaza sonrası esen rüzgarların da etkisiyle Belarus Çernobil’den en çok etkilenen ülke oldu. Belarus’un tarım alanlarının yüzde 22’si, orman alanlarının ise yüzde 21’i kazadan sonra kullanılamaz hale geldi. Santrala bugün ev sahipliği yapan Ukrayna’da ise 53 bin 500 km2 alan kirlendi. Bu dev ülkenin yüzölçümünün onda biri radyoaktif serpintiye maruz kaldı. Rusya’da sezyum-137 kirliliği kilometrekarede 1 Curie’yi geçen alanın büyüklüğü 59 bin 300 km2 ölçüldü.

TÜRKİYE’DE ÇERNOBİL

Çernobil’den gelen Sezyum-137 yüklü radyoaktif bulutlar Türkiye’ye 2 Mayıs 1986 sabahı önce Trakya’dan girdi. 3 Mayıs sabahı yoğunluğu daha yüksek radyoaktif bir dalga Sinop üzerinden Doğu Karadeniz’e doğru ilerledi. 5 Mayıs günü ise yeni ama daha yoğun sezyum-137 içeren radyoaktif bulutlar tüm kuzey kıyısını etkisi altına aldı, İç Anadolu ve Ege Bölgesi’ne doğru ilerleyerek tüm Türkiye’yi etkiledi. Yağışla etkisini arttığı, bu yüzden de Karadeniz’i daha derinden etkilediği, özellikle çaylarda radyasyon ölçümleri yapıldığında ortaya çıktı. ODTÜ Kimya Bölümü’nden Dr. Olcay Birgül, Dr. İnci Gökmen, Dr. Ali Gökmen ve Biyoloji Bölümü’nden Dr. Aykut Kence yaptıkları ölçümlerde çayda yüksek seviyede radyasyon tespit etti. Dönemin hükümeti ve Atom Enerjisi Kurumu ise eldeki eski hasat temiz çayla kirli çayı harmanlayarak radyasyon seviyesini düşürdüklerini öne sürdü. Radyasyonla ilgili yayınların Türkiye Radyasyon Güvenliği Komitesi’nin onayı olmadan yayımlanmasını yasakladı. Kazadan 20 yıl sonra, Türkiye Tabipler Birliği, Hopa’da yaptığı araştırma sonucu ilçede son 3 yılda meydana gelen ölümlerin yüzde 47,9'unun nedeninin kanser olduğunun belirlendi.