Sürüden ayrılmayı bilmek lazım

Özgür Gürbüz-BirGün / 22 Mart 2026

Foto: tvindkraft.dk
Dünya tarihinin gördüğü iki büyük petrol krizi de Orta Doğu kaynaklıydı. Şu anda üçüncüsüne tanıklık ediyoruz. 1973’teki petrol krizi Arap-İsrail Savaşı sırasında Petrol İhraç Eden Arap Ülkeleri’nin (OAPEC) üretimi azaltma ve İsrail’e silah yardımı yapan ülkelere ambargo uygulamasıyla başladı. Ambargo petrol fiyatlarını üç kattan fazla artırdı. 

1979 İran Devrimi ise daha uzun süreli bir petrol krizini tetikledi. Rejim değişikliği ve sonrasında başlayan Irak-İran savaşı, petrol fiyatlarını varili 100 dolara kadar çıkardı. Bu ikinci ve daha uzun süren petrol krizi birçok ülkeyi enerjide başka arayışlara itti. Fransa ve Japonya bütün parasını nükleer enerjiye yatırırken, diğer ülkelerde nükleer enerjinin yanı sıra gazın yükselişine, enerji verimliliği kavramının ortaya çıkışına tanıklık ettik. Ambargolardan nasibini alan ve enerji tüketiminin yüzde 90’ını petrolden sağlayan Danimarka ise bambaşka bir yolu tercih etti; sürüden ayrıldı.

Foto: tvindkraft.dk
Danimarka’da nükleer santral kurma fikri ilk petrol kriziyle birlikte, 1973’te ortaya atılmıştı. Danimarka Parlamentosu 1985 yılında, nükleer karşıtlarının yıllar süren protestolarının da etkisiyle, nükleer enerjiyi seçenekler arasından çıkardı. Parlamento’nun kararı o devirde çılgınca gibi görünüyordu ama aslında bu bir planlamaya dayanıyordu. Kararın arkasında rüzgar ve diğer yenilenebilir enerji kaynaklarını öne çıkaran ve enerji verimliliğini destekleyen başka enerji planları vardı. 1978 yılında Tvind okullarındaki öğretmen ve öğrenciler tarafından kurulan iki megavatlık, 54 metre yüksekliğindeki rüzgar türbinini de unutmamak lazım. İnşaatında 400 kişinin çalıştığı bu türbin, ülkede nükleer enerjiye karşı çıkanların çözümü de gösteren en net mesajıydı. Tvindkarft bugün hâlâ elektrik üretiyor.

Danimarka’nın petrol ve nükleerden uzaklaşarak rüzgar enerjisine yönelmesi ülkeyi baştan aşağı değiştirdi. Danimarka bugün elektrik ihtiyacının yüzde 50’sini rüzgardan sağlıyor. Yenilenebilir enerjinin toplam elektrik üretimi içindeki payı ise yüzde 82. Biyogazdan sadece elektrik üretmiyor, bir bölümünü de ısıtmada doğalgaz yerine kullanıyorlar. 2024 yılında Danimarka’nın enerjide dışa bağımlılığı yüzde 38’di. Bilin bakalım 57 nükleer reaktörüyle elektrik ihtiyacının yüzde 67’sini nükleer enerjiden sağlayan, kendi santrallarını kurabilen Fransa’da bu oran kaç? Danimarka’dan daha yüksek; yüzde 41. Hiç nükleer reaktör kurmayan, rüzgar, güneş ve biyogaz gibi yenilenebilir enerji kaynaklarına güvenen, kömürle neredeyse vedalaşmış Danimarka, Avrupa’nın enerjide dışa bağımlılığı en düşük ülkelerinden biri olmayı başardı. Bu oran muhtemelen daha da aşağıya inecek.

Enerji dönüşümünün ekonomiye de katkısı oldu. Danimarkalı firmalar dünyanın en büyük rüzgar türbini üreticileri arasına girdi. Ülkede 32 bin kişi yenilenebilir enerji sektöründe çalışıyor. Nüfusu Danimarka’nın 14 katı olan Türkiye’de ise bu rakam 118 bin. Daha da önemlisi enerji kooperatiflerini yaygınlaştırarak, kurulan yenilenebilir enerji santrallarını birkaç şirketin değil halkın ortak girişimleri haline getirdiler. Ülkedeki rüzgar santrallarının yarısından fazlası enerji kooperatifi benzeri modellerle kuruldu. Bölgesel ısıtma sistemlerinde kooperatiflerin payı rüzgar enerjisindeki orandan bile yüksek. Küçük yenilenebilir enerji sistemlerinin birkaç ortakla finanse edilebilir oluşu kooperatiflerin başarılı olmasını sağlıyor. Milyarlarca dolara kurulan nükleer santrallarda durum ne derseniz, Fransa’daki 57 nükleer reaktörün sahibi, devlet şirketi EDF’ye bakmak yeter. Şirketin 2025 sonundaki borcu 51,5 milyar dolar. Sinop’a nükleer santral kurmak için adı geçen Güney Kore’li KEPCO da benzer bir borç batağı içinde.

Enerji Bakanı Alparslan Bayraktar’ın, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in nükleer enerjiden vazgeçmek hataydı şeklindeki sözlerine atıfla, “dünyada itiraflar gelmeye başladı, nükleerden niye çıktık” demesi üzerine bu hatırlatmayı yapmayı yerinde buldum. Türkiye’nin, Avrupa’da nükleer endüstriye göz kırpan birkaç siyasetçinin sözlerini takip etmek yerine, kendi koşullarına uygun, iklim ve çevre dostu, ekonomide fark yaratacak yaratıcı bir enerji yol haritasına ihtiyacı var. Bizi ekonomik ve çevresel bir felakete sürükleyecek nükleer maceralara değil.

Türkiye’nin COP 31 gündemi sıfır atık mı olacak?

Özgür Gürbüz-BirGün / 11 Mart 2026

Görsel: YZ ile hazırlandı.
Türkiye yarın, 9-20 Kasım tarihleri arasında Antalya’da yapılacak COP 31 toplantısındaki önceliklerini açıklayacak. Bize gelen bilgiler Türkiye’nin öncelik sıralamasında “kömürün” değil Emine Erdoğan’ın himayesinde başlatılan “sıfır atık”ın olacağını gösteriyor. Neyse ki şaşırmamayı yıllar önce öğrendik bu ülkede.

Birleşmiş Milletler’in iklim müzakerelerinin en önemli ayağı olan COP’ta (İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Toplantısı) Türkiye belli ki asıl meseleleri konuşmaktan kaçınacak. Gördüğümüz kadarıyla, Türkiye’nin belirlediği 14 maddelik ajandanın ilk sırasında sıfır atık var. Onu “turizm ve kültürel miras” ile “gençlik ve eğitim” başlıkları izliyor. Diğer başlıklar da şöyle: Gıda güvenliği, Rio sinerjisi, iklim eylemi için dijitalleşme, iklim eylemi uygulama mekanizması, iklim finansmanı, yeşil sanayileşme, azaltım (seragazı) teknolojileri, sürdürülebilir ulaşım, temiz enerjiye geçiş ve iklim dirençli kentler. Yarın bu başlıklarda bir değişiklik oldu mu göreceğiz.

Yukarıdaki konuların hepsi iklim müzakerelerinin bir parçası olabilir ancak Türkiye’nin asıl önceliği çok net. Seragazı emisyonlarını düşürecek bir yol haritasına (ulusal katkı beyanının güncellenmesi) ihtiyaç var ve bu da ulaşımdan enerjiye tüm politikaların değişmesi demek. Seragazı emisyonlarının yüzde 72’sine yakınından enerji sektörü sorumluyken siz emisyonlarınızın sadece yüzde 2,5’inden sorumlu atık meselesini gündeminizin ilk sırasına koyamazsınız. Her yıl tonlarca atık ithal eden Türkiye, dünyaya sıfır atık masalı mı anlatacak? Avrupa’da kömürlü termik santralları kapatma kararı almamış beş ülkeden biri Türkiye iken kömürlü termik santralları ne zaman ve nasıl kapatacağını açıklamadan COP 31’e nasıl gideceksiniz?

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı ve COP31 Başkanı Murat Kurum dirençli kentlerden bahsederken son su havzalarını yapılaşmaya açtırdığı İstanbul’dan örnek verecek mi? Kanal İstanbul ve Fikirtepe örnekleriyle İstanbul’un son direnç noktalarını hedef aldığını unutacak mıyız? Deprem bölgesinde yapılan binaların ne kadarı sıfıra yakın enerjili bina, ne kadarı kendi enerjisini üretiyor diye sormayacak mıyız?

Enerji başlığının adı bile tehlikeli. Son yıllarda nükleer endüstrinin enerjide çözümü “temiz enerji” diye tarif ettiğini, nükleeri de bu sınıfa eklemek istediğini biliyoruz. Türkiye de muhtemelen Uluslararası Enerji Ajansı Başkanı Fatih Birol’un da desteğiyle yarınki toplantıda ve COP’ta nükleer enerjiyi öne çıkaracak. Elektrik faturalarının ikiye üçe katlanması, binlerce yıllık nükleer atık sorunu, enerjide dışa bağımlılık ve nükleer kaza riskiyle yaşamak zorunda bırakılacak bir ülke kimin umurunda?

Türkiye’nin belirlediği 14 başlığın her birini uzun uzun eleştirmek mümkün. Eleştirilerin yapılması da önemli çünkü iklime ilişkin bu yanlış politikaların artık değişmesi gerek. İklim krizini durdurma mücadelesi dünyada yavaşlamış olsa da Türkiye daha temiz bir hava, korunan alanların artması, enerjide dışa bağımlılığın azalması ve halkının sağlık ve refahı için bunu yapabilir. Ama bu Antalya’da 200 civarında ülkeden temsilcilerin geldiği toplantının içini boşaltarak değil gündemi olması gereken yere çekerek yapılabilir.

Türkiye eğer isterse müzakerelerin yürütücüsü Avustralya ile petrol, kömür ve gaz gibi fosil yakıtlardan vazgeçmenin yol haritasını Antalya’da belirlemek için uğraşabilir. Ormansızlaşmayı durduracak bağlayıcı kararların çıkması için çalışabilir. COP’a ev sahipliği yapan ülkeden beklenen bunlar ama öncesinde, kendi ülkesinde bu adımları atması, taahhütleri vermesi gerekir. Dünyayı değiştiremese bile en azından kendisini değiştirir. Yoksa oteller dolar, dünya liderleriyle pozlar verilir ama geriye yine aynı sorunlar kalır.

Gezegeni yakıp yıkan kapitalizmin gölgesi altında yapılan toplantılardan sonuç alınamadığını defalarca gördük. COP’a çok büyük ümitler bağlamak yanlış ama gündemin yaşama, iklime odaklandığı bu günlerden faydalanmamak da bir o kadar yanlış olur. Artık resmi müzakere masalarına, o toplantıları protesto edenlerin sözünü taşımanın, hatta o masaları dışardakilere bırakmanın zamanı.

Nükleer bahane

Özgür Gürbüz-BirGün / 3 Mart 2026

ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı dünyayı üçüncü dünya savaşına bir adım daha yaklaştırırken aynı zamanda ülkeler arası sorunları diplomasiyle çözme kültürüne de büyük bir darbe vurdu.

İran’ın nükleer programıyla ilgili müzakereler 26 Şubat günü sona ermişti. Görüşmelerin arabulucu ülkesi Umman’ın Dışişleri Bakanı Busaidi, X hesabından yaptığı açıklamada ilerleme kaydedildiğini ve tarafların ülkelerinde değerlendirme yaptıktan sonra haftaya Viyana’da teknik seviyedeki görüşmelere devam edeceklerini söylemişti. İran Dışişleri Bakanı da kendisine teşekkür etmişti. Haber ajansları da 27 Şubat Cuma günü geçtikleri haberlerde ilerlemeye işaret ediyordu. Bir gün sonra İran’a saldırı başladı.

Nükleer müzakerelerin sürdüğü hatta ilerleme kaydedildiği sırada İran’ın bombalanması bize çok taraflılık ve diplomasinin de hedef alındığını gösteriyor. ABD Başkanı Donald Trump, Haziran ayındaki saldırılardan sonra İran’ın nükleer tesisleri “tamamen ve tamamen yok edildi” demişti (22 Haziran 2025). Trump şimdi ise İran’a saldırıların tüm hedeflere ulaşılana kadar devam edeceğini söylüyor. Nedir bu hedefler? Nükleer silah üretme iddiasının temellerini yok etmekten başka bir hedef mi var?

Yok edildiği defalarca söylenen nükleer tesisler, ilerleyen müzakereler ve yayımladığı fetvayla nükleer silahların İslama aykırı olduğu gerekçesiyle yasaklanmasını isteyen İran’ın öldürülen dini lideri Ali Hamaney’e rağmen İran’ın “nükleer bahaneyle” tekrar hedef alındığına inanmak zor. Hamaney’in nükleer silah karşıtlığı da ilginç gelebilir ama İslam dünyasında yalnız değildi. Endonezya’daki ulemanın da nükleer santrallarda yaşanacak bir kazanın yarardan çok zarar getireceği ve bunun da bölgedeki insan ırkının devamını tehlikeye atacağını gerekçesiyle nükleer santrala karşı çıktıkları biliniyor. Türkiye’de ise Diyanet İşleri Başkanlığı’nın şu ana kadar ne nükleer silaha ne de santrala itiraz ettiğini görmedik.

Bütün bu gelişmeler İran’ın uranyum zenginleştirme programının ancak saldırının bahanesi olabileceğini gösteriyor. İran’a saldırının ardında aynı Venezuela’da olduğu gibi petrol ve ikinci planda da bu petrolün alıcısı Çin var. 2025 yılında Çin’in ham petrol ithalatının yüzde 15’i Venezuela ve İran’dan sağlanmıştı. ABD’nin bu kaynaklar üzerindeki kontrolü Çin’in petrolsüz kalacağı anlamına gelmiyor ancak petrol akışının büyük bölümünün ABD ve ABD’nin müttefikleri üzerinden olacağını gösteriyor. Elbette sadece Çin değil tüm dünya bundan etkilenecek.

İran’ın halihazırda çalışan ve yapımı süren birer nükleer reaktörü var. Haziran ayında ve son saldırılarda Buşehr Nükleer Santralı hedef alınmadı. Alınması da çılgınlık olur, çalışan bir nükleer santralı vurmak bir başka Fukuşima veya Çernobil’e yol açar. İran’daki santralın Akkuyu’daki gibi Rusya tarafından yapılmış olması durumu daha da kritik hale getiriyor çünkü santralı işletenler Ruslar. Rosatom, son saldırılarla birlikte çalışanların aileleri ile gerekli olmayan 100 kadar kişinin İran’ı terk ettiğini açıklasa da elektrik üretiminin devamı için Rus çalışanların bir bölümünü İran’da tutmak zorunda. Olası bir saldırı Rus çalışanları da vurabilir.

Nükleer silah elde etme iddiasının bile saldırı bahanesi olduğu dünyada Ahmet Hakan ile Dışişleri Bakanı Hakan Fidan arasında üç hafta önce geçen bir konuşmayı da hatırlamakta fayda var. Ahmet Hakan’ın, “Türkiye’nin nükleer silaha sahip olması gerekir mi” sorusuna Fidan yanıt vermemiş ve sessiz kalmıştı. Bana önceden hazırlanmış gibi gelen bu diyalogdaki soru, sessiz kalınıp geçiştirilecek bir soru değildi. Türkiye, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’na (NPT) imza atmış, nükleer silah yapmayacağını yıllar önce deklare etmiş bir ülke. Fidan’ın tereddütte yer bırakmayacak şekilde bu durumu belirtmesi gerekirdi.

Nükleer santral tercihinin hatalı olduğunu ve Türkiye’ye çevresel dertlerin yanı sıra büyük bir ekonomik yük getireceğinin iyice ortaya çıktığı günlerde yaşanan bu diyalog, belli ki iç politikaya ve Türkiye’deki seçmenlere nükleer santral hatasını unutturma çabasının bir parçasıydı. İktidar aklınca kaş yapayım derken göz çıkartmış da olabilir. Nükleer silah yapmak teknik bir zorluktan çok ekonomik ve diplomatik engeller barındırır. Güçlü Türkiye’nin formülü de nükleer silahtan değil sağlıklı bir ekonomiden, bağımsızlıktan, kuvvetli bir demokrasiden ve yeni dünya düzeninde doğru bir pozisyon almaktan geçiyor. Pakistan’ın nükleer silahları var ama Afganistan’ın veya Hindistan’ın ona saldırmasını engellemiyor.  

Toryum meselesi

Özgür Gürbüz-BirGün / 18 Şubat 2026

Foto: UAEA
Erke Dönergeci’ni hatırlayan var mı? Sonsuz enerji üreteceği iddia edilen Erke Dönergeci, sessizce tarihin sayfalarında kayboldu. Bor, petrol, altın ve gaz erke dönergecine göre daha elle tutulur “mucizeler” elbette ama onların da kaderi aynı olacak. Türkiye’nin fosil yakıt rezervleri (petrol, kömür ve gaz) ülkenin kaderini değiştirecek büyüklükte olmadığı gibi dünyanın geleceği de bu yakıtlar üzerinde inşa edilmeyecek.

Ne desek boş. Memlekette komplo teorileri ile enerji mucizeleri hiç bitmiyor. Toryumla ilgili yazılıp çizilenler de biraz doğru biraz yanlış; bu alana düşüyor. Bundan üç yıl önce de gazetemizde benzer bir yazı yazmıştım ama Çin’deki prototip toryum reaktörüyle ilgili çıkan haberler yeni bir yazıyı gerekli kıldı.

Türkiye’de toryumla ilgili çalışmalar yürüten Prof. Dr. Engin Arık ve arkadaşlarının uçak kazasında ölmesi de komplo teorisi sevenlere bir fırsat verdi. Arık profesör olduğunda yıl 1988’di. ABD’de toryumu yakıt olarak kullanmayı amaçlayan araştırma programı 1960’larda başladı. 1977’de plütonyumla çalışan hızlı üretken reaktörleri toryuma tercih ederek programı sonlandırdı. 1980’lerde ticari reaktörlerde toryum kullanma denemeleri de finansal facialara neden oldu. Danimarka’dan Hindistan ve Almanya’da birçok araştırma daha var. Bilim elbette durmaz ve Arık’ın da bu konuda elbette çok değerli çalışmaları olacaktı ama toryum meselesi Arık’ın çalışmalarından önce hiç bilinmiyordu gibi yazılar yazılması yanlış. Toryum denenmiş ve başarısız olmuş bir fikirdi.

Gelelim toryuma… Toryum kömür gibi bir maden değil, kazana atıp yakamazsınız. Dünyada çalışabilir durumda 400’ün üzerinde ticari nükleer reaktör var, bunların hiçbirinde toryumu nükleer yakıt olarak kullanamazsınız. Hepsi zenginleştirilmiş uranyumla çalışır. Çünkü toryum bölünebilir bir madde değil, tek başına bir nükleer reaksiyon başlatamaz. Nükleer reaksiyonu başlatabilmesi için bir tetikleyiciye (nötrona) gereksinim duyar. Toryumu uranyum-235 ya da plütonyum 239’la birlikte kullanmak zorundasınız. Bu sayede birkaç değişiklikten sonra bölünebilir (fisil), uranyum 233 elde edebilirsiniz. Dönüp dolaşıp yine uranyum kullanırsınız. Aslında elektrik üretecek ısıyı yine uranyum kaynaklı reaksiyondan alırısınız. O yüzden de birçok uzman “toryum reaktörü” diye bir şeyin olmadığının altını çizer.

Çin’deki erimiş tuz reaktörü ticari bir reaktör değil. 2 megavat büyüklüğünde bir prototip. Buradaki sonuçlar toryum reaktörünün ticari bir geleceği olup olmadığını gösterebilir, susuz soğutma yapan bir reaktör olması da önemli ancak boyut çok küçük. Toryum yakıtlı reaktör konusu da çok yeni değil. Toryum katkılı yakıtla çalışan reaktörler, yıllar önce birçok ülkede denendi ve hem teknik hem de ekonomik nedenlerle bu süreçler ilerlemedi. Çin’in araştırmasının da aynı şekilde bitmesi ve laboratuvarda kalması muhtemel.

İkinci yanlış bilinen ise toryum reaktörlerinin atık üretmediği veya kaza riski olmadığı inancı. Bu da doğru değil, bu reaktörler olur da rüştünü ispat eder ticari üretime başlarsa yine nükleer atık ve nükleer kaza gibi bir derdimiz olacak. Atıkların arasında plütonyum olmayacak ama yine uzun ömürlü nükleer atık sorunuyla boğuşacağız. Yukarıda da açıkladığım gibi aslında bir uranyum reaktöründen bahsediyoruz, sonuçları da haliyle aynı. Toryumdan uranyum elde etmeye çalışıyor, bunun için de süreci uzatıp, ek teknik zorluklar ekliyorsunuz.

Doğada toryum uranyumdan daha fazla var ancak toryumun yakıta çevrilmesi daha külfetli. Kaldı ki aradaki fark da dağalar kadar değil. Hindistan ve Türkiye gibi ülkelerin daha fazla toryuma sahip olduğu için bu konuya eğilmeleri biraz da politik bir söylem. Uranyum yok ama toryum milli yakıt demek istiyorlar ancak bu da kömürü çıkarıp, kazanından jeneratörüne kadar her şeyi ithal bir santralde yakmaya benziyor. Bir kaynağı milli yapan en önemli kıstas o ülkede yaşayanlara ne kadar faydalı olduğudur.

Toryum karışımı yakıtla çalışacak reaktörlerin uranyumla çalışanlardan ucuz olacağına dair herhangi bir işaret yok. Daha da trajik olan ise şu: İster toryum ister uranyum olsun, nükleer reaktörlerin bugün güneşten, rüzgardan ve birçok enerji kaynağından daha pahalıya elektrik ürettiğini biliyoruz. Atık ve kaza sorununu çözmeyen, daha ucuza elektrik üretmeyen elektrik üretim yöntemini mucize gibi anlatmanın bir anlamı var mı?