Özgür Gürbüz-BirGün / 20 Mayıs 2026
İsrail ve ABD’nin İran’a saldırmasıyla başlayan savaş, petrol ve mal ticareti için kritik öneme sahip Hürmüz Boğazı’nı işlevsiz hale getirerek büyük bir ekonomik krize yol açtı. Varil petrolün fiyatı 100 doların üzerine çıktı, petrol üzerine kurulu ekonomiler yavaşladı. Krizin uzaması durumunda belki durma noktasına gelecekler. Birçok ülke kısa ve uzun vadede hayata geçirilecek tedbirler aldı. Türkiye ise kriz yokmuş gibi hayatına devam ediyor.Çözümü tahmin etmek zor değil. Kısa dönemde petrol ve türevlerini Orta Doğu yerine başka bölgelerden almak anlaşılabilir ama uzun dönemde yapılacak tek bir şey var, sınırlı enerji kaynaklarından uzaklaşıp, enerjiyi daha az ve verimli kullanmanın yollarını bulmalıyız.
Filipinler, olağanüstü hâl ilan ederek klima kullanımını kısıtladı, toplu taşıma sübvansiyonlarını artırdı. Özel araçların kullanımını azaltmak için 23 ülke farklı önlemler aldı. Avusturya’da iki eyalette toplu taşıma ücretsiz olurken, Litvanya tren biletlerini düşürdü. Myanmar ve Güney Kore’de özel araç kullanımı plaka numaralarına göre belli günlerle sınırlandırıldı.
Bangladeş gereksiz ışıklandırmaların kapatılmasını istedi, Laos gibi 10 ülke evden çalışmayı teşvik etti, Pakistan otoyollardaki hız sınırlarını düşürdü. Türkiye ise şu ana kadar sadece eşel mobil sistemi gibi vergi mekanizmalarını bir ölçüde kullandı ama enerji kullanımını azaltmak için ne bir önlem aldı ne de bir teşvik mekanizması ortaya koydu.
Gece 12’den sonra aydınlatılan AVM’ler, yalıtımsız binalar, 18 derecede çalıştırılan klimalar, uçaklara teslim edilen şehirlerarası yolculuklar. Makam arabalarıyla uzayan konvoylara harcanan petrol, öğrencileri okullara ücretsiz taşıyacak minibüslerin yakıtı olabilirdi.
Özetle, üçüncü ayına giren savaşa rağmen Türkiye, petrol ve gaz zengini bir ülkeymiş gibi davranmaya devam ediyor. Artan petrol fiyatları, dar gelirliyi açlıkla mücadeleyle sınarken hükümet enerji tasarrufuyla ilgili en ufak bir önlem almayı bile düşünmüyor.
Bunun arkasında plansızca kurulmuş onlarca enerji santralı var. Türkiye’nin en çok elektrik talep ettiği anda ihtiyacı olan 60 bin megavatlık talebe karşılık 125 bin megavatlık bir kurulu gücü var. Atıl durumdaki birçok santral teşviklerle ayakta tutuluyor, yağışlarla dolan barajlara rağmen, oradan ucuza elektrik almak yerine gaz ve kömür santralları çalıştırılıyor.
81 ile götürülmüş ithal doğalgaza teslim olmuş evlere ve “hub (merkez)” olacağız diye yapılmış onlarca gaz anlaşması var. Oy toplamak uğruna yapılan ve alım garantileriyle şirketleri besleyen onlarca köprü, duble yol ve otoyol aracılığıyla petrol ve otomobil lobilerine teslim edilmiş bir ulaşım politikası var.
Bu tablo Türkiye’nin neden tasarruf yapamadığının bir özeti gibi. Alım garantisi verilmiş köprüden bir aracın az geçmesi devletin şirketlere ödediği bedeli artırıyor. Elektrik tüketiminin azalması, komisyonla geçinen, çoğu yandaş dağıtım şirketlerinin karını etkiliyor. Gaz ve klima kaynaklı elektrik tüketimini yalıtımla azaltacak her ev, yine hükümetin yurttaştan alıp şirketlere dağıttığı rant paylaşımını bozuyor. O yüzden de hükümetin sloganı belli; kriz yokmuş gibi çek panpa!
Uzun vadede önerilen ise farklı değil. Türkiye’nin izlediği yol haritası bolca yenilenebilir enerjinin yanı sıra fosil yakıt dediğimiz petrol, kömür ve gazın yanı sıra birçok da nükleer santral kurmak. Fosil yakıtlar gibi nükleer de dışa bağımlı. Çevre ve insan sağlığını tehdit etmesi de cabası. Yenilenebilir enerji bile öyle hoyratça kuruluyor ki çevreye en az zarar verecek seçenek bile birçok yerde soruna dönüştü. Daha çok gaz ve petrol aramak bile çözüm gibi sunuluyor.
Halka doğruları söylemek hükümetin görevi. Petrol’de yüzde 92, gazda yüzde 97 ve kömürde bile yüzde 50’ler oranında dışa bağımlı Türkiye’nin bu tabloyu radikal bir şekilde değiştirme şansı yok. Karadeniz’deki gaz rezervi söylendiği gibi çıksa bile ülke ihtiyacının 10 yılını karşıladıktan sonra bitecek. Sonra yeniden gaz ithal edeceğiz. Yapılması gereken mevcut enerji sistemini kökünden değiştirmek olmalı. Bunu yaparken de çevreye en zararı veren, ekonomiye külfet getirmeyecek, insan ve diğer canlıların sağlığını tehdit etmeyecek seçeneklere yönelmek gerekir. Türkiye’nin bunu yapacak potansiyeli var ama siyasi irade ortada yok.




.jpg)
.jpg)