COP31 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
COP31 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Rüzgar, güneş artıyor ama emisyonlar düşmüyor

Özgür Gürbüz-BirGün / 7 Haziran 2026

Foto: pexels.com

 Enerji Bakanlığı bir süredir Türkiye’nin yenilenebilir enerji santrallarının kurulu gücünün artışına dair paylaşımlar yapıyor. Türkiye’nin 125 bin megavatı geçen elektrik santralları kurulu gücünün yüzde 33’ü güneş ve rüzgardan oluşuyor. Hidroelektrik, jeotermal ve biyokütle santrallarını da eklersek yenilenebilir enerjinin payı yüzde 62’lere ulaşıyor.

Asıl önemli olan ise kurulu güçteki değil elektrik üretimindeki pay. Aynı güçteki gaz santralıyla güneş santralı aynı miktarda elektrik üretmediği için kurulu güç yanıltıcı oluyor. Elektrik üretiminde de dengeler değişiyor. Düşük karbonlu dediğimiz yenilenebilir enerji kaynakların payı 2025 yılında yüzde 43,7’ye ulaştı. 2026 yılının aşırı yağışlı geçmesi nedeniyle bu yıl sonunda muhtemelen daha yüksek oranları bile görebiliriz. 2020’de de benzer bir durum yaşanmıştı. Güneş ve rüzgarın payı düşük olmasına rağmen hidroelektriğin katkısıyla yenilenebilir enerjinin payı yüzde 42’ye ulaşmıştı.

Yenilenebilir enerji santrallarının en büyük avantajı, elektrik üretirken iklim krizine yol açan seragazı salımı yapmamaları. Yenilenebilir enerjinin payı bu kadar artarken Türkiye’nin seragazı emisyonları ise azalmıyor tersine artmaya devam ediyor. İnsan şaşırıyor, azalması gerekmez miydi?

İşte terslik de burada. 2020 yılında 534 milyon tonu bulan seragazı emisyonları 2024 sonunda 584 milyon ton karbondioksit eşdeğerini geçti. Kurulan onca güneş ve rüzgar santralı boşa mı gitti? Elbette hayır ama amaç iklim krizini durdurmaksa bu santrallar henüz o amaca hizmet ediyor diyemeyiz. Ortada bir mantık hatası var.

Türkiye’nin seragazı emisyonlarının yüzde 71’den fazlası enerji sektöründen kaynaklanıyor. Kömür, petrol ve gaz (fosil yakıtlar) kullandıkça emisyonların azalması mümkün değil. Evinizde duman çıkaran bir kömür sobası olduğunu düşünün. O duman evinizi ısıtıyor, yaşanmaz hale getiriyor. Siz o sobayı söndürmek yerine yanına güneş sobası koyuyorsunuz. Duman yine orada…

Ülkede kömür santralları durdukça yanına istediğiniz kadar rüzgar türbini ya da güneş paneli dikin, bu emisyonları etkilemiyor. Emisyon azaltımı için kömür santrallarından başlayarak fosil yakıt kullanan elektrik santrallarını kapatmamız gerek. Beraberinde ulaşım, kentleşme ve sanayi politikalarını da değiştirmeliyiz. Kentlerde elektrikle çalışan toplu taşımaya ve bisiklete, kombi ve klima yerine ısı pompasıyla ısıtılan ve soğutulan binalara, uçağa değil trene geçmezsek, yenilenebilir enerjiden ürettiğimiz elektriğin emisyon azaltımına katkısı sınırlı olur. Seragazı rakamları da mevcut politikaların sonuç vermediğini net bir şekilde gösteriyor.

Türkiye ev sahipliği yapacağı COP 31’e giderken belli ki yenilenebilir enerji kapasitesindeki artışı ön plana çıkaracak. Pembe bir tablo çizmeye çalışacak. Planlama ve doğru hedefler olmadan kapasite artışının sonuç vermeyeceğini, bunun bir göz boyamadan ibaret olduğunu anlatmak bizim görevimiz. Termik santrallara kömür sağlamak için Muğla’da kamulaştırma yaparken, bu yanlış karara direnen Esra Işık’ı hapse atarken, Afşin Elbistan termik santralına iki yeni ünite eklenmesine yeşil ışık yakıp, üç hafta önce Kırklareli’nde gaz santralı açarken, yenilenebilir enerjinin payını artırdık demenin bir anlamı yok. Kömürlü termik santralları ne zaman kapatıyoruz ey hükümet, sen bize bir tarih ver sonra COP 31’i konuşuruz.

Türkiye’nin COP 31 gündemi sıfır atık mı olacak?

Özgür Gürbüz-BirGün / 11 Mart 2026

Görsel: YZ ile hazırlandı.
Türkiye yarın, 9-20 Kasım tarihleri arasında Antalya’da yapılacak COP 31 toplantısındaki önceliklerini açıklayacak. Bize gelen bilgiler Türkiye’nin öncelik sıralamasında “kömürün” değil Emine Erdoğan’ın himayesinde başlatılan “sıfır atık”ın olacağını gösteriyor. Neyse ki şaşırmamayı yıllar önce öğrendik bu ülkede.

Birleşmiş Milletler’in iklim müzakerelerinin en önemli ayağı olan COP’ta (İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Toplantısı) Türkiye belli ki asıl meseleleri konuşmaktan kaçınacak. Gördüğümüz kadarıyla, Türkiye’nin belirlediği 14 maddelik ajandanın ilk sırasında sıfır atık var. Onu “turizm ve kültürel miras” ile “gençlik ve eğitim” başlıkları izliyor. Diğer başlıklar da şöyle: Gıda güvenliği, Rio sinerjisi, iklim eylemi için dijitalleşme, iklim eylemi uygulama mekanizması, iklim finansmanı, yeşil sanayileşme, azaltım (seragazı) teknolojileri, sürdürülebilir ulaşım, temiz enerjiye geçiş ve iklim dirençli kentler. Yarın bu başlıklarda bir değişiklik oldu mu göreceğiz.

Yukarıdaki konuların hepsi iklim müzakerelerinin bir parçası olabilir ancak Türkiye’nin asıl önceliği çok net. Seragazı emisyonlarını düşürecek bir yol haritasına (ulusal katkı beyanının güncellenmesi) ihtiyaç var ve bu da ulaşımdan enerjiye tüm politikaların değişmesi demek. Seragazı emisyonlarının yüzde 72’sine yakınından enerji sektörü sorumluyken siz emisyonlarınızın sadece yüzde 2,5’inden sorumlu atık meselesini gündeminizin ilk sırasına koyamazsınız. Her yıl tonlarca atık ithal eden Türkiye, dünyaya sıfır atık masalı mı anlatacak? Avrupa’da kömürlü termik santralları kapatma kararı almamış beş ülkeden biri Türkiye iken kömürlü termik santralları ne zaman ve nasıl kapatacağını açıklamadan COP 31’e nasıl gideceksiniz?

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı ve COP31 Başkanı Murat Kurum dirençli kentlerden bahsederken son su havzalarını yapılaşmaya açtırdığı İstanbul’dan örnek verecek mi? Kanal İstanbul ve Fikirtepe örnekleriyle İstanbul’un son direnç noktalarını hedef aldığını unutacak mıyız? Deprem bölgesinde yapılan binaların ne kadarı sıfıra yakın enerjili bina, ne kadarı kendi enerjisini üretiyor diye sormayacak mıyız?

Enerji başlığının adı bile tehlikeli. Son yıllarda nükleer endüstrinin enerjide çözümü “temiz enerji” diye tarif ettiğini, nükleeri de bu sınıfa eklemek istediğini biliyoruz. Türkiye de muhtemelen Uluslararası Enerji Ajansı Başkanı Fatih Birol’un da desteğiyle yarınki toplantıda ve COP’ta nükleer enerjiyi öne çıkaracak. Elektrik faturalarının ikiye üçe katlanması, binlerce yıllık nükleer atık sorunu, enerjide dışa bağımlılık ve nükleer kaza riskiyle yaşamak zorunda bırakılacak bir ülke kimin umurunda?

Türkiye’nin belirlediği 14 başlığın her birini uzun uzun eleştirmek mümkün. Eleştirilerin yapılması da önemli çünkü iklime ilişkin bu yanlış politikaların artık değişmesi gerek. İklim krizini durdurma mücadelesi dünyada yavaşlamış olsa da Türkiye daha temiz bir hava, korunan alanların artması, enerjide dışa bağımlılığın azalması ve halkının sağlık ve refahı için bunu yapabilir. Ama bu Antalya’da 200 civarında ülkeden temsilcilerin geldiği toplantının içini boşaltarak değil gündemi olması gereken yere çekerek yapılabilir.

Türkiye eğer isterse müzakerelerin yürütücüsü Avustralya ile petrol, kömür ve gaz gibi fosil yakıtlardan vazgeçmenin yol haritasını Antalya’da belirlemek için uğraşabilir. Ormansızlaşmayı durduracak bağlayıcı kararların çıkması için çalışabilir. COP’a ev sahipliği yapan ülkeden beklenen bunlar ama öncesinde, kendi ülkesinde bu adımları atması, taahhütleri vermesi gerekir. Dünyayı değiştiremese bile en azından kendisini değiştirir. Yoksa oteller dolar, dünya liderleriyle pozlar verilir ama geriye yine aynı sorunlar kalır.

Gezegeni yakıp yıkan kapitalizmin gölgesi altında yapılan toplantılardan sonuç alınamadığını defalarca gördük. COP’a çok büyük ümitler bağlamak yanlış ama gündemin yaşama, iklime odaklandığı bu günlerden faydalanmamak da bir o kadar yanlış olur. Artık resmi müzakere masalarına, o toplantıları protesto edenlerin sözünü taşımanın, hatta o masaları dışardakilere bırakmanın zamanı.