Yazıdaki kalın harflerle yazılan kelimeleri değiştirmesi sizden

Özgür Gürbüz-BirGün / 27 Mayıs 2026 

Başlıktaki bilmeceyi çözmeden önce şu kısa özeti dikkatlice okumanızı öneririm…

Resim: Yapay zeka

Bolsonaro ismini bilen ya da hatırlayan var mı? 2019-2023 yılları arasında Brezilya’nın Cumhurbaşkanı’ydı. Jair Messias Bolsonaro bundan yaklaşık 8 ay önce, askeri darbe planlamak ve silahlı bir komploya öncülük etmek suçlarından 27 yıl hapis cezası aldı. 2060’a kadar da herhangi bir kamu kuruluşundaki görevlere aday olma hakkı elinden alındı. Cezaya en çok tepkinin, Brezilya’yı yaptırımlarla tehdit eden ABD’den ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’dan geldiğini hatırlatalım.

71 yaşındaki Bolsonaro’nun cezasını düşürmek için kendisine yakın muhafazakâr üyelerin çoğunlukta olduğu Kongre bir ay önce önemli adımlar attı. Yine de bu çabalar, bir dönemin amansız lideri, ABD Başkanı Donald Trump’ın dostunu kurtarmaya yetmedi. Mücadele bitmese de sloganlar gerçek oldu, devran döndü, Bolsonaro halka hesap verdi. Eski cumhurbaşkanı bir süredir sağlık sorunları nedeniyle ev hapsinde, Brezilya polisi de yabancı elçiliklere kaçmasın diye evin etrafında nöbette.

Bolsonaro aslında hiçbir zaman demokrat olmamıştı. Siyasi ve askeri kariyeri boyunca defalarca 1985 yılında sona eren askeri diktatörlüğü savunmuş ve benzeri bir yönetim istediğini söylemişti. İktidarı boyunca ülkede çok sorun yaşandı ama belki de en önemlisi doğal kaynakların yağmalanmasıydı. Amazon ormanlarını koruyan yasalar rafa kaldırıldı. Amazon ormanlardaki kayıp onun döneminde yüzde 50’den fazla arttı hatta son ayında yüzde 150’ye çıktı. Bolsonaro adeta gitmeden önce ülkesinin doğal kaynaklarını birilerine peşkeş çekiyordu.

Bolsonero’nun aşı karşıtlığı da Brezilya’ya pahalıya patladı. Covid-19 salgınında 700 binin üzerinde insan öldü ve nüfusa göre ölü sayısı kıyaslamasında Brezilya ilk sıralarda yer aldı.

Bolsonaro’nun 2018’deki seçimi kazanması da oldukça şaibeliydi. En büyük rakibi, şu anda Brezilya Cumhurbaşkanı olan Lula da Silva, pasif yolsuzluk suçlamaları ve kara para aklama suçlamalarıyla tutuklanmış, hapse atılmıştı. Seçimlerde aday olması da böylece engellenmişti. Soruşturmayı yürüten Federal Yargıç Sergio Moro, daha sonra Bolsonaro’nun Adalet Bakanı oldu.

Lula da Siva’nın cezasının kaldırılması ve 2022’de yeniden seçilmesinde en önemli rolü Brezilya’nın demokrasiye inanan halkı üstlendi. Demokratik protestolardan, sokağa çıkmaktan kaçınmadı. Bolsonaro hapiste olmasına rağmen, onun için af istendiğinde bile ne olur ne olmaz diyerek milyonlarca kişi sokağa aktı, işini şansa bırakmadı.

Gazetecilere, azınlıklara, LGBT’lere sürekli saldıran Bolsonaro’ya karşı halk onun yanında duran şirketleri boykot ederek karşılık verdi. Brezilya ile büyük bir ticari ilişkisi olan Avrupa Birliği’ne, doğa talanına ve insan hakları ihlallerine karışan Brezilyalı şirketleri boykot etmesi için çağrılarda bulunuldu. Bana “vatan haini” derler diye düşünmediler çünkü asıl yurduna ihanet edenlerin, ülkesinin doğal varlıklarını satanlar olduğunu biliyorlardı.   

Brezilya, Bolsonaro ve arkadaşlarından, onların adalet sistemindeki destekçilerinden tam olarak kurtulmuş değil ama önemli bir adım attılar. Her şeyden önce mücadele etmeyi öğrendiler ve yılmadılar. Brezilya’dan alınacak ders çok. Umutsuzluk ve karamsarlığa da bu hayatta yer yok.

Biraz neşelenmek ve umutlanmak için bu yazıda kalın harflerle yazılmış kelimeleri uygun bulduklarınızla değiştirebilir, siz de mücadele haritanızı belirleyebilirsiniz. Bulmacayı tek başına çözmek yerine arkadaşlarınızla birlikte çözmeyi denerseniz başarı şansınızın daha yüksek olduğunu da unutmayın.

Kriz yokmuş gibi çek panpa

Özgür Gürbüz-BirGün / 20 Mayıs 2026

İsrail ve ABD’nin İran’a saldırmasıyla başlayan savaş, petrol ve mal ticareti için kritik öneme sahip Hürmüz Boğazı’nı işlevsiz hale getirerek büyük bir ekonomik krize yol açtı. Varil petrolün fiyatı 100 doların üzerine çıktı, petrol üzerine kurulu ekonomiler yavaşladı. Krizin uzaması durumunda belki durma noktasına gelecekler. Birçok ülke kısa ve uzun vadede hayata geçirilecek tedbirler aldı. Türkiye ise kriz yokmuş gibi hayatına devam ediyor.

Çözümü tahmin etmek zor değil. Kısa dönemde petrol ve türevlerini Orta Doğu yerine başka bölgelerden almak anlaşılabilir ama uzun dönemde yapılacak tek bir şey var, sınırlı enerji kaynaklarından uzaklaşıp, enerjiyi daha az ve verimli kullanmanın yollarını bulmalıyız.

Filipinler, olağanüstü hâl ilan ederek klima kullanımını kısıtladı, toplu taşıma sübvansiyonlarını artırdı. Özel araçların kullanımını azaltmak için 23 ülke farklı önlemler aldı. Avusturya’da iki eyalette toplu taşıma ücretsiz olurken, Litvanya tren biletlerini düşürdü. Myanmar ve Güney Kore’de özel araç kullanımı plaka numaralarına göre belli günlerle sınırlandırıldı.

Bangladeş gereksiz ışıklandırmaların kapatılmasını istedi, Laos gibi 10 ülke evden çalışmayı teşvik etti, Pakistan otoyollardaki hız sınırlarını düşürdü. Türkiye ise şu ana kadar sadece eşel mobil sistemi gibi vergi mekanizmalarını bir ölçüde kullandı ama enerji kullanımını azaltmak için ne bir önlem aldı ne de bir teşvik mekanizması ortaya koydu.

Gece 12’den sonra aydınlatılan AVM’ler, yalıtımsız binalar, 18 derecede çalıştırılan klimalar, uçaklara teslim edilen şehirlerarası yolculuklar. Makam arabalarıyla uzayan konvoylara harcanan petrol, öğrencileri okullara ücretsiz taşıyacak minibüslerin yakıtı olabilirdi.

Özetle, üçüncü ayına giren savaşa rağmen Türkiye, petrol ve gaz zengini bir ülkeymiş gibi davranmaya devam ediyor. Artan petrol fiyatları, dar gelirliyi açlıkla mücadeleyle sınarken hükümet enerji tasarrufuyla ilgili en ufak bir önlem almayı bile düşünmüyor.

Bunun arkasında plansızca kurulmuş onlarca enerji santralı var. Türkiye’nin en çok elektrik talep ettiği anda ihtiyacı olan 60 bin megavatlık talebe karşılık 125 bin megavatlık bir kurulu gücü var. Atıl durumdaki birçok santral teşviklerle ayakta tutuluyor, yağışlarla dolan barajlara rağmen, oradan ucuza elektrik almak yerine gaz ve kömür santralları çalıştırılıyor.

81 ile götürülmüş ithal doğalgaza teslim olmuş evlere ve “hub (merkez)” olacağız diye yapılmış onlarca gaz anlaşması var. Oy toplamak uğruna yapılan ve alım garantileriyle şirketleri besleyen onlarca köprü, duble yol ve otoyol aracılığıyla petrol ve otomobil lobilerine teslim edilmiş bir ulaşım politikası var.

Bu tablo Türkiye’nin neden tasarruf yapamadığının bir özeti gibi. Alım garantisi verilmiş köprüden bir aracın az geçmesi devletin şirketlere ödediği bedeli artırıyor. Elektrik tüketiminin azalması, komisyonla geçinen, çoğu yandaş dağıtım şirketlerinin karını etkiliyor. Gaz ve klima kaynaklı elektrik tüketimini yalıtımla azaltacak her ev, yine hükümetin yurttaştan alıp şirketlere dağıttığı rant paylaşımını bozuyor. O yüzden de hükümetin sloganı belli; kriz yokmuş gibi çek panpa!

Uzun vadede önerilen ise farklı değil. Türkiye’nin izlediği yol haritası bolca yenilenebilir enerjinin yanı sıra fosil yakıt dediğimiz petrol, kömür ve gazın yanı sıra birçok da nükleer santral kurmak. Fosil yakıtlar gibi nükleer de dışa bağımlı. Çevre ve insan sağlığını tehdit etmesi de cabası. Yenilenebilir enerji bile öyle hoyratça kuruluyor ki çevreye en az zarar verecek seçenek bile birçok yerde soruna dönüştü. Daha çok gaz ve petrol aramak bile çözüm gibi sunuluyor.

Halka doğruları söylemek hükümetin görevi. Petrol’de yüzde 92, gazda yüzde 97 ve kömürde bile yüzde 50’ler oranında dışa bağımlı Türkiye’nin bu tabloyu radikal bir şekilde değiştirme şansı yok. Karadeniz’deki gaz rezervi söylendiği gibi çıksa bile ülke ihtiyacının 10 yılını karşıladıktan sonra bitecek. Sonra yeniden gaz ithal edeceğiz. Yapılması gereken mevcut enerji sistemini kökünden değiştirmek olmalı. Bunu yaparken de çevreye en zararı veren, ekonomiye külfet getirmeyecek, insan ve diğer canlıların sağlığını tehdit etmeyecek seçeneklere yönelmek gerekir. Türkiye’nin bunu yapacak potansiyeli var ama siyasi irade ortada yok.

Suudilere, Ruslara var halka yok

Özgür Gürbüz-BirGün / 12 Mayıs 2026

Foto: ETKB
Rusya ile Akkuyu Nükleer Santralı için yapılan anlaşmanın bir benzeri Suudi Arabistan’la güneş enerjisi için yapıldı ve kanun teklifi geçen hafta TBMM’ye geldi. Kapitülasyon gibi olduğu, Türkiye’ye hiç faydası olmadığı söylendi. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı bu iddiaları reddetti. Sivas ve Karaman’da 1000’er megavatlık (MW) güneş santralı kurulması için Suudi Arabistan’a sağlanan şartları benzerleriyle karşılaştıralım, kararı siz verin.

Mevcut hükümet bir süredir Yenilenebilir Enerji Kaynak Alanları (YEKA) denen alanlarda güneş santralı kurulması için yarışmalar (ihaleler) düzenliyor. 2025 sonunda Eskişehir sahasına 260 MW gücünde güneş santralı kurulması için yapılan yarışma en büyüklerinden biriydi. Firma ürettiği elektriği devlete 20 yıllık alım garantisi kapsamında kilovatsaatini 3,25 avro sentten satmayı teklif ederek ihaleyi aldı. Ayrıca, 27 milyon 300 bin avro katkı payı ödedi. Katkı payını da düşersek devlet bu güneş santralından elektriği kabaca 3 sente alacak diyebiliriz.

Suudilerle yapılan anlaşmada ise alım garantisi 30 yıl, santrallar Eskişehir’dekinin dört katı. Daha çok elektrik üretecekler, dolayısıyla daha fazla para kazanacaklar. Alım garantisi süresi de 10 yıl daha fazla. Devlete satış fiyatı ise ilk beş yıl daha yüksek olsa da ortalamada, Sivas sahası için 2,74, Karaman için 2,41 avro sent olacak. Suudi Arabistan’dan katkı payı istenmiyor zaten ortada yarışma, ihale yok. Arazi, alım garantisi, her şey hazır. Türkiye tarihinin en düşük alım fiyatlarından biri olduğu doğru ama YEKA ihalelerinde görülen fiyatlardan çok da uzak değil.

YEKA ihalelerinde tüm izinlerle ilgili ödemeleri ihaleyi kazanan şirket ödüyor. Santral Hazine arazisindeyse, arazinin rayiç bedelinin yüzde 2’sini devlete kira olarak ödüyorlar. Gümrük vergisi, kurumlar vergisi gibi tüm vergilere de tabiler, muafiyetleri yok. Suudi Arabistan anlaşmasında ise devlet şirketi EÜAŞ Suudiler için araziyle ilgili tüm izinleri alıyor, planları hazırlıyor. Araziler 49 yıllığına bedelsiz kiralanıyor. Anlaşmadaki madde 10.3’e göre, güneş panelleri ithal edilirse, gümrük vergisi, KDV ve özel tüketim vergisinin yanında, ithalata uygulanan her türlü vergi, harç, mali yükümlülük, ücret, fon ve paylardan muaf olacak.

Suudi Arabistan’ın projelerine Kurumlar Vergisi teşviği de veriliyor. Projelerin uygulanmasıyla bağlantılı olarak kullanılacak ekipman, malzeme, makine, alet, yedek parça ve sarf malzemelerini, KDV’den muaf olacak şekilde, yurt içinden temin etme hakkı da madde 10.4’te tanınmış. YEKA projelerinde bazı teşvikler var ama Kurumlar Vergisi muafiyeti yok.

Suudi Arabistan’ın kuracağı proje şirketleri isterlerse hisse devri yapabiliyor ancak payları yüzde 35 oranının altına düşmüyor ve projenin kontrolünün her zaman geliştiricide kalması şartı var. Bu da ilginç, hisselerinin yüzde 65’ini satmak isteseler bile bu satışı projenin kontrolü Suudilerde kalacak şekilde yapılması istenmiş. Yüzde yüz hissesi Rusya’da olan Akkuyu Nükleer’deki duruma benziyor. Orada da Rusya en fazla yüzde 49 hisseyi satabiliyor.

Yukarıdaki tablo, yarışmaya girip, birçok riski üslenen firmalara haksızlık edildiği izlenimini uyandırıyor. Özetle, Rusya’ya nükleer tepside sunulan güzel şartlar, Suudi Arabistan’a da güneş panelleriyle sunulmuş. O zaman bu üç soruya yanıt istemek hakkımız.

1. Güneş enerjisinin nükleerden dört kat ucuza elektrik ürettiğini görmenize rağmen Türkiye’nin başına nükleer santral belasını neden açtınız ve Kırklareli ve Sinop’ta yeni nükleer santral yapmakta ısrar ediyorsunuz?

2. Neden dev güneş santralları ve büyük şirketler yerine yurttaşların balkonlarına, çatılarına, otopark ve bahçelerine güneş paneli kurmasını sağlayacak destekler vermiyorsunuz? Enerji kooperatifleri kurmasını engelliyorsunuz? Balkona koyacağımız iki panelle elektrik faturasını üçte bir oranında düşürebiliriz. Böylece faturalara, “devlet desteği verdik faturanızı düşürdük” yazdırmak yerine gerçekten destek vermiş olursunuz.

 3. Teşvikler neden başka ülkelere gidiyor, vatandaşa gelince musluklardan ‘tıs’ sesi geliyor? 

Bu nasıl kamulaştırma?

Özgür Gürbüz-BirGün / 4 Mayıs 2026

İkizköy’de zeytinlikleri, ormanları ve yaşadığı toprakları korumak için çabalarken tutuklanan Esra Işık’ın itiraz ettiği acele kamulaştırma kararı aslında bir talan kararı. Yeniköy, Kemerköy ve Yatağan termik santrallarına kömür sağlamak için yapılan kamulaştırmaya kamulaştırma demek bile zor. Çünkü zeytinlik ve orman alanlarını yerle bir edecek bu el koyma hareketi, Aydem Enerji’ye ait Yatağan ile IC İçtaş Enerji ve Limak Enerji’ye ait Yeniköy ve Kemerköy termik santrallarına kömür çıkarmak için yapılıyor. Ortada “kamu” yok ama “kamulaştırma” var.

Kamulaştırılmak istenen alan sadece Akbelen Ormanı’nı veya İkizköy’ü kapsamıyor. Muğla Büyükşehir Belediyesi’nin hesaplarına göre 37 bin 500 hektarlık bir alandan bahsediyoruz. 50 bin futbol sahasına eş. 25 köy maden sahası içinde kalacak. Toplamda 57 köy etkilenecek. 820 bin zeytin ağacı kömüre feda edilecek ama iş zeytinle sınırlı değil. 18 bin 762 hektar ormanlık alan, 10 bin 500 hektar tarım alanı da termik santrallar için yok edilecek.

 TBMM Enerji Komisyonu raporlarında yok olacak zeytin ağacı sayısı 82 bin deniyordu. Bu hesaba göre Milas’ta dönüm başına iki ağaç düşüyor. Muğla Büyükşehir Belediyesi ise TÜİK verilerini esas alarak yaptığı hesaplamada dönüm başına 19 zeytin ağacı olduğunu hesaplıyor. Söylendiği gibi 82 değil 820 bin zeytin ağacı yok edilecek.

Kamulaştırma kapsamında bin 300 hektarlık doğal sit alanı bile var. Bölgenin başına yıllardır kirlettikleri havayla, külüyle bela alan bu üç santral bu kamulaştırma hamlesiyle kirletmeye devam edecek, geriye kül, çorak topraklar ve değişmiş bir iklim bırakacak. Bizi yönetenlere sormazsak olmaz. Nerede burada kamu yararı?

İşin bir başka ilginç boyutu ise kamulaştırma bedeli. Belediye yetkilileri kamulaştırma alanı içerisinde kalan tarım alanları ve zeytinliklerin kamulaştırma bedelinin 1,5 milyar avroyu bulacağını hesaplıyor. Bu rakama ormanlık alanlar için ödenecek bedel de dahil değil. 1,5 milyar avroya istenirse o santralların kurulu gücüne eş güneş veya rüzgar santralı kurulabileceğini de belirtiyorlar. Mesele elektrik ihtiyacıysa çözüm var. Kömür çıkarma bedelleriyle şirketlerin harcayacağı para daha da artacak. Bu parayı çıkarabilecekler mi diye merak ediyorsanız, aşağıda hesaba göz atmanızı öneririm.

2014’te yapılan özelleştirmede Aydem Enerji Yatağan için 1 milyar 91 milyon dolar ödedi. Limak ve İçtaş ise Yeniköy ve Kemerköy santrallarını 2,6 milyar dolara aldı. Bu konuları yakından takip eden EMO Samsun Şubesi eski başkanı Mehmet Özdağ’a (şu anda CHP Samsun İl Başkanı) santralların gelirlerini sordum. Yatağan’ın tahmini yıllık geliri 345 milyon dolar. Diğer santralların ise 600 milyon dolar. Aydem Enerji özelleştirme için ödediği parayı üç yılda çıkarmış. Yeniköy-Kemerköy’de ise durum daha farklı. Bu santrallara devlet ayrıca santrallar elektrik üretmese bile hazırda tutulmaları için kapasite mekanizması kapsamında ödeme de yapmış. 2025 yılında ödenen bedel 1 milyar 151 milyon TL. Yani, yılda 25,5 milyon dolar. Bu da Limak ve IC İçtaş’ın özelleşitme için ödedikleri bedeli yaklaşık dört yıl içerisinde geri aldığını kalan sekiz yılda da kar ettiklerini gösteriyor. Kömür üretimine sağlanan destekler gibi daha birçok kalem hesaba bile katılmasa durum bu.

Market açsanız paranızı belki üç yılda çıkaramazsınız ama Türkiye’de milyar dolarlar verip termik santral alırsanız üç yıl sonra daha da zengin olabiliyorsunuz. Ormanı, doğayı tahrip etmenize, köylüleri yerinden etmenize, iklim krizine yol açmanıza kimse sesini çıkarmıyor. En yaşlısı 44, en genci 31 yaşında olan bu santrallar 2014 yılında özelleştirilerek şirketlere devredilmek yerine çoktan kapatılmalıydı. Şirketler para harcadıkça santralları çalıştırmak ve yatırdıkları parayı geri almak isteyecekler. Hükümetin kömürlü termik santralları kapatma kararı almamasının Türkiye’ye nelere mal olduğunu bu büyük fotoğraf gösteriyor. COP 31’e ev sahipliği yapacak Türkiye’nin en büyük utancı kömürlü termik santrallar ve hapiste tutulan Esra Işık olacak.