Köprü projesi kalmadı nükleer verelim

Özgür Gürbüz-BirGün/29 Eylül 2023

İğneda ve Sinop’a nükleer santral kurma meselesi temcit pilavı gibi önümüze getirilip duruyor. Son Enerji Bakanımız Alparslan Bayraktar da iki hafta önce İğneada’ya yapılmak istenen Üçüncü Nükleer Santral konusunda Çin ile anlaşmaya yakın olduklarını açıklamıştı. Türkiye’nin Mersin Akkuyu’da bir nükleer santral yaptığını biliyoruz ama ikinci nerede onu bilmiyoruz. Sinop’ta Japonya ve Fransa ortaklığıyla yapılmak istenen santral projesinde yaşananları hükümet pek anlatmak istemiyor.

Biz anlatalım. Konsorsiyum lideri Japonya, ucuza elektrik üretecek diye pazarlanan Sinop’taki nükleer santral projesinden verilen alım garantisini yetersiz bularak çekilmişti. Hem de o alım garantisi, YEKA (Yenilenebilir Enerji Kaynak Alanı) ihalelerinde ortaya çıkan fiyatın 3-4 kat üstündeydi. Buna rağmen nükleere yetmedi. Rüzgar ve güneşten elektrik üretmenin nükleerden çok daha ucuz olduğu Sinop’taki projenin havlu atmasıyla bir kez daha ispatlandı. Projenin ÇED’i de ortada proje kalmamasına rağmen halen iptal edilmedi.

Alparslan Bayraktar, Sinop için Rusya ve Güney Kore ile görüştüklerini de söyledi. Pek konuşulmuyor ama Akkuyu projesi, çevresel sorunları ve Rusya’ya verilen dolara endeksli alım garantisinin yanı sıra enerjide Rusya’ya bağımlılığın kabul edilemez bir seviyeye gelmesi nedeniyle de sakıncalı. Rusya’ya bağımlılık rekor seviyesinde. 2022’de ithal edilen petrolün yüzde 40,7’si, gazın yüzde 39,5’i ve kömürün yüzde 38,7’si Rusya’dan satın alındı. Bu üç kalemde de Rusya ithalat yapılan ülkelerin başında yer alıyor. Hükümete bu kadar dışa bağımlılık az gelmiş olmalı ki biraz daha nükleer yapalım, elimizi kolumuzu daha da kaptıralım diyor.

Akkuyu biterse elektrikte Rusya’ya doğrudan bağımlılık da başlayacak çünkü santral Rusya Federasyonu’na ait devlet şirketlerinin malı. Türkiye’yle hiç ilgisi yok. Elektrikteki bağımlılık da yüzde 8 ile başlayabilir, Sinop’un da Rusya’ya verilmesiyle elektrikteki doğrudan (gazdan elektrik üretimi nedeniyle dolaylı bağımlılık zaten var) bağımlılık oranı yüzde 15’lere çıkabilir. Diğer santralları Çin veya Güney Kore de yapsa durum değişmez. Sadece nükleer santrallar yüzünden Türkiye’nin elektrikteki doğrudan dışa bağımlılık oranı yüzde 20’leri bulabilir. Hem de elektrik üretecek güneş ve rüzgar gibi yerli kaynaklarımız, ciddi elektrik tasarrufu potansiyelimiz varken.

Daha bir hafta önce, yenilenebilir enerji yatırımları 10 yıl yerine üç yıla yayılırsa cari açık ve dışa bağımlılık azalır diyen Ekonomi Bakanı Mehmet Şimşek’e rağmen iktidarı nükleere iten neden acaba nedir? Bugünkü fiyatlardan en az 40 milyar doları bulması beklenen her bir santral projesinin bir albenisi olmalı. Sistem nasıl çalışıyor, hatırlayalım.

Türkiye’nin nükleer santral yapacak teknolojisi de parası da yok. Kredi alacak, faizleri ödeyecek dermanı da yok. O yüzden de projeyi hayata geçirecek ülkeler Akkuyu’da olduğu gibi tüm maliyeti karşılıyor. Santralın da sahibi oluyor. Türkiye ise 15 yılı bulan alım garantisiyle nükleer şirketin maliyetini karşılamayı taahhüt ediyor. Aslında uzun yıllar bu devlete borçlu kalmayı kabul ediyor. Nükleer projeler bu açıdan, geçiş garantisi verilen köprülere, hasta garantisi verilen hastanelere benziyor. Alım garantisi dışında kalan miktar da piyasaya satılıyor. Santralların büyüklüğü ve devletlerarası ilişkilerin, santral sahiplerine elektrik fiyatını belirleme konusunda bir avantaj sağladığı da hesaba katılmalı. İkinci albeni ise yıllar süren bu inşaat işlerinden nemalanan şirketler. İşin ileri teknoloji kısmı santralların sahibi ülkelerde yapılsa da beton dökme, harç karma gibi işler haliyle yerinde yapılıyor. Hükümete yakın şirketler ihalelerde öne çıkıyor. Uzun vadeli inşaat işleri ağızlarını sulandırıyor. Türkiye’nin elektrik üretiminde fazlası varken, ilk nükleer santral gecikmişken, ikinci ve üçüncüden bahsetmesi, enerjiyle ilgili bir nedene dayanmıyor. Alım garantili anlaşmalar ve yandaş şirketlere iş paslamaya dayalı 20 yıllık düzenin atomla süslenmiş bir parçası sadece.

Türkiye iklim Zirvesi’nde söz alamadı
Geçen hafta New York’ta düzenlenen İklim Hedefleri Zirvesi’nde Türkiye söz verilmeyen ülkeler arasında yer aldı ama medyada bu konu haber olmadı. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, iklim krizini durdurmak için hızlı hareket etmeyen ülkelere söz hakkı vermedi. Böylece 100’den fazla konuşma isteğinden sadece 34’üne yeşil ışık yakıldı. Türkiye de ABD, Çin, Rusya ve Avustralya gibi ülkelerle birlikte yetersiz çabaları nedeniyle zirvede söz verilmeyen ülkeler arasında yer aldı. G20 ülkelerinden sadece Almanya, Brezilya, Fransa, Güney Afrika ve Kanada’ya söz verildi. Hükümet iklim konusunda üstümüze düşeni yapıyoruz derse hatırlatırsınız.

Sıfır Atık Türkiye

Özgür Gürbüz-BirGün / 22 Eylül 2023

Foto: Antoine GIRET on Unsplash
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’ın New York’taki, “Küresel Sıfır Atık Hareketine Doğru” adlı etkinlikte yaptığı konuşma yandaş medyada bolca yer buldu. Belli ki iktidarın görmek istediği çevreci profilini Emine Erdoğan temsil ediyor. Ağaçlar kesilirken sus, kıyılar talan edilirken yemek tarifi ver, iklim krizini körükleyen santrallar kurulurken sıfır atıktan bahset. Çevrecilere biçilen elbise bu.

Emine Erdoğan’ın konuşması New York’taki Türkevi’nde, Türkiye’nin verdiği bir davette gerçekleşti. O davette Emine Erdoğan ile poz verenler de Birleşmiş Miletler (BM) Sıfır Atık Yüksek Düzeyli Şahsiyetler Danışma Kurulu üyeleriydi. Emine Erdoğan seçilmiş veya atanmış biri değil. Öyle olmadığı için de zengin ve ünlü isimlerden oluşturulmuş bir kurulda yer alıyor. Seçilmemiş veya atanmamış kişilerin bu tip misyonlar üstlenmesi de elbette ayrıca tartışılmalı.
 
BM tanınmış isimleri genelde para toplamak veya kampanyalarını yaymak için kullanıyor. Bu kişiler arasında ünlü bir oyuncu, sanatçı varsa soruna dikkat çekiliyor. Ne kadar etkili olduğu da tartışmalı. Özetle söylersek yandaş medya ve iktidarın sosyal medyadaki trollerinin ittirmesiyle gündem olmuş bir etkinlikten bahsediyoruz. Madem gündeme getirdiler biz de işin şatafatlı kısmını değil sıfır atıkla ilgili gerçekleri anlatalım.

2020 yılında Türkiye’deki belediye atıklarının miktarı 34 milyon 758 bin tona ulaştı. Toplanan atık miktarı ise 32 milyon 324 bin tonda kaldı. Yaklaşık 2 milyon ton atık toplanmadan doğaya karıştı. Toplanmayan atık bizden değildir diyerek bunları da “sıfır atık” sınıfına alabiliriz elbette. Toplanan atıkların 22 milyon tonu ise düzenli depolama tesislerine gönderildi, yani toprağa gömüldü. Atıkları gömdükten sonra elde “sıfır atık” kaldığı kesin.

Emine Erdoğan’ın himayesinde, 2017 yılında başlatılan sıfır atık kampanyasından bu yana Türkiye’de üretilen atık miktarı azalmadı, artmaya devam etti. 2016-2020 yılları arasında gömülen atık miktarı 19,3 milyondan 22,5 milyona çıkmış. İşin ilginci, gıda atıkları gibi organik atıkların bertarafında kritik öneme sahip kompost tesislerine gönderilen atık miktarı da azalmış. 2016 yılında 146 bin ton atık komposta gönderilirken bu rakam 2020’de 117 bine gerilemiş. Tek ilerleme cam, metal, kağıt gibi atıkların geri dönüşümünde yaşanmış. Halbuki sıfır atık prensibinin temelinde hem gereksiz tüketimin hem de ambalajlamanın azaltılması yatar. Ürün tasarımı atık çıkarmayacak şekilde yapılır, toksik, geri dönüştürülemeyecek atık üretmekten kaçınılır. Yeniden kullanım, uzun ömürlü ürünler teşvik edilir. Geri dönüşüm ve atık ayrıştırma sıfır atık kavramının giriş aşaması.

Türkiye’nin ülke içinde üretilen atık miktarıyla baş edemezken atık ihraç ettiğini de unutmayalım. Avrupa Birliği’nin ihraç ettiği atıkların yarısının Türkiye’ye geldiğini ve AB’den atık ithalatında ilk sırada olduğumuzu biliyoruz. Kendi atıklarını geri dönüştüremeyen Türkiye’nin bu atıkları hammadde ihtiyacı için aldığını düşünmek, hepsinin doğaya karışmadan geri dönüştürüldüğünü söylemek zor. Atığını sıfırlamak isteyenin Türkiye’ye gönderdiğini söylemek ise herhalde daha doğru.

İktidarın Emine Erdoğan’ı çevre konularında neden bu kadar öne çıkarmaya çalıştığını bilmiyorum. 12 Eylül 1980 sonrası da benzer bir süreci yaşamıştık. Termik santrala karşı gelenleri, asbestli gemilerle uğraşanları ‘tu kaka’ ilan eden devlet, fidan dikmeyi, çöp toplamayı çevrecilik diye anlatmaya çalışıyordu. Sarayda oturan, her yere özel araçlar, uçaklar ve konvoylarla giden bir kişinin çevreci olması, sıfır atık kampanyası yürütmesi elbette mümkün değil. Belki de onu ön planda tutarak, yeni bir kutuplaşma yaratmaya çalışıyorlar. Ülkenin 21 yılı böyle geçti zaten. O sırada da atık sorunu dağ gibi büyüdü. Diğer sorunlar gibi…  

Bugün Daniel yarın Mehmet

Özgür Gürbüz-BirGün / 15 Eylül 2023

Foto: Nikolas Noonan on Unsplash
Daniel Fırtına’sı önce Yunanistan, Bulgaristan ve Türkiye’yi sonra da Libya’yı kasıp kavurdu. Kırklareli, İstanbul ve Yunanistan’da can kaybına neden olan fırtına Libya’da ise büyük bir afete dönüştü. Ölü sayısının 20 bini bulabileceği belirtiliyor. Beş binden fazla insanın hayatını kaybettiği belirtilen Derne kentinde yıkılan iki baraj, seli büyük bir felakete çevirdi.

Libya’daki felaketin iklim ve siyaset kaynaklı nedenleri var. İklim krizinin aşırı hava olaylarının sıklığı ve şiddetini her geçen gün artırdığını biliyoruz. Görüşlerini almak için iklim değişikliği ve yer bilimleri konularında yıllardır çalışan Prof. Dr. Murat Türkeş’i aradım. Türkeş, Libya’yı vuran Daniel Fırtınası ve benzerlerinin bölgemizde her zaman görülebileceğini vurguladı. İklim değişikliğiyle giderek ısınan dünyada buharlaşmanın arttığını, bunun da hava kütlelerinin daha fazla nem tutmasına yol açtığını anlattı. Bu durum, özellikle yazdan sonbahara, bahardan yaza geçiş dönemlerinde görülen yağışların daha şiddetli olmasına neden oluyor diyen Türkeş, direngen kentler kurmak ve kentlerin bozduğumuz coğrafyasını onarmak zorunda olduğumuzu söylüyor.

Ne demek kentlerin bozulan coğrafyasını onarmak? Betona hapsettiğimiz, sağını, solunu, önünü derken üstünü de kapatıp bir anlamda betona gömdüğümüz nehir, çay ve ırmakları yeniden özgürleştirmek demek. Somutlaştıralım. Yağışlarda taşan, varlığını hatırlatan kent içindeki birçok derenin, çayın özgün akışına yeniden kavuşmasını sağlamaktan, İstanbul’un suyunu tutan Kuzey Ormanları’na yaptığınız havalimanı ve üçüncü köprüyle bağlantı otoyolları sökmeye kadar gitmesi gereken bir süreçten bahsediyoruz. Yapılan tüm yanlışları düzeltmeliyiz çünkü artık yağışlar eskisi gibi değil.

Petrol, kömür ve doğalgaz tüketiminden vazgeçip, iklim krizini durdurmazsak bu felaketler her yıl yaşanacak. Her yıl betona hapsettiğiniz bir dere bize kendini hatırlatacak. Ondan sonra fırtınanın adını Mehmet mi, Recep mi yoksa Yavuz mu koyarsanız, orası size kalmış. Deprem için hazırlamaya çalıştığımız kentleri iklim felaketlerine karşı da dirençli hale getirmeliyiz. Betonu, asfaltı sökmek mi zor yoksa her yıl yüzlerce insanı toprağa gömmek mi?

Gelelim Libya’daki felaketin siyaset ayağına. Kaddafi’nin 2011 yılında NATO destekli bir müdahaleyle devrilmesiyle Libya’da halkın sorunlarıyla ilgilenen bir otorite kalmadı. Varını yoğunu silaha yatıran ve ülkede egemenlik kurmak isteyen tarafların mücadelesi kaldı. Altyapı, adalet, demokrasi gibi refah toplumlarının ve halkın güvencesinin gizli kahramanları arka planda kaldı. İklim gibi uluslararası kamuoyunun gündemindeki konular da Libya’da konuşulmuyor.

Derne’de aşırı yağışlar sonucu yıkılan ve felaketi büyüten Derne ve Mansour barajlarının durumu da anlattıklarımızın bir kanıtı gibi. Derne Belediye Başkan Yardımcısı Ahmed Madroud, El Cezire televizyonuna, 1973-1977 yılları arasında Yugoslav şirketi (bugünkü adıyla Hidrotehnika-Hidroenergetika) tarafından sulama amaçlı kullanılmak üzere yapılan iki barajın en son 2002 yılında bakımdan geçtiğini söyledi. 2022 yılında su baskınlarına karşı barajların sorunlarını belirten bir akademik makalenin de olduğu da Fransız basınında yer aldı. 75 metre yüksekliğinde, 18 milyon metreküp su tutma kapasitesine sahip Derne setinin kaya ve kilden yapıldığını şirketin sitesindeki bilgilerden anlıyoruz. İklim bilimi Libya’da gündemde olabilse belki de bu felaket daha az kayıpla atlatılacaktı.

Ülkede otorite yokluğu, fırtınayla ilgili gerekli uyarıların yapılmamış olduğunu da düşündürüyor. Erken uyarı sistemleri iklim krizi çağının olmazsa olmazı. Birçok gelişen ülke gibi Libya’da da para, iklim krizine karşı ülkeyi koruyacak yatırımlara değil silaha, askeri harcamalara, çatışmalara harcanıyor. İHA’ların, tankların, insanları iklim krizinden kurtaramayacağını elbet bir gün anlayacağız. Oyunuzu, desteğinizi silah yapanlara değil, hayatınızı kurtaracaklara verin. Çok geç olmadan.

Orta vadeli programa yeşil makyaj

Özgür Gürbüz-BirGün / 8 Eylül 2023

OVP'de TÜFE değerlendirmesi
Türkiye’nin 2024-2026 yıllarını kapsayan Orta Vadeli Programı (OVP) açıklandı. Program, saray
rejiminin hayal ekonomisinden gerçeğe bir adım yaklaştığını gösteriyor. Büyüme beklentisi düşürüldü. Bir önceki programda yüzde 24,9 olan 2023 enflasyon tahmini yüzde 65'e çıkarıldı. İşsizlik ve cari açık tahminleri artırıldı. Buna rağmen yeni hedeflerin de iyimser olduğu söylenebilir. OVP’de dikkat çeken bir başka nokta ise makroekonomik hedefler arasındaki “yeşil dönüşüm” başlığı ve hemen hemen her alana yayılan “yeşile boyama” çabaları.

Metinde 44 yerde yeşil kelimesi geçiyor. Uluslararası sınıflamayla uyumlu yeşil taksonomi oluşturulması, AB’nin Sınırda Karbon Düzenlemesi Mekanizması’na uyum için kurulacak emisyon ticareti mekanizması ve iklim yasası gibi ana politikaların hayata geçirilmesi planlanmış. AB’nin Yeşil Mutabakatı’ndan “yeşil limana” kadar birçok yeşillikle dolu plan. Daha birkaç hafta önce kömür madeni için Akbelen Ormanı’nı kesenin aynı hükümet olduğunu bilmesek, bu yeşil masal içinde oldukça sağlıklı günlerin bizi beklediğini düşünebilirdik. Gerçeklerin yeşil değil kapkara olduğunu biliyoruz, değişim için de bir programdan çok daha fazlası gerekiyor.

AKP ve Mehmet Şimşek’in başını çektiği yeni ekonomi takımının yeşile ilgisinin bir nedeni var elbette. Türkiye’nin boşalmış hazinesinin paraya ihtiyacı var. İşsizliği düşürmek için yabancı yatırımcıya gereksinim var. Dünyada ise finansman kanalları artık yatırımlarda sürdürülebilir ve iklim dostu olmak gibi kıstaslar arıyor. AB ile ticaret yaparken ek vergilere maruz kalmamanın yolu yeşil üretimden geçiyor. Kamu alımları yeşil kıstaslar içeriyor. Yeşil çabanın ciddiyeti ve kıstasların samimiyeti tartışmaya açık olsa da yeni dünya düzeninde kapitalizmin içinde bir yeşil yol haritasının belirlendiği ortada. Türkiye ise iklim müzakerelerini 10 yıl geriden izleyen, Kyoto ve Paris gibi anlaşmalara en son taraf olan, AB ile bağını koparmış, büyük enerji tasarrufu ve yenilenebilir enerji potansiyeline rağmen kömür ve nükleer lobilerin yolunda ilerleyen bir ülke. Üstüne kara para aklama ve terörizm finansmanı konusunda sınıfta kalmış, gri listeye düşmüş.

Dünyada yeşil finansman son 10 yılda 100 kat arttı. Sürdürülebilir finansmanın da 2022’de 4,2 trilyon doları bulan pazarının 2032’de 30 trilyona çıkacağını tahmin eden çalışmalar var. Türkiye’nin paraya ihtiyacı var ama eski politikalarını önceliklendirirse, örneğin kömür santrallarında ısrar ederse, kredi bulması oldukça zor. Rüzgar ve güneşe yönelirse bu çok daha kolay. Karbon ticareti ve karbon vergileriyle de uğraşmak zorunda kalmaz ki bu da ihracatı yakından ilgilendiren bir durum. Özetle söylersek, Şimşek ve ekibi sıcak para arayışında yeşil fırsatları göz ardı etmemiş diyebiliriz.

Gelelim iç meselelere. OVP’yi ciddiye alırsak, Erdoğan ve ekibinin aynı faiz politikasında olduğu gibi ciddi bir “U dönüşü” daha yapması gerekecek. OVP’deki şu paragraf bile 21 yıllık politikaların başlı başına inkarı çünkü: “Özellikle enerji, sanayi, ulaştırma ve tarım sektörlerinde bütünleşik ve çevre dostu politikalar benimsenerek sürdürülebilir, düşük emisyonlu, yüksek teknolojiye dayalı üretim teknikleriyle Türkiye’nin uluslararası rekabetçi konumu güçlendirilecek” Karayolu ve havayolu ulaşımını destekleyen, mera ve tarım arazilerini inşaatlara açan, ülkeyi kömür santrallarıyla dolduranlar mı söylüyor bunu?

Metni esas alırsak, yerli kömür başta olmak üzere, iklim krizinde dış güçleri sorumlu tutan söylemlerden vazgeçip, gerçekçi bir emisyon azaltım hedefinin kabul edilmesi gerekecek. Dostlar alışverişte görsün diye ortaya atılan 2053 net sıfır emisyonunun, ayakları yere basan bir yol haritasıyla desteklenmesi gerekecek. 21 yıldır çektiklerimiz, Saray ve Cumhur İttifakı’ndaki ortaklarının sevdikleri yeşilin fotosentez yapmadığını bize gösteriyor.

Ortada gerçek bir dönüşüm niyeti olduğunu düşünmek elbette iyimserlik. Programda yeşilin ağırlığı, bize daha çok kaynak bulmaya dayalı bir mecburiyetten bahsediyor. Saray ekibini ve beton, kömür ve asfalttan nasiplenen çevresini biraz tanıyorsak, onların programdaki yeşili griye boyamak için şimdiden çeşitli takiye planları hazırladıklarını söyleyebiliriz. Şimşek ve ekibi ise yeşil meselesinde ciddiyse, faizden sonra ikinci bir kavga daha onları bekliyor. Bu defa sadece Erdoğan’ı değil, bu düzenden beslenip zenginleşen dostlarını da ikna etmeleri gerekecek.

Akdeniz’e radyoaktif su boşaltacak mıyız?

Özgür Gürbüz-BirGün / 1 Eylül 2023

Foto: UAEA
Japonya Başbakanı Fumio Kişida, Fukuşima Nükleer Santralı’ndan bırakılan radyoaktif suların
kirlettiği denizden getirilen balık ve deniz ürünlerini yiyerek dünyaya ‘tehlike yok’ mesajı verdi. Bu video bize, Çernobil sonrası radyasyon yağmuruna maruz kalan Karadeniz’deki çayı aklamaya çalışan eski Sanayi Bakanı Cahit Aral’ı hatırlattı. Aral da kameraların karşısında çay içmiş, radyasyon olduğunu gizlemeye çalışmıştı. Ne zaman başları sıkışsa bu numaraya başvuruyorlar. Su içeni, altın madenindeki siyanür havuzunda ördek yüzdüreni eksik olmuyor.

Kirlilik büyük bir alana dağılmışsa elbette bir parça yemekle, bir bardak suyla hasta olup ölme şansınız az. Mesele bir balık meselesi değil. Fukuşima Nükleer Santralı’ndaki kazadan sonra, 12 yıldır depolarda biriktirilen 1 milyon 335 bin ton radyoaktif sudan bahsediyoruz. Radyoaktif su üretimi de devam ediyor. Çekirdek erimesi nedeniyle kontrolden çıkan üç reaktörün kontrol altında tutulması için sürekli soğuk su sıkılıyor. TEPCO bir yandan okyanusa radyoaktif su bırakırken, bir yandan da yenisini üretiyor. Zaten okyanusa boşaltma kararının ardında, santral sahasındaki tankların hepsinin dolması ve yeni tank koyacak yerin de kalmaması yatıyor. Olası bir depremde tankların içindeki suyun sızmasından da korkuluyor. Radyasyonun, nükleer atıkların yok edilemediğini biz söyleyince anlamayanlar, görerek öğrenebilirler. Atomspor bunu biliyor elbette, “azar azar okyanusa verip kurtulalım” diyor.

Okyanusa bırakılan bu suda haberlerde bahsedildiği gibi sadece trityum yok. Greenpeace’in de altını çizdiği gibi, atık suyun içinde Nazım Hikmet’in dizelerinden bildiğimiz Stronsium-90 bile var. Stronsiyum-90’un yarılanma ömrü (radyoaktif maddenin miktarının yarıya inmesi) 28,9 yıl. Etkisinin çok azaldığını kabul etmek için bunu 10’la çarpmamız gerekir ki bu da bize 289 yıl radyoaktif kalacak bir elementle karşı karşıya olduğumuzu gösterir. Okyanusa bırakılan elementlerin her biri Stronsiyum gibi yıllarca suyu kirletecek. Uzun süre radyoaktiviteye maruz kalacak canlıların nasıl etkileneceğini kestirmek zor. İşi nükleer endüstriyi çaktırmadan savunmak olan Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Japonya’nın planını uygun bulsa da ABD Ulusal Deniz Laboratuvarları Birliği gibi mevcut planı yeterli bulmayan çok sayıda kurum ve uzman var. Özetle, nükleer endüstri bir kez daha hayatımızla kumar oynuyor. Radyoaktif suyu boşaltma sürecinin en az 30 yıl süreceği belirtiliyor. Tüpgaz gibi patlamıyormuş bu meret; görüyoruz.

Pasifik Okyanusu’ndan Akdeniz’e gelelim. Günlerdir bizim malum medyadaki Fukuşima haberlerini okuyorum. Çin’in Japonya’dan gelen deniz ürünlerini boykotunu yazıyorlar, ülkeler arası gerginliği yazıyorlar, radyasyonun okyanusa bırakıldığını yazıyorlar ama bir türlü akıllarına Mersin’de yapımı süren Akkuyu Nükleer Santralı gelmiyor! Kimse, bizdeki santral da kaza yaparsa, benzer bir durumla karşılaşırsak Akdeniz’e bırakılacak radyoaktif su nelere yol açar diye sormuyor. İlginç.

Türkiye’nin turizm geliri 2022’de 46,3 milyar dolardı. Aynı yıl Türkiye’ye gelen 44 milyon turistin 12 milyonu Antalya’ya gitti. Muğla’yı da eklersek iki ile giden yabancı turist sayısı 15 milyonu buluyor. Kabaca, turizm gelirinin üçte birinin doğrudan Akdeniz kıyılarıyla ilgili olduğunu söyleyebiliriz. Bu demektir ki olası bir nükleer kaza veya sızıntıda, 15 milyar doları unutabilirsiniz. Sonra da bunu 30 yılla çarpın. Yerli turizm kaynaklı kayıpları ekleyin. Fatura iyice kabardı öyle değil mi?

Nükleer santral kazasının diğer maliyetlerini hesaba katmasanız bile, can çekişen Türkiye ekonomisinin hayat damarı turizmi gereksiz bir riske atmaktan bahsediyoruz. Türkiye’nin elektriksiz kalma durumu olmadığını, nükleer santral yerine güneş ve rüzgar gibi kaynaklardan aynı miktarda elektriği 4-5 kat ucuza üretebileceğini defalarca yazdığım için tekrar etmeyeceğim, arşivdeki yazılarda tüm teknik veriler var. Binlerce insanın göç etme hatta ölme olasılığını, bölgedeki tarımsal üretimin duracağını, on binlerce canlının etkileneceğini hesaba katmasak bile sadece Akdeniz’e bırakılacak radyasyonun Türkiye ekonomisini ne hale getireceğini görmek için ‘ekonomist’ olmaya gerek yok. Belki de olmamak gerekiyor.

Japonya’da olanlar, bu çağda nükleeri savunan, başını kuma gömmüş devekuşlarına belki de son çağrı. Nükleer maceradan vazgeçin!