Türkiye COP 31’e hazırlanıyor

Özgür Gürbüz-BirGün / 20 Eylül 2026

Afşin Elbistan A - O. Gurbuz 
Kömür, petrol ve gaz gibi fosil yakıtların kullanımı iklimi değiştiriyor. Fosil yakıtlar kullanıldıkça atmosfere karbondioksit gibi seragazları bırakılıyor. Seragazı miktarı arttıkça küresel ısınma hızlanıyor, aşırı hava olaylarının sayısını ve şiddetini artırıyor. Sonrası görülmedik yağışlar, bitmeyen kuraklıklar, daha sık görülen sıcak hava dalgaları, tetiklenen orman yangınları, beklenemdik fırtınalar ve dolular…

Küresel bir sorunun çözümü için devletlerin bir araya gelmesi gerek. O yüzden her yıl toplanıyorlar; bu yılki toplantı Antalya’da. Türkiye, 9 Kasım 2026’da Antalya’da başlayacak Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (UNFCCC) 31’inci Taraflar Konferansı’nın ev sahibi. İklim değişikliğini durdurmak için 200’e yakın devletin, sivil toplum örgütlerinin ve iş dünyasının bir araya geleceği bu toplantıya Türkiye de çok sıkı hazırlanıyor. Neler yapıyor, anlatalım.

İki dev kömürlü termik santral yüzünden kış aylarında “siyah kar yağdı” haberleriyle gündeme gelen Afşin-Elbistan’daki A Termik Santralı’na, santralın yaklaşık yarısı gücünde ek ünite yapılması için Çelikler Holding uğraşıyor. Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporu hazırlandı, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı da bu rapora ÇED olumlu kararı verdi. Çevreciler, sağlıkçılar ve o bölgede oturanlar itiraz etti ÇED olumlu kararı iptal edildi. Halk kurtulduk derken, COP 31’e başkanlık yapacak Çevre Bakanı Murat Kurum’un bakanlığı bu mahkeme kararına itiraz etti. Antalya’da “iklim koruyucusu” olacak Kurum, Afşin’de yeni kömür santralı yapılsın diye uğraşıyor.

Cengiz Holding, Karabiga’da ithal kömürle çalışan termik santralına, devasa bir termik santral (1050 MW) daha eklemek üzere ÇED sürecini başlattı. COP 31’in ev sahibinden çıt çıkmadı. Kömür iklimi değiştirdiği gibi hava kirliliğinin de başlıca sorumlularından.

YK Enerji, Yeniköy ve Kemerköy termik santrallarına kömür sağlamak için Muğla Akbelen ve civarındaki maden sahalarını genişletmek istiyor. Cumhurbaşkanı işlerini kolaylaştırmak için acil kamulaştırma kararı bile aldı. Kararın yürütmesi durdurulsa da dava süreci devam ediyor. Hükümet ve devlet kömürcülerin yanında olduğunu her fırsatta hissettiriyor. Her yıl binlerce insanın canını alan iklim krizini körüklemekte kamu yararı olduğunu bile iddia edebiliyorlar.

Kırklareli’nde ENKA Kırklareli Elektrik Üretim A.Ş., 852 MW gücünde büyük bir gaz santralı açtı. Gaz, elektrik üretiminde kömürden sonra en çok seragazı emisyonuna yol açan ve iklimi değiştiren enerji kaynağı. Enerji Bakanı Alparslan Bayraktar, mayıs ayında gaz santralının açılışına bizzat katılarak COP 31 hazırlıklarını bir adım ileri götürdü.

COP 31 hazırlıkları bunlarla sınırlı değil elbette, her gün bir başka adım daha atılıyor.

5 Eylül günü, “Trakya Petrol ve Doğal Gaz Arama ve Üretim Projesi” kapsamında Kırklareli, Edirne ve Tekirdağ’da, petrol ve gaz araması için onlarca sahanın acele kamulaştırılması için Cumhurbaşkanı Kararı alındı, Resmi Gazete’de yayımlandı. Türkiye’nin toplam seragazı emisyonları içinde ulaşım kaynaklı emisyonların payı yaklaşık yüzde 17. Burada aslan payı petrolde ama Türkiye ulaşımı karayolundan demiryoluna, otomobilden toplu taşımaya kaydırmak yerine petrol aramak için çok değerli tarım arazilerini sondaja açıyor. Mazot fiyatı 100 lirayı geçince de bizim ne suçumuz var diyorlar. Demiryolu yerine duble yol yaparken, havaalanı açarken iyiydi ama.

17 Eylül günü Resmi Gazete’de yayımlanan bir başka kararla 4 bin 300 hektardan fazla ormanlık alan orman sınırları dışına çıkarıldı, yani talana açıldı. Bu kaçıncı karar, saymak mümkün değil. Orman demek yutak alan demek. Ağaçlar karbondioksiti hapsettikleri için iklim kriziyle mücadelede çok önemli bir rol oynuyor. Ormanları, konuta, madene açtıkça, Türkiye’nin yutak alanları zarar görüyor, daha az karbon tutuyoruz. Bu da iklimi değiştiriyor.

COP 31 Türkiye’nin iklim politikasını zerre değiştirmiyor, kömürlü termik santrallardan vazgeçme kararı bile alamadılar. Avrupa’da bu kararı almayan 5 ülke kaldı. Bu işten sadece Antalya’daki otel sahipleri ve uçak şirketleri karlı çıkacak gibi görünüyor. Sözün kısası şu: Türkiye COP 31 hazırlıklarını sürdürüyor.

Akbelen’de şaka gibi uzman görüşü

 Özgür Gürbüz-BirGün / 6 Eylül 2026

Maden ocakları, Yeniköy ve Kemerköy termik santrallarının kömür ihtiyacını karşılamak için Akbelen Ormanları’nı kemirmeye devam ediyor. Tahribat her geçen gün artsa da köylüler ve çevreciler kömür madenine ve termik santrallara karşı direniyor. Hükümet ise aldığı kararlarla köylüyü daha zor durumda bırakıyor. Madenlerin acele kamulaştırma yoluyla genişletilmesi kararı da böyle bir karardı. Akbelen’de yaşayan Esra Işık, bu kararı protesto ederken tutuklanmış, günlerce hapiste yattıktan sonra serbest bırakılmış ama 2 yıl 1 ay hapis cezası almıştı.

Danıştay 6. Dairesi’nin esas hakkında karar verilene kadar acele kamulaştırmanın yürütmesinin durdurulmasını istemesinin ardından devreye şirketin siparişiyle rapor hazırlayan “uzmanlar girdi. İTÜ’den altı öğretim üyesi, YK Enerji’nin isteği üzerine termik santrallara ihtiyaç olup olmadığıyla ilgili bir rapor hazırladı. Umarım Danıştay bu rapora bakarak karar vermez! Rapor yanıltıcı bilgilerle dolu.

Uzman raporunda Türkiye’nin enerji ithalatına 70 milyar dolar ödediği söylenmiş ve çözüm için yerli linyit işaret edilmiş. Doğrusu şu: Türkiye’nin 2025 yılında 62,5 milyar doları bulan enerji ithalatında aslan payı petrole ait ve onu da gaz izler. Kömürün petrolü ve gazı ikame edebilmesi için ulaşımın, ısıtmanın tamamen elektrikli olması, sanayide petrol ve gaz kullanımı yerine elektrik kullanılması gerekir. Türkiye’de henüz böyle bir durum yok. Elektrik kullanımı yaygınlaşsa bile, elektriği kömürden daha ucuza, çevreye ve iklime zarar vermeden üreten yenilenebilir enerji kaynakları dururken niye kömür gibi kirli bir kaynaktan elektrik üretelim?  

Uzmanlar, enerji arz güvenliği için kömür santrallarına ihtiyaç var, dolayısıyla da yeni kömür madenleri açılmalı demiş. Hatta adres göstermeden Avrupa’daki elektrik kesintilerinin bile yenilenebilir enerji kaynaklı olduğunu iddia etmiş. İspanya-Portekiz’deki kesintinin yenilenebilir enerji değil yönetimsel bir sorun olduğu ENTSO raporlarında yazıyor, o raporları okumadan, ezbere yorum yapılmış. Üstelik bu yaz, Avrupa’da kuraklık nedeniyle kapatılan veya kapasitesi düşürülen nükleer ve termik santral haberleri her gün önümüze düşerken, arz güvenliği sorunu yaratıyor diye yenilenebilir enerjiyi suçlamak pek ciddiye alınacak bir sav değil.

Enerji arz güvenliği iddiasını rakamlarla da çürütelim. Türkiye’nin enerji santrallarının kurulu gücü 126 GW. En yüksek talebin olduğu gün ve saatte gereken kurulu güç ise 60 GW. Hükümetin açıkladığı hedeflere göre 2035'e kadar 70 GW daha rüzgar ve güneş gücünün şebekeye eklenmesinin planlandığını biliyoruz. Bu da kurulu gücün başka hiçbir ek olmasa bile 2035’te en az 196 GW olacağını gösteriyor. TEİAŞ'ın projeksiyonuna göre o tarih için en yüksek talep tahmini ise 92 GW. Talebin iki katı kurulu güç planlanırken, toplam kurulu gücü 1 GW’ı biraz geçen iki termik santrala mı muhtaç kalacak Türkiye?

Uzmanların olayı anlaması için şu notu da yazalım. Elbette yenilenebilir enerjinin sürekli olmaması onları yedekleyecek başka santrallara ve elektrik depolama sistemlerine ihtiyacı artıracak. Türkiye’de bu uygulamayı bir süredir görüyoruz zaten. Güneş ve rüzgarın olduğu zamanlarda barajlar yedeğe alınıyor, özellikle akşam saatlerinde ise kapaklar açılarak bir batarya gibi kullanılıyor. Uzmanlar TEİAŞ’ın günlük verilerine baksa bu durumu görürdü.

Kaldı ki, mevcut enerji yönetimi 33 bin megavatı bulan elektrik depolama santralına ön lisans vererek, enerji yönetiminde baz yük santrallara duyulan gereksinimi azaltacak bir adım daha attı. Yeni rüzgar ve güneş santralı kurmak isteyene elektrik depolama tesisi de kur diyor. Uzmanlar bilerek ya da bilmeyerek hükümetin bu enerji politikasına itiraz ediyor da olabilir tabi.

Biyokütle, hidroelektrik, jeotermal gibi istendiğinde devreye girebilen yenilenebilir enerji kaynakları ile batarya kapasitesinin rüzgar ve güneş üretimini dengeleyecek şekilde planlanması bu sistemi yürütebilir. Türkiye’nin elektrik üretiminde yüzde 2’lik bir paya sahip termik santrallar için enerji arz güvenliği bahanesini kullanmak inandırıcı değil. Türkiye’nin elektrikte enerji verimliliği ve tasarrufu potansiyeli yüzde 25’lere varıyor. DPT raporlarında bu rakamlar var.

Uzmanların ekonomik sürdürülebilirlik açısından kömürlü termik santrallara ihtiyaç var söylemine de hükümetin Suudi Arabistan’la yaptığı anlaşmadan rakamlarla yanıt verelim. Suudi Arabistan kuracağı güneş santralından üreteceği elektriği kilovatsaati 2,3 dolar sentten satacağını taahhüt eti. Daha önceki güneş ihalelerinde (YEKA) bundan bile düşük fiyatlar verilmişti. Kapasite mekanizması adı altında yerli kömür santrallarına verilen alım garantileri bu rakamların çok üstündeydi. Güneş santrallarının yanına elektrik depolama için dev bataryalar konsa, yani akşam saatlerinde de elektrik üreten hale getirilse bile, kömürden ucuza üretim yapacağını gösteren onlarca rapor var. Uzmanlar isterse seve seve paylaşırım.

Plastik kirliliğinin tek sorumlusu ithalat değil

Özgür Gürbüz-BirGün / 18 Ağustos 2026

Foto: Greenpeace
Hemen her gün denizlerimizdeki plastik kirliliğini gösteren haberlere, sosyal medya paylaşımlarına rastlıyoruz. Türkiye’nin atık sorununun krize dönüştüğünü denizlere bakarak anlayabiliriz çünkü karaya bıraktığımız atıkların bir bölümünün nehirler ve derelere ulaşıp denizleri kirlettiğini biliyoruz. Gözler Türkiye’nin ithal ettiği atıklara çevrilse de tek sorun atık ithalatı değil.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan’ın himayesinde kurulduğu belirtilen, bu yüzden de “resmi çevreci” diyebileceğimiz Sıfır Atık Vakfı’nın iki hafta önce yayımlanan raporu da rakamlarla durumu teyit ediyor. Raporda, nehirler yoluyla denizlere karışan küresel plastik kirliliğinin yüzde 1,5’inden Türkiye’nin sorumlu olduğu yazılmış. Bu da bizi dünyada denizlere en çok plastik atık bırakan 11’inci ülke yapıyor. Sıfır Atık Vakfı Başkanı Samed Ağırbaş da Türkiye'de kişi başına düşen plastik atık üretiminin yılda 48 kilo ile dünya ortalamasının yüzde 44 üzerinde olduğunu raporun tanıtımında söylemişti. Peki, denizlere ulaşan bu atıklar nereden geliyor?

Greenpeace Türkiye, “Türkiye’nin Sıfır Atık Politikası’nın Görünmeyen Yüzü” adlı bilgi notunda, BM verilerine göre İngiltere ve Avrupa Birliği’nden Türkiye’ye gönderilen plastik atık miktarının 2024’te 811 bin tona ulaştığını belirtiyor. Plastik sektörünün sözcülerinden PAGEV ise bu rakamın 677 bin ton olduğunu belirtiyor. Greenpeace, Ticaret Bakanlığı verilerinde ise 2024 atık ithalatının 1,3 milyon tona dayandığının da altını çiziyor.

Verilerdeki tutarsızlık da kontrolsüzlüğün bir göstergesi aslında. Biz yine de eldeki verilerle hesap yapmaya devam edelim. Çevre Bakanlığı’nın “Ulusal Atık Yönetimi Stratejisi ve Planı”na göre Türkiye’de belediye atıklarının miktarı 2024 yılında 40 milyon tona ulaşmış. Bakanlık bu rakamın yüzde 10’unun plastik atık olduğunu belirtiyor, bir başka deyişle her yıl 4 milyon ton plastik atık da kentlerde üretiliyor. Belediye atıklarında plastiğin payı da bölgelere göre değişiyor. Denizle iç içe olan Marmara’da yüzde 14’lere, Akdeniz’de yüzde 12’lere ulaşıyor.

Plastik atık elbette belediye atıkları ve ithalatla sınırlı değil ancak ikisini topladığımızda 5 milyon ton plastik atıktan bahsediyoruz ve bu miktarın beşte biri ithalatla Türkiye’ye giriyor. İthal edilen ve belediyelerin topladığı atıkların hepsi doğaya bırakılmıyor elbette. Türkiye’de toplanan atıkların yüzde 36’sı geri kazanım tesislerine gönderiliyor. Kalanı düzenli ve düzensiz (vahşi) depolama dediğimiz sahalara gidiyor. Düzensiz depolama adı altında doğaya bırakılanların bir kısmının da ormana, denize ulaştığını unutmayalım.

Türkiye’nin doğasını plastiklerden kurtarmak için Çin’in yaptığı gibi plastik atık ithalatını yasaklaması çok önemli bir adım olur. Zaten atık ithalatının Türkiye’ye yönelmesi Çin’in bu kararıyla bağlantılıydı. Çin “hayır” dedi, atıkların yeni adresi Türkiye oldu. Aynı durumu gemi sökümünde de yaşadık. Gelişmiş ülkeler bu kirli işlerden uzaklaştıkça, çevre ve insan sağlığını koruma konusunda önlem almayan Türkiye gibi ülkeler çöplerin ve çöp teknolojilerinin hedefi oluyor.

Plastik üretimini azaltacak ciddi bir eylemimiz de yok, sıfır atık kampanyasının etkisi tartışılır. 2017’de başlayan Sıfır Atık kampanyasının üzerinden dokuz yıl geçti. TÜİK verilerine göre 2017 yılında Türkiye’de plastikten üretilen 2 litreden küçük hacme sahip damacana, pet şişe gibi malzeme sayısı 19 milyondan fazlaymış. 2025’te bu sayı 26 milyona çıkmış. Marketlerde poşetlerin ücretli olması da 2019’da başladı; üzerinden de yedi yıl geçti. 2019’da plastikten yapılan torba ve çantaların ağırlığı 667 bin ton civarındayken 2025’te 1 milyon 79 bin ton olmuş. Neredeyse altı yılda iki katına çıkmış. PAGEV’in plastik ambalaj atık üretimi ve ihracatıyla ilgili rakamları da bu üretimin büyük bir bölümünün Türkiye’de kaldığına işaret ediyor. Plastik üretimi ve kullanımı artarken sorunun çözülemeyeceği ortada.

Bireysel tedbirlerle de böylesine devasa boyutlara ulaşmış bir çevre sorununu çözemeyiz. Mıntıka temizliğiyle milyonlarca ton atığı toplamak mümkün değil. Hükümetin politika üretmesi, atık toplamaktan önce plastik atık üretimini sınırlamak için adım atması gerek. Slogandan öteye gitmeyen sıfır atık kampanyalarıyla, şirketlerin keyfini bozmamak üzerine tasarlanmış depozitolu ürün toplama makinalarıyla sorunu geçiştirmeye çalışıyorlar. Şimdi soralım. Tek kullanımlık plastik ürünleri neden yasaklamıyorsunuz? Sizi hangi plastik üreticisi durduruyor? Neden sektörü ilgilendiren tüm verileri şeffaf bir şekilde açıklamıyorsunuz?

Helal atık

Özgür Gürbüz-BirGün / 8 Ağustos 2026

Hükümetin yaşam tarzına müdahalesi ve onların tarif ettiği inanca sahip olmayanları cezalandırması depozitolu ambalaja kadar uzandı. Ambalaj atıklarını toplamak için sokaklara konan makinelerin bazıları alkollü içki ambalajlarını almamak üzerine programlanmış. Boş bira kutusundan bile rahatsız olan bazı marketler, çevreye zarar vermemek adına ambalajını makineye getiren kişileri geri çeviriyor, üstelik nedenini de söylemiyor. Başıma gelince araştırdım. Meğer sorun “atığımın helal olmamasıymış”.

 

Bildiğiniz gibi bir ay kadar önce cam, alüminyum ve pet şişedeki içecek ambalajlarına depozito getirildi ve sayıları çok az da olsa marketlere, sokaklara DOA adı verilen makineler yerleştirildi. Ambalaj atığınızı artık bu makinelere atıp, geri dönüşüm sürecine destek olabiliyor, karşılığında da her bir ambalaj için bir lira alıyorsunuz. Kötünün iyisi diyebileceğimiz bir uygulama. Yıllardır atıklarımı evde ayıran biriyim zaten. Hafta sonu uygulamayı cep telefonuma indirdim ve biriktirdiğim atıkları DOA makinesine götürüp nasıl çalıştığını görmek istedim.

Makine sayısı çok az ve atık hazneleri çok çabuk doluyor. O yüzden de sürekli uygulamadan uygun anı kolluyordum. Kadıköy Selamiçeşme’deki BİM süpermarketinin önündeki makinede alüminyum kutular için “uygun” ibaresini görünce, cam şişeleri evde bırakıp yola koyuldum. Makinenin önüne geldiğimde alüminyum kutular için hala uygun uyarısı vardı ancak ilk kutuyu atar atmaz ekranda, “Bu ürün, bu cihazda iade edilememektedir. Lütfen farklı bir iade noktasını deneyiniz” yazısı çıktı ve kutu geri verildi. Acaba o kutuda mı sorun var diyerek diğerlerini denedim. Diğer kutularda da aynı yanıtı aldım. Hepsi bira kutusuydu. İçime bir kurt düştü, markete girip alüminyum kutuda bir meyve suyu aldım. İçip onu makineye gönderdiğimde hiç sorunsuz kabul etti. Bununla da yetinmedim. Yarım saat yürüyüp, birçok kişinin kuyrukta olduğu en yakındaki diğer DOA makinesine gittim. Bu makine bir markete bağlı değildi, sokaktaydı. Bekleyenlerden rica ederek aynı kutuları bu makineye attım. Bu defa sorun yaşamadım. Sorun BİM’in önündeki makinedeydi. Bira kutularını beğenmeyen oydu.

Tahminimi doğrulamak için Türkiye Çevre Ajansı’nda belirtilen numaradan çağrı merkezini aradım. Müşteri temsilcisinden aldığım yanıt şu oldu: “Mevzuat gereği alkollü içecek satışı yapmayan satış noktaları, alkollü içecek ambalajlarını geri almaktan imtina edebilirler. Tamamen marketle ilgili bir durum”. Burada hangi mevzuattan bahsediliyor emin değilim. Tamamen depozito makinesini marketinin önüne koyan şirketin patronlarının keyfine kalmış bir durum desek daha doğru olur. Alın size bir ayrımcılık daha.

Alkollü içecek ambalajını geri dönüşüme göndermek isteyenleri daha az geri dönüşüm seçeneği bekliyor. Bu da benim durumumda olduğu gibi daha fazla yol, daha fazla kuyruk ve eziyet demek. Dünyada milyonlarca müslüman var ve birçoğunun alkollü içki içtiğini hepimiz biliyoruz. Müslümanların bile farklılaştığı bir konuda, iki üç market sahibi rahatsız oluyor diye binlerce yurttaşa eziyet çektirmek, doğanın kirletilmesine davetiye çıkarmak, “sıfır atık” politikasıyla ne kadar uyuşuyor? COP 31’de “helal sıfır atık” uygulamanızı dünyaya anlatırsınız artık. Türkiye’de birçok ilde alkollü içecek satış belgesinin çok zor verildiğini, bir çeşit gizli baskı uygulandığını da biliyoruz. O illerde insanlar kullanılmış ambalajları geri dönüştürmek için kilometrelerce yol mu yapacak, makine makine gezip demokrasiye saygılı geri dönüşüm makinesi mi arayacak? Ya tüm makineleri tüm atıklara açın ya da çevreyi koruyormuş gibi yapmayı bırakın.

Boş bira kutusunu, mağazanın içinde bile olmayan bir makineye atılmasından kim neden rahatsız oluyor, o da ilginç bir konu. Kamunun kaynakları insanların bireysel tercihleri için nasıl böyle israf edilebiliyor? Bunun gibi onlarca soru sorulabilir. Ne acayip iş değil mi? Laiklik olmadan çevre koruması bile olmuyor ülkede.