Özgür Gürbüz-Yeşil Ekonomi/11 Mart 2011
Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi (TEİAŞ), 2005 yılında yaptığı talep tahmininde 2011 yılında elektrik talebinin yüksek senaryoya göre 262 milyar kilovatsaat (kWs) olacağını tahmin etmişti. 2011'de Türkiye'nin elektrik talebi 230 milyar kWs'te kaldı. TEİAŞ, 2005 yılında yaptığı tahmininde yüzde 12'lik bir sapma oranıyla yanıldı. Böylesine hareketli bir elektrik piyasasında altı yıl sonrasını bilmek zor, yüzde 12 iyi bir sapma oranı diyenler çıkabilir.
Ekonomik krizin de etkisiyle elektrik talebi 2008 sonunda beklentilerin aksine 198 milyar kWs'te kaldı. Halbuki önceki iki yılın artış oranları yüzde 8'den fazlaydı. 2008'de ise artış hızı yarı yarıya yavaşladı. 2009'da ise eksiye düştü, yani elektrik talebi artmadı, azaldı. Talep tahminlerinin iki ana kıstas üzerinde (büyüme hızı ve nüfus artışı) şekillenmesinden olsa gerek, ekonomik krizin daha ciddiye alınmasından da etkisiyle; kurumun 2009 yılında yaptığı tahmin sonraki yıllar için daha alçakgönüllüydü. 2009 Haziran ayında yayımlanan raporun düşük talep senaryosuna göre brüt elektrik talebinin 2011 yılında 213 milyar, yüksek talep senaryosuna göre ise 215 milyar kWs olacağı belirtilmişti. Gerçekleşen rakam yukarıda da belirttiğimiz gibi 230 milyar kWs oldu. Bu sefer de tam tersi oldu. Gerçekleşen tahmin edilenden azdı.
Bir başka örnek. TEİAŞ'ın Ekim 2010 ayında yayımladığı kapasite tahmini raporunda ise 2011'de elektrik talebinin yüksek talep senaryosuna göre 220 milyar kWs'nin biraz altında kalması bekleniyordu. Yıllık artışın yüzde 5 olması hesaplanıyordu ama artış yüzde 9’u buldu. Görüldüğü gibi elektrik talep tahminlerinde tek sorun zaman aralığı değil. Bir yıl sonraki talebi tahmin etmek bile oldukça zor. Bu yazının amacı da bu, TEİAŞ'la uğraşmak değil. Talebi tahmin etmenin ne kadar zor olduğuna vurgu yapmak.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız'ın 2013 yılı bütçe konuşmasında da vurguladığı gibi, “...belirli bir anda talep edilen en yüksek elektrik enerjisi talebi (puant talep), 2012 Temmuz ayında rekor seviyede bir artışla 39 bin 45 MW'ı gördü. 2011'de en yüksek talep 36 bin 122 MW, 2010'da ise 33 bin 392 MW'tı. Elektrik piyasasını yakından takip eden herkes biliyor ki yaz aylarında artan bu ani talep yükselişlerinin bir numaralı sorumlusu klimalar. Bu da bize şu mesajı veriyor. Tüketim tarzındaki değişikliklerin hızı ve ekonominin seyrindeki belirsizlik, elektrik talebini tahmin etmeyi giderek güçleştiriyor. Türkiye'de giderek daha fazla eve klima kuruluyor. Bir sıcak hava dalgası, elektrik talebini deyim yerindeyse zıplatabilir. Talebi başı boş bırakırsanız tahmin etmek işte bu kadar zorlaşır. Neredeyse imkansızlaşır. Talebi yönetiyorsanız, yönetebiliyorsanız iş başka...
Anahtar kelime de bu; “yönetmek”. Sınırsız talebi karşılamak için hiç durmadan yeni santraller yapmak yerine, ne kadar enerji veya elektrik harcanacağına karar vermeniz gerekir. Peki, ama nasıl? Enerji harcanan her alanda, ulaşımdan sanayiye bir strateji oluşturacaksınız. Hangi sektörlerde olacaksınız, hangi tür ulaşım araçları kullanacaksınız bunları belirlemek zorundasınız. Ülke yönetiyorsanız verdiğiniz lisans ve izinlerle, şirket yönetiyorsanız aldığınız karar ve tedbirlerle talebi şekillendirebilirsiniz. Klima sayısının artmasını istemiyorsanız, konut yapımında standartları klimaya ihtiyaç duyulmayacak şekilde yeniden düzenleyeceksiniz. Petrol fiyatları arttıkça, enerji ithalatına verdiğiniz paradan yakınmayı marifet kabul etmiyorsanız, toplu ulaşımı destekleyeceksiniz. Bireysel araç kullanımını kısıtlayacak önlemleri beraberinde uygulayacaksınız. Hava kirliliği can alıyorsa Çin’in başkenti Pekin’de olduğu gibi her yıl trafiğe çıkacak araç sayısını kısıtlayabilir, kurayla plaka dağıtabilirsiniz. Çok enerji tüketen aletlerin kullanımını yasaklamak, vergilendirmek veya az tüketenleri desteklemek elinizde. Devlet bunun için var.
Sınırsız tüketimi sınırlı kaynaklarla karşılayamazsınız ama tüketimi sınırlayarak sorunu çözebilirsiniz.
Özgür Gürbüz tarafından kaleme alınan makale, analiz ve haberlere bu adresten ulaşabilirsiniz. Yazıları başka bir yerde yayımlamak için izin almalısınız. E-posta: ozgurgurbuzblog(at)gmail.com
Nükleer karşıtları Japonya'yı uyarmıştı
Özgür Gürbüz-BirGün/10 Mart 2013
Arşiv bir gazetecinin her şeyidir. Yarın, Fukuşima Nükleer Santrali'nde meydana gelen kazanın ikinci yıldönümü. Fukuşima'yla ilgili elimde neler var diye arşivime baktım. 27 Ekim 2007'de Japonya'nın saygın gazetelerinden Asahi Şimbun'da çıkan uzun bir editoryal yazı gözüme ilişti. Yazı şöyle başlıyor: “Bilim insanlarına göre gelecek 30 yıl içinde Tokai bölgesinde büyük bir deprem olma olasılığı yüzde 87. Öngörülen depremin merkezinde yer alan Hamaoka Nükleer Santrali'nin yakınında oturanlar santralin böyle bir depreme dayanamayacağı gerekçesiyle mahkemeye başvurdu. Şizuoka Bölge Mahkemesi santralde deprem karşıtı tüm önlemler alınmış gerekçesiyle bu itirazı reddetti.
Gazetedeki yazıya göre yerel halk, mahkemenin kararından memnun kalmamış. Santralin, sekiz şiddetinde bir depreme dayanacağı açıklamalarına güvenmiyorlar. 31 yaşındaki reaktörün korozyon gibi birçok nedenden dolayı eskimiş olacağını öne sürüyorlar. Mahkeme bu argümanlarını ciddiye almış ama düzenli kontrollerin nükleer santralin güvenilirliği için yeterli olacağını söyleyip, konuyu kapatmış. Nükleer santrallerin depreme dayanmayacağını iddia edenler iki noktaya dikkat çekiyor. Birincisi, depremin şiddeti çok büyük olmasa bile yüzeye yakın gerçekleştiğinde ciddi hasar verme olasılığı, ikincisi de Japonya'da henüz keşfedilmemiş aktif fay hatlarının bulunması.
Yazının sonunda ise okurken tüylerimi diken diken eden şu cümleler var. “Nükleer santrallerin depreme dayanıklılığı tartışması henüz bitmedi. Hükümet ve enerji şirketleri bu mahkeme kararına dayanarak rahatlayamazlar. Aksine, ülkedeki tüm nükleer santrallerin büyük bir depreme dayanacaklarını biran önce garanti etmeliler.”
Görünen o ki, Fukuşima'dan 4,5 yıl önce Japonya'da nükleer santral karşıtları geliyorum diyen tehlikeye karşı hükümeti uyarmış. Büyük bir deprem olursa nükleer felaket kaçınılmaz demişler. Uyarmış ama bugün de olduğu gibi, nükleer endüstrinin etkisi altındaki medya ve hükümet kılını kıpırdatmamış. Gazeteciler açık seçik yazmışlar, bilim insanları rakamlarla uyarmış, büyük bir deprem olursa sonucu nükleer felaket olur demişler. Üstüne, halk mahkemenin yolunu tutmuş. Hükümet dinlememiş, nükleer endüstri iplememiş, mahkeme es geçmiş. Belki de ülkedeki nükleer santralleri çok önceden kapatıp, Fukuşima'yı önleme şansını ellerinden kaçırmışlar.
Gelelim bizim memlekete. Bizde şu sıralar bir nükleer tiyatro oynanıyor. Oyunun metninden kısa bir alıntı sizlere:
Yaşamspor: Mersin Akkuyu'da nükleer santral olmaz. Burada fay hattı var. Akdeniz'de yeterli sismik araştırma da yapmadınız, geçmişte burada tsunami bile oldu. Fukuşima'yı unutmayın!
Atomspor (Rus aksanıyla): Dünyanın en güvenli nükleer santrallerinden biri olacak, 9 şiddetinde depreme dayanacak.
Yaşamspor: Rusya'da 9 şiddetinde deprem oldu mu, bu şiddette depreme dayanmış bir nükleer santraliniz var mı?
Atomspor: (Yutkunur ve başını havaya kaldırır, başka yöne bakar).
Yaşamspor: Zemin etütlerini bitirdiniz, neden sonuçları açıklamıyorsunuz, bağımsız kuruluşların incelemesine neden izin vermiyorsunuz?
Atomspor: Iıım, bakın, santralin yanında insanlar yüzüyor.
Yaşamspor: Nükleer santral pahalı ve tehlikeli, Türkiye'nin elektrik üretmek için onlarca farklı seçeneği varken bu ısrar neden?
Atomspor: Tüpgaz da patlıyor...
Yaşamspor: Nükleer atıklar ne olacak?
Atomspor: Satarsınız, iyi para yapıyor.
Nükleer karşıtlarını ciddiye almamanın sonucunu yukarıda alıntı yaptığım yazı çok iyi anlatıyor. Bugün Fukuşima eyaletindeki çocuklar düzenli sağlık taramalarından geçiriliyor. 21 Ocak 2013 tarihinde açıklanan sağlık taraması sonuçları, 95 bin çocuğun yüzde 44'ünde tiroid anormallikleri olduğunu göstermiş. Mali hasarın ilk 10 yıl içinde 250 milyar doları bulacağı söyleniyor. Japon ekonomisi belki de en kötü günlerini yaşıyor. Ülkedeki 50 nükleer reaktörün 48'i kapalı. 160 bin kişi evlerini terk etmek zorunda kalmış. Nükleer enerjiye güvenmenin bedeli çok ağır oldu. Şirketler bir yolunu bulup paçayı kurtarıyor ama insanlar ve doğanın kaçacak yeri yok.
Bu yazı, nükleer karşıtlarını, “bunlar bir şeyden anlamayan çiçek-böcekçiler” diye hiçe sayanlara armağanım olsun.
Arşiv bir gazetecinin her şeyidir. Yarın, Fukuşima Nükleer Santrali'nde meydana gelen kazanın ikinci yıldönümü. Fukuşima'yla ilgili elimde neler var diye arşivime baktım. 27 Ekim 2007'de Japonya'nın saygın gazetelerinden Asahi Şimbun'da çıkan uzun bir editoryal yazı gözüme ilişti. Yazı şöyle başlıyor: “Bilim insanlarına göre gelecek 30 yıl içinde Tokai bölgesinde büyük bir deprem olma olasılığı yüzde 87. Öngörülen depremin merkezinde yer alan Hamaoka Nükleer Santrali'nin yakınında oturanlar santralin böyle bir depreme dayanamayacağı gerekçesiyle mahkemeye başvurdu. Şizuoka Bölge Mahkemesi santralde deprem karşıtı tüm önlemler alınmış gerekçesiyle bu itirazı reddetti.
![]() |
| Fukuşima Daiçi Santrali-Foto: UAEA |
Gazetedeki yazıya göre yerel halk, mahkemenin kararından memnun kalmamış. Santralin, sekiz şiddetinde bir depreme dayanacağı açıklamalarına güvenmiyorlar. 31 yaşındaki reaktörün korozyon gibi birçok nedenden dolayı eskimiş olacağını öne sürüyorlar. Mahkeme bu argümanlarını ciddiye almış ama düzenli kontrollerin nükleer santralin güvenilirliği için yeterli olacağını söyleyip, konuyu kapatmış. Nükleer santrallerin depreme dayanmayacağını iddia edenler iki noktaya dikkat çekiyor. Birincisi, depremin şiddeti çok büyük olmasa bile yüzeye yakın gerçekleştiğinde ciddi hasar verme olasılığı, ikincisi de Japonya'da henüz keşfedilmemiş aktif fay hatlarının bulunması.
Yazının sonunda ise okurken tüylerimi diken diken eden şu cümleler var. “Nükleer santrallerin depreme dayanıklılığı tartışması henüz bitmedi. Hükümet ve enerji şirketleri bu mahkeme kararına dayanarak rahatlayamazlar. Aksine, ülkedeki tüm nükleer santrallerin büyük bir depreme dayanacaklarını biran önce garanti etmeliler.”
Görünen o ki, Fukuşima'dan 4,5 yıl önce Japonya'da nükleer santral karşıtları geliyorum diyen tehlikeye karşı hükümeti uyarmış. Büyük bir deprem olursa nükleer felaket kaçınılmaz demişler. Uyarmış ama bugün de olduğu gibi, nükleer endüstrinin etkisi altındaki medya ve hükümet kılını kıpırdatmamış. Gazeteciler açık seçik yazmışlar, bilim insanları rakamlarla uyarmış, büyük bir deprem olursa sonucu nükleer felaket olur demişler. Üstüne, halk mahkemenin yolunu tutmuş. Hükümet dinlememiş, nükleer endüstri iplememiş, mahkeme es geçmiş. Belki de ülkedeki nükleer santralleri çok önceden kapatıp, Fukuşima'yı önleme şansını ellerinden kaçırmışlar.
Gelelim bizim memlekete. Bizde şu sıralar bir nükleer tiyatro oynanıyor. Oyunun metninden kısa bir alıntı sizlere:
Yaşamspor: Mersin Akkuyu'da nükleer santral olmaz. Burada fay hattı var. Akdeniz'de yeterli sismik araştırma da yapmadınız, geçmişte burada tsunami bile oldu. Fukuşima'yı unutmayın!
Atomspor (Rus aksanıyla): Dünyanın en güvenli nükleer santrallerinden biri olacak, 9 şiddetinde depreme dayanacak.
Yaşamspor: Rusya'da 9 şiddetinde deprem oldu mu, bu şiddette depreme dayanmış bir nükleer santraliniz var mı?
Atomspor: (Yutkunur ve başını havaya kaldırır, başka yöne bakar).
Yaşamspor: Zemin etütlerini bitirdiniz, neden sonuçları açıklamıyorsunuz, bağımsız kuruluşların incelemesine neden izin vermiyorsunuz?
Atomspor: Iıım, bakın, santralin yanında insanlar yüzüyor.
Yaşamspor: Nükleer santral pahalı ve tehlikeli, Türkiye'nin elektrik üretmek için onlarca farklı seçeneği varken bu ısrar neden?
Atomspor: Tüpgaz da patlıyor...
Yaşamspor: Nükleer atıklar ne olacak?
Atomspor: Satarsınız, iyi para yapıyor.
Nükleer karşıtlarını ciddiye almamanın sonucunu yukarıda alıntı yaptığım yazı çok iyi anlatıyor. Bugün Fukuşima eyaletindeki çocuklar düzenli sağlık taramalarından geçiriliyor. 21 Ocak 2013 tarihinde açıklanan sağlık taraması sonuçları, 95 bin çocuğun yüzde 44'ünde tiroid anormallikleri olduğunu göstermiş. Mali hasarın ilk 10 yıl içinde 250 milyar doları bulacağı söyleniyor. Japon ekonomisi belki de en kötü günlerini yaşıyor. Ülkedeki 50 nükleer reaktörün 48'i kapalı. 160 bin kişi evlerini terk etmek zorunda kalmış. Nükleer enerjiye güvenmenin bedeli çok ağır oldu. Şirketler bir yolunu bulup paçayı kurtarıyor ama insanlar ve doğanın kaçacak yeri yok.
Bu yazı, nükleer karşıtlarını, “bunlar bir şeyden anlamayan çiçek-böcekçiler” diye hiçe sayanlara armağanım olsun.
Milli Çevre Muhabiri Andı
Özgür Gürbüz-BirGün/7 Mart 2013
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan önceki gün gazetecileri uyardı. “Gayri-milli medya” olmayın dedi. Bazı gazete ve siyasi partilerin “milli” olmadıklarını da sözlerine ekledi. Bildiğiniz gibi her şeyin başı eğitim. Gazeteciyi, politikacıyı yıllarca başıboş bırakmışsın. Gerekli eğitimi vermediğin gibi, zamanı gelince dinlendirmemişsin şimdi şikayet ediyorsun. Bu olmaz. Her şeyin başı eğitim.
Kendi alanımdan bir örnek vereyim. Milli çevre muhabiri yetiştirmek için işe iletişim fakültelerinden başlamak lazım. Öyle detaylı bir müfredata da gerek yok. Ne de olsa çevre haberleri kıyıdan, köşeden görülür. Gazetecilerin beyinlerine kazınacak bir andımız olsa yeter. Ben bir örnek hazırladım. İletişim fakültelerinde haftada bir okutulsa, ezberi zorunlu kılınsa sorun hallolur. İşte andımız…
Ben, milli çevre muhabiri olduğumda,
Gazetecilik yaşamım boyunca doğanın sadece yerlisini koruyacağım.
Papatyanın sadece bu toprakta yetişenini,
Ayının sadece anladığım dilden böğürenini,
Derenin sadece başı sonu bu ülke sınırları içerisinde akanını haber yapacağım.
Ben, milli çevre muhabiri olduğumda,
“Milli ekosistemimizi” istila eden yabancı türlerle hayatımın sonuna kadar mücadele edeceğim.
Nükleer, kimyasal atıklar komşu ülkelere gizlice veya alenen götürülürse sesimi çıkarmayacağım.
İnsanları kanser yapan etkiler milli sanayimizden geliyorsa görmezden geleceğim.
Başta küresel ısınma olmak üzere, içinde “küresel”, “global”, “evrensel” geçen hiçbir çevre haberine imza atmayacağım.
Ben, milli çevre muhabiri olduğumda,
Tarihi eser yağması ecdadın eserleriyle ilgili değilse gözlerimi kapayacağım; gerekirse ecdadın eserleri olsa da aynısını yapacağım.
Madenler ve taş ocakları milli sermaye tarafından işletiliyorsa sökülen ağaçlar zaten yaşlıydı diye yazacağım.
Sel baskını ve deprem gibi afetlerde “takdir-i ilahi” manşeti atacağım.
Park, bahçe gibi “boş alanların” ekonomiye kazandırılması için çalışacağım.
Sokaktaki kedi ve köpekleri canavar gibi gösteren fotoğraflar çekeceğim.
Vejetaryenliği dış mihrakların halkımızı bir deri bir kemik bırakma oyunu olarak yazacağım.
Rantın önündeki engellerin aşılması için gerekirse çimenleri ellerimle yolacağım.
Termik santrallerin kül barajlarında, “külden kale” yapan çocukları fotoğraflayacağım.
Olmadık yerlere dikilen AVM’lerin, TOKİ binalarının fotoğraflarını montajlayıp, yeşil renkte basacağım. Etrafına ağaçlar ekleyip kolajlayacağım.
Bunlar da yetmezse,
Çevre denen illetin ve çevreci denen musibetin kökünün kazınması için her türlü gayreti göstereceğime ve ölümü bile göze alacağıma, milli çevre muhabiri olarak şerefim ve namusum üzerine and içerim.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan önceki gün gazetecileri uyardı. “Gayri-milli medya” olmayın dedi. Bazı gazete ve siyasi partilerin “milli” olmadıklarını da sözlerine ekledi. Bildiğiniz gibi her şeyin başı eğitim. Gazeteciyi, politikacıyı yıllarca başıboş bırakmışsın. Gerekli eğitimi vermediğin gibi, zamanı gelince dinlendirmemişsin şimdi şikayet ediyorsun. Bu olmaz. Her şeyin başı eğitim.
Kendi alanımdan bir örnek vereyim. Milli çevre muhabiri yetiştirmek için işe iletişim fakültelerinden başlamak lazım. Öyle detaylı bir müfredata da gerek yok. Ne de olsa çevre haberleri kıyıdan, köşeden görülür. Gazetecilerin beyinlerine kazınacak bir andımız olsa yeter. Ben bir örnek hazırladım. İletişim fakültelerinde haftada bir okutulsa, ezberi zorunlu kılınsa sorun hallolur. İşte andımız…
Ben, milli çevre muhabiri olduğumda,
Gazetecilik yaşamım boyunca doğanın sadece yerlisini koruyacağım.
Papatyanın sadece bu toprakta yetişenini,
Ayının sadece anladığım dilden böğürenini,
Derenin sadece başı sonu bu ülke sınırları içerisinde akanını haber yapacağım.
Ben, milli çevre muhabiri olduğumda,
“Milli ekosistemimizi” istila eden yabancı türlerle hayatımın sonuna kadar mücadele edeceğim.
Nükleer, kimyasal atıklar komşu ülkelere gizlice veya alenen götürülürse sesimi çıkarmayacağım.
İnsanları kanser yapan etkiler milli sanayimizden geliyorsa görmezden geleceğim.
Başta küresel ısınma olmak üzere, içinde “küresel”, “global”, “evrensel” geçen hiçbir çevre haberine imza atmayacağım.
Ben, milli çevre muhabiri olduğumda,
Tarihi eser yağması ecdadın eserleriyle ilgili değilse gözlerimi kapayacağım; gerekirse ecdadın eserleri olsa da aynısını yapacağım.
Madenler ve taş ocakları milli sermaye tarafından işletiliyorsa sökülen ağaçlar zaten yaşlıydı diye yazacağım.
Sel baskını ve deprem gibi afetlerde “takdir-i ilahi” manşeti atacağım.
Park, bahçe gibi “boş alanların” ekonomiye kazandırılması için çalışacağım.
Sokaktaki kedi ve köpekleri canavar gibi gösteren fotoğraflar çekeceğim.
Vejetaryenliği dış mihrakların halkımızı bir deri bir kemik bırakma oyunu olarak yazacağım.
Rantın önündeki engellerin aşılması için gerekirse çimenleri ellerimle yolacağım.
Termik santrallerin kül barajlarında, “külden kale” yapan çocukları fotoğraflayacağım.
Olmadık yerlere dikilen AVM’lerin, TOKİ binalarının fotoğraflarını montajlayıp, yeşil renkte basacağım. Etrafına ağaçlar ekleyip kolajlayacağım.
Bunlar da yetmezse,
Çevre denen illetin ve çevreci denen musibetin kökünün kazınması için her türlü gayreti göstereceğime ve ölümü bile göze alacağıma, milli çevre muhabiri olarak şerefim ve namusum üzerine and içerim.
İstanbul Pekin'e benzer mi?
Özgür Gürbüz-BirGün/3 Mart 2013
Pekin'de 20 milyon kişi yaşıyor. Yaşıyor ama
nefes almakta zorlanıyor. Geçen hafta kenti ziyaret eden kum fırtınası işleri
daha da zorlaştırdı. Pekin'de yaşarken
kum fırtınası görmüşlüğüm var. Gökyüzünün kaybolması nasıl tarif edilir
bilemiyorum ama öyle bir şey bu fırtına. Kum fırtınaları Pekinlilerin yabancı
olduğu bir konu değil, hava kirliliği de ancak bu yıl nefes almakta zorlanır
oldular. Öyle ki, Komunist Parti'nin yayın organı “Halkın Günlüğü” bile duruma
isyan etti.
![]() |
| Pekin'de otomobiller bisikletlerin yerini alıyor-Foto: O.Gurbuz |
1 Mart Cuma günü Pekin'de, PM 2,5 yoğunluğu
(çapı 2,5 mikron veya daha küçük olan ve akciğerlere nüfuz edebilen havadaki
parçacıklar) metreküp başına 469 mikrograma ulaştı. Dünya Sağlık Örgütü
bir gün boyunca maruz kalınacak miktarın metreküp başına 25 mikrogramı
geçmemesi gerektiğini söylüyor. 469 bir şey değil, Pekin'in bazı bölgelerinde
600 mikrogram görüldü. Kabaca söylersek sınır değerin 20-25 katı bir hava
kirliliğinden bahsediyoruz.
Hava kirliliğin iki ana kaynağı var. Endüstri
ve ulaşım. 20 milyon kişilik kentte belediye metro ağını her geçen gün
genişletiyor ancak araç sahipliği uçak hızıyla artıyor. Kentte 5 milyon 200
binin üzerinde araç var. Sadece 2010 yılında başkentte yola çıkan yeni araç
sayısı 750 bin civarındaydı. 2011'de yerel yönetim duruma el koydu ve plaka
dağıtımını kurayla yapmaya başladı. Otomobil almak için paranız olabilir ama
önce şansınız olacak. 2012'de yola çıkan yeni araç sayısı, kura çekimi nedeniyle
173 bine düştü. Kentte tek-çift plaka uygulaması olduğunu da hatırlatalım.
Kurada şansınız yaver gidip otomobilinize plaka alsanız bile, her gün o
otomobili sürme şansınız yok. Yerel yönetimin şimdiki hedefi ise araçların
egzoz emisyonlarını düşürmek. Pekin'de Avro 5 standardına yakın Çin 5
standardına sahip olmayan araçların satışı Cuma gününden itibaren yasaklandı.
2016'dan itibaren de Çin 6 standardı mecburi olacak. Otomobil üreticileri
ayakta, birçoğunun elinde bu standartlara uyan araç yok. Pekin gibi dev bir
pazarı terk etmek zorunda kalabilirler. Ulaşımda petrolün, endüstride ise
kömürün rolünü unutmamak lazım. Elektrik üretimi ve sanayi kaynaklı hava
kirliliğinde kömür kullanımı ana neden.
Nereden nereye! Çin'in ihracata yönelik
ekonomik modelinin sürdürülebilir olmadığını anlayan merkezi yönetim iç
tüketimi artırmak ve ekonomik büyümeyi sürdürmek için bireysel tüketimi
artırmayı planlamıştı. Formül buydu. Ekonomik krizde büyüme hızının
düşmemesinin ardında yatan nedenlerden biri de bu. Aynı bizde olduğu gibi.
Çin'de kapağı şehre atıp, düzenli maaş alan herkes şimdi ev ve araba almaya
çalışıyor. Bu aynı zamanda bir statü göstergesi haline geldi. Bisikletle dolu
Pekin caddeleri otomobillerle doldu. Doldu ama önce trafik tıkandı sonra hava
karardı. Şimdi başta Pekin olmak üzere her büyük kent aynı sorunlarla
boğuşuyor. Artan nüfus, trafik ve hava kirliliği gibi sorunlarla...
İSTANBUL'DA 3 MİLYON ARAÇ
Türkiye çoğu zaman Çin'le kıyaslanıyor. Büyüme
modeli ve hızı benzerlikler taşısa da arada belirgin farklar var. İstanbul ve
Pekin'i ele alalım. Pekin'de yeni kurulan mahallelerde çarpık kentleşme daha
az. Parklar, geniş caddeler göze çarpıyor. Toplu ulaşım da daha iyi durumda.
Pekin'de mevcut metro hattının uzunluğu 442 km. 16 hat, 261 istasyon var. İstanbul'da
hafif metroyu da saysanız 50 km'lik bir metro hattından bahsediyoruz.
İstanbul çarpık kentleşme için okullarda örnek
gösterilebilir. İstanbul'un merkezinde, mezarlıklar dışında yeşil alan kalmadı.
Bir de otoyol kenarları var. Taksim için cennet sayılabilecek Gezi Parkı
bile rantın izniyle katledilmek üzere. Park deyince belediyenin aklına ağaç
değil 'otopark' geliyor. Nasıl gelmesin? İstanbul'da araç sayısı 2 milyon 906
bin. Pekin'dekine yakın. İstanbul'un nüfusu ise 13 milyon; 7 milyon daha az.
İstanbul bugün Pekin gibi bir hava kirliliği kriziyle karşı karşıya kalmıyorsa
bunu iklime, coğrafi konumuna borçlu. Ağır metal kirliliği gözle görülmediği
için o konu da es geçiliyor. Bu daha ne kadar böyle sürer bilinmez. Şehrin iki
yakasını bir araya getirecek raylı sistem, Marmaray bitmeden, otomobiller için
bir başka tüp geçit planlayanlar Pekin'den ders çıkarmalı. Halkın tüketim
tercihlerini belirlemek her zaman yöneticilerin elindedir. Yüksek vergiler, iyi
bir toplu ulaşım ağı, düzgün kentler hava kirliliğini önleyebilir, otomobil
sevdasının önüne geçebilir. Enerji ithalatında aslan payının doğalgazda değil
petrolde olduğunu hatırlatalım. Bu saçma ekonomik büyüme modelinden vazgeçmenin
zamanı geldi. O sizden vazgeçmeden.
NÜKLEER KARŞITLARI SOKAKTA
Bulgaristan'ın Belene nükleer santralini
yapmaktan vazgeçmesi geçen haftanın haberiydi. Bizim medyamız pek oralı olmadı.
Hükümet korkusu mu, gazetecilik bilmemek mi yoksa Rus şirketin reklam pastası
mı kestirmek zor. Almanya, Japonya, İsviçre, İtalya derken komşu Bulgaristan da
nükleere hayır dedi. Mersin'e nükleer santral kurmak isteyen Rus şirketi
Rosatom da bir açıklama yaptı ve bu yıl başlayacak inşaatın 2015'e kaldığını
söyledi. Nükleer enerji miladını doldurdu, boşa kürek çekmenin anlamı yok.
Mersin projesi de öyle ya da böyle iptal olacak. Ekonomik gerekçeler ve siyasi
konjonktür nükleerin aleyhine. Nükleer enerjiyi ülkeden şutlamak için şimdi tek
gereken halkın sahaya inmesi. Tüm dünyada bu iş böyle oldu. İstanbul Nükleer
Karşıtı Platform da bunu yapıyor. Fukuşima'nın ikinci yıldönümünde, Galata
Köprüsü'nde el ele vererek nükleere karşı bir insan zinciri yapacaklar. 10 Mart
Pazar günü saat 12:00'de. Ben zincirin bir ucundan tutmaya gidiyorum. Hormonlu
domates gibi çocuklarınız olsun istemiyorsanız siz de gelin.
Karadenizliler doğa için biraraya geliyor
Karadeniz'de hidroelektrik santrallere karşı başlayan mücadele, termik ve nükleer santrallerle sürüyor. Karadeniz İsyandadır Platformu, 2-3 Mart 2013 tarihlerinde İstanbul'da bir forum düzenleyerek farklı mücadele alanlarındaki insanları biraraya getiriyor. Forumun amacı ortak sorunları tartışmak ve bu sorunların çözümü için fikir geliştirmek.
http://forumkaradeniz.wordpress.com/
Geri dönüştürmeyi öğretebildiklerimizden misiniz?
Özgür Gürbüz-BirGün/24 Şubat 2013
İşe giderken evden kahvaltı yapmadan çıktığımda soluğu yakındaki bir pastanede alıyorum. Her gün aynı sandviçi yemekten sıkılmayanlardanım ama mesele bu değil. Yüzlerce kişi her sabah benim gibi soluğu o pastanede alıyor. Açma, börek, sandviç ve plastik torba alıyorlar. Bir simide bir torba. Bir açmaya bir torba. İki çöreğe iki torba… Plastik torba yiyip, plastik torba içiyorlar sanki. Onlar hamur işi yediklerini sanıyorlar, aslında petrol türevi bir maddeyi mideye indiriyorlar.
Her sabah yüzlerce insanın, aldığı en ufak yiyeceği bile naylon torbanın içine koydurması beni çıldırtıyor. Saydığım tüm bu yiyeceklerin kağıt torbalar içinde sunulduğunu da belirtmeliyim. Kimse nasıl bir suça ortak olduğunun farkında değil. Çözüm kolay. Aldığım sandviçi sırt çantamın içine güzelce yerleştiriyorum, ne kırıntı oluyor ne de leke yapıyor. Bu yöntemi beğenmeyenler, yanlarında ufak bir bez torba taşıyabilir. Her gün bir plastik torba tüketmek yerine bir bez torbayla aynı işi görebilir. Çok mu zor? Hayır, gereksizce kullanılan petrol ürünleri nedeniyle, onlarca canlının hayatına kastetmekten zor olmasa gerek. Bu torbalar atılsa dert, yakılsa dert. Plastiklerin yakılması ve suya temas etmesi kanserojen maddelerin üretilmesine neden oluyor. Sizin ve diğer insanların kansere yakalanma riskini artırmak istemiyorsanız plastik torbalar gibi, benzeri “kullan-at” ürünleri tüketmekten kaçınmalısınız. İşte size altı basit öneri:
Su ve meşrubat içerken cam şişeleri tercih edin.
Alışverişe bez torbanızla gidin.
Ambalajı bol ürünleri almaktan kaçının.
Depozitoyu savunun.
Tüm bunları yaptıktan sonra da elde kalan atıkları mutlaka geri dönüştürün.
Toplu taşımayı kullanın, bisiklete binmeyi veya yürümeyi ihmal etmeyin.
Yukarıdaki altı madde, doğayla uyumlu yaşamak için ilk yapılacaklar listesi gibidir. Tüketim toplumunu değiştirmek için bireysel çabalar tek başına yeterli olmaz ancak tüketmeme konusundaki kararlılığınızı gösterir. Bir çeşit meydan okumadır. Karşı tarafta suçluluk duygusu uyandırır. Üzerlerinde bir “yeşil baskı” kurar. Yeşil devrim de diğerleri gibi gökten zembille inmeyecek; adım adım ilerleyek. Tüketim toplumuna karşı duruşumuzun en iyi göstergesi attığımız nutuklar değil, irademizdir.
KİŞİ BAŞINA YILDA 407 KİLO ÇÖP
İşin politikacıları ilgilendiren bir boyutu daha var. Bir örnekle açıklamaya çalışayım. Türkiye’de belediye sınırları içerisinde oturan her bir kişi yılda 407 kilogram atık üretiyor. Avrupa Birliği’ne (AB) üye 27 ülkenin ortalaması ise 507 kilogram. Bizden daha çok belediye atığı çıkaran ülkeler var. Danimarka’da kişi başına 673, Macaristan’da 413, Portekiz’de ise 514 kilogram belediye atığı üretiliyor. Daha çok atık üretiyorlar ama bu ülkelerin hepsinde atıkların tümü işleniyor, doğaya kontrolsüz biçimde atılmıyor. 27 ülkenin hemen hemen hepsinde durum böyle. Türkiye’de ise kişi başına üretilen 407 kilogram atığın sadece 343 kilogramı işleniyor. Dünya Dostları Derneği’nin “Az Aslında Daha Çok” adlı (Less is More, Friends of the Earth, 2010) raporuna bakılırsa Türkiye’de belediye atıklarında geri dönüşüm yok denecek kadar az. Halbuki kamunun ya da özel sektörün açıkladığı rakamlar geri dönüşüm rakamlarının bu kadar da kötü olmadığını söylüyor. Bunun açıklaması şu olabilir. Kağıt toplayıcısı dediğimiz, ekmeğini çöplerden kazanan insanlar tüm belediye çöplerini ayıklayarak, istatistiklere girecek hiçbir geri dönüşüm malzemesini belediye araçlarına bırakmıyor. Çünkü raporda Türkiye’deki belediye atıklarının geri dönüşüme giden oranının yüzde sıfır olduğu yazılı.
Yine aynı raporda, Türkiye’deki alüminyum kutularının yüzde 75’inin geri dönüştürüldüğü ve bu işin büyük bir kısmının kayıt altına alınmadan yapıldığı yazılı. Bu da tezimi kuvvetlendiriyor ancak bir başka soruna daha işaret ediyor; sigortasız ve güvencesiz çalışan atık işçilerinin durumuna.
ESKİ ELBİSELER AFRİKA’YA
Atık denince akla sadece plastik torbalar, kağıt, cam ve metaller gelmemeli. Geri dönüşüm denince akla sadece bireylerin gelmemesi gerektiği gibi. Eski binaların yıkılmasıyla ortaya çıkan molozların, eski elbiselerin ve otomobil aküleri gibi onlarca ürünün geri dönüştürülmesi gerekiyor . Bu konu belediyeleri, özel sektörü ve hükümetleri de ilgilendiriyor. Londra’daki ünlü Wembley Stadyumu yenilenirken, eski stadyumun molozlarından çıkan alüminyumun yüzde 96’sının geri dönüştürüldüğünü (400 tondan fazla) unutmamak lazım. Bunu bireyler yapamaz. AB’de her yıl 5 milyon 800 bin ton tekstil ürünü çöpe atılıyor ve bunun sadece dörtte biri geri dönüştürülüyor. İşin çok tartışılacak bir sosyal boyutu daha var. Sadece İngiltere’de çöpe atılan her üç tekstil ürününden biri yeniden giyilmek üzere başka ülkelere gönderiliyor. En çok da Afrika’ya.
İşe giderken evden kahvaltı yapmadan çıktığımda soluğu yakındaki bir pastanede alıyorum. Her gün aynı sandviçi yemekten sıkılmayanlardanım ama mesele bu değil. Yüzlerce kişi her sabah benim gibi soluğu o pastanede alıyor. Açma, börek, sandviç ve plastik torba alıyorlar. Bir simide bir torba. Bir açmaya bir torba. İki çöreğe iki torba… Plastik torba yiyip, plastik torba içiyorlar sanki. Onlar hamur işi yediklerini sanıyorlar, aslında petrol türevi bir maddeyi mideye indiriyorlar.
Her sabah yüzlerce insanın, aldığı en ufak yiyeceği bile naylon torbanın içine koydurması beni çıldırtıyor. Saydığım tüm bu yiyeceklerin kağıt torbalar içinde sunulduğunu da belirtmeliyim. Kimse nasıl bir suça ortak olduğunun farkında değil. Çözüm kolay. Aldığım sandviçi sırt çantamın içine güzelce yerleştiriyorum, ne kırıntı oluyor ne de leke yapıyor. Bu yöntemi beğenmeyenler, yanlarında ufak bir bez torba taşıyabilir. Her gün bir plastik torba tüketmek yerine bir bez torbayla aynı işi görebilir. Çok mu zor? Hayır, gereksizce kullanılan petrol ürünleri nedeniyle, onlarca canlının hayatına kastetmekten zor olmasa gerek. Bu torbalar atılsa dert, yakılsa dert. Plastiklerin yakılması ve suya temas etmesi kanserojen maddelerin üretilmesine neden oluyor. Sizin ve diğer insanların kansere yakalanma riskini artırmak istemiyorsanız plastik torbalar gibi, benzeri “kullan-at” ürünleri tüketmekten kaçınmalısınız. İşte size altı basit öneri:
Su ve meşrubat içerken cam şişeleri tercih edin.
Alışverişe bez torbanızla gidin.
Ambalajı bol ürünleri almaktan kaçının.
Depozitoyu savunun.
Tüm bunları yaptıktan sonra da elde kalan atıkları mutlaka geri dönüştürün.
Toplu taşımayı kullanın, bisiklete binmeyi veya yürümeyi ihmal etmeyin.
Yukarıdaki altı madde, doğayla uyumlu yaşamak için ilk yapılacaklar listesi gibidir. Tüketim toplumunu değiştirmek için bireysel çabalar tek başına yeterli olmaz ancak tüketmeme konusundaki kararlılığınızı gösterir. Bir çeşit meydan okumadır. Karşı tarafta suçluluk duygusu uyandırır. Üzerlerinde bir “yeşil baskı” kurar. Yeşil devrim de diğerleri gibi gökten zembille inmeyecek; adım adım ilerleyek. Tüketim toplumuna karşı duruşumuzun en iyi göstergesi attığımız nutuklar değil, irademizdir.
KİŞİ BAŞINA YILDA 407 KİLO ÇÖP
İşin politikacıları ilgilendiren bir boyutu daha var. Bir örnekle açıklamaya çalışayım. Türkiye’de belediye sınırları içerisinde oturan her bir kişi yılda 407 kilogram atık üretiyor. Avrupa Birliği’ne (AB) üye 27 ülkenin ortalaması ise 507 kilogram. Bizden daha çok belediye atığı çıkaran ülkeler var. Danimarka’da kişi başına 673, Macaristan’da 413, Portekiz’de ise 514 kilogram belediye atığı üretiliyor. Daha çok atık üretiyorlar ama bu ülkelerin hepsinde atıkların tümü işleniyor, doğaya kontrolsüz biçimde atılmıyor. 27 ülkenin hemen hemen hepsinde durum böyle. Türkiye’de ise kişi başına üretilen 407 kilogram atığın sadece 343 kilogramı işleniyor. Dünya Dostları Derneği’nin “Az Aslında Daha Çok” adlı (Less is More, Friends of the Earth, 2010) raporuna bakılırsa Türkiye’de belediye atıklarında geri dönüşüm yok denecek kadar az. Halbuki kamunun ya da özel sektörün açıkladığı rakamlar geri dönüşüm rakamlarının bu kadar da kötü olmadığını söylüyor. Bunun açıklaması şu olabilir. Kağıt toplayıcısı dediğimiz, ekmeğini çöplerden kazanan insanlar tüm belediye çöplerini ayıklayarak, istatistiklere girecek hiçbir geri dönüşüm malzemesini belediye araçlarına bırakmıyor. Çünkü raporda Türkiye’deki belediye atıklarının geri dönüşüme giden oranının yüzde sıfır olduğu yazılı.
Yine aynı raporda, Türkiye’deki alüminyum kutularının yüzde 75’inin geri dönüştürüldüğü ve bu işin büyük bir kısmının kayıt altına alınmadan yapıldığı yazılı. Bu da tezimi kuvvetlendiriyor ancak bir başka soruna daha işaret ediyor; sigortasız ve güvencesiz çalışan atık işçilerinin durumuna.
ESKİ ELBİSELER AFRİKA’YA
Atık denince akla sadece plastik torbalar, kağıt, cam ve metaller gelmemeli. Geri dönüşüm denince akla sadece bireylerin gelmemesi gerektiği gibi. Eski binaların yıkılmasıyla ortaya çıkan molozların, eski elbiselerin ve otomobil aküleri gibi onlarca ürünün geri dönüştürülmesi gerekiyor . Bu konu belediyeleri, özel sektörü ve hükümetleri de ilgilendiriyor. Londra’daki ünlü Wembley Stadyumu yenilenirken, eski stadyumun molozlarından çıkan alüminyumun yüzde 96’sının geri dönüştürüldüğünü (400 tondan fazla) unutmamak lazım. Bunu bireyler yapamaz. AB’de her yıl 5 milyon 800 bin ton tekstil ürünü çöpe atılıyor ve bunun sadece dörtte biri geri dönüştürülüyor. İşin çok tartışılacak bir sosyal boyutu daha var. Sadece İngiltere’de çöpe atılan her üç tekstil ürününden biri yeniden giyilmek üzere başka ülkelere gönderiliyor. En çok da Afrika’ya.
En yaşanabilir kent Ankara mı?
Özgür Gürbüz-BirGün/17 Şubat 2013
Sizce Türkiye'nin “en yaşanabilir kenti” hangisi?
İstanbul'da yaşadığım için yedi TOKİ üzerine kurulu bu diyarın en
yaşanabilir kent olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Aklıma Eskişehir,
İzmir, Gaziantep veya Antalya geliyor. Belki de daha küçük bir kent bu ödülü
hak eder. Mesela Çanakkale, Bozcaada, Seferihisar veya Datça.
Kısa adı LivCom olan İngiltere'deki bir kuruluşa
göre Ankara Büyükşehir Belediyesi en yaşanabilir kentler arasında yer alıyor.
Başkan Melih Gökçek'in idaresindeki Ankara'nın “susuz ve ağaçsız” yaşama
gayretlerini takdir etmekle birlikte, bu ödülün itibarı hakkındaki iddialar
ister istemez dikkat çekiyor. Haftalık haber dergisi Bağımsız'dan İrfan
Taştemur'un haberine göre Melih Gökçek bu ödülü para karşılığı satın almış.
Habere göre LivCom bu ödülleri, kentlerin kredi almalarını kolaylaştırmak için
ihtiyaç duyan belediyelere para karşılığı dağıtıyormuş. Gökçek bu haberi,
beklenildiği üzere, pek hoş karşılamadı. Haberi yapanlar hakkında söylemediğini
bırakmamış. Gökçek, jürinin kimlerden oluştuğu konusunda bir bilgi vermese de,
ödülün yapılan sunumlar sonucunda alındığını söyledi. Ankara Büyükşehir
Belediyesi Dubai'nin Al Ain kentinde üç günde dört sunum yapmış ve ödülü
kapmış. Gökçek açıklamasında, “Gerçekten çok ciddi bir gurur tablosu
yaşadık. Özellikle 400 katılımcının devamlı olarak bizim masanın fotoğrafını
çekmesi Ankara olarak Türkiye olarak gerçekten bizlere gurur verdi” demiş.
400 kişinin fotoğrafını çektiği masayı merak ettim, evet.
Hikayenin bir kısmı bu. LivCom'un internet sitesinde kim
olduklarını anlatan en ufak bir bilgiye rastlamadım. Neyse, kentler konusunda
araştırma yapan başka ve daha saygın kuruluşlar var; biz onlara bakalım. Belediye
Başkanları Derneği (The City Mayors Foundation) onlardan
biri. 2012 yılında dünyanın en iyi belediye başkanlarını seçtiler. Seçimi bir
jüri yapmıyor, iki üç günlük bir iş de değil. Haksız rekabeti önlemek için önce
bölge seçimleri yapılıyor. Asya, Avrupa, Kuzey Amerika ve Afrika kentlerinin
belediye başkanları kendi aralarında yarışıyor. Gökçek 2012'de ilk 25'e girmiş ama Asya'dan aday
gösterildiği için Avrupa kentleriyle yarışmak zorunda kalmamış. 2012'de en iyi
10 kent arasına girememiş. Asya kategorisinde beşinci sırada yer almış. Asya'da
birinci sırada Endonezya'dan Surukarta, üçüncü sırada Filipinler'den Angeles
City var.
MODERN SANAT KENTİ ZENGİN ETTİ
2012 seçimlerinin ilk turu ocak ile mayıs ayları arasında
yapılmış. 205 binden fazla kişi/kuruluş 912 belediye başkanını aday göstermiş.
İkinci turda ise 463 bin kişi oy kullanmış. Oy kullananların üçte biri Asya'dan
olmasına rağmen birincilik İspanya'dan Bilbao'ya gitmiş. Bask bölgesinin
başkenti Bilbao Belediye Başkanı Inaki Azkuna'ya ödülü kazandıran ise endüstri
kentini sanat şehrine dönüştüren projesi. Bu projenin merkezinde ise 230
milyon dolar harcandığı için zamanında büyük tepki toplayan Guggenheim
Modern Sanat Müzesi var. Müze açılmadan önce Bilbao'ya 100 bin
ziyaretçi geliyormuş şimdi ise bu sayı 700 bin. Müzenin 1997'den bu yana
Bask Eyaletine getirdiği gelir 3 milyar 100 milyon dolar! Gel de tükür
bakalım böyle sanatın içine! Şimdi düşünme sırası Ankaralılarda. Sanatın içine
tüküren başkanı seçmek yerine, sanattan yana olanını seçselerdi belki bugün daha
zengin bir kentte yaşıyor olacaklardı.
BAŞKAN YEMİNİ
İşin bir başka ilginç yanı ise bu yarışmaya katılan
belediye başkanlarının imzalamak zorunda oldukları etik kurallarla
ilgili. Gökçek'in de imza attığı 11 kuraldan bir tanesi şöyle diyor: “Başkanlar,
ırkları, dinleri, fiziksel engelleri, cinsiyetleri ve cinsel tercihlerinden
ötürü bireylere veya gruplara karşı ayrımcılık uygulayamaz”. Ankara'nın
travestilerine, Alevilerine sormalı ya da birileri Belediye Başkanları
Derneği'ne esaslı bir mektup yazmalı. Etik kurallar gereğince Gökçek'in o
listede hiç olmaması gerekiyordu.
TÜRKİYE'DEN SADECE ALTI
BELEDİYE
Ankara iyi bir örnek olmayabilir ama Türkiye'de dünyaya
ayak uydurmaya çalışan kentler de yok değil. Belediye Başkanları Sözleşmesi'ne
(Covenant of Mayors) imza atarak iklim değişikliğiyle mücadele etme,
sakinlerini daha iyi çevre koşullarında yaşatma sözü veren altı “kahraman”
belediyeyi de unutmamalı. İzmir'den Bornova, Seferihisar ve Karşıyaka,
İstanbul'dan Kadıköy, Balıkesir-Erdek'ten Karşıyaka ve Eskişehir belediyelerini
sırası gelmişken tebrik etmeyi de unutmayalım. Asfalt döşemenin icraat
sayıldığı bu devirde küresel ısınmaya yol açan seragazlarını azaltmayı hem de
hiç bir zorunlulukları yokken taahhüt etmek, o yola girmek kuvvetli bir alkışı
hak ediyor.
Taksim Gezi Parkı Yaşıyor
Koruma Kurulu'nun kararına rağmen Taksim projesi devam ediyor. Taksim'de ağaçlar kesilmesine, yaşamın beton duvarlar arasına hapsedilmesine en baiından beri karşı çıkan ve Taksim Dayanışması adı altında buluşan onlarca kişi ise direnmeye devam ediyor.
Bu defaki buluşma 16 Şubat 2013, Cumartesi 15:00-18:00 saatleri arasında metro çıkışında.
Nükgöm
Özgür Gürbüz-BirGün/10 Şubat 2013
Malumunuz, hükümetimiz Mersin'de
nükleer santral kurulması için çabalıyor. Daha doğrusu, işi
Rusya'ya havale etti, onlar çabalıyor bizimkiler de nükleer iyidir
masalları anlatıp kamuoyunu yanıltıyor, pardon, bilgilendiriyor.
Atom santrali yaparak muasır medeniyetler seviyesine çıkacağımız
masalı da en çok başvurulan bilgilendirme yöntemlerinden. Toprağı
bol olsun, eski bir nükleerci hocamız, “Nükleer santraller
halkın kültür seviyesini yükseltir” bile demişti. Zaman
kendisini haklı çıkardı. Nitekim, nükleer enerji alanındaki
yoğun çaba ve isteğimiz bu yönde sonuç verdi. Nükleer
santrallerin çalışmaya başladığı 1954 yılından bu yana tüm
dünyada kimsenin çözemediği nükleer atık sorununu, hükümetimiz
üstün gayretleri ve “el çabukluğu-marifet tekniğiyle”
beş yıl içinde çözdü. Bu ileri düzeydeki tekniğin adı kısaca
“nükgöm” olarak adlandırıldı. Uzun ismi ise “nükleer
atıkları bulduğun yere göm”.
Tekniğin uygulanmasında atalarımızın kullandığı araç ve
gereçlerin, kazma ve küreğin kullanılması ise bu yeni buluşu
daha da önemli ve yüzde 100 yerli yapıyor. Biliyorsunuz, biz
otomobilden buzdolabına her şeyin ecnebisini, konuşmaya gelince
ise her bir şeyin yerlisini severiz.
Nükleer atıkların bertaraf edilmesi
işlemi nükgöm ilk kez İzmir Gaziemir'de uygulandı. 16
Nisan 2007'de varlığından haberdar olunan nükleer atıkların
üzerine 10 bin 200 ton toprak döküldü. TOKİ inşaatında yeni
kapı yapılsa açmaya giden bakanlarımız nedense gömme töreninde
yoktular. Kurdele kesilmedi, besmele çekilmedi. Önemli olan netice
tabi, böylece nükleer atık sorunu da halloldu. Allah vatana
millete başka dert vermesin.
Hatırlatalım. Nükleer atıklar,
İzmir’in Gaziemir ilçesindeki Aslan Avcı Döküm Sanayi ve
Ticaret A.Ş.’ne ait kurşun döküm fabrikasından İZAYDAŞ'a
gönderilen üç kamyon cürufun birinde radyasyon tespit edilmesiyle
ortaya çıkmıştı. Hemen ardından, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu
(TAEK) olaya el koydu ve fabrikada incelemeler yaptı. TAEK'in ara
ara gittiği fabrikadan 16 Nisan 2007 ile 24 Ekim 2008 tarihleri
arasında 247 ton radyoaktif cüruf çıkarıldı. Bu atıklar
Çekmece Nükleer Araştırma Merkezi'ne gönderildi. Söz konusu
radyoaktif madde Europium-152. 135 yıl radyoaktif kalıyor,
doğadan insandan uzak tutulması gerekiyor. Çekmece'deki tesislerde
yer kalmamış olacak ki TAEK 24 Ekim 2008 tarihinden sonra atık
taşımaktan vazgeçti. Gaziemir'deki nükleer atıklar bir anlamda
kaderine terk edildi. Fabrika'nın Torbalı'ya taşınmasıyla da
atıklar fabrika arazisinde başıboş bırakıldı. Çit çekiliyor,
tabelalar asılıyor ama bir süre sonra orası çocukların oyun
alanı oluyor.
2012 yılında Radikal gazetesinden
Serkan Ocak konuyu yeniden gündeme taşıyana kadar kimse bir şey
yapmıyor. Sonra ise mucizevi çözüm “nükgöm” hayata
geçiriliyor. Kalan atıkların üstüne tonlarca toprak atılıyor
ve doğadan yalıtılması gereken nükleer atıklar kaderine terk
ediliyor. Aslında Gaziemir'de “resmi” bir nükleer atık
deposunun temelleri atılıyor. Yarın ülkenin başka bir yerinde
nükleer atık bulunursa ilk adres Gaziemir olabilir. O yüzden de
İzmirliler ne yapıp edip, o atıkları geldiği yere göndermek
zorunda. Söylemedi demeyin.
Europium-152, nükleer santraller
çalışmaya başlayınca çıkacak nükleer atıkların yanında
devede kulak kalır. Bu daha hiçbir şey değil. Nükleer santralden
çıkacak atıkları ne yapacaksınız diye sorduğumuzda, “atacağız,
satacağız” diyenlerin ne gibi cin fikirlerinin olduğunu
artık herkes gördü. Uygun bir yere gömüp, arakalarına bile
bakmadan kaçacaklar. 240 bin yıl radyoaktif kalacak atıkları
umarım biraz daha derine gömerler. İşte size nükleer enerjiye
geçmeye çalışan Türkiye'nin acı gerçeği.
ELEKTRİĞİN YÜZDE 27'Sİ
RÜZGARDAN
Enerji Bakanlığı nükleerle yatıp
nükleerle kalka dursun, Avrupa'da her geçen gün yeni rüzgar
santralleri kuruluyor. 2012 yılında 12 bin 416
megavat gücünde yeni rüzgar türbini elektrik üretmeye
başladı. Avrupa'daki toplam rüzgar gücü 110 bin megavata
yaklaştı. Bunun 2 bin 312 megavatı Türkiye'de kurulu. 2012'de
Türkiye'nin inşa ettiği santrallerin kurulu gücü 506 megavat.
Almanya'da 2 bin 440, İngiltere'de bin 897, İspanya ve İtalya'da
da bin 200 megavat civarında yeni rüzgar kurulu gücü devreye
girdi.
Avrupa Birliği'nde (AB) tüketilen
elektriğin yüzde 7'si rüzgardan sağlanıyor. Danimarka'da bu
oran yüzde 27, Portekiz'de yüzde 17, İspanya'da yüzde 16,
İrlanda'da yüzde 13 ve Almanya'da yüzde 11. Yukarıda
saydığımız ülkelerden daha iyi potansiyele sahip Türkiye'de ise
elektriğin yüzde
2,3'ü rüzgardan elde ediliyor. AB'ye
üye 27 ülkede yenilenebilir enerji yatırımlarında başı yüzde
54'lük payla güneş çekiyor. Yüzde 37'lik payla onu rüzgar
izliyor. Yukarıdaki grafiktede görüldüğü gibi tüm enerji
kaynaklarında da yine güneş önde. Bizde ise güneş enerjisi hâlâ
bürokratik engelleri aşmayı bekliyor. Klasik olacak ama şöyle
bitirelim: Güneş balçıkla sıvanmaz, radyoaktif atık yok olmaz!
Bir termik alana bir orman bedava
Özgür Gürbüz-BirGün/3 Şubat 2013
Geçici her şey beni korkutur. Bir işe başlarsınız, size en düşük olanından bir “geçici” maaş verirler; daha sonra o para kalıcı maaşa dönüşür. Geçici işleriniz olur, tam alışıp hayatınızı yola koyacak gibi olursunuz; kovulursunuz. Diş hekiminin yaptığı geçici dolgu, bilin ki o koltuğa 3-4 hafta sonra tekrar oturmak demektir. Bir de geçici yasa maddeleri var. Onları da hiç sevmem. Genelde yangından mal kaçırmaya yarar.
Geçici her şey beni korkutur. Bir işe başlarsınız, size en düşük olanından bir “geçici” maaş verirler; daha sonra o para kalıcı maaşa dönüşür. Geçici işleriniz olur, tam alışıp hayatınızı yola koyacak gibi olursunuz; kovulursunuz. Diş hekiminin yaptığı geçici dolgu, bilin ki o koltuğa 3-4 hafta sonra tekrar oturmak demektir. Bir de geçici yasa maddeleri var. Onları da hiç sevmem. Genelde yangından mal kaçırmaya yarar.
![]() |
| Yatağan Termik Santrali Foto: O. Gurbuz |
Elektrik Piyasası Kanunu Tasarısı şu sıralarda TBMM Sanayi,
Ticaret, Enerji, Tabii Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji Komisyonu’nda
görüşülüyor. Komisyonun adını söylemek görüşmeden zor olsa gerek. İlk
iki madde geçti bile. Tasarı, genel hatlarıyla elektrik piyasasında özel
sektörün payını artıracak düzenlemeler içeriyor. Ayrıca çevre
katliamına davetiye çıkaran geçici bir maddesi var. Geçici Madde 8. Bir
kenera not alın, ileride bu maddenin adını sıkça duyacaksınız.
Bugün Türkiye'de elektrik üretme kapasitesinin yüzde 40'ından
fazlası bir kamu kuruluşu olan Elektrik Üretim A.Ş.'nin (EÜAŞ) elinde.
EÜAŞ'ın 27 hidroelektrik ve 18 termik santrali özeleştirme kapsamına
alınmıştı. Seyitömer Termik Santrali geçtiğimiz günlerde özelleştirildi,
diğerleri de sırada. Hükümet yıllardır bu santralleri satmaya çalışıyor
ancak satmakta zorlanıyor. Termik santrallerin çoğu eski. Aralarında
Yatağan, Afşin-Elbistan gibi çevre karnesi kırıklarla dolu santraller de
var. Böyle olunca alıcı bulmak ya da iyi paraya satmak zorlaşıyor.
“Geçici Madde 8” bu sorunu çözebilir. Elektrik Piyasası Kanunu Tasarısı
bu haliyle Meclis'ten geçerse, EÜAŞ'a bağlı santrallere, bunların
özelleştirilmesi halinde ise onu alacak özel şirketlere 2019 yılına
kadar çevresel yükümlülükler konusunda muafiyet getiriliyor. Sürenin
uzatılması da Bakanlar Kurulu'nun elinde olacak. Geçici maddede, “çevre
mevzuatına uyumuna yönelik yatırımların gerçekleştirilmesi ve çevre
mevzuatı açısından gerekli izinlerin tamamlanması amacıyla 31 Aralık
2018’e kadar süre tanınır” deniyor. Devamı da var. Bu santraller, ister
kamuda kalsın ister özelleştirilsin, çevre mevzuatına uymadıkları
takdirde idari para cezası almayacak, elektrik üretim faaliyetleri
durdurulamayacak.
ASİT YAĞMURLARI GELİYOR
Kömürle çalışan termik santrallerden çıkan kükürt dioksit ve azot
oksitler asit yağmurlarına neden olur. Bölgedeki bitki örtüsünü, tarım
ürünlerini olumsuz etkiler. Bu yasa geçerse söz konusu işletmeler asit
yağmurlarına neden olan kükürt dioksiti tutan baca gazı arıtma
(desülfürizasyon) tesisini kurmayabilecekler. Varsa da
çalıştırmayabilirler. Ceza yok, kızan yok.
Termik santraller havayı, suyu ve toprağı kirletir. Dolayısıyla
kirlilik besin zincirine yani gıdalara kadar yayılabilir. Kül dağları
kontrol edilmeye çalışılsa bile sorundur. Rüzgarda uçuşur,
kilometrelerce toprak küllerle kaplanır. Termik santral atıkları
bölgedeki yeraltı ve özellikle yerüstü sularının asitlenmesine, kimyasal
açıdan kirlenmesine neden olabilir. Bu da insan sağlığını uzun erimde
olumsuz yönde etkiler . Bu yasa geçerse suları kirletmek altı yıl
boyunca serbest. İklimi değiştirmenin cezası yok.
TEŞVİKİN DANİSKASI
Geçici Madde 8, Meclis'te kabul edilirse Yatağan'da olduğu gibi
havayı solunamaz hale getirmek, insanları astım hastası yapmak, akciğer
kanseriyle tanıştırmak devlet eliyle desteklenmiş olacak. Kömürcülere
sorsanız hiç teşvik almadıklarını, rüzgar, güneş ve jeotermal gibi temiz
enerji kaynaklarının ise hep teşvik beklediğini söylerler. Bundan daha
büyük teşvik mi olur? Sırf özelleştirmeler gerçekleşsin, işletmeler kısa
sürede kâr etsin diye canımızı, doğamızı size feda ediyoruz. Bu teşvik
değil, teşvikin daniskasıdır.
Enerji Bakanı Taner Yıldız, termik özelleştirmelerinde çevre
yatırımı için yatırımcıya süre verilmesi gerekir, kömüre çevreyi
kirleten bir enerji kaynağı olarak bakılmamalı diyor ve ekliyor: “Tabii
ki çevreyle beraber yapacağımız yatırımlar olacak. Ama yeni başlayan
yatırımcının çevre şartlarına uyması için de bir zaman var. Onu da
vermiş olacağız”. Anlamak mümkün değil. Güneşe, rüzgara yatırım yapan,
santralin çalışmaya başladığı ilk günden itibaren çevreye verdiği zararı
en aza indirmiş oluyor çünkü bu santraller zaten bu özellikleriyle
tasarlanıyor. Bu yüzden diğerlerine göre daha maliyetli de
olabiliyorlar. Temiz enerjiye yatırım yapan bunu ilk günden yapıyor da
kömüre yatırım yapan neden yapamıyor? Bu mu serbest piyasa, bu mu ucuz
dediğiniz, teşviksiz olduğunu iddia ettiğiniz kömür?
Yatırımcının zamana ihtiyacı var kısmı da hiç inandırıcı değil.
Yatağan Termik Santrali'nin ilk ünitesi 1982 yılında devreye girdi. Kül
barajı 10 yıl sonra 1992'de bitirilebildi. Santral, kükürt tutucu baca
gazı arıtma tesisine 2007 yılında kavuştu. Yatağan 25 yıl inim inim
inledi. Zeytinlikler, tarlalar zarar gördü. 30 yıldır çalışan santrallere
hâlâ hangi zamanı tanımaktan bahsediyorsunuz? Yatırımcıyı bilmem ama
insanların ve doğanın sabrı kalmadı. Termik santralleri satacağım diye,
santral alana “bonus” niyetine yanında “doğa” verilir mi? Böyle
promosyon mu olur?
Erkeklere sıra ne zaman gelecek?
Özgür Gürbüz-BirGün/27 Ocak 2013
Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı'nın tasarruf ve enerji verimliliği kavramlarını telaffuz etmeye başlamasından dolayı mutluyum. Ülkedeki her dereye HES (hidroelektrik santrali), her koya termik, denize bakan her kıyıya nükleer santral kurmaya çalışarak enerji sorununun çözülemeyeceğini artık anlamalıyız. Bakanlığın gecikmeli de olsa “tasarruf diye bir şey var” demesi hoş. İşin hoş olmayan tarafı ise erkek egemen bakanlığımızın işi yine başkalarına yıkmaya çalışması. Hatırlayacağınız gibi bundan önceki verimlilik kampanyasında idolümüz “EnVer” adlı bir çocuktu.
Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı'nın tasarruf ve enerji verimliliği kavramlarını telaffuz etmeye başlamasından dolayı mutluyum. Ülkedeki her dereye HES (hidroelektrik santrali), her koya termik, denize bakan her kıyıya nükleer santral kurmaya çalışarak enerji sorununun çözülemeyeceğini artık anlamalıyız. Bakanlığın gecikmeli de olsa “tasarruf diye bir şey var” demesi hoş. İşin hoş olmayan tarafı ise erkek egemen bakanlığımızın işi yine başkalarına yıkmaya çalışması. Hatırlayacağınız gibi bundan önceki verimlilik kampanyasında idolümüz “EnVer” adlı bir çocuktu.
Eski bakan Hilmi Güler zamanında yıldızı
parlayan EnVer çabuk unutuldu. Kafasında kırmızı renkte, tavaya benzer bir
şapkası vardı ve bize enerji tasarrufunu anlatıyordu. EnVer'e, “SuVer” adında,
su tasarrufu konusunda uzman bir kız kardeş gelmesi de planlanıyordu ama
olmadı. O tarihlerde kürtaj konusu gündemde değildi. Hükümet çocuğu aldırmış
olmalı ki SuVer'le hiç tanışmadık. Yapması mecburi üçüncü çocuğa da “Yeter” adı
konunca bu başarısız tasarruf kampanyalarına ara verildi.
Hilmi Güler'in halefi Taner Yıldız, kafasında
tencereyle gezen çocukların halka mesajı iletmekte zorlandığını anlamış olmalı.
Onun hedefi ev kadınları ya da kampanyanın diliyle söyleyelim, ev hanımları
oldu. Nedeni de basit; enerji tüketicileri arasında ailenin önemi büyük. Proje
diyor ki, “Isınma, aydınlatma, temizlik, kişisel bakım gibi faaliyetlerin
yürütülmesinde aileler büyük ölçüde enerji tüketmektedirler. Ailede günlük
faaliyetlerin sürdürülmesinde ve tüketiminde karar verici kişi olarak ise
kadınların önemli bir rolü bulunmaktadır”. Çok doğru. Yemeğin kaç dakika
pişeceğine, pantolonun kaç dakikada ütüleneceğine, çamaşırların hangi ısıda
yıkanacağına, hangi deterjanın alınacağına hep kadınlar karar veriyor. Çünkü
evin bütün “ortak işlerini” kadınların üzerine yıkmakta erkeklerin üzerine yok.
Reis beyler otururken “karar verici” hanımlar çalışıyor. Şu karar vericilikte
ne çileli işmiş canım. Yetkin mi var, derdin var bu memlekette.
ERKEKLER ÜTÜLESİN
Projenin amacının iyi olması, yapılan bu
hatayı örtmeye yetmiyor. Kadını evde temizlikten, çamaşırdan sorumlu tutuyor ve
adeta bütün bu işler sadece onun sorumluluğuymuş gibi davranıyor. Ben size
enerjiyi gerçekten verimli kullanmaya başlayacağımız zamanı söyleyeyim. Ne
zaman erkekler ütü yapmaya başlar, o zaman. Erkekler, haftada 4-5 saati ütü
başında geçirince atletlerinden donlarına kadar her şeyi ütülü istemeyi
bırakırlar. Erkeklerin yapabileceği bir başka şey de futbol maçlarının gece
oynanmasına karşı çıkmak olabilir. Futbolun beşiği İngiltere'de bile çoğu maç
gündüz saatlerinde oynanıyor. Maçlar gündüz oynanırsa aydınlatmak için elektrik
harcanmaz.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), iktidardaki
10 yılı boyunca sadece arzı yönetmeye çalıştı. Talebi, değiştirilemez veya
kontrol edilemez bir etken kabul edip bu talebi karşılamak için onlarca
santrale yeşil ışık yaktı. Halbuki, talebi kontrol etmezseniz ölüm fermanınızı
da imzalamış olursunuz. Sınırsız bir talebi sınırlı enerji kaynaklarıyla
karşılamanız mümkün değil. Olan doğaya ve bu enerji yatırımlarının faturasını
ödemek zorunda bırakılan halka oluyor. Sanayi, ulaşım ve kentleşme
politikalarınız talebi kontrol etmekte kullanacağınız araçlardır. Enerji
kaynaklarınız sınırlıysa (öyle olduğu söyleniyor) çimento, kağıt, demir-çelik
sektörlerinde aynı anda yer almaz, bilişim veya tekstil sektörüne ağırlık
verirsiniz.
10 YILDIR YERİMİZDE SAYIYORUZ
Okullar cuma günü kapandı, karneler verildi.
Gelin biz de hükümete son 10 yılın enerji verimliliği karnesini verelim.
Karnenin en önemli dersi enerji yoğunluğu. Enerji yoğunluğu, üretilen hizmet
veya ürünü ne kadar enerji kullanarak yaptığınızı gösteriyor. Avrupa İstatistik
Bürosu (Eurostat) verileri, 1000 avro değerinde gayri safi yurt içi hasıla
(GSYH) yaratmak için ne kadar enerji tükettiğinizi gösteriyor. AKP 2002 yılında
iktidara geldiğinde Türkiye 1000 avro değerinde GSYH yaratmak için 240 kilogram
eşdeğeri petrol (kgep) harcıyordu. 2010'da bu rakam sadece 233'e geriledi.
Avrupa'nın sanayi devi Almanya'da bu rakam 2002'de 157 kgep'ti, 2012'de 141
oldu. İngiltere'de 134 kgep'ten 111'e geriledi. Avrupa'nın en iyisi İsviçre'de
ise 92'den 80'e. Hırvatistan 2002'de bizden kötü durumdaydı şimdi 230'larda.
Kabaca söylersek, aynı masayı İsviçre'de Türkiye'den üç kat daha az enerji
harcayarak, İngiltere'de ise iki kat daha az enerji harcayarak
üretebiliyorsunuz. Gelişmişlik, çokça duyduğumuz gibi kişi başına tükettiğimiz
elektrik miktarını artırmaktan değil, az enerjiyle çok iş yapmaktan geçiyor.
Kalkınma Bakanlığı’nın 9. Kalkınma Planı’nda
aynen şöyle diyor: “...binalar ve ulaştırma sektörlerinde yapılacak
verimlilik uygulamalarıyla hem genel enerji hem de elektrik tüketimlerinin
yüzde 20-25 oranında düşürülmesi mümkün görülmektedir”. Yüzde 20 daha az
elektrik talep etmek, kurulmak istenen onlarca HES'in, nükleer santralin rafa
kaldırılması demek. Erkeklerin çoğunlukta olduğu mecliste doğru politik
kararlar alınmadıkça, sorumluluğu “hanımlara” ve çocuklara yüklemek biraz
kolaya kaçmak gibi geliyor. Evde yapacağımız tasarruf çalışmaları, ulusal
politikalarla da desteklenmek zorunda.
Hasankeyf'te ecdadın kemikleri sızlıyor
Özgür Gürbüz-BirGün/19 Ocak 2012
Memlekette bir “ecdat” merakıdır gidiyor. Kimi
ecdadı gibi ata binmek istiyor kimi yedi cihanı fethetmek. Türk Dil Kurumu
sözlüğüne göre ecdat dediğiniz kişiler geçmişteki büyükleriniz, atalarınız.
Böyle olunca benim hesabıma göre Neandertallere kadar yolumuz var. Yolumuz uzun
ama hafızamız kısa ve seçici. Öyle olunca Kanuni'yi hatırlıyor, akıl hastası
padişahları “es” geçiyoruz. Ne de olsa biz ecdadın da “aklı yerinde” olanını
severiz. Halbuki, her şeyi olduğu gibi, doğrusu ve eğrisiyle kabul etmeyi bir
öğrensek, yani iyileşsek ne güzel olacak şu memleket.
Son ecdat vurgusu Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan'dan geldi. Erdoğan, geçen perşembe günü Çevre ve Şehircilik
Bakanlığı'nın Ankara'daki bir törenine katıldı. Törende belediyelere temizlik
araçları, çöp kamyonları dağıtıldı. Anahtarlar elde fotoğrafçılara poz verildi,
Erdoğan çöp kamyonu kullandı. Kimse alınmasın ama bir başbakanın çöp kamyonu
anahtarı dağıtmaktan daha önemli işleri olması gerektiğini düşünenlerdenim. Bir
ülke hayatında ilk kez çöp kamyonu görüyorsa o zaman başka. Çöp kamyonu
dağıtmak zaten hükümetin, yerel yönetimlerin görevleri arasında. İnsan işini
törenle yapar mı? O zaman herkes her gün işe giderken evinin kapısının önünde
tören düzenlesin, bir de üzerine komşulara nutuk atsın. Tasarruf tedbirleri
arasına bu temel atma, kapı açma ve benzeri törenlerin de alınmasını talep
ediyorum. Ey Ankara duy sesimi, devir tasarruf devri.
BAŞBAKANA MÜJDE
Erdoğan törendeki konuşmasında, “Güçlü şehirleri
sağlam taşlar inşa etmez. Güçlü şehirleri güçlü insanlar inşa eder. Biz işte
böyle şehirlerin hayalini kuruyoruz. Selçuklu'da, Osmanlı'da inşa ettiğimiz
böyle şehirlerin hayaliyle yaşıyoruz. Ecdadımızın inşa ettiği, ilham aldığı o
güçlü şehirleri biz, bugün aynı şekilde imar etmek için mücadele ediyoruz”
dedi. Sayın başbakanım müjde! Ben böyle bir kent biliyorum. Adı Hasankeyf.
TÜBİTAK kızar korkusuyla ecdadı Neandertallerde arayamayanlar için Hasankeyf
müthiş bir başlangıç noktası olabilir.
Ecdadınız Greklerse, Hasankeyf'in de içinde
olduğu bu topraklara “iki nehir arası” anlamına gelen Mezopotamya diyen
onlardır. Ecdadınız Araplarsa, o topraklara “ada” anlamına gelen El-Cezire
diyen ecdadımız Araplardır.
2009-2011 yılları arasında Hasankeyf'teki
höyük alanında yapılan kazılarda kentin bilinen tarihin 10 bin yıl öncesine
uzandığı görüldü. Kanuni bugün yaşasaydı 518 yaşında olacaktı. Hasankeyf hâlâ
hayatta ve 10 bin yaşında. Ecdadın en yaşlısı Hasankeyf'tir. Ecdadın kenti
örnek alınacaksa Hasankeyf yaşatılmalı, baraj sularına bırakılmamalıdır.
Ecdadımız Artuklulara dayanıyor diyorsanız
Artukluların ilk başkenti Hasankeyf'tir.
Ecdadımız Eyyubilerse, Hasankeyf Eyyubi
hanedanına uzun süre ev sahipliği yapmıştır. Eyyubilere ait sayısız eser
Hasankeyf'te korunmayı beklememktedir.
Başbakan Erdoğan gibi hayaliniz ecdadın
yaptığı gibi köprüler, camiler ve kentler yapmaksa Hasankeyf sizin
başkentinizdir. Artukluların zamanında yapılan köprü ortaçağın en güzel mimari
örneklerinden biridir. Akkoyunlular ecdadınızsa onların kente armağan etiği
Zeynel Bey Türbesi sizin en önemli ibadethanenizdir. Eyyubi Sultanı Süleyman'ın
mezarına da ev sahipliği yapan Sultan Süleyman Cami ve külliyesi ecdadın eseri
değil midir? İmam Abdullah Türbesi, Koç Cami, Roma dönemine ait eserler,
Er-Rızk Cami ve daha onlarcası kimin ecdadının eserleri acaba? Robotik ilminin
kurucusu kabul edilen İslam alimi ve mühendisi Cezeri Hasankeyf'te yaşamadı mı?
Yoksa, otomatik sulama makinelerini geliştiren Cezeri'yi ecdat kabul etmiyor
muyuz?
Başbakan'ın hayal ettiği şehir yaşıyor.
Erdoğan henüz görmemiş olsa da, işaret ettiği Selçuklu ve Osmanlı gibi onlarca
medeniyetin tarihini paylaşan Hasankeyf hâlâ neden sular altında bırakılmak
istendiğini anlamaya çalışıyor?
Hasankeyf'te yaşayan 34 yaşındaki İzzet Yılmaz
hayatını boyacılık yaparak kazanıyor. İzzet'e “burası sular altında kalırsa ne
yaparsın” diye sordum. TOKİ'nin kentin kuzeyinde yaptığı evlere gitmeyeceğini,
mecburen Batman'a göç edeceğini söyledi. TOKİ'nin evlerinin bedelini ödemek parayla.
Hasankeyf su altında kalınca iş-güç olacak mı şüpheli. O yüzden herkes İzzet
gibi göçe hazırlanıyor. “Batman'da tanıdığın var mı” sorusunun yanıtı ise
“yok”. İki çocuğuna nasıl bakacağını da bilmiyor. Tek umudu, suların evinin
olduğu yere kadar ulaşmaması.
Mehmet Ali Bulat'a çarşıda rastladım. 36
yaşında, şoför ve dört çocuk babası. “Göç edecek misin” diye sorduğumda, “Göç
edip nereye gideceğiz” diye soruyor. İzzet kadar umutlu değil, daha kızgın.
Bulat, “Evleri onarmamıza SİT alanı diye izin vermiyorlar. Arsam var, otel
yapabilirim ama izin yok. Kazı İşleri binası yeni yapıldı, onlara izin verildi.
Çifte standart var. Şu anda Hasankeyfliler olarak yoğun bakımdayız. Komadan
çıkar mıyız belli değil. Hiç kimse bizi bilgilendirmiyor, kaymakam dahi ne
olacağını bilmiyor” diyor.
Ilısu Barajı'nın dev baraj gövdesinde inşaat
hukuka rağmen sürüyor. Ecdatla konuşma,
söyleşi yapma şansım yok ama onun yaşadığı yerleri görme şansım var; şimdilik.
Baraj biterse o şansım da kalmayacak. Ecdadın yaşadığı kentlere övgüler dizilen
ülkemde, o kentlerde yaşayan insanların gelecek umudu yok.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







