Teşviklerle nükleere göz kırpıyorlar

AKP’li vekillerin torba kanun teklifine son anda ekledikleri üç maddeyle nükleer santral projelerine yeni teşvikler verildi. Kapusuzoğlu’na göre, santrallar tamamlandığında ilave vergi teşvikleri getirilmesi de çok güçlü bir olasılık.

Özgür Gürbüz-BirGün / 16 Temmuz 2026

Foto: Akkuyu Nükleer
TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda kabul edilen 2/3764 esas numaralı kanun teklifi, Türkiye’de yapımı süren Rusya’ya ait Akkuyu Nükleer Santralı’na ve yapılması planlanan diğer santral projelerine teşvik yağdırdı. Genel Kurul’a gönderilecek torba kanun teklifine eklenen üç ayrı maddeyle, nükleer santral projelerine kurumlar vergisi, KDV ve damga vergisi üzerinden teşvikler verildi. Böylece, Akkuyu’da yapımı süren ancak finansal sorunlar yaşayan santrala yeni kolaylıklar sağlanırken, Sinop ve Kıyıköy nükleer santral projeleri için Kanada, ABD, Güney Kore ve Çin’in de aralarında olduğu farklı ülkelerle yürütülen pazarlıklarda, yabancı şirketlere daha cazip koşullar sunulmuş oldu.

Teklifin 10. maddesinde nükleer enerji şirketlerine KDV üzerinden yeni teşvikler veriliyor. Yine ön lisans ve/veya lisans sahibi şirketlere, yatırım teşvik belgesi kapsamında inşaat işleri nedeniyle yüklendiği KDV’nin altı aylık dönemler itibariyle izleyen bir yıl içinde kendilerine iadesinin önü açılıyor. Yatırım teşvik belgesi kapsamındaki makine ve teçhizat teslimleri KDV’den muaf tutuluyor ve söz konusu makine ve teçhizat için yüklenilen ve indirim yoluyla giderilemeyen KDV’nin talep edilmesi halinde işlemi yapan satıcıya iadesine yeşil ışık yakılıyor. Burada sağlanan avantajı Vergi uzmanı Tuncay Kapusuzoğlu, “Normalde yatırım teşvik belgesi kapsamında KDV istisnasından yararlanacak makine ve teçhizatlar tüm özellikleriyle ayrıntılı olarak belirlenip istisna uygulanırken, burada nükleer santral kapsamındaki tüm makine ve teçhizatlara istisna getirilmiş. Kapsam çok geniş tutulmuş” diye özetliyor. Kapusuzoğlu, nükleer santrallara uygulanan bu teşviğin diğer enerji santrallarına uygulanmadığına da dikkat çekerek, “Bu üretim maliyeti açısından ciddi sorun yaratıyor. Vergilendirme ilkeleri açısından da teorik sorun var. Diğer enerji firmalarıyla nükleer enerji firmaları arasında farklılık oluşmuştur” açıklamasını yapıyor.

Kanun teklifinin 19. maddesinde, nükleer santral kurmak için ön lisans ya da lisans almış şirketlere örtülü sermaye üzerinden önemli bir vergi avantajı sunuluyor. Nükleer enerji şirketlerine faaliyet konularıyla ilgili borçlanmalarında örtülü sermaye sınırı genişletiliyor. Alınan borçların ilişkili banka ve finans kuruluşlarından temininde halen uygulanmakta olan, borcun yüzde 50’si (kuralı) değil yüzde 25’i örtülü sermaye limit hesabına dahil edilerek şirketlerin daha fazla borçlanmasının önü açılıyor. Kapusuzoğlu şöyle özetliyor: “Örtülü sermaye kapsamına giren borçlanmalarda öz sermaye üzerinden ödenen veya hesaplanan faizler kurum kazancının tespitinde indirim olarak kabul edilmemektedir. Nükleer enerji santrallerinde örtülü sermaye hesabında uygulanacak marj genişletilince gider yazılmayacak tutar riski de azalıyor”. Kanun teklifinde, Cumhurbaşkanı’na 2045 sonuna kadar uygulanacak bu düzenlemeyi beş yıl uzatma hakkı da veriliyor.

Kanun teklifi ile getirilen son değişiklik ise damga vergisi istisnası. Bu değişiklikle, nükleer santrallerle ilgili tüm mal ve hizmetlerle, taşeronlar da dahil her türlü işlem istisna kapsamına alınıyor. Nükleer santral dışındaki enerji santralleri için ise Damga Vergisi Kanunu’nun ekindeki 2 nolu tablonun 43. fıkrasında yatırım teşvik belgesi kapsamındaki sözleşmeler damga vergisinden istisna tutuluyor.

Tuncay Kapusuzoğlu, yapılan bu düzenlemelerle diğer enerji üretim seçenekleri ile nükleer enerji arasında bir tercih yapıldığını belirterek, “nükleer enerji iktidarın favori enerji kaynağı olmuş ve vergi açısından gereken tüm düzenlemeler bu doğrultuda yapılmış” yorumunu yapıyor. Kapusuzoğlu’na göre, nükleer santrallar tamamlandığında kazanç için de ilave vergi teşvikleri getirilmesi çok güçlü bir olasılık.

Ziraat Bankası neden madencilere kredi veriyor?

Özgür Gürbüz-BirGün / 4 Temmuz 2026

Foto: BirGün
Amasya’nın Gümüşhacıköy ilçesinde uzun zamandır yaylak ve mera olarak kullanılan alanlar maden şirketine tahsis edildi. Su kaynakları ve orman varlığı nedeniyle de çok büyük öneme sahip, 4 bin hektarı aşan bu alanın korunması için bölge halkı eylemler yapmaya başladı ve maden ihalesinin iptali için de dava açtı. Hükümetin tarımı, toprağı değil madencileri koruyan politikaları sonucu ülkenin dört bir köşesi maden firmalarının adeta saldırısı altında.

Gümüşhacıköy’de maden açılmak istenen sahayla ilgili uzman raporları riski açıkça ortaya koyuyor. İnegöl Dağı ilçenin içme suyu kaynağına ev sahipliği yapıyor. Uzmanlar, İmirler Kaynağı ve Kabadere Havzası’nın zarar görmesi yaşamın kaynağı suyun kirlenmesine yol açabilir uyarısında bulunuyor. Bölgede biyoçeşitlilik de oldukça zengin. 661 bitki türü var. Sadece meralar değil orman varlığı da tehdit altında. Sarıçam ve karaçamlar bölgedeki yaban hayatın devamı için kritik öneme sahip. Bölgede, Türkiye’ye ün salmış kızılcıklardan sertifikalı organik üretime kadar her şey var.  Organik elma, ceviz, ayva, fındık…

Gümüşhacıköy’de maden sahası içinde kalan alanların hukuki durumu da tartışmalı. Orman, mera ve bireysel mülkiyetlerin iç içe geçmesi nedeniyle süregelen hukuki süreçler  var ancak Maden ve Petrol İşleri Genel Müdrülüğü, hukui sorunların çözülmemiş olmasını pek ciddiye almışa benzemiyor; ihaleyi açmış. Madencilik faaliyetlerinden etkilenecek bölgede sit alanları, inançsal öneme sahip yerler de var. Aşık Özlemi’nin mezarı, Niyazi Baba Şenlikleri’nin yapıldığı alanlar madencilik çalışmalarından etkilenecek.

Amasya Gümüşhacıköy’de yanlışlar listesi uzayıp gidiyor ama belki de en önemli hata halka rağmen madene yeşil ışık yakılması. Halkın maden açılması gibi bir talebi yok. Aksine, Mayıs ayının sonunda büyük bir yürüyüşle tepkilerini bile gösterdiler.

Türkiye’de kangrene dönüşen madencilik sorununun özünde de aslında halkla yönetenler arasındaki derin uçurum yatıyor. Bizi yönetenlerin, sömürge madenciliğine benzetilen bu duruma “yeşil ışık” yaktığı, kanunlarda yapılan değişiklikler ve verdikleri izinlerle açıkça görülüyor. Halk direniyor, yöneticiler dinlemiyor. Balık baştan kokar misali, bankalar da aynı yolda ilerliyor. Buyurun size dudak uçuklatan bir örnek. Kuruluş amacı tarımı desteklemek, çiftçiye uygun finansal destek sağlamak olan Ziraat Bankası’nın bile maden şirketlerine kredi verdiğini görüyoruz.

Ziraat Bankası, Söğüt Maden Sahası’nda altın madenciliği yapması için Gübretaş Maden Yatırımları A.Ş.’ye hazırlık dönemine ilişkin işbirliği kredisi vermişti. Gübretaş Maden Yatırımları da aslında Türkiye Tarım Kredi Kooperatifleri’nin bir iştiraki. Yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya okuyorum her yerde tarım yazıyor ama bu anlaşmada aslında tarımın lehine bir durum yok. İşi ziraat olanlar bile madenci olmuş da haberimiz yokmuş meğer. Türkiye’de neden gıda krizi var anlamak için işte bu büyük resme bakmak lazım.

Sadece yerli bankalar mı? Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’nın (EBRD) da Çanakkale ve Balıkesir’de maden projelerine finansman sağladığını biliyoruz. Türkiye’nin EBRD ile birlikte daha doğru bir ülke stratejisi oluşturması, öncelikli alanlardan madenciliği çıkarması gerekir.

Türkiye’de iktidar, 24 yıldır madenciliği geliştiriyorum adıyla büyük bir çukur kazıyor, o çukura düşenin ise ülkenin kendisi olduğunun ya farkında değil ya da umursamıyor.

Az kalsın fidan dikeceklerdi

Özgür Gürbüz-BirGün / 27 Haziran 2026

Ankara’daki NATO zirvesi öncesi onlarca kişi gözaltına alındı, 103 kişi tutuklandı. Gözaltına alınanlar arasında aralarında Türkiye’de yıllardır çevrenin korunması için çalışan TEMA Vakfı ‘nın yaşları 60 ila 79 arasında değişen 42 gönüllüsü de vardı. Vakfın Ankara İl Temsilcisi Nevzat Özer’in de aralarında olduğu altı TEMA gönüllüsü tutuklandı. Sadece çevreciler değil, akademisyenler, avukatlar, sendikacılar da bir “torba gözaltı” hamlesiyle kendilerini emniyette ve hapiste buldu.

TEMA Vakfı adını erozyonla mücadele ve ağaçlandırma çalışmalarıyla duyurmuştu. Bu çalışmaları da devam ediyor, yıllar boyunca yaptıkları faydalı işler de ortada. O yüzden de çevreci dostlarımızın evlerindeki fidanları dikmeden, başarılı bir operasyonla gözaltına alındığını düşünüyorum. Düşünsenize, ya bir de o fidanları dikselerdi? NATO için büyük bir tehdide dönüşecek meşe palamutlarının, Ankara etrafında konuşlandırıldığını düşünmek bile istemiyorum. Yaşları 70’in üzerindeki çevreci kadınlara “silahlı eğitim aldınız mı” sorusu da çok yerinde olmuş. Fidan dikerken kullandıkları çapalarla kim bilir ne eylemler planlıyorlardı?

Neyse ki büyüklerimiz bizim yerimize düşünüyor hatta bizim görmediklerimizi görüyor. Ankara’nın gecekondularını görüp, paravanların arkasına aldılar örneğin. Herkesin bizi kıskandığı ülkemizde sıvasız, çerçevesiz evler olduğunu aklımızdan bile geçiremez, tahmin bile edemezdik. Onlar biliyormuş, hemen boyayıverdiler beyaza. Boyamakla düzelmeyecek olanları da paravanların arkasında sakladılar. Sokaklardaki hayvanları bile görüyor büyüklerimiz, NATO’yu ısırır, tırmalarlar diye onların da toplatılmasını istediler. Aslında Ankara’yı tatile gönderseler çok daha pratik bir çözüm olurdu ama 24 yıl sonunda bütçenin durumu malumunuz…

Şaka bir yana durum vahim. Dünyanın en büyük silahlı birliğinin, yoksul halktan, sokaktaki kediden, fidan diken teyzeden, üniversitedeki hocadan korktuğuna mı inanalım yoksa dünyaya ve Türkiye’ye “her şey tıkırında” mesajı veren hükümetin, halkının NATO zirvesi için Ankara’ya geleceklere, ülkenin gerçek durumunu anlatmasından çekindiğine mi? Doğru yanıt “b” seçeneği gibi görünüyor. Hükümetin istediği gibi yazıp çizmeyecek gazetecilere toplantıyı izleme şansı bile verilmemesi de bunu ispatlıyor.

Hükümet, NATO zirvesi sırasında sadece iktidarlarına övgüler yağdıran ve toz kondurmayanların haber yapmasını istiyor. Ankara sokaklarında bu iktidara biat eden yurttaşların dolaşmasını tercih ediyor. Halklarını yoksul bıraktıkları için utanmıyorlar ama yoksul halkın yabancılar tarafından görülmesini istemiyorlar.

Akademisyenleri sevmiyorlar, tutukluyorlar.
Avukatları sevmiyorlar, tutukluyorlar.
Çevrecileri sevmiyorlar, tutukluyorlar.
Sendikacıları sevmiyorlar, tutukluyorlar.
Gazetecileri sevmiyorlar, tutukluyorlar.
Hayvanları sevmiyorlar, toplatıyorlar.
Yoksulu sevmiyorlar, gizliyorlar.

Her şey karşılıklı elbette bu dünyada, onu unutuyorlar.  

Rüzgar, güneş artıyor ama emisyonlar düşmüyor

Özgür Gürbüz-BirGün / 7 Haziran 2026

Foto: pexels.com

 Enerji Bakanlığı bir süredir Türkiye’nin yenilenebilir enerji santrallarının kurulu gücünün artışına dair paylaşımlar yapıyor. Türkiye’nin 125 bin megavatı geçen elektrik santralları kurulu gücünün yüzde 33’ü güneş ve rüzgardan oluşuyor. Hidroelektrik, jeotermal ve biyokütle santrallarını da eklersek yenilenebilir enerjinin payı yüzde 62’lere ulaşıyor.

Asıl önemli olan ise kurulu güçteki değil elektrik üretimindeki pay. Aynı güçteki gaz santralıyla güneş santralı aynı miktarda elektrik üretmediği için kurulu güç yanıltıcı oluyor. Elektrik üretiminde de dengeler değişiyor. Düşük karbonlu dediğimiz yenilenebilir enerji kaynakların payı 2025 yılında yüzde 43,7’ye ulaştı. 2026 yılının aşırı yağışlı geçmesi nedeniyle bu yıl sonunda muhtemelen daha yüksek oranları bile görebiliriz. 2020’de de benzer bir durum yaşanmıştı. Güneş ve rüzgarın payı düşük olmasına rağmen hidroelektriğin katkısıyla yenilenebilir enerjinin payı yüzde 42’ye ulaşmıştı.

Yenilenebilir enerji santrallarının en büyük avantajı, elektrik üretirken iklim krizine yol açan seragazı salımı yapmamaları. Yenilenebilir enerjinin payı bu kadar artarken Türkiye’nin seragazı emisyonları ise azalmıyor tersine artmaya devam ediyor. İnsan şaşırıyor, azalması gerekmez miydi?

İşte terslik de burada. 2020 yılında 534 milyon tonu bulan seragazı emisyonları 2024 sonunda 584 milyon ton karbondioksit eşdeğerini geçti. Kurulan onca güneş ve rüzgar santralı boşa mı gitti? Elbette hayır ama amaç iklim krizini durdurmaksa bu santrallar henüz o amaca hizmet ediyor diyemeyiz. Ortada bir mantık hatası var.

Türkiye’nin seragazı emisyonlarının yüzde 71’den fazlası enerji sektöründen kaynaklanıyor. Kömür, petrol ve gaz (fosil yakıtlar) kullandıkça emisyonların azalması mümkün değil. Evinizde duman çıkaran bir kömür sobası olduğunu düşünün. O duman evinizi ısıtıyor, yaşanmaz hale getiriyor. Siz o sobayı söndürmek yerine yanına güneş sobası koyuyorsunuz. Duman yine orada…

Ülkede kömür santralları durdukça yanına istediğiniz kadar rüzgar türbini ya da güneş paneli dikin, bu emisyonları etkilemiyor. Emisyon azaltımı için kömür santrallarından başlayarak fosil yakıt kullanan elektrik santrallarını kapatmamız gerek. Beraberinde ulaşım, kentleşme ve sanayi politikalarını da değiştirmeliyiz. Kentlerde elektrikle çalışan toplu taşımaya ve bisiklete, kombi ve klima yerine ısı pompasıyla ısıtılan ve soğutulan binalara, uçağa değil trene geçmezsek, yenilenebilir enerjiden ürettiğimiz elektriğin emisyon azaltımına katkısı sınırlı olur. Seragazı rakamları da mevcut politikaların sonuç vermediğini net bir şekilde gösteriyor.

Türkiye ev sahipliği yapacağı COP 31’e giderken belli ki yenilenebilir enerji kapasitesindeki artışı ön plana çıkaracak. Pembe bir tablo çizmeye çalışacak. Planlama ve doğru hedefler olmadan kapasite artışının sonuç vermeyeceğini, bunun bir göz boyamadan ibaret olduğunu anlatmak bizim görevimiz. Termik santrallara kömür sağlamak için Muğla’da kamulaştırma yaparken, bu yanlış karara direnen Esra Işık’ı hapse atarken, Afşin Elbistan termik santralına iki yeni ünite eklenmesine yeşil ışık yakıp, üç hafta önce Kırklareli’nde gaz santralı açarken, yenilenebilir enerjinin payını artırdık demenin bir anlamı yok. Kömürlü termik santralları ne zaman kapatıyoruz ey hükümet, sen bize bir tarih ver sonra COP 31’i konuşuruz.