Erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İkinci turda kazanmak için

Özgür Gürbüz-BirGün / 17 Mayıs 2023

Milletvekili Genel Seçimi ve Cumhurbaşkanlığı Seçimi’nin ilk turu bitti. Anadolu Ajansı’nın 16 Mayıs 2023 verilerine göre, Cumhurbaşkanlığı yarışında Recep Tayyip Erdoğan’ın oy oranı yüzde 49,24, Kemal Kılıçdaroğlu’nun ise yüzde 45,06 oldu. Sinan Oğan yüzde 5,28, adaylıktan çekildiğini açıklayan Muharrem İnce ise yüzde 0,42 oranında oy aldı.

Cumhurbaşkanlığı seçiminde ikinci tura giderken önümüzdeki tablo bu. Anketlerin hemen hemen hepsi yanıldı. Cumhurbaşkanlığı seçiminden Kılıçdaroğlu’nun önce çıkacağını söyleyen Orc Araştırma, Saros, Piar, Alf, KONDA, Artıbir Area, Ser-Ar, Metropoll, Gezici ve Aksoy adlı araştırma şirketlerine seçmen ters köşe yaptı. Erdoğan’ın ilk turda seçimi kazanacağını belirten Optimar, Genar gibi şirketler de aynı kaderi paylaştı. Görebildiğim kadarıyla sokağı iyi okuyabilen iki anket şirketi var. Betimar ve Asal. Betimar, Erdoğan’ın yüzde 49,1, Kılıçdaroğlu’nun ise yüzde 45 oy alacağını tahmin ederek neredeyse sonuca çok yakın bir değerlendirme yapan tek araştırma şirketi oldu.

İnce ve Oğan’ın oyları Kılıçdaroğlu’na yakın
Asal’ın Erdoğan’ın yüzde 49,1, Kılıçdaroğlu’nun 46,3 aldığı 27 Nisan – 2 Mayıs tarihleri arasındaki araştırmasını da yabana atmamak gerek. Asal, seçimlerin ikinci tura kalması halinde Kılıçdaroğlu’nun farkı kapatacağını ama Erdoğan’ın seçimi yüzde 50,8 oranla kazanacağını da anketinin sonucu olarak duyurmuştu. Farkın kapanmasının muhtemel nedeni, ilk turda Muharrem İnce’ye oy vereceğini söyleyen yüzde 2,7’lik bir kitle ile, Sinan Oğan’a oy vereceğini söyleyen yüzde 1,9’luk kitlenin, ‘ikinci turda oyunuzu kime verirsiniz’ sorusuna çoğunlukla Kılıçdaroğlu demesi. O ankette İnce ve Oğan’ın oylarının yaklaşık üçte 2’si, iki adayın kaldığı durumda Kemal Kılıçdaroğlu’na gidiyor. Oğan ve İnce’nin seçmen kitlesini düşündüğümüzde bu akıl yürütmenin tutarlı olduğunu düşünebiliriz.

Bunun üzerinden eldeki seçim sonuçlarına bakarak bir projeksiyon yapalım. İnce ve Oğan’ın oyları, bir yönlendirme olmazsa ve Asal’ın anketindeki gibi (3’te 2’si Kılıçdaroğlu’na şeklinde) dağılırsa, Erdoğan’ın oylarında yüzde 1,76, Kılıçdaroğlu’nun oylarında ise yüzde 3,52’lik bir artış görülecek. Aradaki fark,yüzde 2,5’a inecek. Bu durumda Kılıçdaroğlu, Erdoğan’a oy vermiş kişilerden yaklaşık yüzde 1,3’ünün oyunu alması halinde ikinci turda Cumhurbaşkanı olabilir. İlk turdaki sonuçlara ve milletvekilleri seçim sonuçlarına bakarak moralini bozanlarla öncelikle bu tahmini paylaşalım. Tüm bu hesaplamaların seçime aynı sayıda kişinin katıldığı durumda geçerli olduğunu hatırlatalım. Bir milyonu bulan geçersiz oyun azalması, katılımın artması başka bir hesabı da beraberinde getirir elbette. AKP’den alınacak oylarda da Hüda-Par ve Yeniden Refah Partisi nedeniyle arka plana itilen Cumhur İttifakı’ndaki kadınlar ve milliyetçiler hedeflenebilir.

Seçmen yine fikir değiştirebilir
İkinci turda Kemal Kılıçdaroğlu’nun kazanması sanıldığı gibi mucizevi bir durum değil. Özellikle de seçimden hemen önce yapılan çok sayıda anketin tam tersi bir durumu anlattığını hatırlarsak. Bu şirketlerin birçoğu yıllardır güvenilir sonuçlar sunan araştırma şirketleriydi. Manipülasyondan çok seçmenin yüzde 4’e yakın bir kesiminin, seçime çok az bir gün kala fikrini değiştirdiğini gösteriyor. Bu seçmenler 12 gün içinde yeniden kazanılabilir ve durum tersine dönebilir. Mesele, onları son anda karar değiştiren nedeni bulmakta. Ya AKP’nin bir icraatı, vaadi veya söylemi onların fikrini değiştirdi ya da muhalefetin. Seçimin son günlerini hatırlamakta fayda var.

AKP’nin özgün bir vaadi yok
AKP, seçimin son günlerinde Kemal Kılıçdaroğlu’nun memur maaşlarıyla ilgili vaadini de sahiplendi ve kamu işçilerinden sonra memura da gülücükler dağıttı. Bu ekonomik krizdeki yurttaşların bir bölümünün oylarını geri almasına neden olmuş olabilir. Bir yandan da Millet İttifakı’nı PKK ile birlikteymiş gibi gösteren iftira kapsamında değerlendirmesi gereken videolar gösterdi. Parti örgütleri ve yakın gruplar da bu iftiraları destekleyecek bildiriler dağıttı, afişler astı. Camilerde mitingler düzenledi. Bahçeli de konuşmalarıyla farkında olmadan son günlerde gündemi dağıttı.

Millet İttifakı Cephesi ise özellikle son haftalarda, özellikle Kemal Kılıçdaroğlu’nun ağzından sürekli hesap sorma konusunu dinledi. Kılıçdaroğlu, memur maaşlarından aile sigortası gibi maddi kaynak gerektiren vaatlerinin kaynağını soranlara açıklamak için bu hesap sorma konusunu gündeme getirse ve “Beşli Çeteye” odaklanmaya çalışsa da bu hesap sormanın kendisine de uzayabileceğini düşünen geniş bir kitleyi endişeye düşürmüşe benziyor. Hesap sorma süreci ya daha iyi açıklanmalı ya da seçim sonrasına bırakılmalı.

Cumhur İttifakı’nın yeni bir vaadi olmadığını seçim öncesi gördük. Bu durumda ekonomiyi, gelir dağılımındaki bozukluğu ve adaletsizliği düzeltemeyeceklerini itiraf etmiş oldular. Seçmen bunun farkında olmayabilir çünkü muhalefet zamanının büyük bir bölümünü kendine yöneltilen suçlamalara yanıt vermekle harcadı. Muhalefet, başka bir Türkiye hayalini daha iyi tasvir etmeli. İnsanlar normali unuttu, gözlerinin önüne getiremiyor olabilirler.

Rusya çıkışı güven sorunu mu yarattı?
Kılıçdaroğlu'nun Rusya çıkışı da AKP tarafından yayılan, “Erdoğan kalırsa ülke dış güçlere karşı daha güvenli olur” iddiasını destekleyen bir etki yaratmış olabilir. Avrupa ve dünyanın Rusya’nın yanında ve karşısında diye ikiye ayrıldığını biliyoruz ancak Türkiye’de böyle bir ayrım yok. Aksine, Metropoll Araştırma Şirketi’nin 30 Mart 2022’de yaptığı bir araştırmada, katılımcıların yüzde 48’i durumdan NATO ve ABD’yi sorumlu tutmuştu. Buna Türkiye’deki ABD karşıtlığını da eklerseniz, kendisini ABD’ye karşı savunmasız gören ve bu durumda Rusya ile ilişkileri koparmak istemeyen ciddi bir kesimin Türkiye’de yaşadığını görürsünüz. Rusya’ya enerjide bağımlılığı da düşününce, Kılıçdaroğlu’nun açıktan Kremlin’i hedef alan bu çıkışının, AKP’nin ucuna “güvenlik” yemini koyduğu oltayla balık tutmasına neden olduğunu söyleyebiliriz.

Ne yapmalı?
Millet İttifakı’nın sosyal medya ve mitingler dışında sahada ne yaptığına çok hakim değilim. Özellikle İç Anadolu’da, kapı kapı çalışma yapılması, bu çalışmaların da ittifakın muhafazakar seçmene yakın Saadet, Deva ve Gelecek partili kadrolarca yapılması elzem gibi duruyor. Twitter ve muhalif kanallar İç Anadolu’ya ulaşmıyor olabilir. El ilanları, ev ziyaretleri, apartman toplantıları önemli. Dijital reklamlar da bu bölgelere odaklanmalı.

Toplumca hafızamızın da iyi olduğunu düşünmüyorum. Mitinglerde yapılacaklara odaklanmak iyi ancak Erdoğan ve Kılıçdaroğlu arasında yapılacak bir seçimde, Erdoğan’ın seçim sürecinde sakladığı yanlış icraatlarını anlatan videolara, Türkiye’ye mal olduğu sonuçlara daha fazla değinilmeli. Bu sadece yanlış faiz kararıyla eriyip giden Türk lirasıyla sınırlı değil. Afet ve felaketlerden sonra takınılan tavır, kutuplaştırıcı söylemler, dağıtılamayan 5 maske, enflasyon ve çadır satışı gibi onlarca kötü icraatı videolarla hatırlatmakta fayda var. Halkın derdini çok net bir şekilde anlattığı onlarca video var sosyal medyada, özellikle sokak röportajlarında. Unutmayalım, iletişimde gerçeklik çağındayız. Bir siyasetçiden çok adını tanımadığımız ama bizden ve gerçek biri olduğunu bildiğimiz kişinin sözü daha etkili olabiliyor bu çağda.

Milliyetçi oylar kazanılabilir mi?
Gerek Oğan’ın oylarından gerek Cumhur İttifakı’nın son haftalarda mitinglerde yaptığı vurgulardan, milliyetçi oyların Türkiye’de siyasette hâlâ belirleyici olduğunu anlıyoruz. Millet İttifakı’nda İyi Parti’nin bu konularda daha fazla öne çıkması gerek. Milliyetçi tabanda son zamanlarda göçmen karşıtlığıyla ilgili söylemler Kürtlerle ilgili söylemlerin önüne geçti. Milliyetçilerin yeni oy kaynağı aslında göçmenlerle ilgili sorunlar. Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu göçmen sorununun, AKP kaynaklı olduğu, başta Suriye olmak üzere dış politikada yapılan seçimlerin sorunu bu boyuta getirdiği ve dolayısıyla sorumlunun Erdoğan olduğu hatırlatılabilir. Erdoğan iktidarda kaldığı sürece milliyetçilerin itiraz ettiği AB ile yapılan anlaşmadan, sınırların kontrolsüzlüğüne kadar birçok durumun aynı kalacağını söylemek yanlış olmaz. Yunanistan’dan Suriye’ye kadar birçok ülkeyle savaşa gireceğimiz söylemlerinin bu iktidar döneminde ateşlendiğini, Türkiye’nin güvenliğinden endişe edenlere hatırlatmakta fayda var.

Sinan Oğan’ın kırmızı çizgi olarak belirttiği Hüda Par ve HDP ilişkisinde ise Millet İttifakı, Cumhur’a göre daha avantajlı. Cumhur İttifakı, Hüda Par ile Hizbullah ilişkisini reddetse de kendi seçmen kitlesini bile inandırması güç. Hüda Par’ı tarihlerinde ilk kez Meclis’e taşıyan parti de AKP oldu. Millet İttifakı’nın ise Yeşil Sol adı altında Meclis’e giren HDP kökenli milletvekilleriyle bir ittifakı yok. HDP zaten kendi seçmeniyle Meclis’e girebiliyordu. 12 günde Kürt sorununa çözüm bulmak ve HDP’nin milyonlarca oy alan meşru bir parti olduğunu anlatmak gerçekten zor. Ondan daha zoru ise Hüda-Par’ı ve MHP’nin Hüda Par’la aynı saflarda olmasını anlatmak.

Son nokta ise elbette umut ve moralle ilgili. Muhalefetin seçimin başından beri en kötü olduğu alan iç iletişim oldu. İyi Parti’nin çekilmesinde, Muharrem İnce olayında, acelece atılan tivitler, sarf edilen sözler kazanılabilecek oyları kaybettirdi. Siyaset fevri hareketlerle yapılacak bir iş değil. Seçimler de sandıkları korumakla kazanılmıyor, aylar süren örgütlü çalışmalar ve uzun soluklu bir mücadele istiyor. Bunu yaptık mı, yapacak mıyız? En geç kaldığımız konu örgütlenme. Seçim sonucu ne olursa olsun bu konu artık ihmal edilmemeli. Sendikan, siyasi partin, derneğin yoksa geleceğin de yok.

Umutlu olmak için nedenimiz var
Muhalefet ve özellikle gençler iyi haberi yıllardır bekliyor, o yüzden de haklı olarak biraz sabırsızlar. 2019 Yerel Seçimleri ve bu seçimlerde AKP ve MHP koalisyonunun sürekli oy kaybettiğini, Meclis’te çoğunluğu alsalar da bir önceki döneme göre daha güçsüz olduklarını görmeyi unutuyoruz. AKP’nin tüm engellemelerine ve “yönetemez bunlar” iddialarına rağmen AKP’den alınan büyükşehirlerde halk ittifak adayı Kılıçdaroğlu'nu öne çıkardı. Bu da muhalefetin yönettiği kentlerde iddiasını sürdürdüğünü gösteriyor. Büyük bir olasılıkla bu kentleri gelecek seçimde de elinde tutmayı başaracak. 

Beklenti daha hızlı bir gerileme ama eşit şartlarda girilmeyen seçimlerde süreç o kadar hızlı ilerlemiyor. Örgütlü olmayınca da kırılganlığınız artıyor. Önümüzde kaybedilmemiş bir seçim var, o zaman kazanmak için sahaya çıkmak tek seçenek, gerisi vakit kaybı. Maç oynanmadan kazanılmıyor.

33 yıl önceki zihniyet işbaşında

Özgür Gürbüz-BirGün/25 Nisan 2019

Yarın 26 Nisan, Çernobil nükleer kazasının 33. yıldönümü. 33 yıl önce Çernobil Nükleer Santralı’nda kimsenin hayal edemeyeceği büyüklükte bir nükleer kaza meydana geldi. Kontrolden çıkan santral her saniye havaya, suya ve toprağa radyoaktivite salıyordu. Santralı merkez alan 30 kilometre yarı çapında bir alanda yaşayan 110 bin kişiyi tahliye etmekse 10 gün sürdü. Toplamda 400 bine yakın kişi evlerinden ayrılmak zorunda kaldı. Çoğu özel eşyalarını bile geride bıraktı. Oradaki her şey radyoaktifti ve vedalaşmaya zaman yoktu.

Sovyetler Birliği’ndeki binlerce insan, aynı günlerde sevdiklerine, eşlerine, babalarına veda etti. Çoğu asker 800 bin kişi, kaza ve sonrasındaki temizlik çalışmalarına katıldı. “Tasfiyeci” adı verilen bu insanların 60 bininin öldüğü, 165 bininin ise sakat kaldığı söyleniyor. Resmi rakamlarda ise bu sayılar azalıyor, insanlıkla doğru orantılı bir şekilde. Amaç nükleer enerjinin gerçek yüzünü gösteren bu felaketi önemsizleştirmekti. Çernobil’den sadece 25 yıl sonra Fukuşima nükleer kazası meydana gelince nükleer endüstrinin gerçeği gizleme çabaları da boşa çıktı.

1986’daki kazadan sadece bugün Rusya, Belarus ve Ukrayna sınırları içerisinde kalan topraklar etkilenmedi. 300 yıl çevresine radyasyon yayacak Sezyum-137 bulutları aralarında Türkiye’nin de bulunduğu birçok ülkeye kadar ulaştı. Önce Trakya’ya geldi radyasyon bulutları, ikinci dalga ise yağışların da etkisiyle Karadeniz ve özellikle de Doğu Karadeniz’i etkiledi. Radyasyonun havada kalmadığı, toprağa indiği ilk önce çay ve fındıktan anlaşıldı. Türkiye Atom Enerjisi Kurumu, çayda radyasyon olduğunu uzun bir süre inkar etti ve o süre boyunca herkes evlerinde çay içti. 1986 Aralık ayında ise TAEK çayda, kilogramda 89 bin bekerele varan radyasyon olduğunu itiraf etmiş, 58 bin ton çayın gömülerek yok edilmesine karar vermişti. Kararın yürürlüğe girmesi içinse 2 yıl sonra Resmi Gazete’de yayımlanması beklenecekti.

Bütün bunlar olurken dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren, kendi içtiği çayda radyasyon olup olmadığını ölçmeleri için şoförü aracılığıyla ODTÜ’ye çay gönderiyordu. Neden ODTÜ’ye? Çünkü çayda radyasyon olduğunu tüm baskılara karşı halka duyuran ODTÜ Kimya Bölümü’nden Dr. Olcay Birgül, Dr. İnci Gökmen ve Biyoloji Bölümü’nden Dr. Aykut Kence’ydi. Çaydaki radyasyonu ölçüp ortaya çıkarmış, TAEK’i defalarca uyardıkları için başlarına gelmedik kalmamıştı.

Türkiye’deki yetkililerin Türkiye’nin Çernobil’den gelen radyasyondan ciddi şekilde etkilendiğini gizlemeye çalışmalarının bir tek nedeni vardı. Türkiye o sıralarda Akkuyu’da bir nükleer santral kurmak istiyordu. Kamuoyunun, nükleer santralın kaza riski konusunda çevrecilerin uyarılarının doğru çıktığını bilmesi tüm planları suya düşürebilirdi. Türkiye, Sovyetler Birliği gibi kazanın etkilerini gizlemeye çalıştı ama bu belki de binlerce insanın kanserden ölmesine yol açtı. Bugün Karadeniz kanserden kan ağlıyorsa nedeni “nükleer sevdası”dır.  

Çernobil ve radyasyon tartışmaları olurken dönemin başbakanı Turgut Özal, “Azıcık radyasyonlu çay bize faydalı” diyecek, TAEK Başkanı Ahmet Yüksel Özemre ise “Radyoaktiviteyi bilmeyen halkım, rakamı ne yapsın” diyerek olayı geçiştirmeye çalışacaktı.

Aradan 25 yıl geçti. Fukuşima’daki nükleer felaketten sonra dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan ise Riski olmayan hiçbir yatırım yoktur. Yani evinize Aygaz tüpü de koymamak gerekir” dedi.

İşte bu yüzden korkmamız ve nükleere hayır dememiz gerekiyor. 33 yıl önce bin 500 kilometre ötede meydana gelen kazadan bizi koruyamayan zihniyet yine işbaşında ve evimizin yanıbaşına, Mersin ve Sinop’a nükleer santrallar yapmak istiyor.

Erdoğan’ın çok çocuk talebine ‘toprak ana’dan itiraz var

Özgür Gürbüz-BirGün/10 Haziran 2016

Recep Tayyip Erdoğan doğum kontrolünü sevmeyebilir. Bunun pek önemi yok, diğer düşünceleri gibi uç bir noktada duruyor. Müslüman ya da değil herkesin bilmesi gerekense şu: Türkiye’nin doğası önerilen çok çocuklu, genç nüfuslu bir ülkenin ihtiyacını karşılayacak doğal varlık kapasitesine sahip değil. Özellikle de Erdoğan ve partisi AKP’nin, doğal varlıkları sürekli yıprattığı mevcut politikalar değiştirilmezse risk artacak. Zorlanmış bir nüfus artışı, Türkiye’nin giderek yıpranmış doğasının üretme ve kendini yenileme kapasitesini çok daha fazla baskı altına almak, doğacak çocuklara karabasan gibi bir ülke bırakabilir. Erdoğan çocuk istiyor ama annelerin annesi toprak ana “hayır” diyor.

TÜİK’in yaptığı tahminlere göre Türkiye nüfusu 2050 yılında 93 milyonu bulacak ama o tarihten sonra düşecek. Erdoğan’ın dillendirdiği gibi çok çocuk teşvik edilir, nüfus artışı körüklenirse, artan nüfusun ihtiyaç duyacağı su ve gıda gibi ihtiyaçları karşılamak zorlaşacak.

En temel ihtiyaçtan, sudan örnek verelim. Türkiye’nin net kullanılabilir tatlı su kaynağı, DSİ verilerine göre, yılda 112 milyar metreküp. 2015 sonu nüfusumuz 78 milyon 741 bin. Yani, kişi başına düşen tatlı su miktarı yılda 1422 metreküp. Nüfusumuz tahmin edildiği gibi 93 milyon olursa ne olacak? Kişi başına düşen tatlı su miktarı 1100 metrekübe kadar gerileyecek. Nüfus arttıkça su kaynaklarının kirleneceğini de düşünürseniz, bu rakam bir ülkenin su fakiri kabul edildiği 1000 metreküp seviyesine gerileyecek. Türkiye su fakiri bir ülke olacak. Daha çok çocuk yapıp nüfusu 100 milyonlara doğru götürürsek, felaketimizi de hazırlamış oluruz. Su olmazsa hastalıkların artacağını, yaşam kalitesinin düşeceğini, ekonominin zorlanacağını hatırlatalım.

Nüfus artışıyla büyüyecek ikinci bir dert de hava kirliliği. Su gibi temiz hava da insan yaşamının olmazsa olmazı. Türkiye’de 81 ilin 62’sinde hava kirliliği değerleri, Avrupa Birliği’nin sınır değerinin üzerinde (KaraRapor, Temiz Hava Hakkı Platformu). Hava kirliliğini körükleyen üç faktör var: Çarpık kentleşme, ulaşım ve kömürlü termik santraller. Mevcut hükümetin planları bu üç konuda da iyileşme önermiyor. Daha büyük ve çarpık kentler kurmaya devam ediliyor. Türkiye’nin nüfusu rant uğruna iki üç şehire sıkıştırıldı. Koskoca ülkede nüfusun beşte biri İstanbul’da. Toplu taşıma da ihmal ediliyor. İstanbul Boğazı’nın üzerine üç karayolu köprüsü yapıldı ama iki yakayı birbirine bağlayan tren hattı bir tane. Türkiye’nin üçüncü büyük kenti İzmir’e İstanbul’dan tren yok; Ankara’dan giden trense otobüsten yavaş. Herkese otomobil aldırmak için otoyol, duble yol, köprü ve geçitlere paralar akıtılıyor. Ulaşım karayoluna ve otomobile endekslendikçe hava kirliliği artıyor.

Enerjide de temiz kaynaklara değil kömüre teşvik veren yasalar çıkarılıyor. Kömürlü termik santrallere çevre muafiyeti getiren kanun geçen hafta Meclis’ten geçti. Özelleştirilen santrallerin sahipleri filtre bile çalıştırmadan kömür yakacak. Bu da hava kirliliği artışının, tarım alanları ve ormanların asit yağmurlarıyla yok edilmesinin yolunu açacak. Çok çocuk doğurun diye herkesin özel hayatına karışanlar ne yapacak? Doğumhane kapısında her yeni doğan bebeğe nazar boncuğu yerine gaz maskesi mi takacak?

Çok çocuk dayatmasıyla büyüyecek sorunlar sadece su ve hava kirliliğiyle sınırlı değil. Türkiye halihazırda ekolojik kapasitesinin fazlasını tüketiyor. Türkiye, mevcut doğal kaynaklarının bir yıl içinde kendisine sunabileceği miktarın 1,5 katını tüketiyor (WWF-Türkiye - Türkiye’nin EkolojikAyak İziRaporu). Yani, cepten yiyor. Doğasını, kendini yenileme kapasitesinin üstünde kullanıyor. Nüfus artışı nedeniyle artacak talebi karşılamak için daha fazla ürün üretmek, bunun için de sanayinin daha fazla hammadde kullanması gerekecek. Bu da doğaya verilen kalıcı hasarı arttıracak. Halbuki her şeyin sınırı var; doğanın da, size sunduğu hizmetlerin de. Aradığınız kaynakları başka ülkelerden bulmak da zor çünkü tüm dünyada durum aynı. Gelişmiş ülkelerle gelişenler arasında dengesizlik olsa da şu anda ortalama 1,5 gezegenin sunabileceği kaynağı tüketerek yaşıyoruz. Ormanların azalması, gıda üretiminin zorlaşması, sınırlı madenler için talanın ve doğa üzerindeki baskının artması hep bu yüzden. Nüfus artışı da kimseye yardımcı olmuyor. Yangına körük misali…

Ne zaman çevre konusunda bu uyarıları yapsak çok zeki bir arkadaş çıkıp, “önce gelişelim sonra gelişmiş ülkeler gibi soruna çözüm ararız” der. Bu saçmalığı dinleyerek geçti ömrümüz. Şimdi o zeki arkadaşlardan, “önce çoğalalım, sonra azalırız” tadında, benzer bir yanıt bekliyorum. Pratikleri de var hani. Durup dururken çıkardıkları savaşlarla her gün onlarca insanı toprağa vermiyor muyuz? Olan doğurduğunuz çocuklara olacak, yazıktır.

Rus şirket hükümeti kıskaca aldı

Özgür Gürbüz-BirGün/16 Nisan 2015

Son bir aydır Türkiye’nin dört bir yanında gösterilen nükleer reklamlar ve iki gün önce Akkuyu’da deniz yapılarıyla ilgili kısım için yapılan temel atma töreni mahkeme üzerinde baskı kurmayı amaçlıyor. Şu anda santralin ÇED raporunun yürütmesinin durdurulması için açılmış birçok dava var. Ara kararlar yürütmenin durdurulacağı yönünde işaretler içeriyor. Örneğin mahkeme, halkın katılımı toplantısının yapılıp yapılmadığını soruyor. Bizzat orada olduğum için rahatlıkla söyleyebilirim ki toplantı yapılmadı. Elimizde videolar da var. Şirketin derdi bu kararı çıkartmamak. Reklamlar ve bu göstermelik temel atma töreniyle hem mahkemeye hem de kamuoyuna, “bu iş bitti, boşuna uğraşmayın” mesajı veriliyor.

Akkuyu-Mersin
“Türkiye’yi uçuracak” diye tanıtılan, 25 milyar doları bulacak nükleer santralin açılışına
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu’nun katılmaması işin iyice kontrolden çıktığını gösteriyor. Tarihi projeyi hükümet kanadından temsil eden kişi üç ay sonra Meclis dışında kalacak Enerji Bakanı Yıldız. Rusya’dan da gelen giden olmadı. İşler yolunda olsa ne Putin ne Erdoğan böyle bir propaganda fırsatını kaçırmazdı.

İhalenin Cengiz İnşaat gibi hükümete yakın bir şirkete verilmesi de manidar. Reklamların seçim öncesi dönemde hükümetin bir icraatının tanıtımı gibi hazırlanması, ihalenin bildik bir isme verilmesi Rus devlet şirketinin AKP’nin gönlünü almaya çalıştığı izlenimini uyandırıyor. Artan dolar kuruyla, astarı yüzünden pahalıya gelecek nükleer santral projesini parlatıyorlar. Anlaşma imzalandığında dolar kuru 1,52 TL idi. Şimdi neredeyse iki katına çıktı. Hükümet içinde ülkenin çıkarını düşünen, ekonomiden anlayan birileri kaldı mı bilmiyorum ama üretilecek elektriğe 15 yıl boyunca dolar cinsinden alım garantisi verildi. Türkiye’nin ekonomisini sarsacak bir projeden bahsediyoruz. Sadece dolardaki artış yüzünden bile iptal edilmesi gereken bir proje ama Ruslar seçim öncesi bir oldubittiyle işi garantilemek istiyor. Öyle ki, altı gün önce ihaleyi açıkladılar, o hafta içinde temel atma töreni yaptılar. Nükleer santralde ihale alan şirket altı gün içinde nasıl hazırlandı, güvenlik riski bu kadar yüksek bir projede temel atılıp nasıl çalışılmaya başlandı, bu sorularının hiçbirinin yanıtı yok. Türkiye’yle resmen dalga geçiliyor. Milyonlarca insanın hayatı riske atılıyor. Bu projenin arkasında kim varsa tek niyeti Türkiye’yi gerçekten de “havaya uçurmak”.

SİZ kurucuları New York'taki iklim zirvesini değerlendirdi

24 Eylül 2014 tarihli SİZ basın açıklaması:

BM İklim Zirvesi’deki yeni taahhütler umut verdi ama Erdoğan’ın konuşması beklentilerden uzaktı.
Sivil İklim Zirvesi kurucuları, BM İklim Zirvesi’ni ve Türkiye’nin açıklamasını değerlendirdi.

23 Eylül 2014 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-mun’un davetiyle düzenlenen İklim Zirvesi’nde Türkiye’nin görüşlerini Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan açıkladı. New York’ta gerçekleşen zirveyi ve Türkiye’nin zirvede yaptığı açıklamayı, Sivil İklim Zirvesi (SİZ) kurucularından Dr. Nuran Talu, Önder Algedik ve Özgür Gürbüz değerlendirdi.

Küresel Denge Derneği Başkanı Dr. Nuran Talu, bir yıl sonra Paris’te yapılacak 21. Taraflar Toplantısı’nda (COP21) Kyoto’nun yerini alacak yeni ve güçlü bir anlaşma çıkması için önümüzde uzun bir yol olduğunu ama umutsuz olmadığımızı söyledi. “New York’ta boş koltuklara konuşan liderler Paris’te insanlığın geleceğini kurtaracak, yasal bağlayıcılığı olan küresel yeni bir anlaşma için siyasi irade iddiasını sergilemekten uzak” diyen Talu, “Bence bu konu artık haklı gerekçelerle sokağa çıkan insanların taleplerine kulak vererek çözülür. Çünkü onlar, iklim siyasetinin gerçekte nasıl yapılacağını yeterince biliyor ve haykırıyor” açıklamasını yaptı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “iklim müzakere sürecinde samimi olmalıyız” sözünü samimi bulmadığını belirten Talu, “Türkiye’deki liderlere, ekosistemin, doğal peyzajın ve ormanların korunmasının iklim değişikliğinin etkilerine uyum kapasitesinin arttıracağını birileri anlatmalı. İstanbul’daki 3. havaalanı için kesilen 2 milyon ağacın iklim değişikliğini körüklediğini artık öğrenmeli ve bu gibi projelerden vazgeçmeliyiz” uyarısını yaptı.

İklim ve Enerji Danışmanı Önder Algedik ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşması neticesinde Türkiye’nin pozisyonun bir kez daha anlaşıldığını belirtti. Algedik, “Cumhurbaşkanı’nın sözleri Türkiye seragazı emisyonlarını yüzde 21 oranında azalttı şeklinde yorumlandı. Öncelikle Türkiye’nin, 1990-2012 yılları arasında emisyonlarını azaltmadığını aksine yüzde 133,4 oranında arttırdığını belirtelim. Bahsedilen, artıştan indirimdir. Türkiye, daha da fazla arttırabilirdik ama yüzde 133’te kaldık diyor aslında. Benzer bir sorun karbon yoğunluğunun yarı yarıya azaltıldığı söyleminde de var. Bütün bunların birleştiği mesele ise ülkelerin taahhütlerini ortaya koydukları bir ortamda Türkiye’nin hiçbir emisyon azaltım taahhüdünde bulunmaması, iklim değişikliğini durdurmak için kaynak ayırmaması. Bunlar Zirve’nin amacıyla çelişti. Erdoğan’ın konuşmasının alkışlanmaması da bu çelişkinin sonucuydu” dedi.

Zirve’den gelen olumlu haberleri önemli ama yeterli bulmayan Özgür Gürbüz, “İklim değişikliğiyle mücadele için Fransa gibi ülkelerin mali desteği arttırması, Avrupa Birliği’nin 2030’a kadar seragazı emisyonlarını 1990’a göre yüzde 40 azaltacağını taahhüt etmesi, ormansızlaştırmanın 2030’a kadar durdurulacağına dair imzalanan deklarasyon, Paris için bir umut ışığı ama yeterli değil” diyor. “Küresel iklim değişikliğinin etkisini, artan ve şiddetlenen iklim olaylarıyla her geçen gün daha fazla görüyoruz, Türkiye’de kuraklık, seller ve fırtınalar her geçen gün şiddetleniyor” diyen Gürbüz, “Böyle bir durumda Türkiye’nin artık ortaya çıkıp ölçülebilir ve mutlak bir azaltım hedefi ortaya koyması gerekir. Bunu sadece gezegen için değil kendi için de yapmak zorunda. Cumhurbaşkanı’nın yaptığı konuşma hedef içermiyor, durum belirtiyor. Aynı cümleleri yıllardır duyuyoruz. Cümleler değişmiyor ama Türkiye’de iklim değişiyor, verilen kayıpların sayısı artıyor. Türkiye petrol, doğalgaz ve kömüre bağımlılığını azaltırsa hem ekonomik çıkar elde edecek hem de iklim değişikliğini önleyecek ama bu fırsatı görmemekte direniyoruz” şeklinde konuştu.

Sivil İklim Zirvesi: Küresel Denge Derneği ve Tüvik-Der tarafından başlatılan bir sivil toplum girişimidir. İlk zirve Kasım 2013’de 50’ye yakın örgütün katılımı ile Ankara’da düzenlemiştir. Daha fazla detay için: www.iklimzirvesi.org

Statüko Erdoğan’ı işaret ediyor

Özgür Gürbüz-Yön Haber/9 Temmuz 2014

www.yonhaber.com
Bu yazının niyeti size kime oy atmanız gerektiğini söylemek değil. Bugüne kadarki süreçte farklılıkları bir kenara not almak. Üç aday var, sizin de bir oyunuz. Karar sizin. Yerel seçimlerde de gördük, başkalarını oy atmaya ikna etmek seçimleri futbol maçına çeviriyor. Takım tutmalar başlıyor, söylenenler, vaatler unutuluyor. Malum, herkesin gönlündeki takım her daim şampiyon. Sonuncu da olsa, beşinci de olsa öyle. Seçimlere takım tutar gibi gidersek hepimiz kaybederiz. Türkiye’de futbolun hali ortada, hiç harcanmadığı kadar para harcanan bir lig, birbirini bıçaklayan taraftarlar var ama başarı sıfır. Ders çıkarmalıyız.

Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinin sürpriz ismi Ekmeleddin İhsanoğlu oldu. Tayyip Erdoğan ve Selahattin Demirtaş’ın adaylıklarıysa kimseyi çok şaşırtmadı. ‘Çatı adayı’ İhsanoğlu’nun kendisi kadar nasıl belirlendiği de ilginçti. CHP, belki de son 10-15 yıllık tarihinde ilk kez bir hamlesini kimse duymadan gerçekleştirebildi. Bu kadar dinlemeye, sızdırmaya rağmen, kimsenin İhsanoğlu ismini açıklanana kadar telaffuz etmemesini CHP’nin başarı hanesine yazmalı. Genelde CHP’nin hamlesi bilinir, AKP’nin hamlesi şaşırtırdı.

Erdoğan’ın ezberi bozuldu
CHP’nin İhsanoğlu seçimini, muhafazakar tabandan oy alma çabası diye niteleyenler var. Bence bu seçimin hedefini adayın verdiği mesajlarla değerlendirmeli. Birinci mesaj Erdoğan’ın Türkiye’de kutuplaşmaya yol açan diline, tavrına ve politikada seviyeyi düşüren üslubuna yanıt niteliği taşıyor. Erdoğan’ın en büyük silahına, hakarete varan üslubuna ters düşen bir aday seçildi. İhsanoğlu, muhafazakar camianın yakından tanıdığı ve saydığı bir isim. Erdoğan kendisine, daha önce halka ve başka liderlere hitap ettiği gibi seslenirse oy kaybeder. Sahtekar ve alçak gibi sözler geri teper. Nitekim, rakibine karşı ilk çıkışı, “monşer”le sınırlı kaldı. Ne dinleyenler anladı, ne de kendisi.

CHP’nin İhsanoğlu’nu aday göstererek verdiği bir başka mesaj da, “bildiğimiz tarza sahip” bir Cumhurbaşkanı adayı çıkararak bu seçimin belki de en kilit noktasına, başkanlık sistemine geçilmeyeceğine vurgu yapması. Bu konuda HDP’nin adayı Demirtaş da aslında aynı çağrıyı yapıyor. Bu iki adaydan birinin seçilmesi halinde herkes biliyor ki, “tek adamcılık” gibi bu toprakların başına tarih boyunca bela olmuş bir politik sisteme geçilmeyecek. Güç halka yani parlamentoya verilecek. Ne garip, tek adamı isteyenler yıllardır meydanlarda “halkçılık” oynuyorlardı.

demirtaş’ın farkı siyasi geçmişi
Demirtaş’ın verdiği mesajlara baktığınızda temelde İhsanoğlu’ndan çok farklı olmadığını göreceksiniz. Muhafazakar bir geçmişi yok ama Kürt seçmenin var ve Demirtaş’ın buna karşı bir çıkışı olmayacak. Cumhurbaşkanı’nın rolünün değişmemesi anlamında İhsanoğlu’ndan farklı bir politika izlemeyeceği ortada. Verdiği farklı mesaj, siyasi mücadelesinden geliyor. İnsan hakları savunucusu, azınlıkların yanında bir siyasetçi. Bu anlamda klasik, sözünü söylemeden önce beş kez düşünecek bir Cumhurbaşkanı olmayacak ancak Cumhurbaşkanı’nın rolü değişmediği sürece bu mesajların etkisi de sınırlı kalacak.

Kısaca özetlersek, son 12 yıldır tanıklık ettiğimiz kavga, ayrımcılık, çatışma ve rant üzerine kurulu statükonun daha da güçlenerek devam etmesini isteyenler Erdoğan’a, bir nefes almak isteyenler ise İhsanoğlu’na ya da Demirtaş’a oy verecek.

Erdoğan neden kaybediyor

Özgür Gürbüz-BirGün/23 Haziran 2013

Bizim insanlarımızın çoğu oldum olası güçlüyü sever. Güçlünün yanında durur, onu destekler. Ne zaman güçlü kaybetmeye başlar, etrafındakiler de pılı pırtıyı toplayıp başka kapıya gider. Politikada da böyle, futbolda da. Demirel, Menderes ve Özal’ı hatırlayın. İyi günde yanlarında olanlar kötü günde yok oldular. İstanbul’u hiç görmemiş bir kişinin İstanbul takımlarını desteklemesi de buna benzer. Şampiyonluk şansınız yoksa taraftarınız da yoktur. Hep yenenden, en büyükten yana oluruz. Ofsayttan gol atsak da galip geldiğimize seviniriz.

Başbakan Erdoğan iktidara geldiğinden beri bu “güçlülük stratejisi” faaliyette. Erdoğan’a verilen destek artık icraatlarından çok, “güçlü” duruşuyla ilgili. Orduya diz çöktüren, İsrail’e laf söyleyen Erdoğan portresi iktidarın temel dayanağı. Parti içinde bile bu hava hakim, eleştiri ondan yok. Kimsenin onu karşısında duramayacağı izlenimi gün geçtikçe pekiştirildi. Öyle ki, çok iyi hatip olduğu iddia edilen Erdoğan, televizyonlarda siyasi rakiplerinin karşısına bile çıkmaz oldu. Bun rağmen kimse onun korkup kaçtığını söyleyemedi, güçlü olduğuna muhalefet bile inanmıştı. Hep ve tek o konuştu. Medya gücü perçinlemenin parçasıydı, ele geçirildi. Bu sayede tek onu dinler, tek onun gündemini konuşur hale geldik. Bu da Erdoğan’ı daha güçlü gösterdi. Ta ki baş belası sosyal medyanın keşfine kadar. 3 Haziran 2012 tarihinde Birgün’de yazdığım, “Başbakanın gündeminden bize ne” başlıklı yazıda bu tehlikeye dikkat çekmeye çalışıp, başbakan bizi dinlemiyorsa biz de onu dinlememeliyiz demiştim. Gezi’den sonra işte bu oldu. Erdoğan dinlenmemeye başlandı ve toplumun büyük bir kesimi üzerindeki etkisini yitirdi.  

KENDİNE GÜVENİN YERİNİ KORKU ALDI
Erdoğan’ın gücüne güç katan medya değersizleşti. Gündemi belirleme gücü halkın eline geçti. Başbakan 10 yıl boyunca kullandığı polemik yaratan tüm sözcükleri bir konuşma metni içerisinde kullanmaya başladı. Kürtaj, alkol yasağı, Taksim’e cami, Atatürk Kültür Merkezi’ni yıkma hikâyeleri… Güçsüzleştikçe kendine güvenin yerini korku aldı. Bu yüzden de yandaşlarını sokağa davet etme gibi Türkiye için hiç hayırlı olmayacak çağrılar yaptı. Kendisinin de inanmadığına emin olduğum, “camide içki içtiler” türünden üçüncü sınıf yalanları bizzat dillendirdi. Yine de sonuç hüsran, tüm bunlar artık işlemiyor. Kürtaj diyorlar sokaktan “biber gazı oley” sesleri geliyor. Sokaktaki halkın derdi başka ve ısrarla aynı soruları soruyor. Parkımıza, kentimize ne olacak? Daha fazla özgürlük mü vaat ediyorsun yoksa yasak mı? Yanıt alamadıkça da muktediri dinlemeyi bırakıyorlar. Onlar dinlenmedikçe de muktedirin gücü azalıyor. Yapacağımız en önemli şey dinlememek.

Her şey dört dörtlük değil haliyle. Dizilerle beyin yıkayan kanalların yerine bir şey koymak zor. Yıllardır yeni bir fikir üretmeden sadece politik söz dalaşları yazan yazarların kendilerini değiştirmeleri kolay değil. Değişen politika yapma biçimini, sokağa çıkan insanları anlamak çaba istiyor. Kürt sorunun çözümünün ağaçların özgürlüğünden geçtiğini henüz anlatamadık. Yeşil politikanın esaslarını oluşturan bireysel özgürlüklerin ve tüm canlıların yaşam hakkı savunusu meydanlara inmişken onu yönlendirecek bir parti ortada yok. Tüm bunlara rağmen değişimi izlemek gibi bir şansımız var. Sokaktaki gençler bize yol gösterecek.

ÇEVRECİLER SINAVI GEÇTİ
Gezi Parkı eylemlerinin ilk gününden beri doğru bir söylem geliştiren ve direnişe destek veren çevre örgütlerine bir teşekkür borcum var. ÇEKÜL, Doğa Derneği, Greenpeace, WWF ve TEMA Vakfı gibi bilinenlerin yanı sıra kuş gözlemcilerden Ataköy Platformu’na kadar onlarca örgüt parklarına, doğal ve kültürel değerlerine sahip çıkmak için gece gündüz çalıştı. Bazen eleştiri oklarını yöneltsem de bu kuruluşlar geçen ay içinde başarılı bir sınav verdi. 27 tanesi bir araya gelip Perşembe günü bir bildiri yayımladı. İlk cümlesi durumu özetliyor: “Türkiye'de doğaya ve insana karşı uygulanan şiddetin, ivedilikle son bulmasını arzu ediyoruz”.

DURAN BABAM
Gezi Parkı direnişinin en önemli katkılarından biri, sivil itaatsizliğin özellikle de duran adam eylemleriyle yaygın bir biçimde kullanılması oldu. Sözlü ve fiziksel şiddetin hayatın her alanında görüldüğü Türkiye için şiddet içermeyen sivil itaatsizlik eylemlerinin önemli bir kazanım olduğunu düşünüyorum. Bir kısım medya, “bakışlarıyla 100 dükkânın camını kırdı” gibi yaratıcı haberlerle bu eylemlere de çamur atmak isteyebilir ama boşuna. Halk bu tarzı sevdi umarım bunu siyasi yelpazenin en ucundakiler de görüyordur. Sivil itaatsizlik bizim evde pratiğe geçti bile. Babam bana mesaj atmış, kendisini evde bırakıp konsere giden anneme karşı bir gün boyunca “evde duran adam” eylemi yapacakmış. Babama ve duran adamlara destek olmak için ben de Hindistan’ı İngilizlerden sivil itaatsizlik eylemleriyle kurtaran Gandhi’nin sözlerini hatırlatmak istiyorum. Gezi Parkı yorumuyla.

Seni önce yok sayarlar (penguen) / Sonra alay ederler (çapulcu) / Sonra seninle savaşırlar (gaz) / Sonra kazanırsın.

Hasankeyf'te ecdadın kemikleri sızlıyor

Özgür Gürbüz-BirGün/19 Ocak 2012 

Memlekette bir “ecdat” merakıdır gidiyor. Kimi ecdadı gibi ata binmek istiyor kimi yedi cihanı fethetmek. Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre ecdat dediğiniz kişiler geçmişteki büyükleriniz, atalarınız. Böyle olunca benim hesabıma göre Neandertallere kadar yolumuz var. Yolumuz uzun ama hafızamız kısa ve seçici. Öyle olunca Kanuni'yi hatırlıyor, akıl hastası padişahları “es” geçiyoruz. Ne de olsa biz ecdadın da “aklı yerinde” olanını severiz. Halbuki, her şeyi olduğu gibi, doğrusu ve eğrisiyle kabul etmeyi bir öğrensek, yani iyileşsek ne güzel olacak şu memleket.

Son ecdat vurgusu Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'dan geldi. Erdoğan, geçen perşembe günü Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'nın Ankara'daki bir törenine katıldı. Törende belediyelere temizlik araçları, çöp kamyonları dağıtıldı. Anahtarlar elde fotoğrafçılara poz verildi, Erdoğan çöp kamyonu kullandı. Kimse alınmasın ama bir başbakanın çöp kamyonu anahtarı dağıtmaktan daha önemli işleri olması gerektiğini düşünenlerdenim. Bir ülke hayatında ilk kez çöp kamyonu görüyorsa o zaman başka. Çöp kamyonu dağıtmak zaten hükümetin, yerel yönetimlerin görevleri arasında. İnsan işini törenle yapar mı? O zaman herkes her gün işe giderken evinin kapısının önünde tören düzenlesin, bir de üzerine komşulara nutuk atsın. Tasarruf tedbirleri arasına bu temel atma, kapı açma ve benzeri törenlerin de alınmasını talep ediyorum. Ey Ankara duy sesimi, devir tasarruf devri.

BAŞBAKANA MÜJDE
Erdoğan törendeki konuşmasında, “Güçlü şehirleri sağlam taşlar inşa etmez. Güçlü şehirleri güçlü insanlar inşa eder. Biz işte böyle şehirlerin hayalini kuruyoruz. Selçuklu'da, Osmanlı'da inşa ettiğimiz böyle şehirlerin hayaliyle yaşıyoruz. Ecdadımızın inşa ettiği, ilham aldığı o güçlü şehirleri biz, bugün aynı şekilde imar etmek için mücadele ediyoruz” dedi. Sayın başbakanım müjde! Ben böyle bir kent biliyorum. Adı Hasankeyf. TÜBİTAK kızar korkusuyla ecdadı Neandertallerde arayamayanlar için Hasankeyf müthiş bir başlangıç noktası olabilir.

Ecdadınız Greklerse, Hasankeyf'in de içinde olduğu bu topraklara “iki nehir arası” anlamına gelen Mezopotamya diyen onlardır. Ecdadınız Araplarsa, o topraklara “ada” anlamına gelen El-Cezire diyen ecdadımız Araplardır.

2009-2011 yılları arasında Hasankeyf'teki höyük alanında yapılan kazılarda kentin bilinen tarihin 10 bin yıl öncesine uzandığı görüldü. Kanuni bugün yaşasaydı 518 yaşında olacaktı. Hasankeyf hâlâ hayatta ve 10 bin yaşında. Ecdadın en yaşlısı Hasankeyf'tir. Ecdadın kenti örnek alınacaksa Hasankeyf yaşatılmalı, baraj sularına bırakılmamalıdır.

Ecdadımız Artuklulara dayanıyor diyorsanız Artukluların ilk başkenti Hasankeyf'tir.
Ecdadımız Eyyubilerse, Hasankeyf Eyyubi hanedanına uzun süre ev sahipliği yapmıştır. Eyyubilere ait sayısız eser Hasankeyf'te korunmayı beklememktedir.

Başbakan Erdoğan gibi hayaliniz ecdadın yaptığı gibi köprüler, camiler ve kentler yapmaksa Hasankeyf sizin başkentinizdir. Artukluların zamanında yapılan köprü ortaçağın en güzel mimari örneklerinden biridir. Akkoyunlular ecdadınızsa onların kente armağan etiği Zeynel Bey Türbesi sizin en önemli ibadethanenizdir. Eyyubi Sultanı Süleyman'ın mezarına da ev sahipliği yapan Sultan Süleyman Cami ve külliyesi ecdadın eseri değil midir? İmam Abdullah Türbesi, Koç Cami, Roma dönemine ait eserler, Er-Rızk Cami ve daha onlarcası kimin ecdadının eserleri acaba? Robotik ilminin kurucusu kabul edilen İslam alimi ve mühendisi Cezeri Hasankeyf'te yaşamadı mı? Yoksa, otomatik sulama makinelerini geliştiren Cezeri'yi ecdat kabul etmiyor muyuz?

Başbakan'ın hayal ettiği şehir yaşıyor. Erdoğan henüz görmemiş olsa da, işaret ettiği Selçuklu ve Osmanlı gibi onlarca medeniyetin tarihini paylaşan Hasankeyf hâlâ neden sular altında bırakılmak istendiğini anlamaya çalışıyor?

Hasankeyf'te yaşayan 34 yaşındaki İzzet Yılmaz hayatını boyacılık yaparak kazanıyor. İzzet'e “burası sular altında kalırsa ne yaparsın” diye sordum. TOKİ'nin kentin kuzeyinde yaptığı evlere gitmeyeceğini, mecburen Batman'a göç edeceğini söyledi. TOKİ'nin evlerinin bedelini ödemek parayla. Hasankeyf su altında kalınca iş-güç olacak mı şüpheli. O yüzden herkes İzzet gibi göçe hazırlanıyor. “Batman'da tanıdığın var mı” sorusunun yanıtı ise “yok”. İki çocuğuna nasıl bakacağını da bilmiyor. Tek umudu, suların evinin olduğu yere kadar ulaşmaması.

Mehmet Ali Bulat'a çarşıda rastladım. 36 yaşında, şoför ve dört çocuk babası. “Göç edecek misin” diye sorduğumda, “Göç edip nereye gideceğiz” diye soruyor. İzzet kadar umutlu değil, daha kızgın. Bulat, “Evleri onarmamıza SİT alanı diye izin vermiyorlar. Arsam var, otel yapabilirim ama izin yok. Kazı İşleri binası yeni yapıldı, onlara izin verildi. Çifte standart var. Şu anda Hasankeyfliler olarak yoğun bakımdayız. Komadan çıkar mıyız belli değil. Hiç kimse bizi bilgilendirmiyor, kaymakam dahi ne olacağını bilmiyor” diyor.

Ilısu Barajı'nın dev baraj gövdesinde inşaat hukuka rağmen sürüyor.  Ecdatla konuşma, söyleşi yapma şansım yok ama onun yaşadığı yerleri görme şansım var; şimdilik. Baraj biterse o şansım da kalmayacak. Ecdadın yaşadığı kentlere övgüler dizilen ülkemde, o kentlerde yaşayan insanların gelecek umudu yok.

Başbakanın gündeminden bize ne?

Özgür Gürbüz-Birgün/3 Haziran 2012 

Bir ülkede halkın gündemiyle o ülkeyi yönetenlerin gündemi birbirinden bu kadar farklı olur mu? Normalde olmaz ama burası normal bir ülke değil. Bu ülkede yaşayan herkes bu gerçeğin artık farkında. Poşu taktığı için 11 yıl hapis cezasına çarptırılan Cihan’dan, kitap yazdığı, haber yaptığı için hapse atılan gazetecilerden dolayı bu ülkenin normal olmadığını artık herkes biliyor. Bu nedenle birinci amacımız ülkenin 'normalleşmesini' sağlamak olmalı. Normalin tanımını yapmak zor. Kabaca ve kısaca söylersek, çoğunluğun azınlığı ezmediği, adil bir gelir dağılımının sağlandığı, doğrudan demokrasinin hakim kılındığı, bireysel özgürlüklerin ve ekolojik dengenin gözetildiği bir demokrasi benim için normal kabul edilebilir. Bunu kim yapacak? Hükümet, yani iktidar. Peki, ya o da 'normal' değilse ve buna yanaşmazsa ne olur?

Halk, ülkenin normalleşmesinin önündeki en büyük engelin mevcut hükümet olduğunun farkında. Referandum oyunuyla kandırıldığının, demokrasi söylemiyle otoriter bir rejimin her gün yerleştiğini görüyor. Seçim barajının yüksekliğinden, “kaldıracağız” deyip sahip çıkılan YÖK’ten, biber gazından ve özel yetkili mahkemelerinden bu memleketin 'özel' bir yer olduğu ortada. Özel ama normal değil. Bu anormalliğin sürdürülmesi için, elindeki siyasi gücü sonuna kadar kullanan bir iktidar, hükümet var. Bu politik taktiğin ve anormalleşme ideolojisinin sözcülüğünü de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan yapıyor. Bir ülkenin normalleşmesinin, diğer birçok normal ülkede olduğu gibi geçim derdini, çevre sorunlarını, kadın sorunlarını, işsizliği, yolsuzluğu, trafiği, sağlık ve eğitim gibi konuları gündeme getireceğini bilen hükümet, gündemi değiştirmek için elinden geleni yapıyor. Bunu da Başbakan’ın eliyle gerçekleştiriyor.

Roboski (Uludere) diyorsun, kürtaj diyor.
HES istemiyoruz diyorsun, eşkıya oluyorsun.
Ekrana çık tartışalım diyecek olsan, usta çırak aynı yerde tartışmaz diyor.
Öğretmenler işsiz diyorsun, “ah o kredi kuruluşları yok mu” diye yanıtlıyor.
Çiftçinin hali ne olacak diye soruyorsun, ananı da alıp gitmen emrediliyor.
Nükleer, termik olmasın, hepimiz kanser olduk diyorsun, Başbakan bir şey demiyor çünkü o sıralarda Libya’yı ve Suriye’yi kurtarmakla(!) meşgul, muhtemelen yurt dışında.
Gezi dönüşü toptan söylüyor söyleyeceğini...

Durum bu. Durum bu ama çözüm ne? Çözüm basit, hükümeti ve sözcüsünü dinlememek. Bırakın istediği kadar konuşsun, yapacak bir şey yok. Benim artık Başbakan’ın normalleşeceğine dair bir inancım kalmadı. İlk iş “twitter”da kendisini izlemekten vazgeçtim, televizyon ve radyolarda da karşıma çıkarsa kanalı çeviriveriyorum. Hayatımdan çıktı mı, hayır çıkmadı tabi. Başında olduğu hükümet yaptığı yasalarla özgürlükleri kısıtlamaya devam ediyor ve edecek. Asıl sorun bu değil. Başbakan’ı dinlerseniz, ona ulaşmaya çalışır, mesajlarınızı iletmek için gayret gösterirseniz bir şeyin değişeceğine inanıyor musunuz? Değiştiğine dair elinizde kaç örnek var? Bir, sıfır?

Ortada bir diyalog yok, monolog var. Ben de bu monologu dinlemekten vazgeçtim artık. Sorunları Erdoğan ve onun etkisinden kurtulamadığı sürece AKP üzerinden çözme şansı kalmadı. Kürtler için de, dindarlar için de, memur ve öğretmenler, çevreciler ve kadınlar için de durum aynı. Başbakan artık başka bir gezegende yaşıyor, halktan uzaklaştı. Stadlarda ona sevgi gösterisinde bulunanlara aldanmayın, bu ülke Cem Uzan’ı, Menderes’i, Demirel’i ve Özal’ı da “ölümüne” sevmişti. Ayaklarına gelen otobüslere binip mitinglere gitmek hiçbir şeyin göstergesi değil. Menderes asılırken sokaklarda kimse yoktu, Cem Uzan sürgünde yaşıyor. Özal ve Demirel’i hatırlayanların sayısı gün geçtikçe azalıyor.

Anormalleşen bir ülkenin başbakanına normal ülkelerde kullandığınız iletişim kanallarıyla ulaşamazsınız. Onu güçsüzleştirmek istiyorsanız, onu dinlemeyi, konuşmayı ve eleştirmeyi bırakmanız gerekir. Bir politikacı için bu an ölümünün ilanıdır. Kontrolünde isterse tüm medya kanaları olsun, kanallar o konuşmaya başlayınca bir bir kapanıyorsa etki gücü de sıfıra iner. Onun haberlerini yapan gazeteler alınmazsa bütün nutuklar boşa gider. Ne zaman o sizin gündeminize, sorduğunuz sorulara yanıt verir, o zaman dinlersiniz. Ne zaman kaybettiği politik cesaretini kazanır, muhalefetin karşısına, açık oturumlara, televizyonlara, gerçek gazetecilerin karşısına çıkar, soruları yanıtlar; o zaman kendisine kulak verirsiniz. Karşıda rakip olmayınca kürsüden atıp tutmak kolay. Sizin, yani halkın gündemini kendi gündemi olarak kabul etmiyorsa, tek çözüm meclis aritmetiğini değiştirmektir. Sizin sorduğunuz sorulara hükümet yanıt verene, hükümet yetkilileri sizinle eşit şartlarda tartışmayı kabul edene kadar bu böyle sürmek zorunda.

Tarif ettiğim boykot hayata geçirilebilirse sonuç verir. Kontrolünde olmayan medya bunu hep birlikte yapabilir mi; emin değilim. Birçok yazarın kendi gündemi, ütopyası, hayal ettiği bir dünyası yok. Çoğu, hükümetten biri bir şey söylese de üzerine bir yazı yazsam diye bekliyor. Yazdıkları konular sınırlı ama her gün yazmak zorundalar. Böyle olunca tekrarlara ve polemiklere muhtaçlar. Bu medyanın sorunu. Okuyucu tarafı da kendini aşmak zorunda. Birçoğu iradesini alım gücüyle birleştiremiyor. Medyadan şikayet ediyor ama parasını yine gidip ana akım gazetelere veriyor, malum kanalları izliyor. Termik santral yapan şirkete kızıyor ama iki sokak ötede, o şirketin mallarını satmayan bakkala gitmeye üşeniyor. Konuşarak dünya değişseydi keşke ama olmuyor. Konformist yanımız ideallerimizin hep önüne geçiyor.