Plastik kirliliğinin tek sorumlusu ithalat değil

Özgür Gürbüz-BirGün / 18 Ağustos 2026

Foto: Greenpeace
Hemen her gün denizlerimizdeki plastik kirliliğini gösteren haberlere, sosyal medya paylaşımlarına rastlıyoruz. Türkiye’nin atık sorununun krize dönüştüğünü denizlere bakarak anlayabiliriz çünkü karaya bıraktığımız atıkların bir bölümünün nehirler ve derelere ulaşıp denizleri kirlettiğini biliyoruz. Gözler Türkiye’nin ithal ettiği atıklara çevrilse de tek sorun atık ithalatı değil.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan’ın himayesinde kurulduğu belirtilen, bu yüzden de “resmi çevreci” diyebileceğimiz Sıfır Atık Vakfı’nın iki hafta önce yayımlanan raporu da rakamlarla durumu teyit ediyor. Raporda, nehirler yoluyla denizlere karışan küresel plastik kirliliğinin yüzde 1,5’inden Türkiye’nin sorumlu olduğu yazılmış. Bu da bizi dünyada denizlere en çok plastik atık bırakan 11’inci ülke yapıyor. Sıfır Atık Vakfı Başkanı Samed Ağırbaş da Türkiye'de kişi başına düşen plastik atık üretiminin yılda 48 kilo ile dünya ortalamasının yüzde 44 üzerinde olduğunu raporun tanıtımında söylemişti. Peki, denizlere ulaşan bu atıklar nereden geliyor?

Greenpeace Türkiye, “Türkiye’nin Sıfır Atık Politikası’nın Görünmeyen Yüzü” adlı bilgi notunda, BM verilerine göre İngiltere ve Avrupa Birliği’nden Türkiye’ye gönderilen plastik atık miktarının 2024’te 811 bin tona ulaştığını belirtiyor. Plastik sektörünün sözcülerinden PAGEV ise bu rakamın 677 bin ton olduğunu belirtiyor. Greenpeace, Ticaret Bakanlığı verilerinde ise 2024 atık ithalatının 1,3 milyon tona dayandığının da altını çiziyor.

Verilerdeki tutarsızlık da kontrolsüzlüğün bir göstergesi aslında. Biz yine de eldeki verilerle hesap yapmaya devam edelim. Çevre Bakanlığı’nın “Ulusal Atık Yönetimi Stratejisi ve Planı”na göre Türkiye’de belediye atıklarının miktarı 2024 yılında 40 milyon tona ulaşmış. Bakanlık bu rakamın yüzde 10’unun plastik atık olduğunu belirtiyor, bir başka deyişle her yıl 4 milyon ton plastik atık da kentlerde üretiliyor. Belediye atıklarında plastiğin payı da bölgelere göre değişiyor. Denizle iç içe olan Marmara’da yüzde 14’lere, Akdeniz’de yüzde 12’lere ulaşıyor.

Plastik atık elbette belediye atıkları ve ithalatla sınırlı değil ancak ikisini topladığımızda 5 milyon ton plastik atıktan bahsediyoruz ve bu miktarın beşte biri ithalatla Türkiye’ye giriyor. İthal edilen ve belediyelerin topladığı atıkların hepsi doğaya bırakılmıyor elbette. Türkiye’de toplanan atıkların yüzde 36’sı geri kazanım tesislerine gönderiliyor. Kalanı düzenli ve düzensiz (vahşi) depolama dediğimiz sahalara gidiyor. Düzensiz depolama adı altında doğaya bırakılanların bir kısmının da ormana, denize ulaştığını unutmayalım.

Türkiye’nin doğasını plastiklerden kurtarmak için Çin’in yaptığı gibi plastik atık ithalatını yasaklaması çok önemli bir adım olur. Zaten atık ithalatının Türkiye’ye yönelmesi Çin’in bu kararıyla bağlantılıydı. Çin “hayır” dedi, atıkların yeni adresi Türkiye oldu. Aynı durumu gemi sökümünde de yaşadık. Gelişmiş ülkeler bu kirli işlerden uzaklaştıkça, çevre ve insan sağlığını koruma konusunda önlem almayan Türkiye gibi ülkeler çöplerin ve çöp teknolojilerinin hedefi oluyor.

Plastik üretimini azaltacak ciddi bir eylemimiz de yok, sıfır atık kampanyasının etkisi tartışılır. 2017’de başlayan Sıfır Atık kampanyasının üzerinden dokuz yıl geçti. TÜİK verilerine göre 2017 yılında Türkiye’de plastikten üretilen 2 litreden küçük hacme sahip damacana, pet şişe gibi malzeme sayısı 19 milyondan fazlaymış. 2025’te bu sayı 26 milyona çıkmış. Marketlerde poşetlerin ücretli olması da 2019’da başladı; üzerinden de yedi yıl geçti. 2019’da plastikten yapılan torba ve çantaların ağırlığı 667 bin ton civarındayken 2025’te 1 milyon 79 bin ton olmuş. Neredeyse altı yılda iki katına çıkmış. PAGEV’in plastik ambalaj atık üretimi ve ihracatıyla ilgili rakamları da bu üretimin büyük bir bölümünün Türkiye’de kaldığına işaret ediyor. Plastik üretimi ve kullanımı artarken sorunun çözülemeyeceği ortada.

Bireysel tedbirlerle de böylesine devasa boyutlara ulaşmış bir çevre sorununu çözemeyiz. Mıntıka temizliğiyle milyonlarca ton atığı toplamak mümkün değil. Hükümetin politika üretmesi, atık toplamaktan önce plastik atık üretimini sınırlamak için adım atması gerek. Slogandan öteye gitmeyen sıfır atık kampanyalarıyla, şirketlerin keyfini bozmamak üzerine tasarlanmış depozitolu ürün toplama makinalarıyla sorunu geçiştirmeye çalışıyorlar. Şimdi soralım. Tek kullanımlık plastik ürünleri neden yasaklamıyorsunuz? Sizi hangi plastik üreticisi durduruyor? Neden sektörü ilgilendiren tüm verileri şeffaf bir şekilde açıklamıyorsunuz?

Helal atık

Özgür Gürbüz-BirGün / 8 Ağustos 2026

Hükümetin yaşam tarzına müdahalesi ve onların tarif ettiği inanca sahip olmayanları cezalandırması depozitolu ambalaja kadar uzandı. Ambalaj atıklarını toplamak için sokaklara konan makinelerin bazıları alkollü içki ambalajlarını almamak üzerine programlanmış. Boş bira kutusundan bile rahatsız olan bazı marketler, çevreye zarar vermemek adına ambalajını makineye getiren kişileri geri çeviriyor, üstelik nedenini de söylemiyor. Başıma gelince araştırdım. Meğer sorun “atığımın helal olmamasıymış”.

 

Bildiğiniz gibi bir ay kadar önce cam, alüminyum ve pet şişedeki içecek ambalajlarına depozito getirildi ve sayıları çok az da olsa marketlere, sokaklara DOA adı verilen makineler yerleştirildi. Ambalaj atığınızı artık bu makinelere atıp, geri dönüşüm sürecine destek olabiliyor, karşılığında da her bir ambalaj için bir lira alıyorsunuz. Kötünün iyisi diyebileceğimiz bir uygulama. Yıllardır atıklarımı evde ayıran biriyim zaten. Hafta sonu uygulamayı cep telefonuma indirdim ve biriktirdiğim atıkları DOA makinesine götürüp nasıl çalıştığını görmek istedim.

Makine sayısı çok az ve atık hazneleri çok çabuk doluyor. O yüzden de sürekli uygulamadan uygun anı kolluyordum. Kadıköy Selamiçeşme’deki BİM süpermarketinin önündeki makinede alüminyum kutular için “uygun” ibaresini görünce, cam şişeleri evde bırakıp yola koyuldum. Makinenin önüne geldiğimde alüminyum kutular için hala uygun uyarısı vardı ancak ilk kutuyu atar atmaz ekranda, “Bu ürün, bu cihazda iade edilememektedir. Lütfen farklı bir iade noktasını deneyiniz” yazısı çıktı ve kutu geri verildi. Acaba o kutuda mı sorun var diyerek diğerlerini denedim. Diğer kutularda da aynı yanıtı aldım. Hepsi bira kutusuydu. İçime bir kurt düştü, markete girip alüminyum kutuda bir meyve suyu aldım. İçip onu makineye gönderdiğimde hiç sorunsuz kabul etti. Bununla da yetinmedim. Yarım saat yürüyüp, birçok kişinin kuyrukta olduğu en yakındaki diğer DOA makinesine gittim. Bu makine bir markete bağlı değildi, sokaktaydı. Bekleyenlerden rica ederek aynı kutuları bu makineye attım. Bu defa sorun yaşamadım. Sorun BİM’in önündeki makinedeydi. Bira kutularını beğenmeyen oydu.

Tahminimi doğrulamak için Türkiye Çevre Ajansı’nda belirtilen numaradan çağrı merkezini aradım. Müşteri temsilcisinden aldığım yanıt şu oldu: “Mevzuat gereği alkollü içecek satışı yapmayan satış noktaları, alkollü içecek ambalajlarını geri almaktan imtina edebilirler. Tamamen marketle ilgili bir durum”. Burada hangi mevzuattan bahsediliyor emin değilim. Tamamen depozito makinesini marketinin önüne koyan şirketin patronlarının keyfine kalmış bir durum desek daha doğru olur. Alın size bir ayrımcılık daha.

Alkollü içecek ambalajını geri dönüşüme göndermek isteyenleri daha az geri dönüşüm seçeneği bekliyor. Bu da benim durumumda olduğu gibi daha fazla yol, daha fazla kuyruk ve eziyet demek. Dünyada milyonlarca müslüman var ve birçoğunun alkollü içki içtiğini hepimiz biliyoruz. Müslümanların bile farklılaştığı bir konuda, iki üç market sahibi rahatsız oluyor diye binlerce yurttaşa eziyet çektirmek, doğanın kirletilmesine davetiye çıkarmak, “sıfır atık” politikasıyla ne kadar uyuşuyor? COP 31’de “helal sıfır atık” uygulamanızı dünyaya anlatırsınız artık. Türkiye’de birçok ilde alkollü içecek satış belgesinin çok zor verildiğini, bir çeşit gizli baskı uygulandığını da biliyoruz. O illerde insanlar kullanılmış ambalajları geri dönüştürmek için kilometrelerce yol mu yapacak, makine makine gezip demokrasiye saygılı geri dönüşüm makinesi mi arayacak? Ya tüm makineleri tüm atıklara açın ya da çevreyi koruyormuş gibi yapmayı bırakın.

Boş bira kutusunu, mağazanın içinde bile olmayan bir makineye atılmasından kim neden rahatsız oluyor, o da ilginç bir konu. Kamunun kaynakları insanların bireysel tercihleri için nasıl böyle israf edilebiliyor? Bunun gibi onlarca soru sorulabilir. Ne acayip iş değil mi? Laiklik olmadan çevre koruması bile olmuyor ülkede.

Türkiye Küresel Serinletme Taahhüdü’nde neden yok?

Özgür Gürbüz-BirGün / 4 Ağustos 2026

İnsan kaynaklı iklim değişikliği kentleri yaşanmaz hale getiriyor. Avrupa’da sıcak hava dalgaları nedeniyle bu yaz hayatını kaybedenlerin sayısının şimdiden 30 bini geçtiği tahmin ediliyor. Ölenlerin büyük çoğunluğu 65 yaş ve üstünde. Kalp ve damar hastalıkları bulunanlar, klima alma, faturalarını ödeme şansı olmayan yoksullar gibi dezavantajlı gruplar iklim krizi kaynaklı sıcak hava dalgalarının öncelikli kurbanları.

İklim krizi sadece Avrupa’yı vurmuyor. Dünyada sıcaklıkla ilgili ölümler, 2000-2004 dönemi ile 2017-2021 dönemi arasında yüzde 68 oranında arttı. 2023 yılında yapılan bir araştırma 1 milyar 200 milyon insanın soğutma araçlarına erişimleri olmadığı için risk altında olduğunu gösteriyor. Erişimi olmayanlar içinde kırsalda yaşayanlarının yüzde 52’si, kentlerde yaşayanların ise yüzde 54’ü kadın. Kadınlar gibi çocuklar da klimasız, vantilatörsüz evlerde risk altında sıcaklarla boğuşuyor.

Avrupa’da binaların sıcaktan çok soğuk havaya dayanıklı yapılması, klima eksikliği ölü sayısını artırıyor ama her eve klima koymak da sorunu çözmüyor. Yoksulların elektrik faturasını ödeme şansları yok. İklim krizini durdurmadan, klimalarla uyum sağlamaya çalışmak elektrik talebini artıracağı için sorunu daha da büyütüyor. Uluslararası Enerji Ajansı, önümüzdeki dört yılda alan soğutma kaynaklı elektrik talebinin veri merkezleri (yapay zeka) kaynaklı talepten bile daha yüksek olacağını belirtiyor.

Elektrik talebini kömür ve gaz santrallarıyla karşılamak iklimi değiştiren daha çok emisyon demek. Rüzgar ve güneş gibi yenilenebilir enerjiye yönelseniz, o da başka sorunları beraberinde getirebiliyor. O zaman sorunun çözümü soğutma gereksinimini azaltmak.

2023 yılında COP 28’de (BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 28. Taraflar Konferansı) Küresel Serinletme Taahhüdü (Global Cooling Pledge) bu yüzden ortaya atılmış, üç ayrı hedefte uzlaşılmıştı. 2050’ye kadar soğutma kaynaklı seragazı emisyonlarının yüzde 68 oranında azaltılması, sürdürülebilir soğutmaya erişimin 2030’a kadar ciddi oranda artırılması ve yeni klimaların küresel ortalama verimliliğinin yüzde 50 oranında iyileştirilmesi.

O günden bu yana bu taahhüde 75 ülke ve 250’den fazla kent imza attı. Serin Koalisyon ya da Havalı Koalisyon (Cool Coalition) adı verilen bu grup birçok ülkede örnek projelerle hedefleri gerçekleştirmeye çalışıyor.

Bu nasıl olacak? Öncelikle soğutmada kullanılan klima gibi aletlerin daha verimli olanlarıyla değiştirilmesi isteniyor. 2022 yılında sabit soğutma cihazlarının dünyada tüketilen elektriğin yüzde 19’undan sorumlu olduğunu düşünürseniz en ufak bir verimlilik artışının bile büyük fark yaratacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Marketlerde gördüğümüz kapaksız buzluklar da kapaklı olanlara göre iki kat fazla elektrik tüketiyor. Buzluklara kapak zorunluluğu da çok şeyi değiştirebilir.

Yeşil binalar, yalıtım standartlarının artırılması ise daha köklü çözümler arasında yer alıyor. ABD’de değişen standartlar yeni binaların eskilerine göre yüzde 40 daha az enerji tüketmesini sağlamış. Fas’ta klimalardan güneş panellerine kadar yeni standartlar belirlenmiş. Dünyada ulusal ölçekte soğutma politikaları sahibi ülkelerin oranı 2023’te yüzde 54’e ulaşmış. Soğuk gıda zincirlerinin iyileştirilmesinden kentlerdeki ısı adalarının azaltılmasına kadar onlarca proje ve fikir var. Şimdi can alıcı soruya gelelim. Küresel Serinletme Taahhüdü’ne imza atan 75 ülke ve 250’den fazla kent arasında neden Türkiye ve Türkiye’den kentler yok? Şirketler ve akademik kuruluşlar da katılabiliyor ama orada da Türkiye’den bir isme rastlamıyoruz. Bu çalışmaların bazıları ilerleyecek, bazıları kağıt üstünde kalacak; formalite olduğunu bile düşünebilirsiniz ancak dünyada kamu böyle çalışıyor ve içlerinden çıkan bir çözüm, o ülkeyi bir adım öne çıkaracak.

Hükümetin planlama “sevmemesi” ve yandaş şirketlerle ilişkilerinden dolayı elektrik tüketimini azaltma gibi bir isteği hiç olmadı. Herkes daha çok elektrik tüketsin, dağıtım şirketleri ve büyük santral sahipleri zengin olsun istiyorlar. Faturayı ne de olsa halk ödüyor. Enerji verimliliği o yüzden hep arka planda. Halbuki Türkiye’nin elektrik tüketiminde soğutma çok büyük rol oynuyor. Belediyeler de sürece dahil olamıyor çünkü hükümet tarafından çalışamayacak hale getirildiler. Başkanlar hapiste, kadrolar gözlem altında ve bütçeler kısıtlandı. Zaten yerel yönetimlerin yetki sorunu da var. Kentinde yapılan binanın standartını belediyeler değil, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı belirliyor. Boşuna demiyoruz, başka bir dünya mümkün diye.

Enerjide güneşin önemi

Özgür Gürbüz-BirGün / 29 Temmuz 2026

26 Temmuz 2026, elektrik üretim grafiği
Türkiye’nin elektrik talebinin en yüksek olduğu an 28 Temmuz 2025, saat 14.45’ti. O andaki elektrik talebini karşılamak için 60 bin megavatlık elektrik santralına ihtiyaç duyuldu. Türkiye’nin mevcut elektrik santrallarının kurulu gücü ise 126 bin. Elektrik talebinin iki katından fazla kurulu gücümüz olduğu ortada ama iş bu kadar basit değil.

Elektrik üreten santralların 42 bin megavatı rüzgar ve güneş santralı. Bu santrallar düğmesine bastıldığında elektrik üreten santrallar değil ama nükleer ve termik santral sevdalılarının anlattığı gibi “kafasına göre çalışan” santrallar da değiller. Güneşin ne zaman doğduğu ve battığı, rüzgarın ne zaman eseceği ve duracağı minimal hata paylarıyla biliniyor. Benzer bir değişkenliğe sahip hidroelektrik santralların kurulu gücü de 32 bin megavat civarında. Hidroelektrik ve yenilenebilir enerjiyi toplayınca kurulu gücün yarısından fazlası düğmesine bastığınızda her zaman çalışamayabilecek santrallardan oluşuyor. Nükleer ve termik santralları savunanlar da bu saptamaya güvenerek, “baz yük” dedikleri bu iki tip santralın payının artırılmasını savunuyor.

İlk bakışta haklı gibi görünseler de değişen dünya onları zorluyor. Öncelikle şunu bilmeliyiz. Türkiye’nin elektrik talebinin arttığı günler yaz ayları ve öğle saatleri. Nedeni de büyük ölçüde klima kullanımının artması. Burada Türkiye’nin giderek artan güneş kurulu gücü inanılmaz önemli bir rol üstlenerek hayat kurtarıyor. Çünkü uzun yaz günlerinde güneş enerjisi üretimi de artıyor ve Türkiye’nin elektrik üretiminde asıl oyuncu haline geliyor.

İnanmayabilirsiniz, üç gün öncesinden rakamlar vererek ispatlayalım. 27 Temmuz 2026 günü güneş santralları sabah saat 6.30 itibarıyla elektrik üretmeye başladı ve öğle saatlerinde, örneğin saat 13.00’da 50 bin megavatlık elektrik üretiminin 21 bin megavatını karşıladı. Barajlarla beraber bu iki kaynak elektrik üretiminin beşte üçünü oluşturdu. Güneş santrallarının en son elektrik ürettiği saat ise 19.30’du. Bu bahar ve yaz aylarında hemen hemen her gün böyle, güneş artık asıl oyuncu ve artan kapasitesiyle çok daha büyük paylara sahip olacak. Güneşin elektrik talebinin yüksek olduğu saatlerde devreye girmesi Türkiye’yi büyük bir yükten kurtarıyor. Güneş enerjisi olmasaydı, talebi karşılamak için öğle saatlerinde 20 bin megavata yakın ek santral gerekecekti ki bu da 20 büyük termik santrala eş.

Kömür ve gazla çalışan termik santrallara en çok akşam saatlerinde ihtiyaç oluyor, o saatlerde bile 25 bin megavatlık kapasite çalışıyor çünkü gündüz bekletilen hidroelektrikle, düğmesine basınca çalışma özelliği olan biyokütle ile jeotermal gibi farklı yenilenebilir enerji kaynakları da devreye alınıyor. Rüzgar ise zaten gece de elektrik üretimi yapabiliyor.

Türkiye’nin mevcut koşullarda ihtiyacı, öğle saatlerinde özellikle güneşten üretilen fazla elektriği depolayabilmek ve akşam ve gece saatlerinde şebekeye vermek. Bunu yapmanın birçok yolu var ama düşük maliyet nedeniyle öne çıkan yöntem büyük bataryalardan oluşan elektrik depolama sistemleri. Türkiye’nin toplam 33 bin megavatı bulan depolama sistemlerine ön lisans verdiğini hatırlatalım. Bataryalar 24 saatlik kapasitelere sahip değiller ama 12 saatlik güneşsiz geçen zamanda önemli bir rol oynayabilirler. 8-12 saat arası elektrik verebilecek batarya teknolojisi de mevcut ama Türkiye’de RES ve GES yatırımlarında zorunlu tutulan süre o santralin üretiminin bir saatine eşit. Bunun ivedilikle değişmesi gerektiğini de yeri gelmişken söyleyelim.

Elektrik depolama kapasitesi büyüdükçe akşam saatlerinde termik ve nükleer santrallara olan ihtiyacın azalacağı ortada. Kömürsüz bir Türkiye ufukta göründü bile. 26 Temmuz örneğinden devam edelim. Gece saatlerinde 15 bin megavatlık katkı yapan kömür santrallarının yenilenebilir ve batarya kapasitesi artışı ama daha da önemlisi iyi bir enerji yönetimiyle kısa vadede devreden çıkarılmasının önünde bir engel olmadığını söyleyebiliriz. Biyokütle santralları gündüz değil gece elektrik üretebilir. Öğle saatlerinde barajlar durdurulup, güneşle ikame edilebilir. Sadece bu bile bize 6-7 bin megavatlık bir hidro gücün akşama bırakılmasını sağlayabilir. Zaten barajlı hidroelektrik santralları güneş santrallarıyla eşleştirilse, batarya ihtiyacı da azalır.

Enerjinin verimli kullanılmasıyla tasarruf artırılabilir, akıllı binalar ve kentlerle klima ihtiyacı azalır ve gece boyunca boş yere yanan ışıklandırmalar kapatılabilir. Bunlar gibi onlarca çözüm enerji yönetimiyle ilgili ve ne yazık ki hükümetin planlama ve yönetim eksiği nedeniyle hayata geçirilmiyor. Özetle, güneş, rüzgar bize yeter diyenler haklı çıkıyor. Kısa sürede bunu rakamlar da söyleyecek ama bizi kömür ve nükleerciler yönetiyor.