Okula bekçi koyarak şiddeti durduramayız

Özgür Gürbüz-BirGün / 18 Nisan 2026

Okullardaki şiddeti önleme adına herkesin en çok dillendirdiği çözüm önerisi okul kapılarına güvenlik koymak. Bu önerme, silah ve şiddetle ilgili sorunu anlayamadığımızın en iyi göstergesi olabilir. Kapıya koyduğunuz, muhtemelen silahlı bir güvenlikle, okula giren tüm çocukların çantalarını arayabilir, çocukların akıllarından geçeni okuyabilir, onu şiddete sürükleyen evdeki, sokaktaki koşulları değiştirebilir misiniz?

Kaldı ki siyasi kayırmacılık, çeteleşme ve göz yumma ortaokul ve liselerde de karşımıza çıkabilir. Çok değil okullardaki saldırılardan bir gün önce özel güvenlikten geçilmeyen üniversitelerin bahçesinde palayla dolaşan saldırganların haberlerini okumadık mı? Ege Üniversitesi’nde iki kişi palalı bir saldırgan tarafından yaralandı, saldırganın fotoğrafları bile olmasına rağmen gözaltına alınmadı.

Kadın cinayetlerini önlemek için her apartmana güvenlik mi yerleştireceksiniz?

Trafik magandalarının sürücüleri vurmasını engellemek için her ışığa eli silahlı polis mi bırakacaksınız?

Borcunu ödemeyen esnafı silahlı saldırıdan korumak için her dükkânın girişine dedektör ve güvenlik mi koyacaksınız?

Ucu silaha ve şiddete dayanan bir sorunu silah ve şiddeti temsil eden politikalarla çözemeyiz. Şiddetle mücadele hayatın her alanında olmalı. Acil önlem istediğimize göre atılacak ilk adım bireysel silahlanmayı yasaklamak, yasa dışı yollarla silah satan, edinen ve taşıyanları da hayatlarının büyük bir bölümünü hapiste geçirecek sürede cezalarla caydırmak olmalı.

Çin ve Birleşik Krallık gibi ülkelerde uzun yıllardır uygulanan ve başarılı olmuş önlemler bunlar. 2024 yılında kişiler arası şiddet kaynaklı ölüm oranı 1,5 milyar nüfuslu Çin’de 1 milyonda 5 iken, Birleşik Krallık’ta 1 milyonda 11, Türkiye’de ise 1 milyonda 32. Cinayet girişimi nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı Çin’in altı katı. İngiltere’de değil silah, 7,5 cm’den uzun çakıyı bile üstünüzde taşıyamazsınız.

Şiddeti normalleştirmekten kurtulmadan, şiddet araçlarını hayatımızdan çıkarmadan ne okullardaki şiddeti ne de sokaktakini durdurabiliriz. Çok değil, iki hafta önce açıklanmıştı. Kadın cinayetlerinde kullanılan silahların yüzde 84’ü ruhsatsız. Silaha erişimi kurallı ve kontrollü de olsa kolaylaştırdığınızda, yasa dışı silah kullanımı da artıyor. Silahı kışla ve karakolla sınırlarsanız sokakta da sayısı azalır. Silah bir öldürme aracıdır savunma veya caydırıcılık değil. En iyi örnek Hindistan’ın nükleer silah edinmesinden sonra Pakistan’ın da edinmesidir. Silahınız karşı tarafı caydırmaz, onun da aynı silahtan edinmesine yol açar.

Şiddet araçlarına erişimi kısıtladıktan sonra şiddeti öven, normalleştiren söylemlerle de mücadele etmemiz gerekecek. Her türlü şiddete “ama”sız, “fakat”sız karşı çıkmak gerekir. Demokratik hakkını kullanan işçilere, öğrencilere, orantısız şiddetle karşılık veren kolluk kuvvetlerini “helal olsun” diye çocuklarının önünde övenler, bunun da şiddeti teşvik etmek olduğunu hiç düşündüler mi? Çocuklara “haklıysan, haksızlığa maruz kaldıysan ya da güçlüysen dövebilirsin” mesajı verirsek, haklı, haksız veya güçlü olduğunu sandığında şiddete başvurmayacağını nasıl garanti edebiliriz?

Yıllar önce Kadıköy’deki bir 1 Mayıs yürüyüşünde polisle çatışma çıkmış, pankartlarımızdaki tahta sopaları kimse kullanmasın diye denize atmıştık. Şiddetsizliği böylesine içselleştirmeden güvenlik tedbirleriyle sorunu çözemeyiz.

Kurşun maruziyeti bir nesli tehdit ediyor

Türkiye’de yüz binlerce çocuğun kanında referans değerlerinin üstünde kurşun seviyelerinin olduğu tahmin ediliyor. Gıda Mühendisi Dr. Bülent Şık, toksik kirliliğin “bir nesli kaybetme riski” yarattığı uyarısında bulundu.

Özgür Gürbüz-BirGün / 14 Nisan 2026

Kurşuna karşı bbir öğün raporu
Toksik kimyasallar konusunda farkındalığın düşük olması ve yetersiz düzenlemeler, kurşun gibi gelişim bozucu toksik kimyasalların yol açtığı riski büyütüyor. Türkiye’de gıda kaplarından boyaya, kozmetik ürünlerden oyuncaklara kadar birçok alanda, kabul edilen referans düzeyin üstünde kurşun var. Çocukları yetişkinlerden daha fazla etkileyen kurşun maruziyeti, gelişim bozukluğundan eğitim başarısızlığına kadar birçok ciddi soruna yol açıyor. 

BAYETAV (Bir Arada Yaşarız Eğitim ve Toplumsal Araştırmalar Vakfı) tarafından hazırlanan “Kurşuna Karşı Bir Öğün” adlı raporun tanıtımında konuşan vakfın Genel Sekreteri Dr. Bülent Şık, bilim dünyasının, “Çocukları toksik kimyasal kirlilikten koruyacak ulusal ve uluslararası bir sisteme sahip değiliz, bir nesli kaybediyoruz” uyarısında bulunduğuna dikkat çekiyor. Yetişkinlerde yutulan kurşunun yaklaşık yüzde 3 ila 10’u emilirken, küçük çocuklarda bu oranın yüzde 40 ila 50’ye kadar çıkabildiğine dikkat çeken Şık, “Çocukta gıda güvencesizliği nedeniyle demir, kalsiyum ya da çinko eksikliği varsa emilim yüzde 100’e kadar çıkabilir” diyor. Okullarda ücretsiz okul yemeği ve kurşun kirliliğine maruz kalmamış temiz içme suyu sağlanması için harekete geçirilmesini talep eden Şık, öğün atlamanın bu tip kimyasal maddelerin etkisini artırdığına, kurşun maruziyetinin IQ seviyesinde düşüş, dikkat süresinde kısalma, bellek sorunları ve okul başarısında düşme gibi sonuçları olduğuna dikkat çekiyor.

BİNLERCE ÇOCUK RİSK ALTINDA
Sağlık otoritelerinin çocuklarda kan kurşun düzeyi için 100 mililitre kanda 5 mikrogramlık eşik değeri son yıllarda 3,5 mikrograma düşürdüklerini belirten Şık, Türkiye’de 2021 tarihli bir çalışmada, 5 mikrogram sınırını geçen 0-14 yaş arasındaki çocuk sayısının 6,3 milyon, 2024 yılındaki bir başka çalışmada ise 650 bin olarak tahmin edildiğine dikkat çekiyor. 3,5 mikrogramlık yeni eşik değerle bu sayının en az birkaç milyonu bulmuş olabileceğini vurgulayan Bülent Şık, Türkiye’de çocuklar için düzenli kan kurşun düzeyi izleme programlarının oluşturulmasını öneriyor.

Toplantının sonunda çözüm önerilerini de ileten Dr. Bülent Şık, “Otoyola yakın trafiğin yoğun olduğu yerlerde yaşayan çocuklarda kanda kurşun seviyesinin 40-50 mikrogramlara kadar çıktığını gösteren 70’li yıllara ait çalışmalar var. Kurşunlu benzinin kalkmasıyla bu oranlarda dramatik bir düşüş var ama tamamen yok olmuyor çünkü kurşun doğada kaybolmaz. Dolayısıyla temeldeki bakış açımız, gereklilik olan endüstriyel işler dışında, tüketim malzemeleri dışında, kurşun kullanmayı tamamen sonlandırmak olmalı” diyor. Kurşun kullanılan yerlerde denetim ve kontrolün artırılması gerektiğini de vurgulayan Şık, Avrupa Birliği’nde kurşun kromat esaslı boyaların 2019’da yasaklandığına vurgu yaparak neden Türkiye’de yasaklanmıyor diye soruyor.

Kurşuna Karşı Bir Öğün başlıklı raporda, eski yapı stoklarının gözden geçirilmesi, eski su tesisatlarının yenilenmesi, oyuncaklar, metaller ve kozmetikler gibi birçok üründe daha sıkı denetim yapılması ve okullarda ücretsiz okul yemeği ile temiz içme suyu sağlanması sorunun çözümü için önerilen diğer başlıklar arasında yer alıyor.

***

HER YERDE KURŞUN VAR
UNICEF ve Pure Earth’ün 2024 araştırmasına göre Türkiye’deki metal gıda kaplarının yüzde 67’sinde, seramik gıda kaplarının yüzde 53’ünde, yüzey ve duvar boyalarının yüzde 70’inde, oyuncakların yüzde 29’unda, plastik kapların yüzde 19’unda, baharatların yüzde 25’inde ve kozmetik ürünlerinin tamamında uluslararası kabul gören referans değerlerin üzerinde kurşun var.

Yoksul çocukları bekleyen bir başka tehlike

Özgür Gürbüz-BirGün / 12 Nisan 2026

Foto: Kadıköy Belediyesi
Gıda meselesi en öncelikli sorunlarımızdan biri. Dün, Kadıköy Belediyesi ile Sosyal Demokrat Belediyeler Derneği’nin (SODEM) düzenlediği Uluslararası Kentsel Gıda ve Beslenme Politikaları İstanbul Çalıştayı’nı izledim. Çalıştayda konuşan Dr. Bülent Şık, çok kritik bir uyarıda bulundu. Yoksullukla birlikte karşımıza çıkan yetersiz beslenmenin, çocukların toksik kimyasal maddelere maruz kalma riskini önemli ölçüde artırdığına dikkat çekti. Yoksul ailelerin çocuklarını boş beslenmeyle okula göndermek zorunda kaldıklarını biliyor ve bu sorunu çözmeyen hükümete kızıyorduk. Yoksulluğa bağlı yetersiz beslenmenin, gelişimi bozan toksik kimyasal maddelere maruz kalma riskini artırdığını öğrendiğimden beri daha da kızgınım. Çocuklarımızın geleceği siyaset üstü bir konu olmalı halbuki.

Çalıştayın açılış panelinde konuşan BAYETAV Vakfı Genel Sekreteri ve gıda mühendisi Dr. Bülent Şık, sürekli düşük dozda toksik kimyasal maddelere maruz kalan çocuklarda gelişim bozukluğunun yanı sıra dikkat dağınıklığı gibi eğitim hayatını da etkileyen sorunlara rastlandığına dikkat çekti. Şık bu durumun eşitsizliği büyüttüğünü vurguladı. Düşünün; yoksulsunuz, yoksul olduğunuz için çocuklarınızı yeterli ve doğru besleyemiyorsunuz ve bu da yine çocuklarınızın eğitimini, geleceğini etkiliyor. İçinde bulundukları kısır döngüyü kırmak için eğitime sığınmaktan başka çaresi olmayan insanlar, kendilerini adeta bir çaresizlik hapishanesinde bulmuyor mu?

Bülent Şık’ın bir uyarısı daha var; “Aynı dozda alınan kurşun, çocukları yetişkinlere kıyasla 3-5 kat daha fazla etkiliyor” diyor. Şık, çocuklarda yoksulluk ve kötü beslenmeye bağlı olarak demir ve kalsiyum eksikliği gibi sorunlar varsa çocuklarda vücuda alınan kurşunun tamamının emildiğine (yetişkinlerde, ağızdan alınan kurşunun sadece yüzde 5 ila yüzde 10'u emiliyor) ve bunun da ciddi sağlık sorunlarına yol açtığına dikkat çekiyor. Mecbur olduğunuz için kötü besleniyorsanız sağlık ya da gelişime bağlı sorunlar yaşamanız daha büyük bir olasılık haline geliyor.

Toksik kirliliğe maruz kalma durumu yaşa, yaşadığınız bölgeye göre değişiyor. Örneğin, beş yaş altındaki çocukların kimyasal madde birikiminin daha fazla olduğu, yere/zemine yakın bölgelerde çok vakit geçirmeleri bu riski artırıyor. Dr. Şık, beş yaş altı çocukların yetişkinlere kıyasla solunumlarının iki kat hızlı olmasının da toksik kirleticilere maruz kalmayı artıran bir başka etken olduğunu söylüyor. Kentlerde çocuklara doğru gıda desteği vermek kadar, okul ve parklar gibi alanların hava kirliliği gibi toksik kirleticilerden arındırılması gerektiğini de belirten Bülent Şık, Türkiye’de üretilen boyaların yüzde 70’inin kurşun içerdiğini de vurguluyor. Öğrencilere okullarda verilen gıda desteği konusunda ise “Menülerin toksik kimyasallardan arıtılmış olması önemli. Maruziyeti ne kadar azaltırsak kâr. İşe kurşun gibi gösterge kirleticilerden başlanabilir” diyor.

Hava kirliliğini önlemek ulaşımdan sanayiye kadar uzanan, merkezi hükümetin elini taşın altına koyması gereken eylemler de gerektiriyor. Açılış konuşmalarından birini yapan CHP Doğa Hakları ve Çevre Politikalarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Evrim Rızvanoğlu, dünyanın sekiz milyar insanı doyuracak gıdadan yüzde 30 fazlasını ürettiğini ancak bu fazla üretimin israf nedeniyle ziyan olduğunu hatırlattı. Kent lokantalarının ABD’deki sakız parasına insanların karnını doyurabildiğini belirten Rızvanoğlu’nun bu örnekleri sorunun kaynak değil, paylaşım sorunu olduğunu bir kez daha hatırlattı. Rızvanoğlu’nun gıda sorunuyla ilgili iki ana sorunu, jeopolitik istikrarsızlık ve iklim krizi şeklinde adlandırdığını da belirtelim. Kadıköy Belediye Başkanı’nın açılışta Kadıköy Belediyesi’nin seragazı emisyon azaltım hedeflerini iyileştirdiklerini açıklaması, küresel ve yerel arasındaki bağlantıyı gösteriyordu. Umarım Türkiye’deki tüm belediyeler seragazı emisyonlarını en kısa zamanda güneş panelli çatılar, elektrikli toplu ulaşım, bisiklet yollarıyla azaltarak, iklimden gıdaya ve çocuklarımıza uzanan bu sorunlara çözüm bulmamıza katkıda bulunur.

Yazının sonunu toplantının açılış konuşmasına ayırdım. Açılışta, Silivri’de tutuklu bulunan Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık’ın mesajı okunmuştu. Beylikdüzü Belediyesi’nin “Beslenme Saati” projesini anlatan Çalık, “Eğer bir ülkede çocuklar açsa, o ülkede hiçbir şey başarılmış değildir” dedi. 24 yıldır ülkeyi yönetenlerden rica edelim, bu akşam yatağa girmeden önce bu sözü ellerini vicdanlarına koyarak bir düşünsünler.

Gazeteciler hedefteyse hükümet gerçeği saklıyordur

Özgür Gürbüz-BirGün / 3 Nisan 2026

Foto: O. Gurbuz
Pazar günü Kadıköy’de düzenlenen Gazetecilere Özgürlük eyleminde İsmail Arı’yla göz göze geldik. Meslektaşlarının ellerinde yükselen resmi, durmak bilmeyen yağmura direnen şemsiyelerin arasından bana bakıyordu. İsmail’le ilk kez bir BirGün buluşmasında karşı karşıya gelmiş, sohbet etmiştik. İçimden, “en sonunda tanıştım şu yaman gazeteciyle” diyordum. İsmail Arı gerçekten de yaman bir gazeteci, çıkacak ve yine yazmaya devam edecek.

İsmail sadece yolsuzlukları, tarikatların içyüzünü haber yapmıyor, çevre sorunlarını da haberleştiriyor. AKP Iğdır Milletvekili Cantürk Alagöz’e ait Giresun’daki madenin atık havuzunun taşıp doğayı kirlettiğini ilk İsmail’in haberiyle öğrenmiştik. Çok değil üç gün önce aynı madenin atık havuzunda yine sızıntı oldu. Hükümetin ilk haberden hemen sonra madeni kapatıp sorumluları cezalandırması gerekirken, haberi yapan gazeteciyi tutuklayıp susturmanın peşine düştüler. İsmail Arı’nın neden tutuklandığının en sıcak örneği gibi bu durum.

İsmail’in ve diğer tüm tutuklu gazetecilerin bir an önce serbest bırakılmaları gerek. Hükümetin halktan gizleyecek bir suçu yoksa gazetecilerden de korkmasına gerek yok. Arkadaşlarımız içerde kaldığı sürece bilin ki dışarda birileri hak yiyor, zulmediyor veya doğayı kirletiyor.

***

Hükümet, gazeteciler üzerinde kurduğu baskısının bir benzerini de doğasını korumak isteyenler üzerinde kurmaya çalışıyor. Çevre mücadelelerinden tanıdığımız Polen Ekoloji’den Cemil Aksu da iki aydır tutuklu. Türkiye’de kömürlü termik santrallere karşı direnişin önemli mücadelelerinden İkizköy’den Esra Işık da birkaç gün önce tutuklandı. Işık, YK Enerji’nin Muğla’daki termik santralları için Akbelen Ormanı ve zeytinlikleri yok ederek kömür ocakları açmasına karşı çıkıyordu. Yaşadığı yeri, geçim kaynağı toprağını ve ağaçlarını korumaya çalışıyordu. Akbelen Ormanı çevresindeki 679 parseli hedef alan kamulaştırma kararına sadece o değil 96 yurttaş itiraz etmiş, yürütmeyi durdurma talebiyle dava açmıştı. Hükümet ise yargı kararını bile beklemeden taşınmazların bedel tespitine başladı. Belli ki Limak Enerji ve IC İçtaş’ın özelleştirme sonucu aldığı YK Enerji süreci hızlandırmaya çalışıyor.

Bu noktada şunu da hatırlatmak gerek. Buradaki facianın tek sorumlusu kömür santralları için doğayı yok etmeyi göze almış şirket değil. Biri 1986, diğeri 1993 yılında çalışmaya başlamış, yıllarca bölgeye hiçbir arıtma yapmadan zehir salmış bu iki termik santralı kapatmak yerine özelleştirmeyi tercih eden mevcut hükümet ve Enerji Bakanlığı da yaşananlardan sorumlu. Yaşlarına ve iklim krizi nedeniyle kömürden vazgeçmenin kaçınılmaz olduğunun bilinmesine rağmen, santralları kapatmak yerine 2014 yılında özelleştirerek çalışmaya devam etmelerine yeşil ışık yakılmasa, bugün Akbelen Ormanı ve civarında bambaşka bir hayattan bahsedecektik.

***

Çernobil’in 40. yıldönümü yaklaşıyor, hafızamızı canlandıralım. Bu akşam (3 Nisan 2026) İstanbul’daki Salt Galata’da Toprakaltından Topraküstüne: Türkiye ve Nükleer Felaketler” başlıklı bir söyleşi var. Söyleşi bizi 40 yıl öncesine, çayımızdaki radyasyonla farkettiğimiz nükleer tehlikeye götürecek ve son 40 yılın nükleer enerji macerasına bir ışık tutacak. Söyleşide yönetmen ve akademisyen Can Candan, kimyager İnci ve Ali Gökmen ile sanatçı Onur Gökmen bir araya gelecek. Onur Gökmen’in “Toprakaltı” sergisi de Türkiye’nin radyasyonlu çayla imtihanını merak edenler için görülmeye değer.

Prof. Dr. İnci ve Ali Gökmen 1986 yılında ODTÜ’de öğretim üyesiydi. Çernobil sonrası Türkiye’yi kaplayan, Trakya ve Karadeniz bölgelerinde yağmurlarla etkisi artan radyasyonun izine her gün içtiğimiz çayda rastlamışlar ve halk sağlığı için işlerini kaybetme pahasına verileri kamuoyuyla paylaşmışlardı. O zamanki Atom Enerjisi Kurumu yönetimi, YÖK ve hükümetten aldıkları tehditlere rağmen de geri adım atmamışlardı. Türkiye, nükleer enerjinin anlatılmayan yüzünü Çernobil sonrası çayda, fındıkta, toprakta rastlanan radyasyonla tanıdı.