BirGün’e sahip çıkmak için 7 neden

Özgür Gürbüz-BirGün/5 Şubat 2016

Bağımsız medyaya ihtiyacımızın her geçen gün arttığı şu günlerde BirGün’e sahip çıkmamak tam bir aymazlık olur. Benim BirGün ve onun gibi özgür düşünceye, yaşam hakkına sahip çıkan diğer medya kuruluşlarına (her yazılan çizilene harfiyen katılmasam da) destek olmaya çalışmamın birçok nedeni var. Bugün sadece yedi tanesinden bahsedeceğim.

1. Patrondan, hükümetten veya kolluk kuvvetlerinden korkmadan, etkisinde kalmadan haber yapacak, yorumlayacak medyaya ihtiyacım var. Doğru bilgi aldığımı bilmek istiyorum. Reklam vereni kızdırmamak için haberi saklayan, ülkeyi yönetenden korkup yazıları sansürleyen medya benim sesim olamaz. Bana sağlığım için tavsiye edilen gıdaların arkasında bile bin türlü ticari oyun dönüyor. Bu yüzden her türlü haberi bağımsız medyadan okumak istiyorum.

2. Bugünün Türkiye’sinde medyanın görevi sadece haber vermek değil. Dayanışmanın adresini de göstermek zorunda. İşçi haklarından ekolojiye, sanattan ekonomiye nerede desteğe ihtiyaç duyulduğunu, nerede güzel işler olduğunu ben bağımsız medyadan öğreniyorum. Mutluluklar kadar acılarımızı paylaşmak için de buna ihtiyacım var. Üzerimize çöreklenen ticari ve siyasi ağın parçası haline gelen medya kuruluşları bana sadece yalan, çarpıtılmış haber vermiyor, yanlış filme, yanlış mücadelelere de yönlendiriyor.

3. Artık ekmek bile alırken paramı verdiğim fırının sahibini bilmek istiyorum. Ali İsmail aklıma geliyor. Eli sopalı fırıncıya, palalı esnafa para kazandırma lüksüm yok. Evime gelen ustayı bile eşe dosta sorup ona göre çağırıyorum. Verdiğim paranın yolsuzluklara, hırsızlara, zalimlere gitmesine tahammülüm yok. Sütten otomobile, kiralayacağım evden, tatil yapacağım yere kadar tüm ticari ilişkilerim dayanışma içindeki insanlarla kurulmalı. Bağımsız, özgürlükçü medyada gördüğüm ilanlar benim için yol gösterici. Türkiye’de otoriter devletin bireysel özgürlüğüme müdahale ettiği, yandaşlarını üzerime sürdüğü bir durumda, dayanışmanın ekonomi gibi her alana yayılması kaçınılmaz. Eşe dosta sormanın yanı sıra, radyodan, gazeteden duyduğum reklamlara kulak kabartıyorum. Seri ilanlar, ders verenler, küçük hastaneler, lokantalar, tatil köyleri, pencereciler gibi… Daha mı zor? Evet ama bu ülkeyi değiştirmek isteyenlerin sadece oy kullanarak bunu yapamayacaklarını anlamaları gerek. Bu uğraşların verdiği huzuru hiçbir şeye değişmem. O yorgunluğa değer.

BirGün'e destek için tıklayın.

4. Kolektif umuda ihtiyacım var. Bireysel kurtuluş çabalarının, devletten gelen sistematik saldırılar karşısında bir şansı yok. Malum, “kurtuluş yok tek başımıza”. Bu doğru ama lafta kalmamalı. İşin başı da umut. Umut yoksa kurtuluş yok! BirGün ve diğer bağımsız medya kanalları bize umudu hatırlatıyor. Medya bu umudu binlere taşımanın en kolay aracı.

5. Baskıcı iktidarlar yandaş medyayı kullanarak sizi yalnız ve azınlıktaymış gibi gösteriyor, umudumuzu ve mücadele azmimizi azaltıyor. Halbuki, Gezi bize başka ve özgür bir Türkiye isteyenlerin zalimlerden hem çok hem de daha yürekli olduğunu gösterdi. Önce iletişim araçlarımıza sahip çıkacağız sonra örgütlenmeyi hayatın her alanına yayacağız. Sadece sokakta değil, mahallede, apartmanda değil hayatın her alanında birbirimizi tanımamızı, yanyana gelmemizi sağlayacak yapılarda buluşacağız. Dernek olur, parti olur. Birbirimizi tanırsak, yaşadığımız apartmanda, sokakta kime güveneceğimizi bilirsek birbirimize de sahip çıkarız. Gazeteler, televizyonlar bize bu araçları ve başarılı örnekleri göstermenin en iyi aracı.

6. Doğruyu söyleyen yoksa yalancılar nasıl ortaya çıkar? Kabataş yalanını hatırlayın. Silah taşıyan tırları ya da ayakkabı kutularını. Bağımsız medya olmasaydı bugün bunların hiçbirinden haberimiz olmayacaktı. Doğruların yazılmaya ve çizilmeye ihtiyacı var.

7. Sadece evrim, kültür-sanat ve Yeşil BirGün sayfaları bile benim için bu gazeteye sahip çıkma nedeni. Medya özgür değilse, özellikle sanat, bilim ve ekoloji gibi alanlarda yetersiz kalması kaçınılmaz.

BirGün’ü ve bağımsız medya kanallarını desteklemek işte tüm bu nedenlerden ötürü çok önemli. Sağlam birkaç gazete, birkaç TV kanalı bize yeter. Bu yayınların birleşmesi de bence kaçınılmaz ve sesimizin gür çıkması için bir elzem. Gücüm yettiğince, gerekirse kişisel zevklerimden vazgeçerek Türkiye’de özgürlüğün, barışın ve dayanışmanın sesi olan tüm medya organlarını desteklemeye devam edeceğim. Benim nedenlerim bunlar, sizin nedenleriniz hangileri?

Çevre Bakanlığı 500 bin kişiyi işten çıkardı

Özgür Gürbüz-BirGün/29 Ocak 2016

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı 2011 yılındaki yönetmeliğe dayanarak sokaktaki kağıt toplayıcılarından kağıt satın alan lisanslı depolara 140 bin TL ceza keseceğini söyledi. Nereden esti, beş yıl sonra ne değişti de bakanlık yönetmeliğini hatırladı bilmiyoruz. Bildiğimiz, bu ceza tehditinin, kağıt toplayıcılarının topladıkları kağıtları satamaz hale getirdiği. Sayılarının 500 bini bulduğu tahmin edilen kağıt toplayıcıları işsiz kaldı. Belki de, Türkiye tarihinin en büyük işten çıkarma vakasıyla karşı karşıyayız. Sigortasız, sağlıksız koşullarda çalışan bu işçiler böylece parasız da kaldılar. Ailelerini nasıl geçindirecekler, nasıl yaşayacaklar belli değil.

Türkiye’de sadece kağıt değil, plastik, metal ve cam atıklarını da toplayan bu işçilerin geçim derdi, çalışma koşullarıyla ilgili sorunları işin bir boyutu. Onların atık toplamasını yasaklamakla işin çevre boyutunu da çözümsüzlüğe itiyorsunuz. Ortada, her yıl toplanmayı ve ayrıştırılmayı bekleyen 30 milyon ton (2010 verisi) civarı kentsel katı atık var. Bunun ne kadarı geri dönüştürülebilir belli değil. Avrupa Çevre Ajansı’na verilen 2013 yılına ait bir raporda, 2009 yılında geri dönüşüme giden ambalaj atığının 2,5 milyon ton olduğu, bakanlık verilerine dayanarak yazılmış. Aslında cam için kağıt, plastik ve metal için geri dönüşüm kotalar var ama orada da türlü türlü oyunlar dönüyor. Örneğin, 2016’da, o yıl üretilen plastik atıkların yüzde 52’sinin geri dönüşüme gitmesi gerekiyor. Her yıl kotalar yükseliyor ama kimse o toplanmayan yüzde 48’e ne olduğunu söylemiyor. Denizde, dağda, sokakta karşınıza çıkıyor o plastik şişeler. Makyaj güzel ama yağmur yağınca akıp gidiyor.

Durum böyleyken Çevre Bakanlığı’nın yaptığı abesle iştigal. Bakanlık çöpünü ayrıştırmayana ceza kesmiyor ama toplayanı, ayıranı cezalandırıyor. Onların şartlarını iyileştireceğine kötüleştiriyor. Avrupa’da birçok ülkede atıklarını doğru dürüst ayırmayana, örneğin plastik atığının içine kağıt atana ceza kesilir. Türkiye’de böyle ciddi yaptırımlar yok. Herkesin atığı doğrudan çöpe gidiyor. Birkaç merkezle sınırlı ayrıştırma merkezlerine uğramazsa da büyük olasılıkla çöp depolama alanlarına yani toprağa bırakılıyor. Bu atıkları evde yani kaynağında ayrıştırmayı başaramamışız, sağlığını riske atıp, karın tokluğuna bizim için ayıranları da çalıştırmıyoruz. Bu mu bakanlığın çözüm önerisi?

Türkiye’de evindeki atıkları çöpe atmadan önce ayıran, ayırdıklarını da gıda atıklarının olduğu çöpler yerine geri dönüşüm için konulmuş kutulara atan kaç kişi var? Bir elin parmakları kadar azız sanki. Çöplerini ayıranlar da mutsuz. Sık sık her yerde geri dönüşüm kutularının olmamasından şikayet ediyor. Haksız değiller ama her evin başına bu atık kutularının konulamayacağını kabul edelim. Bu konuda fedakarlık yapmalıyız. Atıkları taşımak zor geliyorsa, üretmemeye çalışalım. Sorunun çözümü aslında bu. Her sabah bir simit alıp onu naylon torbaya koydurtmayın. Markete, pazara torbayla gidin. Çantanıza bir bez, olmadı naylon torba alın yırtılana kadar onu kullanın. Pet şişelerde su içmeyin, bir matara alın, suyunuzu evden doldurun. Çevrecilik fidan dikmekle, ben çevreciyim deyip yürüyüş yapmakla olmuyor. Hayatımızı her alanda değiştirmek zorundayız.

İşin üretici boyutu da var, onları da atlamayalım. Bu ülkede cam şişeyi unutturan, depozito uygulamasını arka plana iten, ürettikleri ambalajları toplamak istemeyen büyük firmalar değil mi? Almanya’da plastik şişede bile depozito var. O şişeyi geri götürmenizi sağlamak için sizden depozito alırlar. Var mı bizde öyle bir kural? İçecek ambalajlarını düşünün. Cam şişe dışında çevreci bir paketleme ürünü yok ama ne hikmet ki en pahalısı o. Karton kutu denilen ama aslında kartonun yanı sıra plastik ve alüminyum da içeren ambalajlardan uzak durun. Söylemek kolay ama yapmak zor çünkü cam şişede aynı içeceği almak Türkiye’de neredeyse iki kat pahalı. Atık işçileriyle uğraşan bakanlık bunları neden görmüyor? Neden cam şişede depozitoyu zorunlu kılıp, tüketiciye şişe bedeli ödetmek yerine bu ürünlerin ucuzlamasını sağlamıyor? ‘Kartonumsu’ kutular, pet şişeler için neden çevreyi kirletme vergisi koymuyor? Bu ürünlerin okullara girişini niçin yasaklamıyor? Ülkenin atık politikasını siz mi yoksa bu şirketler mi belirliyor?

Atıkları geri dönüştürmek için cezai yaptırımlar da içeren uygulamaları hayata geçirme zamanı geldi. Atık işçileri de bu yeni sistemde, gerek toplanan atıkların ayrıştırılmasında gerekse daha modern yöntemlerle toplanmasında çalışabilir. İçimizde en tecrübelilerimiz onlar. Sigortaları, güvenceleri olur. Türkiye’de nereye baksanız pet şişe görüyorsunuz. Siz ise pet şişeyi üreteni, atanı cezalandırmak yerine karın tokluğuna, sağlığı pahasına toplayanı işinden ediyorsunuz. Vallahi bravo!

Dünya nükleerden vazgeçmiyor diyenlere

Özgür Gürbüz-BirGun/22 Ocak 2016

Anadolu Ajansı (AA) 6 Ocak’ta, ‘Dünya Nükleerden Vazgeçmiyor’ başlıklı bir haber servis etti. “Ajans bağımsız değil, yazdıklarına kim inanır” diyerek üzerinde durmadım ama haberin yayıldığını görünce bu yazıyı yazmak şart oldu. Nükleeri savunanlar yıllardır nükleer santral ve yapımı süren reaktör sayılarıyla ilgili verileri çarpıtarak sunuyor. Bu yazı aracılığıyla o oyunu da bozalım.

Angra Nükleer Santrali-Brezilya Foto: O. Gurbuz
Haberde dünyada 442 nükleer santral olduğu ve 64 nükleer santralin yapımının da sürdüğü yazılı. Önce AA’nın Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndan aldığını (UAEA) söylediği rakamları yine aynı kaynağı kullanarak düzeltelim. Dünyada 442 nükleer santral yok, çalışabilir durumda 441 nükleer reaktör (santral değil reaktör) var. Bunların hepsi de çalışmıyor. Örneğin, Japonya’da 43 reaktör var ancak sadece 2 tanesi çalışıyor. O yüzden doğrusu, çalışabilir demek ama nükleerciler yıllardır kelime oyununu yaparak, arızalı, kapalı reaktörleri de çalışır gibi gösteriyor. Yapımı süren reaktör sayısı da yanıltıcı. AA’nın dediği gibi 64 değil 67 reaktör inşa aşamasında gözüküyor ama yakından bakınca işler değişiyor.

Dünyada yapımı sürdüğü iddia edilen 67 reaktörden 24 tanesi enerji ihtiyacı bitmez tükenmez bir hâl alan Çin’de. Çin’deki bu santrallerin, yeni bir nükleer kaza olmazsa birkaç yıl gecikmeyle de olsa bitirileceğini varsayabiliriz. Geriye kalan 43 tanesi içinse aynı kararlılıkta konuşmak büyük aymazlık olur. Birkaç örnekle neden aymazlık olur, anlatalım. Söz konusu reaktörlerden 2 tanesi Japonya’da; Fukuşima sonrası bu inşaatlar durdu ama listeden çıkarılmadı. Kalan 41 reaktörden üç tanesi çok küçük, prototip reaktörler (biri Arjantin’de diğer ikisi Rusya’da), enerji üretimi açısından önemi yok. Yani, kaldı 38. Nükleeri savunanların sık sık dile getirdiği gibi, ortalama bir reaktörün beş yılda inşa edileceğini kabul edersek, 38 reaktörün 21’inde gecikme yaşandığını söyleyebiliriz. Hatta, bazılarında inşaatın sürdüğünü söylemek bile mümkün değil. ABD’de yapımına yeniden başlanan Watts Bar-2 reaktöründe ilk kazma 1973’te vurulmuştu. Slovenya’daki Mochovce-3 ve Mochovce-4 reaktörleri 1987’den beri yapılıyor. 30 yıldır bitmedi. Avrupa’nın ve dünyanın en modern ve en büyük nükleer reaktörü EPR’nin inşaatı Finlandiya’da 11, Fransa’da 9. yılına girdi. Ama nasıl oluyorsa bu reaktörler bizim 'nükleerspor'un her sunumunda, her demecinde, nükleer enerjiyi bilmeyen ama öven ‘gazetecilerin’ her makalesinde ‘yapımı süren nükleer santraller’ diye anlatılmaya devam ediliyor. “Finlandiya’da yeni bir nükleer reaktör yapılıyor” demeyi biliyorlar ama o reaktörün inşaatının en az 15 yıl süreceğini, bunun da şirkete en az 5,5 milyar avro ek maliyete neden olacağını söylemiyorlar.

Gelelim AA’nın haber başlığına. Almanya, İsviçre, İtalya, İspanya ve hatta dünyanın nükleer devi Fransa’da bile nükleerden çıkış, nükleer enerjinin payını azaltma süreci başlamışken gerçekten de dünyanın nükleerden vazgeçmediğini iddia edebilir miyiz? Bu sorunun yanıtını da yine nükleer enerjinin bir numaralı savunucusu, BM’e bağlı* UAEA versin. 2015 sonunda yayımladıkları projeksiyon raporu** nükleer enerjinin geleceğinin hiç de parlak olmadığını itiraf ediyor. Rapora göre, dünyada nükleer santraller halihazırda küresel elektrik üretiminin yüzde 11,1’ini karşılıyor. 2050 sonunda ise nükleer enerjinin küresel elektrik üretimine katkısı yüzde 4,2’ye kadar düşebilir. En iyi senaryoda ise yüzde 10,8’i ancak görecek.

Rakamlar ortada. Nükleer enerji için çok umut vermeyen bu gidişatı, ‘dünya nükleer enerjiden vazgeçmiyor’ diye yazmak elbette serbest. Havuz medyasında çalışmanın birinci koşulu da bu olmalı zaten. Hükümet Akkuyu ve Sinop’a nükleer santral kurmak isterken, milyar dolarlık ihaleleri yandaş şirketlere dağıtıp sonra da işi verdiği Rusya ile gırtlak gırtlağa gelmişken, kapatılan nükleer santrallerden, bitmeyen inşaatlardan, umutsuz projeksiyonlardan bahsetmek olmaz. Bu yazdıklarınızı hakaret sayıp dava açan bile olabilir.

*Burada bağlı kelimesi yerine, kontrolünde demek daha doğru olacaktı sanırım. Düzeltir, özür dilerim.
**Energy, Electricity and Nuclear Power Estimates for the Period up to 2050, IAEA.

Elektrikte talep artışı yine istenilenin altında kaldı

TEİAŞ düşük talep senaryosuna göre Türkiye'nin elektrik ihtiyacı
2015'in elektrik verileri gelmeye başladı. En çarpıcı verilerden biri şu: 2015'te Türkiye'de elektrik üretiminin %5,7'si rüzgar ve jeotermalden (rüzgar (%4,4), jeotermal (%1,3)) sağlandı. Bu yenilenebilir enerji hayal diyenlere sanırım yeterli bir yanıt. 

İşin bir de elektrik tüketimi kısmı var. Geçen yıl elektrik tüketimi artışı yine hükümetin beklentilerinin çok altında kaldı. Artış oranı sadece %2,6. Hükümetin beklentisi en az %4,7 idi. Planlar tutmuyor, elektrik talebi artacak diye HES'lere, nükleer santrallere, doğalgaz santrallere verilen izinler havada kalıyor. TEİAŞ, 2013 tahmininde 2015 sonunda en düşük elektrik talebinin 278 milyar kWs olmasını bekliyordu. Gerçekleşen ise sadece 263 milyar kWs. Bu neredeyse Akkuyu'da kurulmak istenen nükleer santralin üreteceği elektriğin yarısı kadar bir sapma demek. Abartılmış talep tahminlerine güvenerek nükleer gerekli, HES'ler lazım diyenlere duyurulur.

Çocuklar ölmesin

Özgür Gürbüz-BirGün/15 Ocak 2015

Türkiye’de taraf tutmak insanların o kadar köreltti ki, “çocuklar ölmesin” deyince, bir taraf hemen size “hangi çocuklar” diye soruyor.

Söyleyeyim hangi çocuklar olduğunu, bizim çocuklarımızdan bahsediyorum. Dün Diyarbakır’ın Çınar ilçesinde öldürülen 5 yaşındaki Efe Açıkgöz’den, geçen ay Cizre’de çatışmalar sırasında hayata gözlerini açamadan, aramızdan ayrılan üç aylık Miray bebekten. Adlarını tek tek yazmaya kalsam bitmeyecek o listeden bahsediyorum. Çocuklarımızın sıra arkadaşlarından, kahvede okeye döndüğümüz oyun arkadaşlarımızın torunlarından, otobüste yan yana sıkıştığımız, yer verdiğimiz karnı burnunda annelerin çocuklarından. Bizim çocuklarımızdan. Birbirini sevmek yerine vurmayı öğrettiğimiz o gencecik insanlardan. Bombalar parçalasın, ciplerin arkasında sürüklensin diye büyütmediğimiz aslan parçalarından, nur yüzlülerden bahsediyoruz. Hepimiz anlamalıyız ki, ölen çocuklara, “kimden” diye sordukça bu kan durmayacak.

“Çocuklar ölmesin” demek için bombaların mahallemize düşmesini beklersek, üzerine titreyecek çocuğunuz da kalmayacak. Türkiye’de nefret söylemlerine, şiddet eylemlerine, dediğim dedik, astığım astık liderlere oy verip onlara prim yaptıranlar, şiddettin şiddetle bastırılacağını sanıyorsa aldanıyor. Nefret edersen, nefret etmeyi öğretirsin, öldürürsen öldürmeyi öğretirsin. Bizim gibi ölümün ucuzladığı bir coğrafyada insanları ölmekle, öldürülmekle tehdit edemezsin. Öte tarafa inanan ve öte tarafta daha çok dostu, tanıdığı olan bir ülkenin çocukları neden korksun ölmekten?

Bu kısır ve kanlı döngüden çıkmanın tek bir yolu var. Suçluyu aramak, ilk kurşunu kim attı diye sormak bir işe yaramaz. Barış için ilk adımı kim attı ona bakmalı. Bu ülkede gerçekten barış isteyenler işte bu yüzden, barış diyen herkesin arkasında durmak zorunda. Öğretmen Ayşe Çelik’in, akademisyenlerin yanında durmak bu yüzden önemli. Onların karşısında duranlar bize yeni bombalar ve ölümlerden başka bir şey önermiyor zaten. “Her şey kontrol altında” deyip duruyorlar ama her yeni güne bir başka bomba ve saldırıyla uyanıyoruz. Aynı kişiler çok değil bir yıl önce çözüm sürecini anlatıp oy istiyorlardı. AKP, 13 yıllık icraatlarının belki de en az itiraz edilen adımı çözüm sürecini, yanlış Suriye politikaları ve başkanlık sisteminde inat etmeleri yüzünden çöpe attı. Siyasi hırsların hayatlarımızı böylesine etkilemesine izin veremeyiz.

Türkiye’nin bu karanlıktan çıkması kolay olmayacak. Bir dizi adım atılmalı. Dış politikadaki yanlışlardan dönülmesi, öyle kıvırarak, ucundan, kıyısından dokunarak değil, açık açık ülkedeki kutuplaşmanın üstüne gidilmesi gerek. Kürt sorununda masaya oturup, oturmadık gibi yapmanın; IŞİD meselesinde, IŞİD’çilere sınırları açıp, hastanelerde tedavi edip, tırlarla hediye gönderip daha sonra yapmadık, etmenin demenin artık bir inandırıcılığı kalmadı. Yayın yasağı koymanın, bombaları koyanların, vuranların kıranların değil haberini yapanların peşine düşmenin kimseye faydası yok. Ve belki de daha önemlisi, bu ülkede yaşama umudunun, hayatta kalmanın mutluluğunun yeniden inşa edilmesi gerekecek. Mahallelerin kuşatıldığı, morgların dolduğu, bombaların patladığı kentlerde insanların yaşama umudu olmaz. Yaşama umudu, işi, aşkı olmayan biri her şeyi yapar. Bu durumda suçlu kim? Bu ortamı hazırlayan, ölümü kanıksatan, umutsuzluğu bu ülkenin kaderi yapanlar suçlu değil mi? Bunun adını “istikrar” koyup, oy isteyenlerin basiretsizliği değil mi tüm bu şahit olduğumuz cinayetler? Ona oy verenlerin de artık, hatalarını görmeleri gerekmiyor mu? Şunun bunun değil, silahın ‘terörist’ kabul edildiği bambaşka bir Türkiye çizgisi neden çizilmesin. Şiddetten kurtulmanın yolu, onunla koşullu değil, koşulsuz mücadeleden geçer. IŞİD’in patlattığı bombalar, göz yumulmuş, eğitilmiş şiddetin kontrol edilemeyeceğinin en trajik örneklerini sunuyor bize.

Bu şiddet ortamında taraf tutacaksınız liderlerin, size bir öyle bir böyle diyen ve bugünleri getiren politikacıların değil çocukların tarafını tutun. Barış diyen çocukların yanında olun yoksa hepimiz kaybedeceğiz. Başka bir seçeneğimiz yok.

Elektriğe zammı hükümet yapmadı

Özgür Gürbüz-BirGün/8 Ocak 2016

1 Ocak’tan itibaren aylık elektrik faturanız yüzde 6 oranında artacak. Çünkü hükümet son 11 yılın en düşük petrol fiyatlarına ve azalan talep nedeniyle serbest piyasada iyice gerileyen elektrik fiyatlarına rağmen zam yaptı. Aslında bu zammı hükümet yapmadı. Şirketler istedi hükümet bu isteği kırmadı.

Şirketlerin zam isteği kulislerde uzun zamandır konuşuluyordu. Limak Holding Yönetim Kurulu Başkanı Nihat Özdemir, 25 Kasım’da NTV’de yaptığı konuşmada kulis mulis bırakmadı. Aynı zamanda Elektrik Dağıtım Hizmetleri Derneği’nin başkanlığını da yürüten Özdemir, elektriğe yeni yılla birlikte zam yapılacağını söyleyerek, “… bu karar yakın zamanda verilecek. Elektrikte bir zam beklentisi olabilir. Yüzde 15 ile 20 arasında bir zam olması gerektiğine inanıyorum. Bunu bir anda yapmak doğru değil. 2016 yılı içinde yüzde 7-8 gibi bir zamla yeni yıla başlayabiliriz” dedi. Özdemir Sayısal Loto oynasa yeridir çünkü dediği oldu; yeni yıla elektriğe yüzde 6,9 zamla (faturaya 1 puan düşük yansıyor) başladık. Görüldüğü üzere bu daha başlangıç. Yüzde 20’ye kadar yolu var. Halkın oyuyla seçilip, şirketlerin istekleriyle ülkeyi yönetmek böyle bir şey olsa gerek. Ülkeyi kim yönetiyor hâlâ anlamayanlara duyurulur.

Cengiz Holding ve Kolin İnşaat’la birlikte 21 elektrik dağıtım bölgesinin en büyüklerinden dördüne sahip Limak Holding’in Başkanı Özdemir, aynı röportajda neden bu zammı istediklerini de fısıldadı. “Girdilerimizden birçoğu petrol ve doğalgazla ölçülüyor, fiyatlar dünyada düşük ama hepimizin bildiği gibi kurlar arttı” dedi. Evet, petrol fiyatları dünyada düştü. Petrol düşünce doğalgaz fiyatı da düşüyor. Bu Türkiye gibi elektrik üretiminin neredeyse yarısını doğalgazdan sağlayan bir ülkeyi sevindirmeli ama olmuyor. Hükümetin çok kötü yönettiği hatta artık yönetemediği dış politika nedeniyle İran ve Rusya ile boğaz boğazayız; fiyatlardaki düşüşü yansıtmalarını isteyemiyoruz.

Bu yüzden doğalgaz ucuzlamıyor bunu anladık ama ortada Rusya veya İran’ın doğalgaza yaptığı bir zam da yok. Bu durumda en azından fiyatların aynı kalmasını beklersiniz ama o da olmuyor. Çünkü hükümetin içeride ve dışarıda yarattığı siyasi krizler, üstüne Çin’in durumu eklenince dolar artıyor. Şirketler maliyetimiz arttı deyip elektriğe zam istiyor. Zam talebi sadece elektrik üretenlerden de gelmiyor. Özdemir gibi elektrik dağıtım işinde olanlar da bastırıyor. Çünkü dağıtım özelleştirmeleri yaparken ihalelerde milyar dolarları yarıştıran şirketlerin bazıları, kur farkı yüzünden dolar cinsinden aldıkları kredileri ödemekte zorlanıyor. İhaleler bittiğinde 2 lira civarında olan dolar kuru şimdi 3 lira. Şirketlerin maliyetleri kur nedeniyle artan kredi ödemeleri nedeniyle artıyor ama asıl önemlisi onların ticari öngörüsüzlüklerinin bedelini yine tüketici ödüyor. Gelirin TL iken neden dolarla ihaleye giriyorsun? Neden kurun artma riskini öngörmüyorsun? Vatandaş dövizle kredi alıp ödeyemese devlet yardım ediyor mu? Hayır.

Yılda milyarlarca lira kâr eden şirketler dövizle borçlanıp ödemekte zorlanınca aynı devlet hemen yardıma koşuyor. Üstelik onların zararını da halktan topladığı parayla karşılıyor. Elektrik Mühendisleri Odası, yeni zamla konutlardan her yıl 1,8 milyar TL fazla para toplanacağını (bakınız emo.org.tr) söylüyor. Ne güzel iş! Bu şirketlerin durumu gerçekten kötü olsa, yurdun dört bir yanındaki ihalelerden çekilirlerdi. Zarar eden şirketler dört bir tarafta ihale peşinde koşar mı? Kaldı ki, gerçekten zarar ediyorlarsa da etsinler. Serbest piyasa diye övündüğünüz sistem bu. Özdemir durumdan çok şikayetçiyse bıraksın 3. Havalimanı inşaatını, satsın birkaç şirketini, ödesin zararını. Şirketlerin iş bilmemesinin cezasını elektrik faturalarıyla halka yüklemek de ne oluyor? Kim size ucuzlayan, dışa bağımlı olmayan güneş, rüzgar yerine doğalgaza, kömüre yatırım yapın dedi?

Biz peşin peşin yazalım da, yarın yandaş medyada elektrik zammını Esad’a, Putin’e, ateistlere falan yüklemek isteyenler boşuna zaman kaybedip, suçu atacak dış mihrak aramasınlar.

Havamız söylenenden iki kat daha kirli

Özgür Gürbüz-BirGün/1 Ocak 2016

Pekin. Foto: O. Gurbuz.
Bundan altı yıl önce Pekin’de yaşıyordum. Kentin en batısında ve merkezden uzak olduğum için hava kirliliğinden ‘ölürcesine’ etkilendiğimi söyleyemem. Evimin pencerelerini açmasam bile içeri dolan tozu 3-4 günde bir süpürmekten başka şikayetim yoktu. Son iki yıldır Pekin’den gelen haberler durumun çok ciddi boyutlara ulaştığını gösteriyor. Beş yılda hava kirliliği sorunu bir krize dönüştü.

Türkiye’de de hava kirliliği sorunu giderek artıyor. Iğdır, Batman, Afyon, Osmaniye, Isparta, Düzce, Denizli… Liste uzun. Sadece küçük kentler değil, hükümetin yatırımları akıttığı İstanbul, Ankara gibi kentler de hava kirliliği için belirlenen sınır değerleri aşan ilçelerle dolu. Bu kadarını sokağa çıkan herkes biliyor. TMMOB Çevre Mühendisleri Odası’nın (ÇMO) son raporu ise pek konuşulmayan, bizim geçen yıl Yön Radyo’da ve bu köşede dikkat çekmeye çalıştığımız bir başka noktaya vurgu yapıyor. Türkiye’deki hava kirliliği sınır değerleri Avrupa Birliği’nin neredeyse iki katı. Yani, bizim ülkemizde kırmızı alarm verilmesi için Avrupa’nın herhangi bir kentine göre neredeyse iki kat daha kirli bir havaya ihtiyaç var. Hemen söyleyelim de böbürlenmeyin. Değerin yüksek tutulması, Türkiye’de yaşayanların akciğerlerinin daha kaliteli olduğunu göstermiyor, insanın yaşamına verilen önemin daha değersiz olduğunu gösteriyor.

Hava kirliliği ölçümlerinde, PM10 ve PM2,5 değerlerine bakılıyor. PM10, çapı 10 mikrometreden küçük parçacıkların miktarını gösteriyor. PM parçacıkları arasında karbon, sülfat, metalik buhar, endüstriyel ve taşıtlardan kaynaklanan tozlar var. Türkiye’de hava kirliliği sınır değeri PM10 için metreküpte 90, AB’de ise 50 mikrogram. Kükürt dioksit için belirlenen sınır değer de bizde 225, AB’de 125 mikrogram. Üstelik, AB kükürt dioksit sınır değerinin bir yıl içinde sadece 3 kez aşılmasına izin veriyor. Dördüncü kez bu yaşanırsa acil önlem alınması gerekiyor. Türkiye’de ise böyle bir sınır yok. ÇMO ölçümlerin yetersizliğinden de şikayetçi. Hava kirliliği ölçüm istasyonların tümünde aynı kirletici parametrelerin ölçülmediğini söylüyor. Düzce gibi kirliliğin en yüksek olduğu kentte, sadece Partikül Madde 10 ve kükürt dioksit ölçülüyor diyen ÇMO, karbon monoksit, PM 2,5 (daha küçük kirleticiler), kurşun, kadminyum, ozon, arsenik gibi çok önemli kirleticilerin ölçülmediğini söylüyor.

Dünya Sağlık Örgütü, hava kirliliği her yıl 7 milyon kişinin erken ölümüne yol açıyor diyor. Pekin’de, Çin’in diğer kentlerinde ve hatta Londra ile Paris’te hava kirliliği sorunu hızla ilerliyor. Hükümet, büyükşehir belediyeleri neden ilgisiz? Ben size kayıtsızlığın sebebini söyleyeyim. Hava kirliliğinin kaynakları bugünkü hükümetin rant merkezleriyle birebir bağlantılı. Kömür listenin başında. Hükümet, iklim değişikliği ve hava kirliliğine rağmen yerli kömür sahalarını şirketlere dağıtmaya ve enerji politikasını bu eski model üzerine kurmaya devam ediyor. Yoksullaştırılan halkın evinde ucuz kömür yakmaktan başka seçeneği yok. Doğalgaz desteklenmesine rağmen pahalı. Kömür ise çevreyi kirletirken cezalandırılmadığı ve ucuz işçilikten faydalandırıldığı için hâlâ evsel kullanımda ucuz bir seçenek. Hava kirliliğinin diğer iki ana nedeni de çarpık kentleşme ve ulaşım. İstanbul’un temiz havasının garantisi Kuzey Ormanları’nı, 3. Köprü ve 3. Havalimanı gibi rant sağlayacak projelere feda edenler hatalarını itiraf etmese de durum bu. Otomotiv lobisine, petrol satışından elde edilen vergilere dokunacak önlemler, icraatlarının finansal desteğini bu sektörlere bağlamış hükümete uzak. Yoksa, hava kirliliği uyarılarının yapıldığı İstanbul’da çoktan tek-çift plaka, özel araç yasağı gibi uygulamalar hayata geçirilirdi. Pekin yıllardır, plaka numaralarına göre taşıtların trafiğe çıkışını kontrol ediyor. Kentin yeni mahalleleri, bizde yok edilmek istenen Gezi Parkı gibi parklarla dolu. Dev caddeler ve metro hatları inşa ediliyor. Buna rağmen, iklim koşullarının da etkisiyle, dev kentler kurmanın, nüfusu bir bölgeye yığmanın, kömüre ve özel araçlara önem vermenin kaçınılmaz sorunlarıyla karşı karşıya kaldılar.

Kentsel dönüşümden, konut kredileriyle borçlandırılan yurttaşlardan, köprü ve otoyol gibi projelerden oy ve rant elde eden hükümetin, bunlardan hava kirliliği nedeniyle ölecek birkaç bin kişi için vazgeçeceğine inanan var mı? Var diyenlerin iyi muhtar olacağı ortada.

Çocuklarınızı bu filme götürün

Özgür Gürbüz-BirGün/25 Aralık 2015

İklim değişikliği konusunda Hollywood’un yaptığı filmleri unutun. Bir günde donan dünya, iklim değişikliğinden kaçarak trende yaşamaya başlayan insanlar fikirleri eğlenceli ama işte o kadar. İklim değişikliği konusunda zihninizi açacak, seyri keyif veren bir eser arıyorsanız size Buz ve Gökyüzü’nü tavsiye ederim. Belgesel, ünlü Fransız bilim insanı Claude Lorius’nun hayatını verdiği ve buz dağlarının arasında geçen bilimsel araştırmasını anlatıyor. Huzur veren, büyüleyen görüntüler eşliğinde. Lorius, buzullardaki karbondioksit ve metan (iki önemli seragazı) birikimlerine bakarak, insan ve iklim değişikliği arasındaki ilişkiyi araştıran ve seragazlarıyla ısınma arasındaki bağı ortaya koyan bir bilim insanı.

Film, 25 yaşında genç bir bilim insanın Güney Kutbu’ndaki bir araştırmaya katılmasıyla başlayan ve ömür süren araştırmasını anlatıyor. Belgeseli iklim değişikliğini anlamak için izleyebilirsiniz ancak ben olsam hayatını bir teoriyi ispatlamaya adayan bilim insanlarının nasıl çalıştığını görmek için giderdim. Çocuğunuz, yeğeniniz varsa onları da mutlaka götürmenizi isterdim. Büyüyünce polis, futbolcu ya da hırsız (bu ülkede o da artık bir meslek sayılır, maaş bile veriyorlar) olmanın dışında bir başka seçenek olduğunu görsünler. Keşfetmenin, bilginin ve doğanın insanlara sunduğu o mutlu hayatı, 83 yaşındaki Claude Lorius’nun gözlerinden görmeleri hepsinin hayatını değiştirebilir.

Lorius’nun macera ruhuyla peşine düştüğü gerçek, buzulların içinde saklı. Buzullar, gezegenin binlerce yıllık tarihini saklıyor. Buzulların içerisine hapsolmuş hava kabarcıklarındaki gazlar bize binlerce yıl öncesinin iklim koşulları hakkında bilgi verebiliyor. Basitçe anlatalım. Fransız bilim insanı, donma pahasına Antartika’da yaptığı araştırmalarda her defasında daha derine inen sondajlar yapar. Bu sondajlarda elde ettiği buz kalıplarının içine hapsolmuş karbondioksit ve metan miktarını inceler. Dünyanın sıcak dönemlerinde bu seragazlarının miktarlarının yüksek, soğuk dönemlerde ise düşük olduğunu görür. Bu da dünyanın ısınmasıyla seragazları arasındaki ilişkiyi ortaya koyar. Bir paragrafta anlattığıma bakmayın, bu gerçeğe ulaşmak için metrelerce derinden, binlerce yıl öncesine ait buz kalıplarını çıkarmak ve bir ömrü bu işe adamak gerekiyor. Filmin eğlenceli kısmıysa şu. Laurius, havanın buzun içine hapsolduğunu, kutupta ısınmak için bir bardak viski içerken fark etmiş.

Belgeselin buzulların etkileyici görüntüleriyle dolu olduğunu, yönetmeni Luc Jacquet’in, ‘İmparator’un Yolculuğu’ ile belgesel dalında Oscar aldığını da hatırlatalım. Güney Kutbu’nu belki de en iyi bilen insanlardan birinin öyküsünü, oranın en güzel filmlerini çeken yönetmenlerinden biri yapmış. Film kusursuz değil tabii. Buzullarda nükleer silahlardan yayılan radyasyonun izine bile rastlanabileceği söylenirken verilen örneğin Hiroşima ve Nagazaki’yle sınırlı olması, Fransa’nın yaptığı nükleer denemelerden bahsedilmemesi manidardı. Film bugün gösterime girdi. İstanbul Beyoğlu Pera’da, Kadıköy Moda Sahnesi’nde ve Boğaziçi Üniversitesi Sinebu’da gösteriliyor. Ortalık toz dumanken penguen belgeseli yazdığımı düşünmeyin. Kan gölüne dönmüş ülkemizde çocuklarımızın bir süreliğine de olsa “iyi şeyler” görmesi için küçük bir öneri benimkisi.

Türkiye’de İklim Değişikliği Siyaseti
Nasıl Hollywood filmleri iklim değişikliğini felaketlerle, olmadık hikayelerle anlatıyorsa, bazı kitaplar ve uzmanlar da size iklimi olmadık masallarla anlatıyor. Türkiye Kyoto’yu imzalarsa yeni çimento fabrikalarını, üçüncü köprü ve otoyol projelerini rafa kaldırmak zorunda kalacak diyen iklim uzmanları gördü bu ülke. İşi doğru dürüst öğrenmek için artık elinizde bir fırsat var. Özellikle de iklim değişikliği siyasetiyle ilgileniyorsanız. Türkiye’deki süreci uzun yıllardır yakından takip eden Dr. Nuran Talu’nun, “Türkiye’de İklim Değişikliği Siyaset” adlı kitabı, konuyu başından sonuna ele alıyor. Ciddi bir kaynak kitap, bu işi, Türkiye tarafından okumak ve öğrenmek isteyenlere için fırsat niteliğinde. Filmin üstüne iyi gider.

***
Bu yılı İğneada ve nükleer enerjiyi konuşacağımız, İstanbul Barosu’nun düzenlediği bir panelle kapatıyoruz. Panel yarın (26 Aralık) 12.30’da, Çağlayan Adliyesi, C1 Blok, 3. kattaki Seminer Salonu’nda. Gelin, 2016’ının daha iyi bir yıl olması için ilk adımı atalım.

İklimin tek derdi kapitalizm değil

Özgür Gürbüz-BirGün/18 Aralık 2015

Paris’te gerçekleşen iklim konferansından çıkan anlaşma birçok kişiye kapitalizmi eleştirmek için bir fırsat daha verdi. Kapitalizmi hedef alan eleştirilere hiç itirazım yok ama sorunu tanımlamada kolaycı ve eksikler. Kapitalizmi eleştirmek için Paris’i beklemeye de gerek yok.

Dünyanın ortalama sıcaklığı sanayi devriminden bu yana 1 derece artmış durumda çünkü yaklaşık 150 yıldır atmosfere haddinden fazla seragazı pompalıyoruz. Bunu petrol, kömür ve doğalgaz dediğimiz fosil yakıtları kullanarak, ormanları yok ederek, tarımda endüstrileşerek ve hayatın her aşamasında durmadan atık üreterek yapıyoruz. Kapitalizm tüketimi körüklediği için sorumlu ama şu ana kadar gördüğümüz örneklerine bakarsak, “sosyalizm” ve “karma ekonomi” gibi diğer ekonomiler de sanayileşmeyi destekledikleri, kentleşmeyi yücelttikleri ve teknolojik değişimi sorgulamadıkları için masum sayılmazlar. İşin özünde bugünkü iktisadi anlayışın olumlu bir hareket kabul ettiği büyüme var. Büyümeyi, refahı, endüstrileşmenin amacını yeniden tanımlamazsak iklim krizini durduramayız.

İkinci eksik nokta da, yine sadece kapitalist ekonomiye özgü olmayan sınır bilmezlik. Sola yakın iktisadi teoriler paylaşımı daha çok önemsese de, aslında ortada bir kaynak sorunu olduğu gerçeğini çok dile getirmiyorlar. “Her ABD vatandaşın bir arabası var, her Afrikalının da olmalı” söylemi kulağa hoş gelse de gerçekçi değil. Asıl söylenmesi gereken, “her ABD vatandaşının arabası olmamalı çünkü dünya herkese otomobil üretecek demire, plastiğe, cama veya petrole sahip değil” olmalı. Ya da, “bunların kullanımı sonucunda doğada ortaya çıkacak hasarı telafi edecek güce sahip değil” demeliyiz. Paris’teki iklim konferansından ve daha önceki 20 taneden elle tutulur bir sonuç çıkmamasının nedeni de bu. Varsıllar, bugünkü konforlarından ödün vermek istemiyor. Yoksullar da aynı kalmayı değil, zenginler gibi olmayı istiyor. Varsıl Kuzey ülkelerini bugünkü refaha razı etsek bile, yoksul Güney Kuzey’dekiler gibi yaşamayı istedikçe gezegende ekolojik hayatın çöküşünü önleyemeyeceğiz.

Şu anda bile, insanların mavi gezegenimizden talep ettiği doğal kaynakları (varlıkları) karşılamak için 1,6 Dünya’ya ihtiyaç duyuyoruz. Böyle giderse 2050’de talep ettiğimiz doğal kaynakları karşılamak için 2 gezegene ihtiyacımız olacak. Paris’ten çıkmayan ve eleştirilerde eksik kalan kısım asıl bu.

Paris’ten ne çıktı diye sorarsanız, tüm ülkelerin içinde olduğu bir anlaşma derim. Kyoto’nun birinci evresinde bile bu yoktu. Anlaşmanın ortalama sıcaklık artışını 2, mümkünse 1,5 derecede sınırlamak istemesi de kayda alınmalı ama biraz da gülünmeli. Bilim yıllardır bu uyarıyı yaptığı için iklim sorunu gündemde. İklim değişikliği tehlikesinden bahseden her hükümet yetkilisi bu gerçeği zaten kabul etmiş sayılır. Şimdi bunu kâğıda döktüler diye zilleri takıp oynamanın anlamı yok. Özellikle de, 188 ülkenin seragazlarıyla ilgili taahhütlerinin bırakın sıcaklık artışını 2 derecenin altında tutmayı, 3 derecenin altında tutması bile garanti değilken. Paris’i hayra yoranlar, anlaşmanın yürürlüğe geçeceği 2020’ye kadar, ülkelerin verdikleri taahhütleri düzelterek bu hedefe ulaşabilmeyi umuyor. Kyoto’da bağlayıcılığı olan maddeler olmasına rağmen, ABD, Japonya, Rusya ve Kanada gibi ülkelerin masayı nasıl terk ettiğini unutmadık. Bu defa isyanın başını Türkiye çekerse şaşırmamalı. Konferansın son günü, İklim Değişikliği Başmüzakerecisi Mehmet Emin Birpınar’ın, ‘bize finansal yardım sözü vermiştiniz ama ortada yok. Bu durumda anlaşmanın Meclis’ten geçmesi zor’ mesajı veren tehdidi gözden kaçtı. Verdiği taahhütle, indiriyor gibi yapıp aslında seragazı emisyonlarını arttıran ve Rusya ile birlikte ‘kaçak güreş’te başı çeken Türkiye, yeni isyanın başrolünü kapmaya hevesli görünüyor.

Hoşunuza gider ya da gitmez, bu iş de bize kaldı. İklimi siyaset sahnesinde listenin en başlarına koyup, oy alınıp verilen bir konu yapamazsak; üretim süreçlerini ele alıp, iklim dostu edemezsek; tembellikten, ‘ben değil başkası yapsın’dan vazgeçmezsek; tüketimdeki gücümüzü iklim düşmanlarını cezalandırmak için hayata geçirmezsek ve konfora sahip olanlar o konforu bozmazsa, yükselen deniz seviyesi bizim boyumuzu da aşacak.

19 Aralık’ta Edirne Çevre Gönüllüleri Derneği’nin düzenlediği ‘Temiz Enerji’ başlıklı paneldeyim. Yer: Makine Mühendisleri Odası, saat: 14.30.

Karbon savaşlarında son perde

Özgür Gürbüz-BirGün/11 Aralık 2015

Bugün tüm dünyada vizyona giren film şöyle başlıyor: “Galaksinin bir diğer ucunda, bizim ‘istikrarlı’ ülkemizden çok uzakta karbon savaşları başlamıştı. Dünya adlı gezegenin Paris kentinde toplanan ülkeler, gezegeni yok eden iklim değişikliğine çare bulmak için iki hafta boyunca yüzlerce toplantı yapmıştı. Petrol, kömür ve gazdan gücünü alan fosil yakıt imparatoru, daha önceki 20 toplantıda olduğu gibi bu toplantıyı da sabote etmeyi başardı. 35 yıl içinde dünyadaki tüm canlı türlerinin dörtte birinin soyunun tükenmesine neden olacak iklim değişikliğini durdurma konusunda taraflar ciddi bir çaba harcamadı. Güneş kılıçlarıyla Paris’teki iklim konferansına katılan çevreci kahramanların çabası da şu ana kadar boşa çıktı. İmparator, kılıktan kılığa girerek görüşmeleri sabote ediyordu. Herkes iklim değişikliği sorununu çözmekten bahsetse de elini taşın altına koyduğunu söyleyenler bile İmparator’un etkisi altındaydı. Halkın büyük isyanı artık son umut olmuştu”.

Filmin sonunu anlatırsam racona uymaz, zaten sonu bugün çekiliyor. Paris’te şu ana kadar önerilenler gezegenin ağır bir hasar almasını önlemekten uzak. Tüm dünya, sanayi devriminden bu yana gerçekleşen sıcaklık artışının 1 dereceyi bulduğunu biliyor. Bu artış 1,5 dereceyi, daha da kötüsü 2 dereceyi geçerse kuraklıklar, seller, fırtınalar, deniz seviyesinde ciddi bir yükseliş bizi bekliyor. Bugüne kadar gördüğünüzden daha şiddetli hava olayları gerçekleşecek ve tüm bunlar daha sık yaşanacak. Buna rağmen, ülkelerin Paris’te önerdikleri seragazı emisyon azaltım taahhütleri, bırakın sıcaklık artışını 2 derecenin altında tutmayı, 3 derecenin altında tutamıyor. Ülkelerin hepsi bir şey yapıyormuş gibi gözüküyor ama verilen sözlerin hepsi tutulsa bile durum bu. Yüzünüze gülen liderlerin arkasındaki güç kim? Fosil yakıtların imparatoru nasıl oluyor da binlerce insanın ve canlı türünün kaderini etkileyecek kararların alınmasını sağlıyor? Hangi ülkeler bu ‘gücün’ etkisi altında?

Ekolojik Cumhuriyet saflarında karbon lordlarına karşı savaşan GermanWatch adlı örgüt, bu sorunun yanıtını bulmak için bu yıl da ülkelerin iklim değişikliğini durdurma çabalarını değerlendirdi. 61 ülke arasında enerjiden gelen gücü kötüye kullananların başında Suudi Arabistan geliyor. Suudi Arabistan, Fosil İmparatoru’nun yıllardır en sadık hizmetkarı. İklim değişikliği mücadelesinde en az çaba harcayan 50. ülke Türkiye de gücün kötü tarafına hizmet eden ülkeler arasında. Suudi Arabistan, Rusya, Kanada, İran ve Avustralya gibi listenin karanlık tarafında yer alıyor. Buradaki ülkelerin birçoğu fosil yakıtlardan para kazanıyor. Türkiye ise fosil yakıt fakiri ve tam tersi, bu bağımlılıktan dolayı her yıl İmparator’a 50 milyar dolar ödüyor. Halbuki gücün öte tarafı, güneş imparatorluğu Türkiye’ye ucuz ve çevreci bir seçenek sunuyor. Buna rağmen fosil imparatorluğunun etkisinden kendini kurtaramıyor. Türkiye’den bir Darth Vader çıkar mı, son anda Türkiye yüzünü güneşe döner mi; bu inatçılıkla zor. Paris’te seragazı emisyonlarını azaltmak yerine arttırmayı öneren Türkiye, gücün karanlık tarafında yer almaya devam ediyor. Türkiye’yi bu gidişle, sadece gezegenin fosil yakıtlardan arınması kurtaracak.

Galaksinin bağımsız bilim canlıları, 3 derecelik bir artışta deniz seviyesindeki yükselmenin 2100 yılında 1,6 metreyi bulacağını söylüyor. Her bir derecelik artışta, kasırgaların sıklığının yüzde 10’a kadar, hızının da yine yüzde 3-12 arasında artabileceği belirtiliyor. Türkiye’de halihazırda sel felaketlerinin kentleri ne hale getirdiğini bir düşünün. Sıcak yaz aylarında turizm cennetlerinin ne hale geleceğini, su olmayınca tarımda yaşanacak sorunları gözünüzün önüne getirin. Korkunun ecele faydası yok, güneş kılıcınızı çekin ve Ekolojik Cumhuriyet saflarında karbon savaşlarındaki yerinizi alın. İster yerel, ister genel seçim, oylarınızın Karbon İmparatoru’na gidip gitmediğinden emin olun. Mahallenizdeki parkı, tükettiğiniz elektriği, harcadığınız petrolü kontrol edin. Gücün karanlık tarafına hizmet edecek her türlü işten, alışverişten kendinizi uzaklaştırın. Pişman olup güneş imparatorluğuna katılmış bir fosil lordunun, “Gücün karanlık tarafını küçümsüyorsunuz. Mücadele etmezseniz, kaderinizle yüzleşirsiniz” sözlerini hatırlayın. Onlar sizi köprüler, otoyollar, çok katlı binalardan oluşan sitelerle kandırmaya devam edecek. İnsanların daha az çalıştığı, daha az tüketerek mutlu olduğu, toplu taşıma araçları ve bahçeli evlerden oluşan bir geleceğin hayal olmadığını unutmayın. İmparatorun aklınıza hükmetmesine izin vermeyin. Güç sizinle olsun.

Sorun Atatürk’te değil

Özgür Gürbüz-BirGün/27 Kasım 2015

Bu yazıyı, “Atatürk Havalimanı yetmiyor, ihtiyaca yanıt vermiyor” deyip yerine İstanbul’un kuzeyinde 3. Havalimanı adı verilen bir talan ve yalan projesine girişenlere yazıyorum. Atatürk herkese yeter. Yeter ki sen onu doğru planla ve yönetmeyi bil. Avrupa’nın ve İngiltere’nin en yoğun havalimanı Heathrow’a bakınca bunu siz de anlayacaksınız.

Heathrow’un büyüklüğü 12 milyon 270 bin metrekare. Atatürk Havalimanı ise biraz daha küçük; 11 milyon 776 bin 961 metrekarelik bir alana kurulu. Heathrow’da iki adet pist var, İstanbul’da üç.

Heathrow’a bir yılda gelen-giden yolcu sayısı 73 milyon 400 bin. İstanbul’da ise bu sayı 56 milyon 695 bin. Atatürk Havalimanı’na gelen yolcu sayısı Londra’daki Heathrow’dan 17 milyon daha az.

Atatürk Havalimanı’ndaki kargo trafiği Heathrow’dan biraz fazla; yılda 1 milyon 600 bin ton. Heathrow’da bu rakam 1 milyon 500 bin ton.

Rakamlar ortada. Atatürk Havalimanı’nın Avrupa’nın en yoğun havalimanından daha az yolcusu, daha çok pisti var. Arazi ve kargo yükü neredeyse aynı. Elbette birebir karşılaştırma yapmak zor ama Atatürk Havalimanı’nın doğru planlanmadığı, yolcu artışına uygun düzenleme yapılmadığı ortada. Havaalanındaki taksi sırası bile plansızlığı göstermeye yetiyor. Sorunu yerinde çözmek varken İstanbul’un nefesi Kuzey Ormanları’nı parçalayacak, o bölgeye giden yolu açacak, ranta davet çıkaracak bir işe evet demek mümkün değil. Heathrow’da da gecikmeler, yoğunluk oluyor ama kimse o havalimanını kapatıp başka bir yere daha büyüğünü yapalım demiyor. Kentin merkezine yakın havalimanı bulmak kolay mı? Orada da benzer bir tartışma var ama tartışma yöntemi çok farklı.

Heathrow yönetimi 15 yıldır havaalanına üçüncü bir pist yapmak için uğraşıyor. Uğraşıyor ama İngiltere ve Avrupa’nın en yoğun havalimanının etrafında oturanlar, çevreciler ve tüm ülkedeki havalimanı karşıtları bu projeyi engelliyor. Heathrow’un daha da büyümesine karşı çıkıyorlar çünkü gürültüden, hava kirliliğinden şikayetçiler. Uçakların iklim değişikliğine neden olduğunu ve sürdürülebilir bir ulaşım aracı olmadığını biliyorlar. Havacılık sektörünün ekonomiye katkısının da anlatıldığı gibi olmadığını ünlü ekonomistlerin hazırladığı raporlarla ortaya çıkarmışlar. Muhafazakar Parti lideri Cameron projeyi yeniden gündeme getiriyor. 35 milyar dolarlık yeni pistin kaderi yıl sonunda belli olacak.

Karşı çıkanlar da yeniden kampanya yapmaya başladı. Heathrow’un değil, Londra’daki bir başka havalimanının (Gatwick) genişletilmesini öneriyor. Aynı bizdeki gibi. Tek fark, orada havalimanının genişletilmesine karşı çıkanlara ajan, istemezükçü denmemesi. İngiltere’de fikren yenemediğine komplo teorileriyle saldırma kültürü gelişmemiş. O iş, geri kalmış ülkelerde daha popüler. Bilmem anlatabiliyor muyum?

İlle de havalimanı diyenlere, bu rant kokan proje yerine ne yapılmalı, onu da yazalım. Öncelikle mevcut Atatürk Havalimanı’nı yeniden planla, akıllı işlet, Sabiha Gökçen’i daha iyi kullan ve İstanbul’da yaşayacak nüfusa, yolcu sayısına bir sınır koy. Ormanları, yeşil alanları imara açma, gökdelenlere ve dev binalara imar izni verme yeter. Kentin nüfus artışı kendiliğinden durur. Biraz da şirketleri değil insanları düşün. İnsanlar İstanbul’un bir ucuna yapılan havalimanından evine nasıl dönecek onu hesapla. Hızlı metro Gayrettepe’ye gelecek diyorsun, Sabiha Gökçen açılalı 15 yıl oldu, metrosu nerede? Diyelim oldu, elde bavul oradan Taksim’e, Bakırköy’e, Kartal’a nasıl gideceksin? Metrodan ineceksin, diğerine bineceksin, üst geçitleri aşacaksın, metrobüste sıkışacaksın. Nasıl olacak bu iş?

Havaalanı projesini iptal etmezsen, ithal petrole bağımlı, iklim değişikliğine yol açan hava taşımacılığını gereğinden fazla yayar, demiryollarını geride bırakırsın. Pazartesi günü Paris’te iklim konferansı başlıyor. Seller olmasın, fırtınalar çıkmasın, kuraklıklar bizi gıdasız bırakmasın diye herkes nasıl daha az petrol kullanırız, uçaklara çıkardıkları karbon için nasıl vergi koyarız onları konuşacak. Orada konuşulanları dinle, insanlar neden uçağı medeni bir taşıma aracı görmüyor, dünya nereye gidiyor öğren. Uçakların başına neler açtığını üç gün önce görmedin mi? Uçma kardeşim artık, ayakların biraz yere bassın.

Nükleerciden öğretmen olmaz

Mersin'de nükleer santral kurmaya çalışan Rusya, Türkiye'de kurduğu Akkuyu NGS A.Ş. aracılığıyla okullarda ‪‎ nükleer‬ santralleri anlatmaya başlıyor. Milli Eğitim izin vermiş. Tam bir kurda kuzu teslim etme durumu. Çocuklarımızın beynini yıkayacaklar.

İşin trajik tarafı, Türkiye'de bu işi yapacak kadro bile yok, bizzat nükleer santral kurmak isteyen Rus şirket bu işi yapıyor. Sesimizi yükseltmek lazım. Özellikle de Mersin'deki velilerin okullara gidip, çocuklarının bu beyin yıkama sürecine alet olmaması için seslerini çıkarmaları gerek. İlk protestolar başladı. Mersin NKP üyeleri Milli Eğitim Bakanlığı önünde basın açıklaması yaptı ve verilen izinlerin iptali için dilekçe verdi.

Greenpeace de bir imza kampanyası başlattı: İmzalamak için aşağıdaki adrese tıklamanız yeterli.

http://imza.greenpeace.org/nukleermasallar

Elektrikli araçların sayısı artıyor

ABD'de elektrikli araç sayısı 300 bine yaklaşmış. Sadece 2014'te 120 bin elektrikli araç satılmış. Elektrikli araçlar çevreyi petrol ve gazla çalışan rakiplerine göre daha az kirletiyor ama bir şartla. O araçları mutlaka yenilenebilir enerji kaynaklarından (rüzgar, güneş, jeotermal, biyokütle vb.) sağladığımız elektrikle şarj etmeliyiz. Yoksa bir anlamı yok. Asıl çözümün de daha fazla yürümekte, bisiklette ve toplu taşımada olduğunu unutmayalım. Kısacası, aküsünü güneş enerjisiyle dolduran elektrikli otobüsleri yine otomobillere tercih etmeliyiz. Belediyeler de toplu taşıma filolarını buna göre organize etmeli.