Yoksul çocukları bekleyen bir başka tehlike

Özgür Gürbüz-BirGün / 12 Nisan 2026

Foto: Kadıköy Belediyesi
Gıda meselesi en öncelikli sorunlarımızdan biri. Dün, Kadıköy Belediyesi ile Sosyal Demokrat Belediyeler Derneği’nin (SODEM) düzenlediği Uluslararası Kentsel Gıda ve Beslenme Politikaları İstanbul Çalıştayı’nı izledim. Çalıştayda konuşan Dr. Bülent Şık, çok kritik bir uyarıda bulundu. Yoksullukla birlikte karşımıza çıkan yetersiz beslenmenin, çocukların toksik kimyasal maddelere maruz kalma riskini önemli ölçüde artırdığına dikkat çekti. Yoksul ailelerin çocuklarını boş beslenmeyle okula göndermek zorunda kaldıklarını biliyor ve bu sorunu çözmeyen hükümete kızıyorduk. Yoksulluğa bağlı yetersiz beslenmenin, gelişimi bozan toksik kimyasal maddelere maruz kalma riskini artırdığını öğrendiğimden beri daha da kızgınım. Çocuklarımızın geleceği siyaset üstü bir konu olmalı halbuki.

Çalıştayın açılış panelinde konuşan BAYETAV Vakfı Genel Sekreteri ve gıda mühendisi Dr. Bülent Şık, sürekli düşük dozda toksik kimyasal maddelere maruz kalan çocuklarda gelişim bozukluğunun yanı sıra dikkat dağınıklığı gibi eğitim hayatını da etkileyen sorunlara rastlandığına dikkat çekti. Şık bu durumun eşitsizliği büyüttüğünü vurguladı. Düşünün; yoksulsunuz, yoksul olduğunuz için çocuklarınızı yeterli ve doğru besleyemiyorsunuz ve bu da yine çocuklarınızın eğitimini, geleceğini etkiliyor. İçinde bulundukları kısır döngüyü kırmak için eğitime sığınmaktan başka çaresi olmayan insanlar, kendilerini adeta bir çaresizlik hapishanesinde bulmuyor mu?

Bülent Şık’ın bir uyarısı daha var; “Aynı dozda alınan kurşun, çocukları yetişkinlere kıyasla 3-5 kat daha fazla etkiliyor” diyor. Şık, çocuklarda yoksulluk ve kötü beslenmeye bağlı olarak demir ve kalsiyum eksikliği gibi sorunlar varsa çocuklarda vücuda alınan kurşunun tamamının emildiğine (yetişkinlerde, ağızdan alınan kurşunun sadece yüzde 5 ila yüzde 10'u emiliyor) ve bunun da ciddi sağlık sorunlarına yol açtığına dikkat çekiyor. Mecbur olduğunuz için kötü besleniyorsanız sağlık ya da gelişime bağlı sorunlar yaşamanız daha büyük bir olasılık haline geliyor.

Toksik kirliliğe maruz kalma durumu yaşa, yaşadığınız bölgeye göre değişiyor. Örneğin, beş yaş altındaki çocukların kimyasal madde birikiminin daha fazla olduğu, yere/zemine yakın bölgelerde çok vakit geçirmeleri bu riski artırıyor. Dr. Şık, beş yaş altı çocukların yetişkinlere kıyasla solunumlarının iki kat hızlı olmasının da toksik kirleticilere maruz kalmayı artıran bir başka etken olduğunu söylüyor. Kentlerde çocuklara doğru gıda desteği vermek kadar, okul ve parklar gibi alanların hava kirliliği gibi toksik kirleticilerden arındırılması gerektiğini de belirten Bülent Şık, Türkiye’de üretilen boyaların yüzde 70’inin kurşun içerdiğini de vurguluyor. Öğrencilere okullarda verilen gıda desteği konusunda ise “Menülerin toksik kimyasallardan arıtılmış olması önemli. Maruziyeti ne kadar azaltırsak kâr. İşe kurşun gibi gösterge kirleticilerden başlanabilir” diyor.

Hava kirliliğini önlemek ulaşımdan sanayiye kadar uzanan, merkezi hükümetin elini taşın altına koyması gereken eylemler de gerektiriyor. Açılış konuşmalarından birini yapan CHP Doğa Hakları ve Çevre Politikalarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Evrim Rızvanoğlu, dünyanın sekiz milyar insanı doyuracak gıdadan yüzde 30 fazlasını ürettiğini ancak bu fazla üretimin israf nedeniyle ziyan olduğunu hatırlattı. Kent lokantalarının ABD’deki sakız parasına insanların karnını doyurabildiğini belirten Rızvanoğlu’nun bu örnekleri sorunun kaynak değil, paylaşım sorunu olduğunu bir kez daha hatırlattı. Rızvanoğlu’nun gıda sorunuyla ilgili iki ana sorunu, jeopolitik istikrarsızlık ve iklim krizi şeklinde adlandırdığını da belirtelim. Kadıköy Belediye Başkanı’nın açılışta Kadıköy Belediyesi’nin seragazı emisyon azaltım hedeflerini iyileştirdiklerini açıklaması, küresel ve yerel arasındaki bağlantıyı gösteriyordu. Umarım Türkiye’deki tüm belediyeler seragazı emisyonlarını en kısa zamanda güneş panelli çatılar, elektrikli toplu ulaşım, bisiklet yollarıyla azaltarak, iklimden gıdaya ve çocuklarımıza uzanan bu sorunlara çözüm bulmamıza katkıda bulunur.

Yazının sonunu toplantının açılış konuşmasına ayırdım. Açılışta, Silivri’de tutuklu bulunan Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık’ın mesajı okunmuştu. Beylikdüzü Belediyesi’nin “Beslenme Saati” projesini anlatan Çalık, “Eğer bir ülkede çocuklar açsa, o ülkede hiçbir şey başarılmış değildir” dedi. 24 yıldır ülkeyi yönetenlerden rica edelim, bu akşam yatağa girmeden önce bu sözü ellerini vicdanlarına koyarak bir düşünsünler.

Gazeteciler hedefteyse hükümet gerçeği saklıyordur

Özgür Gürbüz-BirGün / 3 Nisan 2026

Foto: O. Gurbuz
Pazar günü Kadıköy’de düzenlenen Gazetecilere Özgürlük eyleminde İsmail Arı’yla göz göze geldik. Meslektaşlarının ellerinde yükselen resmi, durmak bilmeyen yağmura direnen şemsiyelerin arasından bana bakıyordu. İsmail’le ilk kez bir BirGün buluşmasında karşı karşıya gelmiş, sohbet etmiştik. İçimden, “en sonunda tanıştım şu yaman gazeteciyle” diyordum. İsmail Arı gerçekten de yaman bir gazeteci, çıkacak ve yine yazmaya devam edecek.

İsmail sadece yolsuzlukları, tarikatların içyüzünü haber yapmıyor, çevre sorunlarını da haberleştiriyor. AKP Iğdır Milletvekili Cantürk Alagöz’e ait Giresun’daki madenin atık havuzunun taşıp doğayı kirlettiğini ilk İsmail’in haberiyle öğrenmiştik. Çok değil üç gün önce aynı madenin atık havuzunda yine sızıntı oldu. Hükümetin ilk haberden hemen sonra madeni kapatıp sorumluları cezalandırması gerekirken, haberi yapan gazeteciyi tutuklayıp susturmanın peşine düştüler. İsmail Arı’nın neden tutuklandığının en sıcak örneği gibi bu durum.

İsmail’in ve diğer tüm tutuklu gazetecilerin bir an önce serbest bırakılmaları gerek. Hükümetin halktan gizleyecek bir suçu yoksa gazetecilerden de korkmasına gerek yok. Arkadaşlarımız içerde kaldığı sürece bilin ki dışarda birileri hak yiyor, zulmediyor veya doğayı kirletiyor.

***

Hükümet, gazeteciler üzerinde kurduğu baskısının bir benzerini de doğasını korumak isteyenler üzerinde kurmaya çalışıyor. Çevre mücadelelerinden tanıdığımız Polen Ekoloji’den Cemil Aksu da iki aydır tutuklu. Türkiye’de kömürlü termik santrallere karşı direnişin önemli mücadelelerinden İkizköy’den Esra Işık da birkaç gün önce tutuklandı. Işık, YK Enerji’nin Muğla’daki termik santralları için Akbelen Ormanı ve zeytinlikleri yok ederek kömür ocakları açmasına karşı çıkıyordu. Yaşadığı yeri, geçim kaynağı toprağını ve ağaçlarını korumaya çalışıyordu. Akbelen Ormanı çevresindeki 679 parseli hedef alan kamulaştırma kararına sadece o değil 96 yurttaş itiraz etmiş, yürütmeyi durdurma talebiyle dava açmıştı. Hükümet ise yargı kararını bile beklemeden taşınmazların bedel tespitine başladı. Belli ki Limak Enerji ve IC İçtaş’ın özelleştirme sonucu aldığı YK Enerji süreci hızlandırmaya çalışıyor.

Bu noktada şunu da hatırlatmak gerek. Buradaki facianın tek sorumlusu kömür santralları için doğayı yok etmeyi göze almış şirket değil. Biri 1986, diğeri 1993 yılında çalışmaya başlamış, yıllarca bölgeye hiçbir arıtma yapmadan zehir salmış bu iki termik santralı kapatmak yerine özelleştirmeyi tercih eden mevcut hükümet ve Enerji Bakanlığı da yaşananlardan sorumlu. Yaşlarına ve iklim krizi nedeniyle kömürden vazgeçmenin kaçınılmaz olduğunun bilinmesine rağmen, santralları kapatmak yerine 2014 yılında özelleştirerek çalışmaya devam etmelerine yeşil ışık yakılmasa, bugün Akbelen Ormanı ve civarında bambaşka bir hayattan bahsedecektik.

***

Çernobil’in 40. yıldönümü yaklaşıyor, hafızamızı canlandıralım. Bu akşam (3 Nisan 2026) İstanbul’daki Salt Galata’da Toprakaltından Topraküstüne: Türkiye ve Nükleer Felaketler” başlıklı bir söyleşi var. Söyleşi bizi 40 yıl öncesine, çayımızdaki radyasyonla farkettiğimiz nükleer tehlikeye götürecek ve son 40 yılın nükleer enerji macerasına bir ışık tutacak. Söyleşide yönetmen ve akademisyen Can Candan, kimyager İnci ve Ali Gökmen ile sanatçı Onur Gökmen bir araya gelecek. Onur Gökmen’in “Toprakaltı” sergisi de Türkiye’nin radyasyonlu çayla imtihanını merak edenler için görülmeye değer.

Prof. Dr. İnci ve Ali Gökmen 1986 yılında ODTÜ’de öğretim üyesiydi. Çernobil sonrası Türkiye’yi kaplayan, Trakya ve Karadeniz bölgelerinde yağmurlarla etkisi artan radyasyonun izine her gün içtiğimiz çayda rastlamışlar ve halk sağlığı için işlerini kaybetme pahasına verileri kamuoyuyla paylaşmışlardı. O zamanki Atom Enerjisi Kurumu yönetimi, YÖK ve hükümetten aldıkları tehditlere rağmen de geri adım atmamışlardı. Türkiye, nükleer enerjinin anlatılmayan yüzünü Çernobil sonrası çayda, fındıkta, toprakta rastlanan radyasyonla tanıdı.  

Sürüden ayrılmayı bilmek lazım

Özgür Gürbüz-BirGün / 22 Mart 2026

Foto: tvindkraft.dk
Dünya tarihinin gördüğü iki büyük petrol krizi de Orta Doğu kaynaklıydı. Şu anda üçüncüsüne tanıklık ediyoruz. 1973’teki petrol krizi Arap-İsrail Savaşı sırasında Petrol İhraç Eden Arap Ülkeleri’nin (OAPEC) üretimi azaltma ve İsrail’e silah yardımı yapan ülkelere ambargo uygulamasıyla başladı. Ambargo petrol fiyatlarını üç kattan fazla artırdı. 

1979 İran Devrimi ise daha uzun süreli bir petrol krizini tetikledi. Rejim değişikliği ve sonrasında başlayan Irak-İran savaşı, petrol fiyatlarını varili 100 dolara kadar çıkardı. Bu ikinci ve daha uzun süren petrol krizi birçok ülkeyi enerjide başka arayışlara itti. Fransa ve Japonya bütün parasını nükleer enerjiye yatırırken, diğer ülkelerde nükleer enerjinin yanı sıra gazın yükselişine, enerji verimliliği kavramının ortaya çıkışına tanıklık ettik. Ambargolardan nasibini alan ve enerji tüketiminin yüzde 90’ını petrolden sağlayan Danimarka ise bambaşka bir yolu tercih etti; sürüden ayrıldı.

Foto: tvindkraft.dk
Danimarka’da nükleer santral kurma fikri ilk petrol kriziyle birlikte, 1973’te ortaya atılmıştı. Danimarka Parlamentosu 1985 yılında, nükleer karşıtlarının yıllar süren protestolarının da etkisiyle, nükleer enerjiyi seçenekler arasından çıkardı. Parlamento’nun kararı o devirde çılgınca gibi görünüyordu ama aslında bu bir planlamaya dayanıyordu. Kararın arkasında rüzgar ve diğer yenilenebilir enerji kaynaklarını öne çıkaran ve enerji verimliliğini destekleyen başka enerji planları vardı. 1978 yılında Tvind okullarındaki öğretmen ve öğrenciler tarafından kurulan iki megavatlık, 54 metre yüksekliğindeki rüzgar türbinini de unutmamak lazım. İnşaatında 400 kişinin çalıştığı bu türbin, ülkede nükleer enerjiye karşı çıkanların çözümü de gösteren en net mesajıydı. Tvindkarft bugün hâlâ elektrik üretiyor.

Danimarka’nın petrol ve nükleerden uzaklaşarak rüzgar enerjisine yönelmesi ülkeyi baştan aşağı değiştirdi. Danimarka bugün elektrik ihtiyacının yüzde 50’sini rüzgardan sağlıyor. Yenilenebilir enerjinin toplam elektrik üretimi içindeki payı ise yüzde 82. Biyogazdan sadece elektrik üretmiyor, bir bölümünü de ısıtmada doğalgaz yerine kullanıyorlar. 2024 yılında Danimarka’nın enerjide dışa bağımlılığı yüzde 38’di. Bilin bakalım 57 nükleer reaktörüyle elektrik ihtiyacının yüzde 67’sini nükleer enerjiden sağlayan, kendi santrallarını kurabilen Fransa’da bu oran kaç? Danimarka’dan daha yüksek; yüzde 41. Hiç nükleer reaktör kurmayan, rüzgar, güneş ve biyogaz gibi yenilenebilir enerji kaynaklarına güvenen, kömürle neredeyse vedalaşmış Danimarka, Avrupa’nın enerjide dışa bağımlılığı en düşük ülkelerinden biri olmayı başardı. Bu oran muhtemelen daha da aşağıya inecek.

Enerji dönüşümünün ekonomiye de katkısı oldu. Danimarkalı firmalar dünyanın en büyük rüzgar türbini üreticileri arasına girdi. Ülkede 32 bin kişi yenilenebilir enerji sektöründe çalışıyor. Nüfusu Danimarka’nın 14 katı olan Türkiye’de ise bu rakam 118 bin. Daha da önemlisi enerji kooperatiflerini yaygınlaştırarak, kurulan yenilenebilir enerji santrallarını birkaç şirketin değil halkın ortak girişimleri haline getirdiler. Ülkedeki rüzgar santrallarının yarısından fazlası enerji kooperatifi benzeri modellerle kuruldu. Bölgesel ısıtma sistemlerinde kooperatiflerin payı rüzgar enerjisindeki orandan bile yüksek. Küçük yenilenebilir enerji sistemlerinin birkaç ortakla finanse edilebilir oluşu kooperatiflerin başarılı olmasını sağlıyor. Milyarlarca dolara kurulan nükleer santrallarda durum ne derseniz, Fransa’daki 57 nükleer reaktörün sahibi, devlet şirketi EDF’ye bakmak yeter. Şirketin 2025 sonundaki borcu 51,5 milyar dolar. Sinop’a nükleer santral kurmak için adı geçen Güney Kore’li KEPCO da benzer bir borç batağı içinde.

Enerji Bakanı Alparslan Bayraktar’ın, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in nükleer enerjiden vazgeçmek hataydı şeklindeki sözlerine atıfla, “dünyada itiraflar gelmeye başladı, nükleerden niye çıktık” demesi üzerine bu hatırlatmayı yapmayı yerinde buldum. Türkiye’nin, Avrupa’da nükleer endüstriye göz kırpan birkaç siyasetçinin sözlerini takip etmek yerine, kendi koşullarına uygun, iklim ve çevre dostu, ekonomide fark yaratacak yaratıcı bir enerji yol haritasına ihtiyacı var. Bizi ekonomik ve çevresel bir felakete sürükleyecek nükleer maceralara değil.

Türkiye’nin COP 31 gündemi sıfır atık mı olacak?

Özgür Gürbüz-BirGün / 11 Mart 2026

Görsel: YZ ile hazırlandı.
Türkiye yarın, 9-20 Kasım tarihleri arasında Antalya’da yapılacak COP 31 toplantısındaki önceliklerini açıklayacak. Bize gelen bilgiler Türkiye’nin öncelik sıralamasında “kömürün” değil Emine Erdoğan’ın himayesinde başlatılan “sıfır atık”ın olacağını gösteriyor. Neyse ki şaşırmamayı yıllar önce öğrendik bu ülkede.

Birleşmiş Milletler’in iklim müzakerelerinin en önemli ayağı olan COP’ta (İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Toplantısı) Türkiye belli ki asıl meseleleri konuşmaktan kaçınacak. Gördüğümüz kadarıyla, Türkiye’nin belirlediği 14 maddelik ajandanın ilk sırasında sıfır atık var. Onu “turizm ve kültürel miras” ile “gençlik ve eğitim” başlıkları izliyor. Diğer başlıklar da şöyle: Gıda güvenliği, Rio sinerjisi, iklim eylemi için dijitalleşme, iklim eylemi uygulama mekanizması, iklim finansmanı, yeşil sanayileşme, azaltım (seragazı) teknolojileri, sürdürülebilir ulaşım, temiz enerjiye geçiş ve iklim dirençli kentler. Yarın bu başlıklarda bir değişiklik oldu mu göreceğiz.

Yukarıdaki konuların hepsi iklim müzakerelerinin bir parçası olabilir ancak Türkiye’nin asıl önceliği çok net. Seragazı emisyonlarını düşürecek bir yol haritasına (ulusal katkı beyanının güncellenmesi) ihtiyaç var ve bu da ulaşımdan enerjiye tüm politikaların değişmesi demek. Seragazı emisyonlarının yüzde 72’sine yakınından enerji sektörü sorumluyken siz emisyonlarınızın sadece yüzde 2,5’inden sorumlu atık meselesini gündeminizin ilk sırasına koyamazsınız. Her yıl tonlarca atık ithal eden Türkiye, dünyaya sıfır atık masalı mı anlatacak? Avrupa’da kömürlü termik santralları kapatma kararı almamış beş ülkeden biri Türkiye iken kömürlü termik santralları ne zaman ve nasıl kapatacağını açıklamadan COP 31’e nasıl gideceksiniz?

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı ve COP31 Başkanı Murat Kurum dirençli kentlerden bahsederken son su havzalarını yapılaşmaya açtırdığı İstanbul’dan örnek verecek mi? Kanal İstanbul ve Fikirtepe örnekleriyle İstanbul’un son direnç noktalarını hedef aldığını unutacak mıyız? Deprem bölgesinde yapılan binaların ne kadarı sıfıra yakın enerjili bina, ne kadarı kendi enerjisini üretiyor diye sormayacak mıyız?

Enerji başlığının adı bile tehlikeli. Son yıllarda nükleer endüstrinin enerjide çözümü “temiz enerji” diye tarif ettiğini, nükleeri de bu sınıfa eklemek istediğini biliyoruz. Türkiye de muhtemelen Uluslararası Enerji Ajansı Başkanı Fatih Birol’un da desteğiyle yarınki toplantıda ve COP’ta nükleer enerjiyi öne çıkaracak. Elektrik faturalarının ikiye üçe katlanması, binlerce yıllık nükleer atık sorunu, enerjide dışa bağımlılık ve nükleer kaza riskiyle yaşamak zorunda bırakılacak bir ülke kimin umurunda?

Türkiye’nin belirlediği 14 başlığın her birini uzun uzun eleştirmek mümkün. Eleştirilerin yapılması da önemli çünkü iklime ilişkin bu yanlış politikaların artık değişmesi gerek. İklim krizini durdurma mücadelesi dünyada yavaşlamış olsa da Türkiye daha temiz bir hava, korunan alanların artması, enerjide dışa bağımlılığın azalması ve halkının sağlık ve refahı için bunu yapabilir. Ama bu Antalya’da 200 civarında ülkeden temsilcilerin geldiği toplantının içini boşaltarak değil gündemi olması gereken yere çekerek yapılabilir.

Türkiye eğer isterse müzakerelerin yürütücüsü Avustralya ile petrol, kömür ve gaz gibi fosil yakıtlardan vazgeçmenin yol haritasını Antalya’da belirlemek için uğraşabilir. Ormansızlaşmayı durduracak bağlayıcı kararların çıkması için çalışabilir. COP’a ev sahipliği yapan ülkeden beklenen bunlar ama öncesinde, kendi ülkesinde bu adımları atması, taahhütleri vermesi gerekir. Dünyayı değiştiremese bile en azından kendisini değiştirir. Yoksa oteller dolar, dünya liderleriyle pozlar verilir ama geriye yine aynı sorunlar kalır.

Gezegeni yakıp yıkan kapitalizmin gölgesi altında yapılan toplantılardan sonuç alınamadığını defalarca gördük. COP’a çok büyük ümitler bağlamak yanlış ama gündemin yaşama, iklime odaklandığı bu günlerden faydalanmamak da bir o kadar yanlış olur. Artık resmi müzakere masalarına, o toplantıları protesto edenlerin sözünü taşımanın, hatta o masaları dışardakilere bırakmanın zamanı.