Hükümetin sokakta görmek istemedikleri

Özgür Gürbüz-BirGüb / 25 Temmuz 2024

Foto: O. Gurbuz
5199 sayılı Hayvanları Koruma Yasası’nda değişiklik öneren ve milyonlarca hayvanın öldürülmesinin
önünü açacak teklif, Meclis’in Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonu’ndan geçti. Teklifin sahibi AKP ve MHP’liler TBMM Genel Kurulu’nda evet oyu verirse, Türkiye tarihinin gördüğü en büyük hayvan katliamına davetiye çıkaran teklif yasalaşacak.

Uygulanabilirliği şüpheli bu yasa teklifi, Türkiye’yi Türkiye yapan bir başka güzelliği, insanla hayvanın paylaştığı sokakları tabiri caizse çöle çevirecek. En umutsuz, en yalnızımızı bile birkaç dakikalığına güldüren, mutlu hissettiren kedi ve köpekleri düşünün. Sokakta birbirine selam vermeyenleri birbiriyle tanıştıran, hayat tarzları birbirine benzemeyen yurttaşları bir kedinin başını okşarken yakınlaştıran, çocuklara doğada insandan başka canlılar olduğunu hatırlatan hayvan dostlarımız bu yasa Meclis’te kabul edilirse bir daha orada olamayacaklar. Sokaklar, yüzleri asık, birbiriyle konuşmayan insanlar ve binalara kalacak. Yaşayan hiçbir şey kalmayacak sokaklarda.

Hükümetin ortakları AKP ve MHP, kendisine benzemeyen, kendisi gibi konuşmayan canlıları sevebilen insanlarla dolu bir sokak istemiyor. Bozkurt işaretini bu ülkenin sembolü diye yutturmaya çalışanlar Bozkurt’un alt türü olan köpekleri katletmek istiyor. Ne garip bir ülke değil mi? 

Verdiğimiz bu sınav, hayvan sevme ve sevmemenin ötesinde. Aslında bir demokrasi sınavı. Bizi yönetme yetkisini beş yıllığına verdiğimiz bir iktidar 12 bin yıldan uzun bir süredir insanla yaşayan bir türü adeta ortadan kaldırma yetkisine sahip olduğunu sanıyor. Gerçek bir demokraside beş yıllık bir iktidarın aldığı yetkiyle doğaya böylesine kalıcı bir zarar verme hakkı olamaz. Elbette yaşadığımız bir demokrasi değil. Milyonları öldüren rejime ne dendiğini biliyorsunuz.

İktidar aslında sadece kedi ve köpekleri öldürmek istemiyor. 12 bin 500 TL maaş vererek emekliyi de ‘uyutmak’ istiyor. Açlık sınırının 19 bin 44 TL olduğu (BİSAM verisi) ülkemizde asgari ücretliye 17 bin TL ile yaşayın diyerek aslında ötanazi teklif ediyor. Halbuki, bu sefalet ekonomisinin sorumlusu ne emekli ne de asgari ücretli. Ülkeyi bu hale getiren 22 yıllık iktidar. Yarattığı sorunu, insanları açlığa ve ölümün kollarına bırakarak ortadan kaldırmaya çalışıyor. Sokaklardaki hayvanlara yaptıkları da aslında bu. 22 yılda kısırlaştırmayarak, hayvan satışına yasak koymayarak büyüttükleri sorunu şimdi katlederek çözme peşindeler. Yoksulların ve sokak hayvanlarının kaderinin bu kadar ortaklaştığı başka bir ülke var mı bilmiyorum.   

İktidarın sokakla derdi bitmiyor. Peki, iktidar aslında nasıl bir sokak istiyor?

Sokağa çıkıp, “barınamıyoruz” diyen öğrencileri de sevgilisini sokakta öpen ‘seven insanları’ da sokakta görmek istemiyorlar. Onların istediği tarzda giyinmeyenlerin olduğu sokaklar migren etkisi yapıyor, sokaklarını ranta karşı savunan insanların olduğu sokakları görünce baş ağrısı başlıyor. Sokaktaki merdiveni gökkuşağının rengine boyasanız ona bile tahammül edemiyorlar. Bakkalları markete dönüştüremeyip az para kazandıkları sokakları da hiç sevmiyorlar.

Özgür sokaklar, isyan eden sokaklar, gülen sokaklar, havlayan sokaklar, müzik dinleyen sokaklar, aşık eden sokaklar, ağaçlı sokaklar, mır mır eden sokaklar, ticarethanesiz sokaklar, komşuluk yapılan sokaklar, dans edilen sokaklar, kuş sesleriyle cıvıldayan sokaklar…

AKP-MHP koalisyon hükümeti böyle sokaklar görmek istemiyor.

Akkuyu’daki gecikme Türkiye için bir fırsat olabilir

Özgür Gürbüz-BirGün / 11 Temmuz 2024

Geçen hafta bu köşede, Akkuyu Yönetim Kurulu üyesi Gennady Sakharov’un rüşvet nedeniyle
tutuklandığını Türkiye’ye duyurmuştuk. Akkuyu Nükleer bu konuda açıklama yapmadı. Onun yerine halkla ilişkiler ajansını devreye sokup, Hürriyet’ten bir gazeteciye santralı gezdirip, “her şey yolundaymış gibi yaz panpa” demeyi tercih etti. O da yazdı. Halbuki Akkuyu’da Rusya için yolunda giden bir şey yok...

Türkiye ile Rusya arasında 2010 yılında imzalanan uluslararası anlaşmayı hatırlayın. Anlaşmanın 6. maddesinin ikinci fıkrası şöyle diyor:

“Proje Şirketi, Rus Tarafı’nın tam desteği ile NGS inşasının başlaması için gerekli tüm belgeler, izinler, lisanslar, rızalar ve onayların alınmasından itibaren yedi yıl içinde Ünite 1’i ticari işletmeye alır. Ünite 1’in ticari işletmeye başlanmasından itibaren, Ünite 2, Ünite 3 ve Ünite 4’ü art arda bir yıl aralıklarla ticari işletmeye alır.”

Ne zaman verildi bu izinler? 2 Nisan 2018’de. Proje şirketi, yani Akkuyu Nükleer A.Ş. ertesi gün ilk nükleer reaktörün yapımına başladı. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nda da ilk ünitenin inşaatının başladığı tarih 3 Nisan 2018 olarak kayda geçti.

Uluslararası anlaşma Rusya’ya, gerekli izinler alındıktan sonra ilk reaktörü bitirme için yedi yıl süre vermiş. Bu süre 2 Nisan 2025 tarihinde dolacak. Bir yıl sonra (2026) ikinci ünitenin, 2027 ve 2028’de de üç ve dört numaralı ünitelerin yapımının tamamlanması gerekiyor.

Biliyoruz ki Akkuyu’da inşaat gecikti ve gecikmeye devam ediyor. Bizzat Rus tarafı söylüyor bunu. Akkuyu Nükleer A.Ş. Üretim ve İnşaat Organizasyon Direktörü Denis Sezemin, Nisan 2025’i hedeflediklerini söyledi. Bir ay önce TBMM’yi ziyaret eden Rusya Federasyonu heyeti ise bu tarihin 2025’in Ekim veya Kasım’ını bile bulabileceğinin işaretlerini verdi. Verilen tarihler oldukça kritik çünkü gecikmenin ötesinde, anlaşmanın en önemli şartlarından birinin yerine getirilip getirilemeyeceğini belirliyor. 10. maddenin son fıkrasına dikkat.

“NGS’nin ünitelerinden herhangi birinin, işbu Anlaşma’da programlanan tarihten daha geç işletmeye alınması halinde, Elektrik Satın Alma Anlaşması’nda (ESA) öngörülen mücbir sebep durumları hariç olmak üzere, satılacak elektriğin fiyatı ESA hükümlerine göre ayarlanacaktır.”

ESA, santralda üretilen elektriğin yarısının Türkiye tarafından 15 yıl boyunca 12,35 dolar sentten satın alınmasını öngörüyor. Rusya, ESA sayesinde aynı elektriği piyasa fiyatından en az iki kat yüksek bir fiyata; güneş ve rüzgardan üretilen elektrikten ise 4-5 kat pahalıya Türkiye’ye satabilecek. Böylece Rusya, 25 milyar doları bulan yatırımın parasını kısa sürede yüksek alım garantisi sayesinde çıkaracak. Şu ana kadar santrala tek kuruş harcamamakla övünen Türkiye ise santralın dört ünitesi çalıştığında sadece alım garantisi nedeniyle Rusya’ya her yıl 2 milyar dolardan fazla para ödemek zorunda kalacak. Bu da haliyle elektrik faturalarına yansıyacak.  

Gecikme yaşanırsa ESA yeniden pazarlık masasına yatırılabilir. Dirayetli bir hükümet bunu fırsata bile çevirebilir, çevre ve ekonomi için baş belası bu projeden kurtulmak için kullanabilir. Osmangazi, Yavuz Sultan Selim ya da Çanakkale Köprüsü benzeri bir alım garantisi tuzağından halkını kurtarmaya çalışabilir. Dirayetli bir hükümet olsa halkına bu tuzakları da kurmazdı elbet…

Dile kolay, alım garantisi yılda Rusya’ya en az iki milyar dolara varan bir ödeme anlamına geliyor. Şimdi kendimize soralım. Olası bir gecikmede sizce AKP bunu fırsata çevirip alım garantisini, projeyi yeniden masaya yatırmayı mı tercih eder yoksa Rusya’nın kendisine uygulanan ambargoyu mücbir sebep göstermesini kabul edip, Akkuyu’nun sahibine ek süre vermeyi mi?

Akkuyu’nun üst düzey yöneticisi rüşvetten tutuklandı

Özgür Gürbüz-BirGün / 4 Temmuz 2024

Akdeniz’in el değmemiş koylarının ortasında yapımı süren Akkuyu Nükleer Santralı’nda bir skandal daha
ortaya çıktı. Tüm hisseleri Rusya’ya ait Akkuyu Nükleer A.Ş. adlı proje şirketinin Yönetim Kurulu Üyesi Gennady Sakharov, 28 Mart 2024 tarihinde Moskova’da rüşvet suçlamasıyla tutuklandı. Moskova’nın ilgili Bölge Mahkemesi, Telegram hesabından Sakharov’un parmaklıklar arkasındaki fotoğrafını paylaştı. Sakharov’un 15 yıla kadar ceza alabileceği söyleniyor.

Ne gariptir ki, Akkuyu Nükleer’in 12 Mart’ta yaptığı son genel kurul çağrısının bir maddesi de Sakharov’a ayrılmıştı. Gennady Sakharov’un Yönetim Kurulu üyeliğinden istifa talebinin 29 Mart’ta yapılacak genel kurul toplantısının gündem maddelerinden biri olması kararlaştırılmıştı. Sakharov muhtemelen başına gelecekleri biliyordu ve istifaya zorlandı ya da gündeme kibarca “istifa etti” notu düşürüldü. Bir başka olasılık da Moskova’daki sürecin basına geç aksettirilmiş olması. Bu yazı hazırlanırken Akkuyu Nükleer’in sitesinde hâlâ Sakharov’un ismi Yönetim Kurulu üyesi sıfatıyla yer alıyordu. Ticaret sicil kayıtları da değişmemişti.

Gennady Sakharov Akkuyu Yönetim Kurulu’nun beş üyesinden biriydi. Aynı zamanda Rusya’nın nükleer devi Rosatom Devlet Şirketi'nin sermaye yatırımları ve inşaatlardan sorumlu direktörüydü. Rosatom da bildiğiniz gibi Akkuyu Nükleer Santralı’nın sahibi, Rusya Federasyonu’na ait bir devlet şirketi.

Söz konusu suçlama rüşvet olunca elbette bunun Türkiye’ye uzayıp uzamadığı konusunda şüphelenmemiz gerekiyor. Tass Haber Ajansı, aynı suçlama kapsamında gözaltına alınan bir başka kişinin de ‘Elguji Kokosadze’ olduğunu belirtti. Kokosadze, Rusya’nın nükleer enerji alanında çalışan en büyük özel şirketlerinden biri olan Orgenergostroy’da Birinci Genel Müdür Yardımcısı idi. Sakharov’un Rosatom’un bir işiyle ilgili kontratı, Kokosadze’den rüşvet alarak Orgenergostroy şirketine verdiği iddia ediliyor. Bu şirket Rosatom’un daimi yüklenicisi diye biliniyor. Kokosadze’nin şirketinin üzerinde çalıştığı projeler arasında Akkuyu’nun da olduğunu belirtelim. Özetle söylersek meselenin Akkuyu’ya kadar uzanması mümkün.

Nükleer enerji ve rüşvet konularının yan yana gelmesi kimseyi şaşırtmaz. 2000 yılında dönemin Başbakanı Bülent Ecevit hükümetinin iptal ettiği geçmiş projede de rüşvet söylentileri ayyuka çıkmıştı. Yukarıdaki rüşvet iddiası Akkuyu ile ilgili olmasa bile, nükleer endüstriyle ilgili. Dev ihalelerden, büyük paralardan söz ediyoruz. Konuşulan para miktarı büyüdükçe yolsuzluk olasılığı da o oranda artıyor.

Elimden geldiğince panel veya toplantılara katılıp, özellikle nükleer enerji konusunda bildiklerimi kamuoyuyla paylaşmaya çalışıyorum. Veriler, çevresel ve ekonomik değerler ışığında konuyu tartıştığımızda herkes nükleer santral ısrarının mantıklı bir açıklaması olmadığını görüyor. Sonra da bana şu soruyu soruyor: “Aynı elektriği güneş veya rüzgardan dört kat daha ucuza üretmek varken neden nükleer santralı tercih ediyorlar”. Ben de bu soruyu soranlara, “mantıklı bir açıklaması yok” diye yanıt veriyorum. Belki de ahlaklı bir açıklaması yoktur.

Taşkın riskine rağmen altın inadı

Özgür Gürbüz-BirGün / 20 Haziran 2024

Türkiye’nin altın madeni olmayan, açılmak istenmeyen ili var mı bilmiyorum. Bunlar ülke altın kaynadığından olmuyor, siyanür sayesinde kayadaki altın tozunu bile alabildiğiniz için her yerde maden açılıyor. Siyanür liçi madencinin işini kolaylaştırıyor ancak bu yöntem devasa madenler açılmasına, tonlarca kaya ve toprağın atığa dönüşmesine ve geri döndürülemez bir çevre hasarına yol açıyor.

Altıncıların istilası altındaki Türkiye’de, altıncı filonun son duraklarından biri Ardahan’ın Göle ilçesi. Jeofizik Yüksek Mühendisi Kadir Işık bölgede altı ayrı maden sahası oluşturulduğunu, bunlardan birinin Koza Altın’a, ikisinin ise Cemar Madencilik’e verildiğini belirtiyor. Koza Altın’ın altın ve bakır çıkarmak istediği biliniyor. Hayvancılığın son merkezlerinden Göle’de meralar, 12 köy ve hatta ilçe merkezi madencilik tehlikesiyle karşı karşıya. Göçe rağmen önemli bir nüfusa ev sahipliği yapan Göle’de, Ulusal Kaşar Festivali yapıldığını da hatırlatan Işık, “Bu köylerin tamamından süt alınır ve kaşar üretilir. Buralar kaşar üreticilerinin süt aldığı bölgeler” diyerek, tarımsal üretimin bölge ve Türkiye için önemine dikkat çekiyor.

Maden sahalarının birbirleriyle adeta iç içe olması riski büyütüyor ama riski artıran bir başka nokta ise Devlet Su İşleri’nin (DSİ) CİMER başvurusuna verdiği yanıtta ortaya çıktı. Göle ilçesi, Büyükaltunbulak köyündeki taşkın riskini gösteren alanları haritada işaretleyen DSİ, bu alanların kullanılmaması gerektiğine dikkat çekti. Kullanılmasın dedikleri alanlar Koza Altın’ın ruhsat sahasının neredeyse yarısını kaplıyor ve sahanın her bir köşesine yayılmış.

DSİ TAŞKIN RİSKİNE İŞARET ETTİ
Erzincan İliç’teki maden faciasında tanıklık ettiğimiz
tehlikeli maden atıklarının taşkın anında sularla daha kolay bir şekilde bölgeye yayılabileceğini görmek için uzman olmaya gerek yok. Kaldı ki, maden sahasından geçen aktif fay hattı da bu riski artıracak bir etken. O hatta, Eylül 2022’de 5,3 büyüklüğünde bir deprem olmuştu. Koza Altın’ın hazırladığı proje tanıtım dosyasında bu bilgi yer almıyor.

Avukat Cömert Uygar Erdem, “DSİ belgelerinden görüyoruz ki deprem riski olan sahada taşkın riski de var. Dahası ruhsat sahasının büyük bir kısmı derelerden oluşuyor. Kura Nehri'nin ana kaynağı olan, dört mevsim akışı olan derelerden söz ediyoruz. Doğal hayata verilecek zararların yanı sıra, can ve mal güvenliği açısından da riskler taşıyor. Kura nehrinin uzandığı bütün topraklar risk altında” diyor. Erdem, ÇED süreci ile ilgili Ardahan vekillerinin yaptığı “iptal” açıklamalarının kıymetli olduğunu ancak valiliğin henüz sonucu ilan etmediğini vurguluyor. Ruhsatların iptal edilmesi için yasal süreç başlattıklarını söylüyor.  

Madenin tarımsal ve hayvansal üretimin kaynağı doğaya vereceği zarara da dikkat çekiliyor. Doğa Derneği Başkanı Dicle Tuba Kılıç, yapılması planlanan altın ve bakır madeninin biyolojik çeşitlilik ve tarımsal üretime de zarar vereceğini, aynı zamanda yerüstü ve yeraltı su kaynaklarını olumsuz etkileyeceğini söylüyor. Kılıç, “Alan, nesli tehlikedeki küçük akbaba başta olmak üzere birçok türün yaşadığı nadir yerlerden biri. Hiçbir maden projesi yaşamdan daha değerli değil. Doğu Anadolu’nun doğa dostu üretim merkezlerinden biri olan Göle Havzası’nı tehdit eden bu maden ruhsatı hemen iptal edilmeli.” diyor. Kafkas ırkı arılar, dört akbaba türü ve daha birçok hayvan ve bitki türü sanayileşmeden uzakta kalabilmiş bu alanda yaşamını sürdürmeye çalışıyor.

Bu köşede birkaç kez yazdık, bir altın yüzük için 20 ton civarında atık üretiyorsunuz. Üstelik, çıkarılan altının sadece yüzde 6,7’si sanayi ve teknoloji alanında kullanılıyor. Dünyadaki hurda ve geri dönüştürülen altın miktarı bu talebi yıllarca karşılamaya yeter. Altın madenciliği bir ihtiyaç değil. Madencilerin cesetlerini çıkardığımız, zehirli atıkları derelere ve toprağa bıraktığımız şu günlerde bizim ihtiyacımız altın madenciliğine dur diyecek cesaretli bir hükümet. Yaşamı öne çıkaran siyaset bildiğiniz tüm mücevherlerden daha değerli artık Türkiye için.