Cüceler devlere karşı

Özgür Gürbüz-BirGün/5 Aralık 2014 

İrlandalı yazar Jonathan Swift’in masal kahramanı Gulliver gizemli yolculuklar yapar, gemi kazaları onu önce cücelerin sonra da devlerin ülkesine gönderir. İlk öyküde cücelerin Gulliver’i sımsıkı bağlayıp esir ettikleri yerin hep bir ada olduğunu sanırdım. Meğer orası İspanya’nın Valensiya kentinde bir çocuk parkıymış. Dev adamın üzerinde cücelerin tepindiğini gözlerimle görmesem inanmazdım.

Parktaki, her bir tarafı kaydıraklarla dolu dev Gulliver maketi, çocukları mutlu etmek için birebir. Başına, karnına tırmanıp, her yere akıllıca yerleştirilmiş kaydıraklardan kendilerini aşağıya bırakan çocuklar çok mutlu. Gulliver’in karnından hatta ayakkabısının içinden bile kaymak mümkün. Çocuklar ya da Gulliver’e göre cüceler, devi alt edişlerini doyasıya kutluyorlar o parkta.

İspanya’da cücelerin devlere karşı kazandığı tek zafer bu değil. Yeşil Ekonomi sitesinin haberine göre 2013 yılında ülkedeki elektriğin yüzde 21,1’ini rüzgar santralleri sağlamış. Ülkedeki sekiz nükleer reaktör ise elektriğin yüzde 20’sini üretmiş. Tek tek bakıldığında dev kömür santrallerinin ve nükleer reaktörlerinin yanında cüce gibi kalan pervaneler İspanya’da elektrik üretiminde bir numaralı kaynak oldu. Devlerin küçümsediği güneş enerjisi de elektrik talebinin yüzde 5’ini karşıladı. İspanya Avrupa’daki ikinci büyük rüzgar kurulu gücüne sahip. En güney ucu rüzgar tarlalarıyla kaplı. Cadiz-Tarifa arasında en eski model türbinleri görmeniz mümkün. Bugün hepsi ülkenin doğalgaz, kömür ve nükleere bağımlılığını azaltıyor. Elektrik sektöründeki karbondiksit emisyonları da bir yılda yüzde 23 azaldı. 

İspanya teknolojiye erken yatırım yaptığı için kendi türbinlerini de üretebiliyor. Dünyanın en büyük 10 türbin üreticisinden biri Gamesa. 1994 yılında rüzgar enerjisine girme kararı alan firma şimdi teknoloji ihraç ediyor. 1994’te “nükleer değil rüzgar” dediğimizde bize “fırıldaktan elektrik mi üreteceksiniz” diye gülen ‘devler’, Türkiye’nin yoluna koca bir taş koydular. O devler hâlâ masa başında aynı oyunu oynuyor ama bu defa durum farklı. Küçük fırıldaklar ve güneş ekip elektrik biçen tepsi büyüklüğünde paneller, bir araya geldiklerinde devleri alt edebiliyor. İspanya, Almanya, Danimarka, İtalya, Portekiz… Devamı da geliyor.

Don Kişot’un memleketinde 23 bin megavatlık bir rüzgar kurulu gücü var. Türkiye İspanya’dan daha yüksek bir potansiyele sahip ancak kurulu güç 3 bin megavatın altında. Buna rağmen elektrik üretiminde rüzgarın payı yüzde 2,5’ları buldu. Pervaneler anlayana göz kırpıyor adeta. Türkiye’de kurulmak istenen sekiz nükleer reaktörün üreteceği elektriğin çok daha fazlasını biz üretebiliriz diyor. 

Henüz yerli türbin üreticimiz yok çünkü İspanya’nın yaptığı gibi sektöre net hedeflerle girmedik. İç pazarımızı yaratmakta geciktik. Ucuz denilen nükleere rüzgardan daha fazla alım garantisi ödemeyi taahhüt ederek, yerli türbin üreticilerini değil Rusya ve Japonya’nın nükleer firmalarını desteklemeyi tercih ettik. Tübitak’ın yerli türbin projesi bir sektör efsanesi oldu. Aynı hataları şimdi güneş enerjisi için yapıyoruz. Yarın dalga enerjisinde geride kalacağız, öbür gün hidrojende. Cücelerin kolektif aklı devlerin iktidarını alaşağı etmedikçe bu hikaye böyle gidecek.

Cücelerin bir araya geldiğinde devleri nasıl çaresiz bıraktığını Gezi Parkı direnişinde görmedik mi? Devler güçlü, heybetli ama kötü niyetli olduklarında kaybetmeye mahkumlar. En güzel masallar en umutsuz anlarda yazılır. Bizimkisi de o hesap. Cüceler tarih yazmak için 2014’ü seçmişler, ayak seslerini hepimiz duyuyoruz.

Yolsuzluk ve yoksulluk

Özgür Gürbüz-BirGün/29 Aralık 2013

İstanbul’da Göztepe’yi bilen pazar köprüsünü de bilir. Köprü, Göztepe’yi ikiye bölen demiryolunun üstünden geçer, kestirme bir yol gibidir. Küçük ama onlarca merdiveni olan bir köprüdür. Çocukluğumda köprünün bir ucuna pazar kurulurdu. Annem pazara gider, alışverişi bitmeye yakın ben de köprünün altında onu beklerdim. Ağzına kadar dolu pazar çantasını köprüden geçirip eve kadar götürmek benim işimdi.

Yine bir pazar günüydü. Annem pazarın sonuna yetişmişti. Onu beklemeye gittiğimde pazar toplanmış, belediye temizliğe başlamıştı. Tam karşımda, yolun öte tarafında 10-12 yaşlarında bir kız çocuğu belirdi. Annesi pazar tezgahlarının arkasına saklanmış gibiydi. Eliyle kızına bir yeri işaret ettiğini gördüm. Pardösüsü eskimiş, kollarının uçlarında yırtıklar vardı. Yırtıkları takip ederek parmaklarına, daha sonra da parmaklarının gösterdiği yere baktım. Kızı da aynı yere bakıyordu. Boşalmış tezgahların altında duran ezilmiş meyveleri gösteriyordu. Herhalde elmaydılar. Annesi durmadan bir şeyler söylüyordu ama ben çok azını duyuyordum. “Al” dedi, “alsana” dedi. Kız önce elmalara sonra bana baktı. Göz göze geldik. Hemen bakışlarımı bir başka yere çevirdim. İlgilenmiyormuş gibi yaptım. Tezgahları kendisine siper almış annesinin söylediklerini seçemesem de sesini hala duyuyordum. Donup kaldım. Kızı da benim gibi donup kalmıştı. Bir anda çöpçüler belirdi. Sanki saatlerdir oradaydık. Çöpçüler pazardan arta kalan, tezgahtan düşen, yere atılan ne varsa metal kovalarına doldurdular.

Annesi söyleniyordu, kız ise başını önüne eğdi. Giderken arkalarından baktım. Çok canım yandı, yüreğim sızlıyordu.

Utancın ne demek olduğunu o gün orada, o eski pazar köprüsünün ayağının altında anladım. Annesi yoksulluğundan, kız benden, bense varlığımdan utandım. Pazarda kalanları toplamalarının sorumlusu ben miydim? Hiç sanmıyorum. Paramızın olduğu kadar olmadığı günleri de hatırlarım. Başka birileriydi o tablonun sorumlusu, dünyada herkese yetecek elma vardı ama birileri başkasının payını alıyordu.

O ana ve kızın çalışacak işleri, aç kaldıklarında devletin onlara verecek iki kuruş parası yoksa, bilin ki yokluktan değil, haksız kazançtan, yolsuzluktandır. Birileri devletin arsasını ucuza kapatıp, aslında halkın olanı cebine attıkları içindir. Herkese beşe sattıklarını devlete 10’a vermeleri yüzündendir. O ana ile kızı yerdeki elmaya muhtaç bırakan torpille işe girenler, zengine gelince var, yoksula gelince yok diyenlerdir.

Ve sizler; yolsuzlukları soruşturmak yerine kefen giyip adalete meydan okuyanlar. Mahkemelerin önünü açacağına elini kolunu bağlayanlar. Saadet zincirine bir yerinden dahil olup sesini çıkarmayanlar. Korktukları, koltukları için yazamayanlar. Duayla, dinle, vaazla harama övgü düzenler. Bedduayla işin içinden çıkmaya çalışanlar. Gözlerini kör, kulaklarını sağır edenler, bilin ki bugün bu ülkede aç yatanların hesabı sizden sorulur. Bayramlarda zekat vermekle, kurban kesip bağış yapmakla bu günah affolunmaz çünkü sistem değişmezse açlık kalıcıdır. Bir günlük karın doyurmayla bir yıl tok gezilmez.

Sözüm kefen meraklılarına, havalimanı şakşakçılarına. Hak etmediğiniz her kuruş, pazardaki ana-kızın boğazına gitmesi gereken lokmadır. Bu bir iktidar mücadelesi değil, adalet ve vicdan muhasebesidir. Bu ülkenin kimseyi pazardaki artıklara muhtaç etmeyecek kadar zengin olduğunu bilin. Bırakın yolsuzlukların üstüne gidilsin. Bırakın bu ülkede analar, babalar ve çocuklar açlık utancını yaşamasın, aç bırakanlar utansın. 

Çılgın projeler dondurulsun

Özgür Gürbüz-BirGün/22 Aralık 2013

Özelleştirmelerden önce TEAŞ (Türkiye Elektrik Üretim İletim A. Ş.) vardı. Elektrik üretimi ve iletiminden sorumluydu. 2000 yılında Başbakan Bülent Ecevit’in iptal ettiği nükleer ihaleye TEAŞ’ın altındaki Nükleer Santraller Dairesi bakıyordu. Her ne kadar Ecevit, nükleer ihaleyi bütçeye yük getirecek diyerek iptal etmiş olsa da, pis kokular her yeri sarmıştı. Enerji sektörünün yargıya taşınmış en önemli yolsuzluk dosyalarından biri Beyaz Enerji operasyonuyla ortaya çıkmıştı. İşin içinde nükleer enerji de vardı. Nasıl olmasın ki, milyarlarca dolarlık bir ihaleden bahsediyorduk.

TEAŞ’ın Genel Müdürü Muzaffer Selvi, Ankara DGM (Devlet Güvenlik Mahkemesi) Savcılığı’na 13 Ocak’ta verdiği ifadesinde, “Nükleer enerji santral ihalesi yapımı gündeme geldiğinde Kanada firmasının 50 milyon dolar rüşvet dağıttığı ortada söylendi… Enerji Bakanı Ersümer’in nükleer santralin yapım işinin Kanada konsorsiyumuna verilmesi yönünde bir baskısı oldu ama bu baskıyı niçin uyguladı bilmiyorum” demişti. TEAŞ Genel Müdür Yardımcısı Ünal Peker ise ifadesinde, “Bu ihale aşamasında tahminimce 6 ay veya 1 yıl kadar önce ihaleye katılan Kanada firması tarafından bakanlık seviyesinde birilerine 50 milyon dolar para verildiğini duydum. Bu paranın Anavatan Partisi adına alındığını duymuştum. …Enerji Bakanlığı’nda yukarıda anlattığım konu herkes tarafından bilinmektedir” sözlerine yer vermişti.  (Rüşvetin Deşifresi, Aykut Küçükkaya, sayfa 106, 111)

Selvi ve yardımcısı Peker, Beyaz Enerji Davası’ndan 11 yıl ceza aldı. ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz adını rüşvet meselesine karıştırdıkları için daha sonra birçok kişiye tazminat davası açmıştı. 2012’de dava zaman aşımıyla düştü. İhalelere fesat karıştırma iddiasıyla açılan davada sadece nükleer enerji yoktu. Birçok büyük şirketin adı bu davaya karıştı. Dönemin Enerji Bakanı Cumhur Ersümer Yüce Divanlık oldu. Daha da ilginci, Mesut Yılmaz’ın itirazına rağmen koalisyon ortağı MHP lideri Bahçeli’nin ısrarı ve muhalefetin baskısı nedeniyle Ersümer görevinden istifa etmek zorunda kaldı. Bu ülke yolsuzluk nedeniyle bir bakanın istifa ettiğini gördü. Hem de ‘vesayet, mesayet’ denilen o yıllarda.

Bütün bunları hatırlatmamın elbette bir nedeni var. Bugün Türkiye’nin her yanından çılgın projeler fışkırıyor. Her biri milyarlarca liralık projeler. Akkuyu Nükleer Santrali 20-22 milyar dolar. Rus şirket sermaye maliyetinin yüzde 43’ünün inşaat maliyeti olduğunu açıkladı. Nereden baksanız 10 milyar dolarlık ihaleden bahsediliyor, bunun yüzde 90’ı açık ihale olacakmış. Sinop Nükleer Santrali için biçilen miktar da 22 milyar dolar. İki nükleer proje 50 milyar dolar.

Rakamlar havada uçuşuyor  ve değişiyor ama fikir vermesi için yazıyorum. Marmaray yeni bitti, ederi 5,5 milyar TL. İstanbul’daki 3. Köprü 4,5 milyar TL. 3. Havalimanı’nın yapımı 28, 25 yıllık işletmesi için ödenecek ücret 72 milyar TL. Hepsi 110 milyar TL.

Rakamlar yüksek. Bu projelerin ilgili olduğu bakanlıklar arasında Çevre ve Şehircilik ile Ekonomi Bakanlığı da var. Yolsuzluk soruşturması sonuçlanmadı ama kabul etmeliyiz ki, iki bakan ve bakanlık zan altında. Yargı süreci titizlikle ve şeffaf bir biçimde yürütülmeli. Bunlar olurken de, zaten varlık nedenleri şaibeli bu projeler dondurulmalı. Denetim organları bu ihaleleri gözden geçirmeli, sürece sivil toplum örgütleri de dahil olmalı. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı TMMOB’u değil, TMMOB Bakanlık’ı denetlemeli. Kızmanın, suçu İsrail’e Marslılara atmanın anlamı yok. Adalet ve Kalkınma Partisi ‘AK’lanmak istiyorsa ancak böylesi kapsamlı ve şeffaf bir denetim sürecinden geçerek aklanabilir. Şu ana kadar, Emniyet’te yaptıkları operasyonlarla, başta İçişleri olmak üzere ilgili bakanları görevde tutmakla yapılması gerekenin tam tersini yaptılar.

Nükleer enerjiye muhtaç olmadığımızı bilen herkes, Türkiye’nin bu maceraya neden girdiğini açıklamakta zorlanıyor. Elektrik üretmek için daha ucuz ve temiz kaynaklar mevcut. Enerji tasarrufu potansiyeli ortada. Rüşvet meselesi nükleerde hep söylenirdi şimdi daha fazla gündeme gelecek. O yüzden hükümet, bu projelerde daha ileri gitmeden ‘AK’lanma işini ciddiye alsa iyi olur.

Keçilerin çiftleşmesi iklimi değiştiriyor

Özgür Gürbüz-BirGün/15 Aralık 2013

Belki hatırlarsınız, bir ara küresel iklim değişikliğine metan gazı nedeniyle ineklerin neden olduğu söylenmiş, koca koca fabrikaları bırakıp dört ayaklı dostların peşine düşmüştük.  Merak etmeyin, ineklerden sonra sıra keçilere gelmedi. Küresel iklim değişikliğinin sorumlusu ne inekler ne de keçiler; asıl sorumlu insan. Bunu da, sanayi devriminden günümüze kadar kullandığımız kömür, petrol ve doğalgazla yaptık.

Peki, ya keçiler diyorsunuz, nereden çıktı bu keçiler? Açıkçası sözlükten çıktı. Türkiye’de iklim değişikliği konusunu ciddiye alan kişi sayısının azlığından olsa gerek, yazarken, konuşurken terminolojiye de dikkat etmiyoruz. Falanca santralin yol açtığı seragazı salımı diyoruz ama bir gün merak edip salım kelimesinin anlamına bakmıyoruz. Türk Dil Kurumu’nun (TDK) sözlüğünde böyle bir kelime yok. Dil Derneği sözlüğünde ise salım kelimesinin iki anlamı var. İlk anlamı ‘nezle’. İkinci anlamı da ‘tekelerin dişi keçilerle çiftleşme zamanı’. Bu durumda seragazı salımı dendiğinde iki ihtimal karşımıza çıkıyor. Seragazlarının fena halde üşütüp nezle olmasından veya bu gazların tekelerle keçilerin arasına girdiği garip bir ilişkiden bahsediyoruz. Salım kelimesi bize o kadar yabancı ki, kullanırken de hata yapıyoruz. Koca koca gazeteler, televizyonlar salım yerine çoğu zaman salınım kelimesini kullanıyor. Salınım, salınmak eylemini, bir çeşit devinimi anlatıyor. Yakında salık, salışık, salma gibi yeni kelimeleri de duyarız.  

İtiraf etmeliyim ki ilk başlarda ben de Fransızca kökenli emisyon yerine salım demeyi tercih ediyordum. Biraz da Türkçe’ye yerleşir düşüncesiyle. ‘Salım’ın ‘salınım’a dönüştüğünü duyduğumda vazgeçtim. Anlatması zor bir olayı daha da karmaşık hale getirmek doğru değil. Emisyon kelimesi egzoz emisyonu gibi birçok yerde karşımıza çıktığı için en azından bir fikir veriyor.  Bu yüzden uzunca bir süredir seragazı emisyonu diyor ve yazıyorum. Meslektaşlarıma, iklim değişikliği çalışan akademisyen ve eylemcilere duyurulur. Keşke sesimizi dil bilimciler de duysa da bu soruna yerli bir çözüm üretsek.

Medyanın, sivil toplumun Türkçe’ye ilgisizliği bu konuyla sınırlı değil. Farkındalık, sivil toplum kuruluşlarında çalışan arkadaşların bayıldığı bir kelime. Yakın zamana kadar o da sözlüklerde yoktu, TDK, “farkında olma durumu” diyerek sözlüğe eklemiş. Dil Derneği sözlüğünde ise hâlâ karşılığı yok. İte kaka sözlüğe giren bu kelime bence yerine oturmadı. Genelde ‘farkındalık yaratma’ şeklinde kullanılıyor. Böyle olunca da ‘farkında olma durumu yaratma’ gibi bir ucube ortaya çıkıyor. Bilinçlendirme, bilgilendirme ve duruma göre kullanılabilecek onlarca kelime varken farkındalıkta ısrar etmeyi anlamsız buluyorum. İngilizce’de her gördüğünüz kelimeye Türkçe karşılık aramaktan vazgeçin artık. Bir ucube kelimeyle konuyu anlatmaktansa iki bildik kelimeyle anlatmak sizi daha anlaşılır kılar. 

Dil, toplumu değiştirmek, dönüştürmek isteyenlerin en önemli aracı. Özellikle siyasetçilerin, kampanyacıların yalın, herkesin konuştuğu dile hakim olmaları bu yüzden çok önemli. İletişim çoğu zaman, özellikle de bizim toplumumuzda sözle başlar, yazıyla devam eder. Aksi takdirde, başta yeni kavramlar olmak üzere, derdinizi anlatmakta zorlanırsınız. Bir başka örnekle açıklayayım. Toplumsal cinsiyet sivil toplumun alıştığı bir kavram olsa da, çoğumuza yabancı. Bunu, bir de ‘gender’ (cendır okunur) diyerek daha da yabancılaştırmayın. Derdiniz karşınızdakine ulaşmaksa, anlaşılır olmak elzemdir.  

Düzgün bir dil kullanılmasında başta medyaya çok iş düşüyor ama medya organlarının adlarının bile yabancı kelimelerden seçildiği bir ülkede yaşıyoruz. ‘CNBC-e’ gibi ilk dört harfi İngilizce okunup, en son harfe gelince Türkçe’nin akla geldiği bir kanalımız bile var. (SiEnBiSi-e, İngilizce’de “e” harfi “i” okunur ). Can Yücel olsaydı her halde şöyle derdi: “Türkçe’yi  kıçına gelince mi hatırladınız?”

Çimlere Basmayın 9 (13 Aralık 2013)

13 Aralık 2013 Cuma günü yayınlanacak Çimlere Basmayın programında neler var? Merak edenler için kısa bir bilgi notu hazırladık. İşte programımızdan bazı başlıklar:

* İklim değişikliğinin sorumlusu 90 şirket.

* Kazdağları'ndaki altın madenlerine yürütmeyi durdurma kararı

*Gökova'ya çevreyi korumak(!) için viyadük yapılacak

* Kentlerde meydanlarımız ne durumda ? İdeal meydanlar nasıl planlanmalı? Knt meydanları neden önemli? Mimdap Yayın Kurulu Üyesi Mimar Hasan Kıvırcık canlı yayında sorularımızı yanıtlıyor.

* Balık alırken boyuna bakın. Küçük balık almayın, balıkları karışlayın.

* Ergene Havzası'nı kim kirletti, kimler korumaya çalışıyor. Başbakan Erdoğan suçu CHP'li belediyelere attı. Çevreciler bu konuda ne düşünüyor? Ergene İnsiyatifi Temsilcisi, Gündoğdu belgeselinin yönetmeni Nejla Demirci canlı yayında sorularımızı yanıtlayacak.

* Yeşil ajanda: Tüm Türkiye'den çevre ve ekoloji etkinlikleri, duyurular.

* Ve "yeşil" türküler...

Çimlere Basmayın programını her cuma 13:00-14:00 saatleri arasında www.yonradyo.com.tr adresinden ya da İstanbul ve çevre illerde 96,6 FM bandından radyolarınız aracılığıyla dinleyebilirsiniz.

Çimlere basmayın, bu programı da kaçırmayın.

Beyaz mısın siyah mı?

Özgür Gürbüz-BirGün/8 Aralık 2013

Eşitlik, Uzlaşma, Farklılık. Foto: O. Gurbuz
Müzeye girmek için kapıda bilet alıyorsunuz. İki tip bilet veriliyor. Birinin üzerinde ‘beyaz’ yazıyor, diğerinde ise ‘beyaz olmayan’. Biletin rengi, derinizin rengi oluyor. Müzeye o renge ait kapıdan giriyorsunuz. Hayatını renktaşlarıyla geçirenler, ezen ırka ait hissedenler için soğuk duş gibi o kapı. Nelson Mandela’nın memleketi Güney Afrika’da bir müzeden bahsediyorum. Johannesburg’daki Apartheid* Müzesi’nden.

Müzede, 1948’de başlayıp 1984’te sona eren zencilerin beyazlarla eşit olma mücadelesinin tarihine tanıklık ediyorsunuz. Beyaz ve siyah, ayrı ayrı girdiğiniz müzeye, Güney Afrika Anayasası’nın yedi temel unsuruna, demokrasi, eşitlik, uzlaşma, farklılık, sorumluluk, saygı ve özgürlük bakarak birlikte aynı kapıdan çıkıyorsunuz.
Siyahlara ait eski bir kimlik kartı. Foto: O. Gurbuz
 Kimlik kartları, beyaz ve siyahları ayıran tabelalar, silahlı mücadeleden kalan silahlar, idam edilenleri simgeleyen tavandan sarkıtılmış urganlar. 27 yıl hapis yattıktan sonra ülkesini ırkçılığın elinden alan Nelson Mandela’nın unutulmaz fotoğrafları. Müzede tanıdık eşyalar da var. Sokaklarda görmeye alıştığımız TOMA’ların bir benzeri oradaydı. Demek ki hep kahrolası suçlara hizmet etmiş bu alet...

Hayatımızdan hiç çıkmayan hapishaneler ve kelepçeler de oradaydı. Bir de tabela gözüme ilişti. 1985’te mahkeme kararıyla ırk değiştiren 1000 kişiden bahsediyordu. Üç Çinli beyaz, 50 Hintli renkli, 20 renkli siyah olmuş… Liste uzayıp gidiyor. Güney Afrika’da nüfus dört gruba ayrılmıştı. Siyahlar, beyazlar, Hintliler ve renkliler. Renklilerin içinde Avrupalılar, farklı ırklardan anne babaların çocukları, Çinliler, Filipinliler ve diğerleri vardı. Irkçılık mikrobu bir kez bulaşmaya görsün…

Beyazlar, siyahlar ve daha az beyazlar... Foto: O. Gurbuz
Mandela Meydanı. Foto: O. Gurbuz
Doğarken siyah, esmer ya da sarı doğmak müzeden aldığınız biletin rengi gibi sizin iradenizle şekillenen bir şey değil. Sorun da değil. Bir başka renge, ırka karşı üstün olduğunuzu düşünmek ise sadece sizin suçunuz. Şanssızlık, eğitimsizlik veya cahillikle açıklanamayacak bir insanlık suçu ve tarih bu suçu işleyenlerle dolu. Siz bu satırları okurken dünyanın bir köşesinde, belki de sizin evin sokağının hemen dibinde, bir kişi ırkından, etnik kökeninden, cinsiyetinden, dininden veya dinsizliğinden dolayı ayrımcılığa uğruyor, ötekileştiriliyor olabilir. Bu suça ortak olanları birkaç istisna hariç kimse hatırlamıyor ve hatırlamayacak. İstisnalar da kötü örnek olacak, lanetlenecek. Bugün olduğu gibi dünya hep ırkçılığa karşı duranları konuşacak, Nelson Mandela’yı konuştuğu gibi. Dünya onu hatırlıyor ve hatırlayacak. Acı çektirmek kolay olabilir ama tarih acıları çekenleri yazar, gelecek onların istediği gibi olur. Bugün bu ülkede binlerce çocuğa Deniz ismi verilmiş ise bunun bir nedeni var. Kızılderililerin posterleri hiç görmedikleri ülkelerde duvarlara asılmışsa boşa değildir. Bugün memleketimde Kürtçe, Ermenice, Lazca bilmeyen onlarca Türk, bu dillerde türkü söylüyor, dinliyorsa derdindendir. Yarın da farklı olmayacak. Yarın onlarca çocuk Ali İsmail, Abdullah, Ethem, İrfan, Mehmet, Mustafa ve Selim adıyla doğacak. Onlar bu ülkenin Mandelaları olacak.

Özgürlük. Foto: O. Gurbuz
Bir ‘başkasının’ derdini anlamak için illa ‘başka doğmak’ gerekmez. Bugün Mandela’yı anlayabiliyorsanız, Ali İsmail’i, Abdullah’ı, Ethem’i, İrfan’ı, Mehmet’i, Mustafa’yı ve Selim’i de anlamalısınız. Beyazlara zencilere yaptıklarından dolayı kızıyorsanız, bu ülkenin azınlıkları Kürtlere, Alevilere, dinsizlere yapılanlara karşı da öfkelenmelisiniz. Mandela için ağlıyorsanız onlar için de ağlamalısınız. Yok, ben TOMA’dan yanayım, haklının değil güçlünün koluna girerim diyorsanız Mandela’nın şu sözlerini hatırlayın: “Özgür olmak, sadece birinin zincirlerini kırması değildir. Başkalarının özgürlüğünü yücelten ve başkalarının özgürlüğüne saygı duyacak biçimde yaşamaktır.”

Eğer Gezi’dekilere “çapulcu” diyor, “bayrak yaktılar, camiye girdiler” gibi bahanelerle onların karşısında duruyorsanız, bilin ki bundan 30 yıl önce Güney Afrika’da yaşamış olsaydınız sizin renginiz Mandela ve arkadaşlarının karşısındaki ‘beyaz’ olurdu.

*Güney Afrika’da ırkçılığı yasalarla düzenleyen sistem

FOTO altı: Mandela Meydanı’nda birlikte oynayan ‘siyah’ ve ‘beyaz’ çocuklar.

Çimlere Basmayın-8 (6 Aralık 2013)

6 Aralık 2013 Cuma günü yayınlanacak Çimlere Basmayın programında neler var? Merak edenler için kısa bir bilgi notu hazırladık. İşte programımızdan bazı başlıklar:

* Japonya Fukuşima haberlerini yasaklıyor mu?

* Çanakkale Belediye Başkanı'nın Kazdağları isyanı

* Buğday ambarına termik santral olur mu?

* Türkiye'de tarım nereye gidiyor? Türkiye kendi kendine yeter bir ülke mi? Biz soruyoruz, Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu Başkanı Abdullah Aysu canlı yayında yanıtlıyor.

* 3 Aralık Dünya Engelliler Günü'nde hazin tablo. Engellilerin erişim/ulaşım hakkını gazeteci Nilay Vardar'la konuşuyoruz. Vardar, Engelsiz Hayat Dayanışma Derneği üyesi fiziksel engelliler ile geçirdiği bir günü anlatıyor, gözlemlerini aktarıyor.

* Yeşil ajanda: Tüm Türkiye'den çevre ve ekoloji etkinlikleri, duyurular.

* Ve "yeşil" türküler...

Çimlere Basmayın programını her cuma 13:00-14:00 saatleri arasında www.yonradyo.com.tr üzerinden dinleyebilirsiniz.

Çimlere basmayın, bu programı da kaçırmayın.

“Buğday ambarını ateşe vermeyin”

Foto: Elif Sezginer Verün
TEMA Vakfı Konya’nın Karapınar ilçesine kurulmak istenen termik santrale karşı çıktı. Termik santral yapılırsa yılda 350 bin ton buğday üreten bölgede su sıkıntısı başlayacak.

Özgür Gürbüz-Birgün/5 Aralık 2013

TEMA Vakfı, Konya’nın Karapınar ilçesindeki düşük kaliteli linyit rezervlerinin elektrik üretiminde kullanılması için termik santral kurulmasına karşı çıkıyor. Elektrik Üretim Anonim Şirketi (EÜAŞ) ise bölgede 5 bin 870 megavat gücünde termik santral kurulmasını planlıyor. Farklı alanlarda çalışan dokuz uzmanın hazırladığı ‘Konya Karapınar Kapalı Havzası Termik Santral Etkileri Uzman Raporu’nu bir basın toplantısıyla açıklayan TEMA Vakfı, bölgeye termik santral yapılırsa 60 bin kişinin tarımsal ve içme suyu ihtiyacının riske gireceğine dikkat çekiyor. 30 yıl çalışacak termik santrallerden çıkacak küller de 5 bin 220 futbol sahası büyüklüğünde bir alanı 10 metre yüksekliğe kadar dolduracak.

KONYA HAVZASI SUSUZ KALABİLİR
Basın toplantısında konuşan Adıyaman Üniversitesi Ziraat Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Erhan Akça, bölgede yıllık yağış ortalamasının metrekare başına 250 mm, çölleşme sınırının da 200 mm olduğuna dikkat çekti. “Akarsu olmayan bir yerde yeraltı sularını kullanıyoruz. Bu yüzden de kuraklık ve obruklar oluşuyor” diyen Akça, yer altı sularıyla oynamanın çok tehlikeli olduğunu söyledi.  İTÜ Kimya Metalürji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. İsmail Duman ise konuşmasında su kıtlığı ve açık madencilik tehlikesine değindi. Duman santralde kullanılacak soğutma suyu için yer altı sularının kullanılmasının ciddi sorunlara yol açacağına dikkat çekti. Duman, “Karapınar’dan yer altı suyunu çekeyim derseniz tüm Konya Havzası’nın suyunu çekersiniz. Bu bile soğutma kulelerinin su ihtiyacını karşılamıyor. Buğday ambarını ateşe vermeyin” dedi. Kömür rezervinin yer altı sularının altında bulunması da bir başka sorun. Raporda, bölgede çıkarılacak kömürün ortalama 138 metre derinlikte bulunduğu, kömür sahasının olduğu bölgede ise yeraltı su düzeyinin en çok 20 metre derinlikte olduğu yazılı. Bu da yeraltı suyunun pompalarla boşaltılmasını gerektirebilir. Böyle bir uygulamanın yeraltı suyundaki düşüşü hızlandıracağı ve bölgedeki obrukların sayı ve büyüklüğünü arttıracağı öne sürülüyor.

HER YIL 13,5 MİLYON TON KÜL ÇIKACAK
Toplantıda dikkat çekilen bir diğer konu ise açık ocak madenciliğiydi. Bölgede 1 milyar 830 milyon ton linyit rezervi tespit edildiğini belirten Duman, EÜAŞ’ın bu rezervin 1 milyar 580 milyon tonunu açık ocak madenciliğiyle çıkartılmasını planladığını,  bu kararın nasıl alındığını bilmediklerini söylüyor.  Açık ocak işletmeciliği tonlarca toprağın kazılması anlamına geliyor.  Duman, “1 m3 kömür çıkartmak için 9,4 m3’lük kazı yapılması, kalan 8,4 m3 toprağın da bir başka yere nakledilmesi gerekiyor” diyor. Bu da, tüm kömür rezervinin çıkarılması için 22 milyar tonluk bir hafriyata denk düşüyor. Bu hafriyatın binde birinin tozlaşarak havaya kalkması 30 yılda 22 milyon ton tozun bölgeye uçuşması anlamına geliyor. Yılda 700 bin ton tozdan bahsediyoruz. Tüm kapasiteyi değerlendirecek termik santrallerin kurulması halinde yakılan kömürlerden çıkacak kül miktarı da yılda 13,5 milyon tonu bulacak.

DEMİR ÇELİK YENMEZ
Ege Üniversitesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Osman Karababa ise toplantıda termik santrallerin yaratacağı sağlık sorunlarını anlattı. “Bu bir cinayettir, bunun başka bir anlamı yok” diyen Karababa, kömür santrallerin başta solunum yolu hastalıkları olmak üzere çok çeşitli sağlık sorunlarına yol açtığını belirterek, ABD’de termik santral kaynaklı hava kirliliğinin çocukların yüzde 9’undan fazlasında görülen astım ataklarını tetiklediğini söyledi. Karababa, “Endüstriyel hiçbir ürünü yiyemezsiniz. Tarımsal kaynakları koruyabildiğiniz sürece Anadolu’da yaşam devam edecek. Madenden altın çıkarırısınız, demir çelik üretirsiniz ama bunları yiyemezsiniz” dedi. 

Tema Vakfı, kömür madeni ve termik santral projesinden vazgeçilmesini, bölgenin kalkınması için sürdürülebilir tarım uygulamalarının desteklenmesini istiyor.

***

“350 bin ton buğday ürettik”
Muttalip Yıldırım
TEMA Vakfı Karaman Temsilcisi

Rüzgar erozyonu en büyük sorunumuz, toprağımız az, suyumuz yok ama ekonomimiz tarıma dayalı. Karaman bölgesinde üretilen buğday, kuru fasulye ve bakliyat üretimi yeterli. İhracat bile yapıyoruz. 500 bin ton civarı elma üretiyoruz. Geçen yıl 350 bin ton buğday
35 bin ton kuru fasulye ürettik. İşsizlik sorunumuz yok. Çorak alanda zoru başarmışız. Buradaki sanayi de tarıma dayalı. Termik santral yapıldığında tarım zarar görecek, dolayısıyla sanayi de zarar görecek. İşimiz iyi, para kazanıyoruz. Bölgede kişi başına düşen gelir 15 bin doların üzerinde. Bu sistemi neden bozalım? Karaman’da 250 bin kişi yaşıyor.

Çelişkiler Partisi

Özgür Gürbüz-BirGün/1 Aralık 2013

Hatırlayın, bundan 10 gün önce Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, “HES’lerle ufak dereleri mahvediyoruz. 10 megavattan (MW) az enerji üretecek HES’lere kesinlikle (izin) vermeyeceğiz. Bundan sonra bunun hesabını sorarsınız” demişti. Soralım o zaman.

Antalya’nın Manavgat ilçesine bağlı Ahmetler Köyü’nde bir hidroelektrik santral (HES) yapılmak isteniyor. İnşaat çevrecileri ve tüm köyü ayağa kaldırdı. Köylüler neredeyse bir aydır çadırlarda yatıp kalkıyor, inşaatı engellemeye çalışıyor. Delta Yatırım Holding’e bağlı Seçenek Enerji çalışanlarıyla köylüler arasında ciddi çatışmalar yaşandı, yaralananlar oldu. Köylüler, silahla taciz ateşinde bulunulduğu iddiasıyla firma çalışanlarından şikayetçi oldu. Firma yetkilileri “Bakanlık dahil tüm izinleri aldık” diyor ama köylülerin yanıtı çok net: “Burada biz yaşıyoruz, bize sordunuz mu?” Tüm bunların üstüne Bakan Bayraktar’ın açıklaması geldi. Ahmetler’de yapılmak istenen HES’in büyüklüğü 9,96 MW, 10 MW’tan küçük. Buyurun o zaman, ‘kesinlikle izin vermeyin’ de bitsin şu Ahmetler’in çilesi.

Bu ne yaman çelişki demeyin dahası var. Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara geldiği günden beri hep aynı şeyi söylüyor; “enerjide dışa bağımlılığı azaltacağız” diyor. Önerdikleri formül yerli ve yenilenebilir kaynakları kullanmak. Lafı uzatmaya gerek yok. 2004 yılında Türkiye elektrik üretiminin neredeyse yarısı yerli kaynaklardan sağlanıyordu. 2011’de bu oran yüzde 44’e geriledi. Artmadı, geriledi.

Yerli enerji meselesi zaten karışık. Kömür bu topraklardan çıkınca yerli kabul ediliyor. Santralin sahibi yabancı şirket de olsa kural değişmiyor. Bu kadar basit değil. Kanımca ‘yerli enerji tanımı’ özelleştirmeler ve yabancı sermayenin girişiyle tarih oldu. Önümüzde Yatağan, Kemerköy ve Yeniköy termik santrallerinin özelleştirilme süreci var. Hepsi yerli kömürle çalışıyor ve sahibi devlet. İşçiler direniyor ama satış gerçekleşirse özel sektöre geçecek. Yerli ya da yabancı fark etmez, kâr kamunun değil özel sektörün cebine girecek. Biz bu santrallerin ürettiği elektriğe hâlâ ‘yerli elektrik’ mi diyeceğiz?

Bitmedi, hükümetin bir başka çelişkisi de cari açık enerji ithalatı söylemi. Cari açık ne zaman büyüse enerji ithalatından şikayet edilir. Suçlu da hep doğalgazdır. 2012 yılında Türkiye enerji ithalatına 60 milyar dolar ödedi. Bunun 4,6 milyar doları kömüre gitti. Petrol ihracatına 31,5, doğalgaza da 23,2 milyar dolar harcandı. Doğalgazla uğraşalım ama asıl kalem petrolü neden ihmal ediyoruz? Hükümetten petrol kullanımını azaltacak bir öneri, tedbir duydunuz mu? Aksine, yeni otoyollar, 3. Köprü ve İstanbul Boğazı’na yapılacak sadece araçların kullanacağı tüp geçit projesiyle araç kullanımı dolayısıyla petrol tüketiminin arttırılması amaçlanıyor. Mega kentler, toplu taşımanın ihmali, havayolu taşımacılığının desteklenmesi de cabası.

11 yıldır iktidardaki AKP’nin çelişkileri enerjiyle sınırlı değil. Kürt sorununun çözüm sürecini, “Bu ülkede kaç aydır kan dökülmüyor” diyerek tartışma ve eleştirilere tamamen kapatanlar, Suriye’de izlediği politikalarla ölümleri destekliyor. Kan dökülmemesi gerçekten de önemli ve hepimizin ilk önceliği olmalı ama bu ilke Türkiye’nin iç politikasıyla sınırlı kalmasın. Türkiye’nin içlerinde El Kaide gibi örgütlerin de bulunduğu güçleri desteklediği Suriye’de bugüne kadar 113 bin insan öldürüldü. Bunların 11 bin 420’si çocuk; 17 yaşın altında. Esad karşıtı güçlerden desteğinizi çekseniz, çözüm müzakere yoluyla bulunsa daha iyi olmaz mı? Türkiye’de olduğu gibi Suriye’de de kan dökülmese fena mı olur?

Adalet ve kalkınmayı geçtim. Cemaat, MGK ilişkileri de malumunuz. Eğitimden enerjiye kadar diğer alanlarda da sorunlar ortada. İzlediği politikalarla bir ‘çelişkiler partisi’ var karşımızda. İstikrar için oy vereceklere duyurulur. 

Çimlere Basmayın-7 (29 Kasım 2013)

29 Kasım 2013 Cuma günü yayınlanacak Çimlere Basmayın programında neler var? Merak edenler için kısa bir bilgi notu hazırladık. İşte programımızdan bazı başlıklar:

* Yağmurlar sel oluyor ama biz çözüm için ne yapıyoruz?

* Bakanlık da HES sorununu kabul etti.

* Gizem serbest ama hâlâ yargılanıyor.

* Organik Tavuk nedir? Marketlerdeki tavuklardan ne farkı var? Buğday Derneği Ege Bölge Sorumlusu Nurhayat Bayturan canlı yayında soruları(n)mızı cevaplıyor.

* Gezgenin yok olmasına izin vermiyoruz diyenlerin artık bir gazetesi var: Yeşil Öfke

* Manavgat-Ahmetler Köyü'nde HES'e karşı direniş sürüyor. Köylüler 24 gündür çadırlarda nöbet tutuyor. Manavgat Kaymakamı ile köylüler arasında neler konuşuldu?

* Turgutlu'da nikel madenine karşı direniş sürüyor. Turgutlu Çevre Platformu'ndan Ayla Yönet canlı yayında neden hayır dediklerini anlatıyor.

* Yeşil ajanda: Tüm Türkiye'den çevre ve ekoloji etkinlikleri, duyurular.

* Ve "yeşil" şarkı ve türküler...

Çimlere Basmayın programını her cuma 13:00-14:00 saatleri arasında www.yonradyo.com.tr üzerinden dinleyebilirsiniz.

Çimlere basmayın, bu programı da kaçırmayın.

Çaresiz değiliz çare ‘SİZ’siniz.

Özgür Gürbüz-BirGün/24 Kasım 2013 

Varşova’daki iklim zirvesi bitti. 19. taraflar toplantısı (COP 19) da geride kaldı. Bu toplantıdan da küresel iklim değişikliğini durduracak bir anlaşma çıkmadı. Belirsizlik, zaman kaybı bıktırıyor. Bu yüzden de sivil toplum örgütleri zirve bitmeden toplantıyı terk etti.  

Salonları, masaları terk etmek için geç bile kaldık. Masanın bir tarafında ‘yetkisiz hükümet yetkilileri’ diğer tarafında iklim değişikliğini durdurmak isteyen sivil toplum örgütleri var. Sorumlular, hükümetleri kukla gibi oynatan dev şirketler ise uzaktan olan biteni izliyor. Her hükümet yetkilisi söze iklim değişikliğinin ne kadar can yakacağıyla başlıyor. Sivil toplum da aynı şeyleri söylüyor. Tehlikeyi inkar eden yok ama iş anlaşmaya gelince eller masanın altına iniyor. Fosil yakıt imparatorluğunu (petrol, kömür ve doğalgaz) güneşe kaptırmak istemeyenler belli ki hükümetleri kontrol edebiliyor. Çok güçlüler ama benden “çaresizsiniz” dememi beklemeyin çünkü çare sizsiniz!
 
Eriyen buzul dağlarına karşı ben ne yapabilirim demeyin. Cuma günü kefaletle serbest bırakılan Greenpeace eylemcisi Gizem Akhan ne yapıyorsa onu yapabilirsiniz. İşinden evine bisikletiyle giden Evrim Güvenç’i kendinize örnek alabilirsiniz. Daha çok yürüyebilir, evde daha az elektrik tüketebilirsiniz. Evde atıklarınızı ayırabilir, mahallenizdeki çöp kutularına atabilirsiniz. Küsseniz daha iyi olur ama otomobilinizle arkadaşlığınızı, “az görüşülenler” listesine alabilirsiniz. Küçük bir işletmeniz varsa, Gelibolu’da gözleme satan Ferhat Ormancı gibi, enerjinizi rüzgar ve güneşten karşılayarak önemli bir seragazı azaltımı yapabilirsiniz. Alışverişe yanınızda bez torbayla gidebilir, sabahları bir poğaça için bir plastik torba tüketmek yerine aynı torbayı çantanıza atarak aylarca tek torbayla yetinebilirsiniz. Marketlerden süt, meşrubat alırken ille de depozitolu cam şişe diye tutturabilirsiniz. Tasarruflu ampuller, verimli ev aletleri ve büyüklerimizin nasihatleriyle elektrik faturanızı 70-80 liralardan 40-50 liralara indirebilirsiniz. İklim değişikliği devasa bir sorun olabilir ama en büyük düğümleri çözmek için bile ipin ucunu bulup oradan tutmanız gerekir. Bu önlemlere ‘sistem içi çözümler’ diyenler olabilir. Devrim olunca her şeyin yoluna gireceğini düşünebilirsiniz. Aynı fikirde değilim. İstediğiniz dünyada önce siz yaşayacaksınız ki başkalarından talep edebilesiniz. Devrim sizsiz, bizsiz olacak değil. Değişmesini istediğiniz sistemin özü insan. Bu yazıyı okuyabildiğinize göre siz de bir insansınız, değişecek ve değiştirecek sizlersiniz. 

Varşova’daki fiyaskonun haberini aldığımda bu sorunu çözmeye niyetli bir grup ‘çılgınla’ birlikte Ankara’da Sivil İklim Zirvesi’ndeydik. Zirveyi, Tüketiciyi ve İklimi Koruma Derneği (Tüvik-Der) ile Küresel Denge Derneği birlikte düzenledi. Toplantıda iklim değişikliğini durdurmak için bireysel, yerel ve ulusal önlemleri birlikte konuştuk. Türkiye’nin enerji, ulaşım ve atık konularında seragazı emisyonlarını indirmek için hangi yolları izlemesi gerektiğini tartıştık. “Ulusal hedef, yerel hareket” diyen Küresel Denge Derneği Başkanı Nuran Talu, “Yerel yönetimlerin yeni belediye başkanlarının bu işe odaklanması lazım. Türkiye’nin iklim değişikliği konusundaki kötü performansının nedenlerini, 3. Köprü, ODTÜ gibi projelerden dolayı çok iyi biliyoruz” diyor. Türkiye artık bir hedef almalı, yerel yönetimler de bu hedefe paralel iklim eylem planlarını harekete geçirmeli. 

Talu, CHP’den Çankaya Belediye Başkan Aday Adayı. Talu gibi Sinop’tan Metin Gürbüz de çevre mücadelelerinin içinde yer alan bir başka isim. Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer’in, Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven’in çevre için yaptıklarını hepimiz takip ediyoruz. Antalya, Gaziantep, İstanbul Kadıköy ve Bursa Nilüfer aklıma gelen diğer örnekler. Yerel seçimlerin çevreci başkan adaylarının lehine sonuçlanması Türkiye’nin çevre sorunlarını çözmesi yönünde ilk adım olabilir. Son sözü Tüvik-Der’den Önder Algedik’e bırakıyorum: İklimi değil belediyeleri değiştir!

Temiz enerjinin önlenemeyen yükselişi

Özgür Gürbüz-BirGün/17 Kasım 2013

Müjdemi isterim. Enerji Bakanı Taner Yıldız, 2023’e kadar Türkiye’nin kurulu gücüne 50 bin megavatlık ilave yapılacağını söyledi. Türkiye’deki enerji santrallerinin şu andaki kurulu gücü 61 bin megavat. Yıldız’ın isteği gerçekleşirse Türkiye, 90 yılda kurduğu enerji santrali kadarını önümüzdeki 10 yılda kuracak. Her yer baraj, her yer termik ve nükleer olacak. 122 milyar dolarlık yatırımdan söz ediliyor. Bu hedeflere ulaşılır mı, emin değilim. Amacın bu olduğunu da sanmıyorum. Böyle bir ihtiyaç da yok. Asıl amaç pazarın büyüklüğüne vurgu yaparak yabancı yatırımcı ve finansmanı Türkiye’ye çekmek. Ekonominin ayakta durabilmesi için inşaata, inşaatların hayata geçmesi için de paraya ihtiyaç var. “Enerji talebi var mı”, “Daha az enerjiyle aynı işi yapabilir miyiz” diye soran yok. Çünkü bu çarpık ekonominin çarkı ancak tüketerek dönüyor. Daha fazla nehir, daha fazla orman ve canlı (insan dahil) tüketerek ekonomiyi sözüm ona büyütüyoruz.

1990 yılında Almanya ekonomiye 100 birimlik katkı yapmak için 100 birim enerji harcıyordu. 2010 yılında ise 94 birim enerji harcayarak ekonomiye 131 birim katkı yapar hale geldiler. Enerjiyi artık daha verimli kullanıyor, daha az enerjiyle daha çok iş yapıyorlar. Peki, ya Türkiye? Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) iktidara geldiği 2002 yılından günümüze enerji verimliliği konusunda en ufak bir ilerleme gerçekleşmedi. 2002’de 1 birim ekonomik katkı için 240 kg eşdeğeri petrol harcıyorduk, 2011’de ise 232 (Eurostat verileri). Aynı zaman diliminde Almanya bu rakamı 157’den 128’e düşürdü. İyiyken daha iyi oldu. Enerjiyi verimli kullanmak ekonomik durgunluk anlamına da gelmiyor. Yeni sektörler, istihdam alanları ortaya çıkıyor. Hükümetin her gün enerji ithalatından şikayet edip, enerjiyi daha az kullanmak için harekete geçmemesinin mantıklı bir açıklaması yok. Vergi gelirlerini petrol, doğalgaz ve otomobil satışlarına bağlamak bahane olabilir ama bunda ısrar etmek kabul edilemez.

Türkiye’nin ekonomiyi tüketerek büyütme niyeti sürdükçe enerji talebi de artacak. Bu değişmeli, önce talep artışını kontrol etmeliyiz. Bunun için onlarca farklı yol var. Toplu taşımayı teşvik etmek, yeni binalara yalıtım standartları getirmek, enerji yoğun aletlerden daha çok vergi almak, enerjiyi verimli kullanan üretim araçlarına teşvik vermek gibi. Enerji talebindeki artış ‘takdir-i ilahi’ değil. Talebi yönetmeye başladıktan, artışı makul seviyelere getirdikten sonra yenilenebilir enerji kaynaklarıyla yola devam edebilirsiniz. Rüzgar, güneş, biyokütle gibi kaynaklar 10-15 yıl öncesine göre hem daha ucuz hem de daha verimli. Bugün dünyada tüketilen elektriğin yüzde 4’ü rüzgar türbinlerinden sağlanıyor. 60 yıllık geçmişe, milyarlarca dolarlık sübvansiyonlara rağmen nükleer enerjinin payının yüzde 12 olduğunu düşünürseniz, bu hızlı gelişmeyi daha iyi görebilirsiniz. Küçümsenen rüzgar enerjisinin Türkiye’de üretilen elektriğin yüzde 3’ünü sağladığını da ekleyelim.

Uluslararası Enerji Ajansı’nın birkaç gün önce açıkladığı Dünya Enerji Görünümü raporunda, yenilenebilir enerji kaynaklarının (hidro dahil) 2015’ten önce kömürün ardından en önemli elektrik üretim kaynağı olacağı yazıyor (Yeni Politikalar Senaryosu). Dünyada üretilen elektriğin yüzde 31’i bu kaynaklardan sağlanacak. 2035’te elektrik üretiminde kömürün payı yüzde 33, gazın yüzde 22 ve nükleerin payı yüzde 12 olacak. İşin ilginç tarafı yenilenebilirdeki artışın üçte ikisi başta Çin olmak üzere OECD dışındaki ülkelerden geliyor. Yenilenebilir pahalı diyenlerin bir hesap hatası yaptığı ortada.

Çimlere Basmayın'da bu hafta (15 Kasım 2013)

15 Kasım 2013 Cuma günü yayınlanacak Çimlere Basmayın programında neler var? Merak edenler için kısa bir bilgi notu hazırladık. İşte programımızdan bazı başlıklar:

* Dünyada üretilen elektriğin yüzde 4'ü rüzgar türbinlerinden sağlanıyor. Peki ya, Türkiye'de durum ne?

* İzmir'in göbeğinde radyasyonlu hurda bulundu. İkinci bir İkitelli vakası mı yaşanacak?

* Kuzguncuk Bostanı kurtuldu.

* Antalya'nın Manavgat ilçesine bağlı Ahmetler Köyü'nde HES'e karşı çıkan köylülere silahlı saldırıda bulunulduğu iddia ediliyor. Karpuz Çayı'na yapılmak istenen HES'e karşı çıkan köylüler 10 gündür direniyor. Köylülerin Avukatı Ramazan Ecevitoğlu canlı yayında sorularımızı yanıtlıyor.

* Gündemimizde Filipinler'deki Haiyan Tayfunu ve iklim değişikliği var. Özel dosyamızı kaçırmayın.

* Yeşil Gerze Çevre Platformu Sözcüsü Şengül Şahin, son yıllarda çevrecilerin kazandığı en büyük zaferlerden birini anlatıyor. Gerze'de termik santrali nasıl durdular? Bu mücadeleden herkesin çıkaracağı dersler var.

* Yeşil ajanda: Tüm Türkiye'den çevre ve ekoloji etkinlikleri, duyurular.

* Ve "yeşil" şarkı ve türküler...

Çimlere Basmayın programını her cuma 13:00-14:00 saatleri arasında www.yonradyo.com.tr üzerinden dinleyebilirsiniz.

Çimlere basmayın, bu programı da kaçırmayın.

Fukuşima'da 26 çocukta tiroit kanseri

Kimseyi korkutmak, acıları derinleştirmek istemiyorum ama nükleer santrallerin bir kaza veya sızıntı anında çevreye, doğaya ve insan sağlığına etkileri korkunç. Fukuşima'daki çocuklarda tiroit kanserine rastlandığını anlatan bugünkü haber hepimizi üzdü. 26 çocukta tiroit kanseri görülmüş, 33 çocuk ise risk altında.

Fukuşima kazasından 2,5 yıl sonra bu nükleer felaketin insan sağlığı üzerindeki ilk etkileri görülmeye başlandı. Umarız bu çocuklarımızın hepsini tedavi edebiliriz. Fukuşima kazası sonrası yaşanan acılar, umarız Japonya'daki insanların daha güvenli, nükleersiz bir geleceğe sahip olmasına vesile olur. Benzer bir sorunla karşı karşıyayız. Türkiye'nin iki ucunda, Mersin ve Sinop'ta nükleer santraller kurulmaya çalışılıyor. Birlikte mücadele edersek Mersin ve Sinop'taki çocuklarımızı benzer tehlikelerden koruyabiliriz. Türkiye'yi sonu olmayan bir maceradan, büyük bir mali külfetten uzak tutabiliriz.

İşin bir başka boyutu daha var. Bugün gelen kanser haberi sürpriz değil. Size Mart 2013 tarihli iki haber iletiyorum. Başlıklara tıklayarak haberleri okuyabilirsiniz.

Fukuşima tiroit kanserini patlatacak

Fukuşima çevresinde yaşayanlarda kanser oranı yüzde 30

Bugün yaşadıklarımız ne yazık ki öngörülüyordu. Radyasyondan kaçarak, koşarak kurtulmak mümkün değil. Bu yüzden hep birlikte, her yerde nükleere hayır demeliyiz. Nükleer santral elektrik üreten bir fabrika ve bugün daha ucuza, daha güvenli yöntemlerle elektrik üretme şansına sahibiz. Rakamlarla, verilerle bunu defalarca açıkladık. Nükleer enerji Türkiye için teknik bir zorunluluk değil. Yanlış bir siyasi tercih ve sonuçları çok ağır olabilir.