İklim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İklim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Sıcak, daha da sıcak olacak

Foto: David Law - Unsplash
 
Özgür Gürbüz-BirGün / 9 Mayıs 2024

Türkiye’nin yıllık ortalama sıcaklığı 1971 ila 2000 yılları arasında 13,2 dereceydi. 1981 ila 2010 arasında ölçülen ortalama sıcaklık 13,5 dereceye çıktı. 1991 ila 2020 yılları arasında ölçülen değer ise 13,9 derece. 10 yıl aralarla yapılan ölçümler Türkiye’nin ortalama sıcaklığında çok hızlı bir değişim olduğunu gösteriyor. Terliyor musunuz bilmiyorum ama artık her geçen gün eskisinden daha sıcak. Kentlerde, ısı adalarının oluştuğu bölgelerde bu sıcaklık artışı daha şiddetli hissediliyor.

6 Mayıs günü Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi sekretaryasına ‘Türkiye’nin Sekizinci Ulusal Bildirimi’ sunuldu. Bildiri, Türkiye’nin iklim değişikliği konusunda yapacaklarının bir özeti olduğu kadar mevcut durumu da resmeden bir belge niteliğinde.  Yukarıdaki rakamlar da o bildiriden alındı, Devletin Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün çalışması. Üfürükçü işi değil.

Yukarıda ortalamalardan bahsettik. Yıl bazında baktığınızda tablo daha da korkunç. 2010 yılı kış mevsiminde Türkiye’de sıcaklıklar normallerin 2,9 derece üzerinde seyretmiş. 2018 bahar ayı ortalamadan 2,5 derece daha sıcak geçmiş. 2020 sonbaharı 2,1 derecelik sıcak bir sapma ile yine ortalamaları şaşırtmış.

Yağışlar da azalıyor. 2013 ila 2022 arasındaki 10 yıla baktım. Bu 10 yılın altısında yağış miktarı 1991 ila 2020 ortalamasının çok altında kalmış. Diğer dört yılda ise ortalamayı anca yakalamış. 2020, 2021 ve 2022 yılları, ciddi farklarla, arka arkaya ortalamanın altında kalan yıllar olmuş. 1990’dan bu yana görülen en kurak dönemden bahsediyoruz.

Sıcaklık artışını küçümsemeyin. Ekolojistlerin ve iklim bilimcilerin uyardığı, Paris Anlaşması’nın vurgu yaptığı 1,5 derece sınırının aşılması Akdeniz’de tatlı su kaynaklarının yüzde 10 azalmasına, tarımsal üretimin büyük darbe almasına, orman yangınlarının sayısı ve şiddetinin artmasına ve sıcak hava dalgaları yüzünden binlerce insanın hayatını kaybetmesine yol açabilir. 2022 yılında Avrupa’da sıcak havayla ilişkili ölümlerin sayısının 61 bin olduğu bilimsel bir makalede[1] belirtilmişti. İtalya, Yunanistan, İspanya ve Portekiz gibi bize benzer iklim kuşa
ğında bulunan Akdeniz ülkeleri de başı çekiyordu.

Aynı raporda aşırı hava olaylarının sayısının nasıl sürekli ve hızla arttığını da görebilirsiniz. 2023 yılı 1475 aşırı hava olayıyla Türkiye’de tüm zamanların en çok aşırı hava olayı, yani şiddetli yağış, sel, su baskını ve fırtına görüldüğü yıl oldu. Çok değil 2015 yılında bu sayı 500 civarındaydı.

KAHRAMANMARAŞ’A YİNE KÖMÜR SANTRALI
Durumun giderek kötüleştiğini söylemek için başka verilere ihtiyaç olduğunu sanmıyorum. Mesele ne yapacağımız. Mevcut hükümet, Ulusal Bildirimi’nde de belirttiği gibi iklim krizinden çıkmak adına ciddiye alınır bir adım atma niyetinde değil. Kömür santrallarını kapatma konusunda bir planı olmadığı gibi, aksine Kahramanmaraş’ta Afşin Elbistan A termik santralında kapasite artırımına gidilmesine izin veriyor. Seragazı emisyonlarını dizginleme adına ciddi bir çaba görmüyoruz. 2030 yılı güncellenmiş hedefimize ulaşabilirsek bugün yılda 560 milyon tonu bulan seragazı emisyonlarımızı 765 milyon tonun altında tutacağız; azaltmayacağız arttıracağız. Türkiye elbette bundan daha iyisini yapabilir ve yapmalı. Eğer herkes Türkiye gibi kapasitesinin altında hedef verirse ortalama yüzey sıcaklığındaki artışı değil 2 derecenin, 4 derecenin altında tutmak bile mümkün olmayacak.

ABD, Çin ve Avrupa Birliği gibi ülkelerin alması gereken sorumlulukların farkındayız ve eleştiri odağımızda onlar ilk sırada yer alıyor. Ancak bu Türkiye’nin elinden geleni yapmaması anlamına gelmiyor. Küresel emisyonların yüzde 1,08’inden sorumlu Türkiye (İngiltere, Fransa, İtalya, İspanya’dan yüksek) iklim krizinde payı olmayan bir ülke değil. Üstelik yapmamız gerekenleri yaparsak doğayı koruma, enerjide dışa bağımlılığı azaltma, daha iyi kentlerde yaşama adına da önemli bir yol alacağız. O yüzden, parti ayırt etmeksizin herkesin oy ve yetki verdiği yönetenlerden iklim krizini durdurma konusunda talepte bulunması ve hesap sorması gerek. Yoksa bu sorumsuzluğun faturası da seller, orman yangınları ve kuraklıkla halka çıkarılacak.


[1] Heat-related mortality in Europe during the summer of 2022

Muhalefet iktidarın kötü bir kopyası mı oldu?

Özgür Gürbüz-BirGün / 16 Haziran 2023

Foto: Ferda Çağlayan
Seçimlerden önce yapılan birçok ankette halk, Türkiye’nin en büyük sorununun ekonomi olduğunu söylemişti. Sonra gidip ekonomiyi bu hale getiren hükümete oy verdi. Boş kasalar ve boş cepler sandıklarda oya dönmedi. Anketlerle sandık sonuçları arasındaki çelişkinin nedenlerini bulmak önemli. Biz bu çelişkiyi çevre konularında hep yaşıyoruz.

Nisan ayında Konda Araştırma, İklim Haber için “Türkiye’de İklim Değişikliği Algısı ve Enerji Tercihleri” adlı bir araştırma yayımlamıştı. Araştırmada, “iklim değişikliği konusunda endişeli misin” diye sorulan her 100 kişiden 83’ü, “endişeliyim” demişti. Nasıl endişeli olmasınlar? Her yıl can kayıplarına neden olan, kentleri yutan selleri, kuraklık uyarılarını, rekor sıcaklıkları görüyorlar.

Rakamlar net. Türkiye’de yaşanan aşırı hava olaylarının sayısı 2022 yılında 1030’a çıktı. Geçtiğimiz yıl tüm zamanların en çok aşırı hava olayı görülen yılı oldu. 10 yıl önce bu sayı 538’di. Aşırı hava olaylarının sayısı 10 yılda iki katına çıktı. Bu yıl da Samsun, Sinop, Urfa, Ankara’dan felaket görüntüleri geldi.

Halkın yüzde 78’i iklim krizinin insan faaliyetlerinin sonucu olduğunu düşünüyor. Eğitim seviyesi düştükçe veya kendini dindar veya muhafazakâr diye tanıyanlara ulaştıkça bu oran azalsa da iklim kriziyle insan arasında ilişki kuranların oranı yüzde 70’ler civarında. Eğitimli ve muhafazakâr olmayan kesimlere daha rahat ulaşılabiliyor olabilir. Kaderciliğin etkisi çok görünmüyor. Daha az endişe duyanlar muhtemelen konuyla ilgili daha az bilgi sahibi veya bu konuyla ilgili bilgi onlara ulaşmamış. Rakamları daha görünür kılmak, iklim krizini bilimsel verilere ilgi duymayanlara, üniversitede okumayanlara, kendini sofu olarak tanımlayanlara da anlatmanın yollarını bulmalıyız.

“İklim değişikliğinin başlıca üç nedeni nedir” sorusuna her 100 kişiden 65’i “orman kaybı” yanıtını vermiş. 40’ı ise petrol, kömür ve gaz demiş. 100 kişiden 33’ü de kömürlü termik santralları sorumlu göstermiş. Yurttaşlar, çözüm için de yeşil alanları korumalı, ulaşım kaynaklı karbondioksiti durdurmalı, enerjiyi verimli kullanmalı ve termik santralları kapatmalıyız diyor. Türkiye’nin iklim değişikliği için yeterli çabayı gösterdiğini düşünenlerin oranı da sadece beşte bir.

Gelelim en eğlenceli kısma. “Enerji santrallarından en çok hangi ikisine karşı çıkarsınız?” sorusuna halkın yüzde 77’si nükleer santral, yüzde 57’si kömür santralı yanıtını veriyor. “En çok hangi ikisini tercih edersiniz?” sorusunun yanıtı ise yüzde 87 ile güneş, yüzde 67 ile rüzgâr oluyor. Hükümet ise malum kömürcü ve nükleerci. Halk ne istemiyorsa yıllardır onu yapıyor ama seçiliyor.

Toparlayalım. Ülkenin büyük bir çoğunluğu iklim krizi konusunda endişeli ve sorunun insan faaliyetlerinden kaynaklı olduğunun farkında. Sorunun ormansızlaşmadan, petrol, kömür ve gaz kullanımından ve kömürlü termik santrallardan kaynaklandığının da farkında. Çözüm konusunda da fikirleri var. Nükleer ve kömürle bu işin olmayacağını biliyorlar, onların yerine güneş ve rüzgâr istiyorlar. Peki, neden tüm bu isteklerinin tersini yapan AKP-MHP koalisyonuna oy veriyorlar?

Seçim dönemini hatırlayalım. Seçim boyunca halkın bu isteklerini yüksek sesle dillendiren bir muhalefeti meydanlarda gördük mü? Görmedik. Sorun, muhalefetin iklim ve enerji konularında radikal bir programı yüksek sesle dillendirmeyerek fırsatı kaçırması, ya da önerdiği politikaların iktidarın mevcut politikalarına yakın olması olamaz mı? Ortak mutabakat metninde nükleer santral yapacağız, kömürü gazlaştıracağız, petrol aramaya destek vereceğiz, boru hatları yapacağız diyen muhalefet, iktidarın kopyası gibi davranmadı mı? Enerji dışındaki konularda da benzer söylemlere rastladık. Göçmen göndermeyi doğru politika kabul edersen, halkın onu en iyi yapacak olana, sağ partilere oy vermesine şaşırmamalıyız.

Almanya’da Yeşiller’i iktidara, radikal iklim ve enerji politikaları taşıdı desek abartmış olmayız. Çalışır 17 nükleer reaktörü kapatacağız dediler ve bu ülkenin enerji politikasının temeli oldu. Bizde ise altı partili muhalefet, güneşten altı kat pahalı Akkuyu santralını kapatacağız bile diyemedi, yerine küçük nükleer santral vaat etti. Halkın kara listesinin başında nükleer santral varken.

Anketler yanılabilir elbette ama muhalefetin değişim isteyen yurttaşlara umut veremediği için sınıfta kalmış olabileceği olasılığını da hafife almayalım.

Son Uyarı

Özgür Gürbüz-BirGün / 24 Mart 2023

İklim krizinin bilimsel gerçekliğini araştıran ve yapılması gerekenleri sıralayan en önemli kurumdan son bir uyarı daha geldi. Önce iyi haberi verelim. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), ortalama yüzey sıcaklığındaki artışı 1,5 derecenin altında tutma şansımız hâlâ var diyor. Kötü haber ise zamanımızın giderek azaldığı. Seragazı emisyonlarını 2030 yılında, 2019 seviyesinin yüzde 43 altına çekmeliyiz. Seragazlarını nereyse yarı yarıya azaltmak için önümüzde yedi yıl kaldı.

Yedi yılda böylesine bir azaltım yapabilirsek de iş bitmeyecek. Emisyonları azaltmaya devam etmeliyiz. 2035’te yüzde 60, 2040’ta yüzde 69 ve 2050’de yüzde 84’lük azaltım hedeflerine ulaşmamız gerekiyor. İklimin doktoru olsa şöyle derdi: “Üç fosilden; petrolden, kömürden ve gazdan uzak duracaksın. Yoksa o bildiğin havaları bir daha göremezsin”.

Doktorların uyarıları malumunuz hastaneden çıkınca unutulur. Dünyadaki insanların durumu da buna benziyor. İklim konferanslarında, iklim raporlarında doktoru karşısında görünce hasta olduğunu hatırlıyor. Muayene bitince yeniden gaza basıyor. 2010 ila 2019 arasında net seragazı emisyonlarının yüzde 12 oranında artması, bahsettiğim davranış bozukluğumuzun özeti gibi.

Ortalama yüzey sıcaklığındaki artış 1,1 dereceye ulaştı. Varsayalım emisyonları çok hızlı bir şekilde azalttık. Bu durumda bile sıcaklık artışının Paris Anlaşması’nın öncelikli hedefi olan 1,5 derecenin üzerine çıkıp gerilemesi mümkün. Sonuç iyi olsa da bir süre 1,5 derecenin üzerinde kalmak bile bazıları kalıcı olmak üzere ciddi sorunlar doğuracak. Suların yükseldiği kıyı kesimlerde, dağlar ve buzullarda geri döndürülemeyecek hasarlar oluşabilir. 1,5 derecenin üzerinde kaldığımız geçici süre boyunca, bizi de yakından etkileyen orman yangınları ve kuraklık afetlerinin sayısı ve şiddetinin artması bekleniyor. Özetle, emisyonları azaltmak bir zorunluluk, gecikilen her dakikanın faturası ise büyük.

IPCC’nin Sentez Raporu, işin yapılabilirlik kısmına da değiniyor. Hangi yöntemlerin emisyon azaltımında düşük maliyetle çok fayda sağladığına baktığımızda enerjide güneş ve rüzgarı açık ara önde görüyoruz. Ulaşımda toplu taşıma ve bisiklet, maliyeti net olmasa da elektrikli araçlar ile yakıtı verimli kullanan araçlar listenin en başında. Maliyeti daha yüksek olmasına rağmen alanlarında emisyon azaltım potansiyeli olan diğer çözümler arasında ise enerjiyi verimli kullanan binaları, doğal alanların korunmasını, ekosistemlerin onarılmasını, tarımda karbon gömme yöntemlerini ve sanayide yakıt değişimi ile enerji verimliliğini sayabiliriz.

Fosil yakıtlardan kurtulmanın ötesinde, değişmesi gereken bir yaşamdan bahsediyoruz. IPCC raporları hükümetlerin onayından geçse de ‘bekleyen tehlikeyi ve ne yapılması’ gerektiğini söyleyen çalışmalar, ‘hangi adımların atılması gerektiğini’ siyasetçilere bırakıyor. İş de aslında burada düğümleniyor.

Hükümetler, ellerinde insan etkisiyle iklimin değiştiğini gösteren bu kadar net raporlar olmasına ve sorumluları bilmelerine rağmen çözümü uygulayamıyor çünkü şirketlerin çıkarları, politika yapıcılar üzerindeki etkileri kapitalizmde adeta sınırsız. Sorunu yaratan ve çözümü sunan araçlar hep aynı kişilerin ellerinde. Değişim olması gerektiği zamanda değil, onların istediği zamanda oluyor. Kamunun zayıflamasıyla, üretim araçlarıyla birlikte karar alma mekanizmaları da şirketlerin eline geçti. Medyanın büyük bir bölümü yine bu şirketlerin finansmanıyla ayakta kalıyor. O yüzden de onların istediklerini söylüyor. Yedi yıl içinde küresel emisyonları azaltacak değişimi bu sistem içerisinde yaratmak mümkün değil.

Dünyadaki canlıların hayatını çok zorlaştıracak iki derece hedefi bile kapitalizmin sınırları içerisinde yakalanamaz. Yurttaşları sel sularında can verirken özel şirketlerin kömür santrallarına “he” demek zorunda bırakılan hükümetlerden daha güçlüsüne ihtiyacımız var. Toplu taşımayı ‘bir tercih’, enerji verimli binaları ‘lüks’ olmaktan çıkaracak yeni bir dünya düzeni için kolları sıvamalıyız. Kapitalizm, bilim insanlarının bu son uyarısını kahve zincirlerindeki bardakların geri dönüşümüne eşitlemeden, gerçek çözüm yollarını uygulayacak siyasi değişimi hayata geçirmeliyiz. Hangisi zor? Sel sularıyla boğuşmak mı yoksa sistemi değiştirmek mi? Sorunun yanıtı sizin tercihiniz olacak.

3,2 milyar dolar nerede

Özgür Gürbüz-BirGün/15 Temmuz 2022

Türkiye’nin Paris İklim Anlaşması’na taraf olmasının üzerinden dokuz ay geçti. Türkiye’nin anlaşmaya taraf olma kararını açıklamasından önce Dünya Bankası, Almanya ve Fransa, 3 milyar 157 milyon dolarlık kaynağın Türkiye’ye verileceğini açıklamıştı. Arkasından hemen imzalar atıldı. Türkiye de anlaşmaya taraf olmak için kendisine mali destek verilmesini istiyordu. İklim müzakereleri sürecindeki 197 ülke içinde anlaşmaya taraf olmayan altı ülkeden biri olan Türkiye bir anda fikrini değiştiriverdi.

3,2 milyar doların kaynağını Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Yeşil İklim Fonu” diye açıkladı, haberlere de haliyle böyle geçti. İklim gazeteciliği bir kez daha kötü bir sınav verdi ülkemizde. Türkiye yıllardır Yeşil İklim Fonu’na dahil olmak istediğini söylüyordu ancak iklim müzakerelerindeki statüsü gereği olmayacak bir işti bu. Onaylamak adına Dünya Bankası Türkiye Ofisi’ne de sordum. 3,2 milyar doların 2 milyar doları Dünya Bankası’ndan, kalanı ise Fransa ve Almanya’dan gelecek. Kredi, hibe ve projelere harcanacak. Koordinasyonun Türkiye ayağında Hazine ve Maliye ile Çevre, Şehircilik, İklim Değişikliği bakanlıkları var. Peki ama nerede bu 3,2 milyar dolar?

Şimdi aldığım duyumları paylaşayım. Henüz kredi, hibe ve projeler konusunda bir anlaşma yok, para kullanıma açılmamış. Fonun büyük bir miktarının da kredi şeklinde kullandırılacağı belirtiliyor. Yanıtsız bırakılan sorular da var. 3,2 milyar dolarlık kaynağın çarçur olmaması için bu konuda daha fazla şeffaflık gerekiyor. Türkiye tarafı mı yoksa Dünya Bankası, Almanya veya Fransa mı bunu yapar bilmiyorum ancak bu fonun nerede, nasıl kullanılacağı kamuoyuyla paylaşılmalı.

Kasım ayında Mısır’da yapılacak Taraflar Toplantısı’na (COP27) yeni bir Ulusal Katkı Beyanı vermek zorundayız. Bu beyanda seragazı emisyonlarının 2030’a kadar nasıl bir yol izleyeceği gösterilecek. Umarım, kömür santrallarını kapatacağımız tarihi veya ipuçlarını da bu beyanda görürüz. Türkiye’nin iklim konusunda yapılacaklar listesi dağ gibi büyüyor. Sınırlı kaynaklar ciddi hedefleri hayata geçirme yolunda kullanılmalı. Eğitim, kapasite geliştirme ya da şaşalı ama başarısız İklim Şurası benzeri toplantılara harcanmamalı.

***
Cüneyd Zapsu Akkuyu’da
Geçtiğimiz hafta dünya kamoyunu sarsan bir gelişme oldu. İnternet üzerinden araç çağırma servisi sunan Uber’in kirli dosyaları açığa çıktı. DW Türkçe’de Pelin Ünker’in detaylı haberinde, Türkiye’de taksicilerin tepkisiyle karşılaştığı dönemde Uber’in Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ulaşmaya çalıştığı yazıyor. Başka ülkelerde de benzer lobi faaliyetleri yürüten Uber, Türkiye’de AKP’nin kurucularından, eski milletvekili Cüneyd Zapsu’dan da danışmanlık almaya çalışmış. 2001-2008 tarihleri arasında AKP’nin Merkez Yürütme Kurulu üyesi de olan Zapsu, 2008 yılında aktif siyaseti bırakarak Cüneyd Zapsu Danışmanlık A.Ş. şirketini kurmuştu. Sızan kayıtlara göre Zapsu, Uber’den üç aylık danışmanlık işi için 150 bin dolar istemiş. Fiyatta anlaşamamışlar ancak Uber’in üst düzey bir yöneticisi, “Fiyat çok yüksek ama muhtemelen Türkiye'de gerçekten büyümemizin tek yolu Cüneyd Zapsu gibi nüfuz sahibi birinin bizi önemli Türklerin radarına sokması” yorumunu yapmış. İstanbul’daki yemekli buluşmada Zapsu’nun şirketi Uber’in işlerini kolaylaştıracak 30 kişilik bir liste çıkarmış, aralarında valiler, belediye başkanları da var…

Zapsu’nun pek bilinmeyen bir başka işi daha var. Rusya’nın yüzde yüz hissesine sahip olduğu ve yapımı süren Mersin’deki Akkuyu Nükleer Santralı’nın Yönetim Kurulu’nda Türkiye’den tek bir isim var; Cüneyd Zapsu. Akkuyu Nükleer A. Ş.’nin 25 Eylül 2013 tarihindeki Olağanüstü Genel Kurul toplantısıyla ilk defa Yönetim Kurulu'na giren Zapsu, halihazırdaki yönetimin de bir üyesi. İlk Yönetim Kurulu üyeliği 14 ay süren Zapsu’nun alacağı ücret de 3 Eylül 2014 tarihinde yapılan olağanüstü toplantı çağrısında, ayrı bir gündem maddesi olarak kayda geçmiş. Arada Yönetim Kurulu’ndan çıksa da en uzun dönem kurulda kalan isimlerden biri. 12 yıldır Türkiye’den başka bir isim Akkuyu Nükleer’in Yönetim Kurulu’na girmedi.

Uber dosyasına bakınca Akkuyu Nükleer A.Ş. için Zapsu’yu çekici kılan unsurun ne olduğu haliyle merak konusu oluyor.

İklim Şurası’ndan nükleer ve gaz çıktı

Beş gün süren İklim Şurası’ndan iklim krizini durdurma değil nükleer ve doğalgaza destek kararı çıktı. Seragazı emisyonlarının bir numaralı sorumlusu kömür santrallarına ise dokunulmadı.

Özgür Gürbüz-BirGün/25 Şubat 2022

21 Şubat’ta Konya’da başlayan İklim Şurası tamamlandı. Yedi farklı komisyon başlığı altında dört gün süren toplantılar dün sonlandı. Türkiye’nin yılda 506 milyon tonu bulan seragazı emisyonlarını düşürmeyi ve 2053 yılında “net sıfır” emisyona ulaşmayı hedefleyen Şura’dan, kömür, doğalgaz ve nükleere devam kararı çıktı.

Meteororoloji Mühendisleri Odası, Çevre Mühendisleri Odası ve birçok sivil toplum örgütünün davet edilmediği ve bu yüzden de “asıl aktörlerin toplantıya çağrılmadığı” eleştirileriyle başlayan İklim Şurası’nın kararları ortaya çıkmaya başladı. Net sıfır hedefine ulaşmak için kritik öneme sahip Seragazı Azaltım Komisyonu’nun sosyal medyada paylaşılan sonuçları ise büyük hayal kırıklığı yarattı. Türkiye’nin, 2053 net sıfır hedefine ulaşmak için mevcut emisyonlarını en az 400 milyon ton civarında azaltması gerekirken, Şura’dan kömür santrallarına devam kararı çıktı. Kömürlü termik santrallarla ilgili öneri, teknik ve mali yeterliliği tartışmalı karbon yakalama yöntemi oldu. Şura’dan kömürlü termik santralları azaltma kararı bile çıkmazken, termik santral kaynaklı ısının kullanılması için teşvik verilmesi istendi.

DOĞALGAZ ÖNERİLDİ
Aynı komisyondan çıkan bir başka şaşırtıcı karar ise doğalgaz ve nükleer enerjiye yatırım çağrısıydı. Komisyon kararları arasında, “2053 net sıfır emisyon hedefleri doğrltusunda kaynak çeşitliliği ve enerji arz güvenliği perspektifinden emisyon azaltıcı alternatif yakıtlardan (doğalgaz, nükleer vb.) elektrik üretiminin artırılması değerlendirilmelidir” maddesi de yer aldı. Elektrik üretiminde kömürden sonra en çok seragazı emisyonuna neden olan doğalgazın arama ve üretim faaliyetlerinin artırılması da Şura’nın “iklimi korumak için” aldığı kararlardan biri oldu.

Yenlenebilir enerji kaynaklarının en üst düzeyde kullanılmasını öneren belgede, yeşil hidrojenin önceliklendirilmesi de istendi, böylece doğalgaz, kömür ve nükleer enerji gibi çevreci olmayan yöntemlerle hidrojen eldesine de açık kapı bırakılmış oldu. Ulaşım konusunda ise önerilen çözümlerin birçoğu kentlerde elektrikli ulaşımın yaygınlaştırılmasına aitti. Artan havayolu ulaşımı, alım garantili otoyol projeleri ve Kanal İstanbul gibi konularla ilgili bir öneri Şura kararları arasında yer almadı.

İklim değişikliğinin kitabı var parası yok

Uzun tartışmalara sahne olan Polonya’daki iklim müzakereleri Paris Anlaşması’nın kurallar kitabının çıkmasıyla sona erdi. Gelişen ülkelere mali yardım konusunda ise eksikler var.

Özgür Gürbüz-BirGün/ 17 Aralık 2018

Polonya’da iki haftadır süren iklim müzakereleri 1,5 gün gecikmeyle sonlandı. Taraflar, 15 Aralık Cumartesi gününün son saatlerinde Paris Anlaşması’nın Kurallar Kitabı’nı kabul etti. Tıkanma noktasına gelen müzakerelerden sonuç alınması başta hükümet temsilcileri olmak üzere birçok kişiyi sevindirdi ancak sivil toplum örgütleri başta malis destek olmak üzere çözülmesi bekleyen sorunlar yüzünden endişeli.

Katoviçe’deki BM 24. Taraflar Toplantısı’nın en büyük beklentisi kurallar kitabının çıkmasıydı ancak ikinci bir beklenti ise ülkelerin Paris Anlaşması kapsamında verdikleri seragazı azaltım hedeflerinin iyileştirilmesiydi. Bu konuda aralarında Kosta Rika, Şili, Ukrayna ve Norveç’in de bulunduğu iki elin parmağından az ülke net bir yanıt verdi. Diğer ülkeler ise 2020’ye kadar iklim hedeflerini iyileştireceklerini söyleyerek toplantıdan ayrıldılar. Ülkelerinin mevcut taahhütleri dünyanın ortalama yüzey sıcaklığındaki artışı 3 derecenin üzerine götürüyor. Halbuki, halihazırda 1 dereceye ulaşmış ısınmanın 1,5 derecenin veya en kötü ihtimalle 2 derecenin altında kalması gerekiyor.

Mali konular sıkıntılı
Toplantı sonucunun en zayıf tarafı ise mali konularla ilgiliydi. Gelişmiş ülkelerin 2020 yılından sonra her yıl az gelişmiş ülkelere dağıtılacak Yeşil İklim Fonu’na (Green Climate Fund) 100 milyar dolar ayırması gerekiyor. Şu ana kadar ülkelerin her yıl fona bulunacağı katkıya dair verdikleri taahhütler 10 milyar dolar civarında. Önümüzdeki iki yıl içinde kalan 90 milyar doların bulunması gerekiyor. Türkiye’nin Yeşil İklim Fonu’ndan yararlanma isteği ise bir kez daha kabul görmedi. Toplantının son saatlerinde Türkiye heyetinin yaptığı itiraz karar metninin çıkmasını bir süre daha geciktirdi. İklim konferanslarında bir metnin kabul edilmesi için her üye devletin onayı gerekiyor. Daha sonra Türkiye itirazlarını sonlandırdı ve kapanışa geçildi.

Türkiye’nin Ek-1’den çıkma isteği reddedildi
Polonya’da Türkiye’nin BM İklim Değişikliği Çerçeve Anlaşması’nın Ek-1 listesinden çıkma talebi kabul görmedi. Ek-1 listesi, iklim müzakerelerinde ağırlıklı olarak gelişmiş ülkelerin bulunduğu bir liste. 1992 yılında OECD ülkelerini temel alarak hazırlandı ve bugüne kadar müzakere sürecinde ülkelerin yükümlülüklerini belirleyen kıstaslardan biri oldu. Paris Anlaşması’ndan sonra seragazı azaltım yükümlülükleri ülkelerin veridikleri taahhütlerle ölçüleceği için bu liste önemini biraz yitirse de Yeşil İklim Fonu’ndan ve benzer ktredilerden yararlanma konusunda bu liste değerlendirmelere alınabiliyor. Türkiye de daha iyi şartlardaki kredilere ulaşamayacağı nedeniyle listeden çıkarılmasını istiyor. Birçok uzman, bu isteğin tüm müzakere sürecini etkileyeceği nedeniyle Paris Anlaşması’nın yürürlüğe girmesine bir yıl kala gerçekleşmesinin zor olduğu görüşünde. Katoviçe’deki toplantıda da Türkiye’nin bu talebi kabul görmeyerek konferans gündeminin dışına çıkarılmıştı.

Türkiye Paris Anlaşması’na taraf olmayan 13 ülkeden biri. 2019 yılında Meclis’ten taraf olma kararı çıkması 2019 sonunda Şili’de yapılacak görüşmelere gözlemci ülke sıfatıyla katılmak zorunda kalacak.

***
Çevre Örgütleri ne diyor?

Özgül Erdemli Mutlu
TEMA Vakfı Çevre Politikaları ve Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı
BM İklim Zirvesi’nin ilk haftasında nispeten umut dolu açıklamalar ve başarılı sonuç beklentisi hakimken, ikinci hafta hem resmi delegasyonlarda hem sivil toplumda endişe vardı demek yanlış olmaz. Salyangoz hızında devam eden müzakerelerde, delegeler parantezler üzerinde saatlerce tartışırken, iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek gençlerin ‘hemen, şimdi harekete geç’ çağrısının karar alıcıları ne kadar etkilediği şüpheli. Kömür karasının arka planda olduğu COP24’e gençler eylemleri ile renk getirmiş olsa da, baskıya devam eden STK’ler geçen saatler ile Katoviçe’de pek çok hedefin ıskalanmış olacağından kaygılı.

Aslı Gemci
WWF-Türkiye Kıdemli Çevre Politikaları Uzmanı
Paris Anlaşması'nı hayata geçirmek için bir kurallar kitabının kabul edilmesi ve COP24’de yüksek kararlılığının devamına dair verilen sinyaller memnuniyet verici ancak dünya liderleri Katoviçe'ye emisyonları yarıya düşürmek ve küresel ısınmanın felaketini önlemek için 12 yıla sahip olduğumuzu bilerek geldi. Henüz iklim konusunda bu acil durumunun üstesinden gelecek kararlılığı göstermiyorlar. Bu yılki müzakerelerde Paris Anlaşması'nı yürütmek için bir kurallar kitabı oluşturdu fakat kritik boşluklar hala mevcut ve gelecek yıllardaki iklim müzakerelerinde ele alınması gerekecek. Gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelere sağladığı iklim finansının nasıl raporlanacağı, 2020 yılına kadar 100 milyar dolarlık hedefin nasıl karşılanacağı ve 2025 sonrası için genel finans hedefinin nasıl şekilleneceği konuları net değil.

***
“Türkiye defteri kapatmadı”
Prof. Dr. Mehmet Emin Binpınar
Çevre ve Şehircilik Bakan Yardımcısı - İklim Değişikliği Başmüzakerecesi 

Türkiye (Paris) defterini hiçbir zaman kapatmadı. 2020 yılına aday olduğumuzu Çevre Bakanımız Murat Kurum burada açıkaldı. 26. Taraflar Toplantısı’nı Antalya’da yapmak istiyoruz, gönüllüyüz. İşin içinde olmak istiyoruz hatta taraflar toplantısına 150 milyon avro para harcamak istiyoruz ama bir haksızlık var. Ekonomik durumu bizim gibi olan ülkeler bu uluslararası finans mekanizmalarından faydalanıyor. Türkiye’ye kapıları kapatmayın. Yeşil İklim Fonu’ndaki adaptasyon fonlarına talip değiliz. Bizim derdimiz krediler. Uluslararası kredileri zaten kullanıyoruz, en çok kullanan ülkelerden biriyiz, onları kapatmayın diyoruz. Biz inşallah önümüzdeki sene müzakerelerde ‘gözlemci’ ülke statüsünde olmayacağız. Öyle düşünüyorum, inanıyorum buna. Kolay değil ama içeride de burası kadar müzakere edilmesi gerekiyor. Üst düzeye bu işin taşınması gerekiyor. Bu problemin gözlemci olmadan çözülebileceğine inanıyorum.

Öğrenciler iklim için eylemde


Polonya’da devam eden iklim müzakerelerinin son gününe öğrencilerin eylemi damgasını vurdu. Politikacıları gelecekleri konusunda yeterince çaba harcamamakla suçlayan öğrenciler tüm dünyada cuma günleri okul boykotu çağrısı yapıyor.

Özgür Gürbüz-BirGün/ 15 Aralık 2018

Photo: O. Gurbuz
15 yaşındaki İsveçli genç eylemci Greta Thunberg’in “iklim grevi” büyüyor. İsveç hükümetini iklim değişikliğini durdurma konusunda yeterince önlem almamakla suçlayan Thunberg, her cuma okula gitmek yerine İsveç’teki meclis binası önünde oturma eylemi yapıyor. İki haftadır Polonya’nın Katoviçe kentinde devam eden BM iklim konferansına katılan Thunberg, dünyadaki diğer öğrencileri de cuma günleri okulu boykot etmeye çağırıyor. Polonyalı öğrenciler, 15 yaşındaki İsveçli iklim eylemcisinin çağrısına dün konferans merkezinde yaptıkları oturma eylemiyle destek verdi.

Resmi adı, 24. Taraflar Konferansı olan zirvenin ana salonlarına giden merdivenlerini yarım saat boyunca işgal eden 30’dan fazla öğrenci, okula gitmeyerek, büyük bir ilerleme katetmeyen görüşmeleri protesto etti. Hükümetleri iklim krizini durdurmak için harekete geçmeye çağıran öğrenciler, müzakerelere katılan delegeleri şarkılı bir protestoyla karşıladı. Ekim ayında Hükümetlerarası İklim Paneli’nin (IPCC) hazırladığı ve dünyanın ortalama sıcaklık artışını 1,5 derecenin altında tutmak için 12 yıl içinde harekete geçmemiz gerektiğini söyleyen rapora da gönderme yapan öğrenciler, “12 yıl kaldı” ve #iklimgrevi yazılı pankartlar açtılar.

Eylemden sonra konuştuğumuz, öğrencilere destek olan Avaaz Kampanya Direktörü Iain Keith, Greta Thunberg’ın her cuma okul grevi yapma çağrısına öğrencilerin bir parlamento veya belediye binası önünde ya da görüşmeleri tıkayan bir fosil yakıt (kömür, petrol, doğalgaz) şirketinin kapısında yapılabileceğini, iklim grevinin sonuç alınıncaya kadar devam edeceğini söylüyor. Keith, “Polonya’da en az 16 okulda iklim grevi var. Almanya’da yüzlerce öğrenci okula gitmeyip Bundestag (Almanya Parlamento binası) önünde eylem yaptı. Birkaç hafta önce Sidney’de 15 bin öğrenci iklim eylemine katıldı. Giderek büyüyen devasa bir hareket” açıklamasını yaptı.

Öğrenciler isyanda
Katowice’deki (Katoviçe) görüşmeler hakkında ise, “IPCC 1,5 derece raporuna göre bu gidişatı değiştirmek için 12 yılımız var, ancak buradaki görüşmeler ihtiyacımız olan sonucu vermiyor” diyen Keith, “Ülkelerin, 1,5 derece raporundaki sonuçları kabul etmeleri ve verdikleri taahhütlerdeki karbon emisyonlarını 1,5 derece raporuna göre iyileştirmeleri gerekiyor. En gelişmiş ülkelerin 10 yıl içinde emisyonları yarıya indirmeleri lazım. Herkes için her yerde yüde 100 yenilenebilir eneriye geçiş gerçekleştirilmeli” diyor.

Avaaz Kampanya Direktörü, görüşmelerin yavaş ilerlediğini belirterek, “Tüm gece buradaydık, birkaç tane taslak metin var, nasıl ilerleyeceğini göreceğiz fakat çocuklar ayaklanıyor, buraya gelip liderlere bunun milliyetçilikten daha önemli olduğunu söylüyor. Herkesin ve gelecek nesillerin de karşı karşıya olduğu küresel bir krizden bahsediyoruz” açıklamasını yaptı.

Görüşmeler yavaş ilerliyor
Resmi takvime göre dün bitmesi gereken görüşmeler, Paris Kurallar Kitabı’nı ilgilendiren birçok konuda görüşmelerin uzaması nedeniyle yavaş ilerliyor. Ülkelerin Paris Anlaşması kapsamında verdiği taahhütlerin iyileştirilmesi talebi konusunda da net bir ilerleme şu ana kadar görülmedi. Özellikle gelişen ve az gelişmiş ülkelere verilecek finansal destek konusu müzakereleri yavaşlatıyor. Haber hazırlandığı sırada müzakerelerin cumartesi gününe sarkma olasılığı konuşuluyordu.

Dünya ısınıyor petrolcüler vazgeçmiyor

Polonya’da devam eden iklim müzakerelerinin ilk haftası geride kaldı. İklim değişikliğini durdurmak için 12 yılımızın kaldığını söyleyen bilimsel rapor petrolcülerin engeliyle karşılaştı. Türkiye içinse konferans başlamadan bitti. 

Özgür Gürbüz-BirGün / 10 Aralık 2018

Polonya’da devam eden iklim müzakerelerinde ilk hafta geride kaldı. Haftaya damgasını, ekim ayında Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) tarafından açıklanan ve iklim değişikliği hedeflerinin tutturulmadığını söyleyen rapor vurdu. Raporun iklim müzakereleri bünyesine alınması isteği ve metinde geçen “iyi karşılanmıştır” sözüne itiraz eden Suudi Arabistan, ABD, Rusya ve Katar’ın uzlaşmaya yanaşmaması nedeniyle bu cümle metinden çıkarıldı. Petrol ve gaz üreticisi bu dört ülke, raporun müzakerelerde etkili bir doküman olmasına neden olabileceği kaygısıyla, “iyi karşılanmıştır” kelimesi yerine “raporu dikkate” alacağız sözcüğünü kullanmayı öneriyordu.

Aralarında Türkiye’nin de olduğu 195 ülkenin üye olduğu IPCC’nin “1,5 derece Küresel Isınma Özel Raporu”, 12 yıl içinde karbondioksit emisyonlarının yüzde 45 oranında azaltılması gerektiğini aksi takdirde dünyanın ortalama sıcaklık artışının bu yüzyıl sonuna kadar üç dereceyi bulacağını söylüyor. Rapor resmi metinlere istenildiği gibi giremese de müzakereler için bir referans noktası kabul ediliyor. 12 yıl içinde seragazı emisyonlarını neredeyse yarı yarıya azaltmak içinse başta kömür, petrol ve doğalgaz olmak üzere fosil yakıt kullanımında ciddi oranlarda azaltıma gidilmesi gerektiriyor.

Türkiye’nin isteği gündem dışına itildi
Tam adı, Birleşmiş Milletler (BM) İklim Değişikliği Çerçeve Anlaşması 24. Taraflar Konferansı (COP24) olan iki haftalık müzakereler Türkiye adına adeta başlamadan sona erdi. Türkiye, İklim Değişikliği Çerçeve Anlaşması’ndaki pozisyonunu değiştirmek için toplantı öncesi yer aldığı Ek-1 Grubundan çıkmak istediğini BM Sekretaryası’na iletmişti. Bu istek toplantının ilk günü müzakerelerin yarım saat geç başlamasına neden oldu. Tartışmalar sonucunda Türkiye’nin isteği gündem dışı bırakıldı.

Türkiye, daha önce de benzer girişimlerde bulunmuş, gelişen ülkelere maddi yardım yapması istenen Ek-2 listesinden çıkarılmıştı. 1992’de OECD üyesi olan ve ekonomisi geçiş sürecindeki ülkelerden oluşturulan Ek-1 listesinden çıkma isteğinin ardında, Türkiye’nin iklim fonlarından daha fazla yararlanabileceği “iddiası” yer alıyor. Türkiye’nin Paris Anlaşması kapsamında verdiği seragazı emisyonlarını 2030’a kadar iki katına çıkarma taahhüdü, güçlü bir hedef konmamasına rağmen neden daha fazla maddi yardım talep ediliyor eleştirisini gündeme getiriyor. Türkiye, Paris Anlaşması’nı imzalayan ancak taraf olmayan 13 ülkeden biri. Türkiye’nin, 2020 yılında hayata geçecek anlaşmaya taraf olmaması halinde süreç dışında kalması söz konusu. BM Genel Sekreteri
Antonio Guterres’in dediği gibi, “Tren istasyonu terk etti, içinde olmayanlar arkada kalacak.”

Paris Anlaşması Kurallar Kitabı
Konferansın ikinci ve son haftasından herkesin beklentisi farklı. En büyük beklenti bir yıl sonra görevi Kyoto’dan devralacak Paris Anlaşması’nın nasıl işleyeceğini gösteren, “Kurallar Kitabı”nın ortaya çıkması. Emisyoların nasıl ölçüleceği, raporlanacağı, finansal destekler ve uyum gibi konularda büyük ölçüde uzlaşma sağlansa da özellikle emisyon azaltımı konusunda görüşmelerin sürdüğü belirtiliyor. Anlaşma kapsamında ülkelerin taahhüt ettiği seragazı emisyon azaltımlarının bilim insanlarının 1,5 derecelik hedifinden çok uzak olduğu ve dünyayı üç derecelik bir ısınmaya götüreceği biliniyor. Bazı ülkeler “politik hedef” diye adlandırabileceğimiz iki derecelik artışı daha gerçekçi buluyor. Mevcut ve yetersiz taahhütlerin iyileştirilip iyileştirilemeyeceği ve bunun Kurallar Kitabı’nda nasıl tarif edileceği hala büyük bir soru işareti.

İklim eylemcileri Polonya'ya giremedi

Özgür Gürbüz-BirGün / 9 Aralık 2018 Katoviçe-Polonya

İlk haftası geride kalan Birleşmiş Milletler (BM) iklim konferansında
eylemciler polis engeline takıldı. Polonya’nın Katoviçe kentinde devam eden ve kısaca COP24 diye adlandırılan görüşmelerden daha kuvvetli bir sonuç çıkmasını isteyen çevreciler dün (8 Aralık) Katoviçe kentinde bir yürüyüş gerçekleştirdi. Yürüyüşe katılmak için Polonya’ya gelmek isteyen 12 eylemcinin ülkeye girişine ise izin verilmedi. 350.org grubuna göre, son üç gün içerisinde Polonya’ya girmesine müsaade edilmeyen kişi sayısı 170'i buldu. Çekya üzerinden trenle Polonya’ya gelen Zanna Vanrentergh adlı eylemci ise Belçika Elçiliği’nin devreye girmesiyle ülkeye giriş izni alabildi.

Polonya hükümetinin bazı eylemcilerin ülkeye girişine izin vermemesi ve tren ve otobüslerde uzun ve gözdağı veren kontroller yapması tepkilere neden oldu. Yüzlerce çevre örgütünün iklim müzakerelerinde ortak hareket etmek için oluşturduğu İklim Eylem Ağı’ndan (CAN) Dr. Stephan Singer, İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin değişmez kurallarından birinin eksiksiz ve etkin bir katılım olduğuna vurgu yaparak eylemcilerin ülkeye girişine izin verilmemesini ciddi bir şekilde değerlendirdiklerini söyledi. 350.org örgütünün yöneticisi May Boeve ise olayı kınayarak, ‘ülkenin güvenliğini tehdit ettikleri’ iddiasıyla Polonya’ya alınmayan bu kişilerin iklim krizine sürdürülebilir çözümler bulmak için uğraşan, bu işe kendini adamış insanlar olduğunu söyledi.

12 eylemcinin ülkeye alınmamasına rağmen iklim yürüyüşü binden fazla kişinin katılımıyla Katoviçe kentinde yapıldı. Yürüyüş sırasında oldukça fazla sayıda polisin görev yapması ve BM İklim Değişikliği Çerçeve Anlaşması’nın 24. Taraflar Toplantısı’nın yapıldığı merkezin etrafının polis kordonuna alınması dikkat çekti.

Çevre kuruluşlarının yanı sıra kadın örgütlerinin, nükleer karşıtı grupların ve bazı siyasi partilerin de yürüyüşe destek verdiği görüldü. Birkaç hafta önce Londra’da beş köprüyü trafiğe kapayan ve kendilerini Yokoluş İsyanı olarak adlandırılan grup da yürüyüş öncesi bir açıklama yaptı. Soğuk havaya rağmen oldukça hareketli geçen yürüyüşte, iklim değişikliğine dikkat çekmek için yaptığı çalışmalarla gündeme gelen Leonardo Dicaprio’nun pankartını taşıyan eylemciler, çocuklarıyla yürüyüşe gelen aileler ve iklim değişikliğinden en çok etkilenmesi beklenen yerli halkların temsilcilerinin katılımı özellikle dikkat çekiciydi.

Dünya yanıyor Türkiye fon peşinde

Dünya küresel ısınmayı nasıl 1,5 derecede tutacağını konuşurken, enerji politikasını kömüre bağlayan Türkiye’nin iklim fonlarından daha fazla yararlanmak için müzakere statüsünü değiştirmeye çalıştığı ortaya çıktı.

Özgür Gürbüz-BirGün/10 Ekim 2018

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) tarafından dün açıklanan “Küresel Isınma 1,5 Derece Özel Raporu”, gezegenin ortalama yüzey sıcaklığını 1,5 derecenin altında tutmak için 12 yılımız kaldığını açıkladı. İklim değişikliğinin bir felakete dönüşmemesi için acil ve eşi benzeri görülmemiş tedbirlerin alınmasını söyleyen rapor tüm dünyada konuşulurken, BirGün’ün ulaştığı bilgiler, Türkiye’nin iklim müzakereleriyle ilgili radikal bir değişikliğe hazırlandığını ortaya çıkardı. Türkiye, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nde yer aldığı EK-1 listesinden çıkmak için ilgili BM Sekretaryası’na başvurdu. Türkiye’nin başvurusu, bu yıl sonunda Polonya’nın Katoviçe kentinde düzenlenecek 24. Taraflar Toplantısı’nda (COP24) gündeme alınabilir.

Türkiye’nin bu isteğinin ardında yatan nedenlerin başında, gelişen ülkelere iklim değişikliğini durdurmak için finansman sağlayan Yeşil İklim Fonu’ndan yararlanmak olduğu tahmin ediliyor. Türkiye, daha önceki yıllarda Yeşil İklim Fonu’ndan para almak istediğini dile getirmiş, EK-1 ülkesi olmasının bunun önüne geçtiğini belirtmişti. İlgili bakanlıkların, kalkınma bankalarından gelecek maddi desteğin ve teknoloji transferinin de azalacağı endişesi taşıdığı ve bu nedenle EK-1’den çıkmak için başvurma kararı aldığı da kulislerde konuşuluyor. Türkiye’nin talebinin kabul edilmesi için Çerçeve Sözleşmesi’ne imza atmış ülkelerin oy birliğiyle karar alması gerekiyor.

Türkiye’nin girişimi olumlu sonuçlanmayabilir
Marmara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Semra Cerit Mazlum, Türkiye’nin daha önce benzer bir girişimde bulunduğunu ve başarılı olamadığını hatırlatarak bu girişimin de sonuçsuz kalabileceğini belirtiyor. Mazlum, Türkiye’nin en büyük kaygısının, ileride EK-1 ülkelerinin de finansman sağlayıcı konumuna düşmesi olduğunu tahmin ediyor. Benzer ülkelerin raporlarını incelediğini belirten Mazlum, bizimle aynı konumdaki ülkeler için böyle bir durumun henüz gerçekleşmediğine de dikkat çekiyor. Bazı kurumların da EK-1 listesinde kaldığı sürece Türkiye’nin iklim rejimi dışında yer alan fonlara (Avrupa Yatırım Bankası gibi) erişiminin kısıtlanacağı fikrinde olduğunu söyleyen Mazlum, “Bütün bunlar birleştiğinde EK-1’de kalmak Türkiye açısından dezavantajlı gözüküyor, belki de bu yüzden bir kez daha çıkmayı denemek istediler” diyor.

Kutup ayısı: "Bozuk paraya değil değişime ihtiyacım var"
Semra Cerit Mazlum, Türkiye’nin iklim politikalarındaki sorunun başka bir yerde olduğunu düşünüyor. “Türkiye’nin iklim fonlarına erişememeyi ya da EK-1’de kalmayı, iklim değişikliğini önleme ve iklim değişikliğinin etkilerine uyum sağlama konusunda harekete geçmemenin gerekçesi olarak kullanması yanlış bir politika. Uluslararası düzeyde istediği sonuçları elde edemeyince ulusal düzeyde de gerekli iklim politikaları geliştirilmiyor. Ulusal düzeyde alınacak önlemlerin fonlara erişim koşuluna bağlanmaması lazım” diyen Mazlum, Türkiye’nin ulusal düzeydeki çabayı güçlendirecekse rejim içindeki fonlardan yararlanmasının sorun olmadığını, bu olmazsa da rejim dışında da çok sayıda iklim finansmanı fırsatı olduğunu belirtiyor. Mazlum’un bu yorumu Akla hemen AB’nin iklim fonlarını getiriyor. Türkiye, Ukrayna ile birlikte bu fonlardan en çok yararlanan ülke.

Gündem kömürü hayatımızdan çıkarmak
Avrupa İklim Eylem Ağı (CAN Europe) Türkiye temsilcisi Elif Gündüzyeli ise OECD üyesi Türkiye'nin EK-1’den çekilme isteğinin uluslararası iklim müzakerelerinin tartışma gündemine uymadığına dikkat çekiyor. Mevcut gündem, Paris Anlaşması'nın etkili bir biçimde uygulanması için kuralları ortaya koyma odaklı diyen Gündüzyeli, “Dün yayımlanan IPCC, 1,5C derece özel raporu dünyada kömürlü termik santrallerin 2050'ye kadar kapatılması gerektiğini söylüyor. Bu çerçevede yapılan pek çok modelleme, bunun en adil yolunun 2030'a kadar AB ve OECD üye ülkelerinin, 2040'a kadar Çin’in ve 2050’ye kadar da daha yoksul ülkelerin tüm kömür kaynaklı enerji üretimini bitirmesi olduğunu söylüyor. Yani artık hangi ülke karbonunu ne kadar artırsın konusu masada olamaz. O yüzden esas önemli olan devletlerin çerçeve sözleşme kapsamında hangi ekte oldukları değil; dünyanın insanlık yaşamına elverişli bir halde kalabilmesi için sorumluluk almaları.

***
EK-1 nedir?
İklim müzakerelerinin temelini oluşturan EK-1, EK-2 ve Ek Dışı Ülkeler listeleri, ülkelerin gelişmişlik ve zenginlik seviyelerine göre sorumluluklarını belirliyor. OECD ve AB üyesi ülkelerin ağırlıkla yer aldığı EK-1 listesinden, seragazı emisyonlarını sınırlandırmaları bekleniyor. 23 ülke ve AB’nin yer aldığı EK-2 grubundan ise bu yükümlülüklere ilaveten, diğer ülkelere finansman ve teknik destek sağlamaları da bekleniyor. Ek Dışı Ülkeler’in ise seragazı emisyonu azaltma sorumluluğu bulunmuyor. Türkiye sürece EK-1 ve EK-2 ülkesi olarak başlamış, 2001 yılında Marakeş’te düzenlenen Taraflar Konferansı’nda (COP7) EK-2 listesinden çıkmıştı. 2010 yılında Cancun da gerçekleşen toplantıda ise EK-1 ülkelerinden farklı bir konumda olduğunu kabul ettirmiş, finansman, kapasite geliştirme ve teknoloji transferi almanın yolunu açmıştı.

Kaç derecelik bir dünya istersiniz

Özgür Gürbüz-BirGün/9 Ekim 2018

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) dün merakla beklenen, “1,5 Küresel Isınma Özel Raporu”nu açıkladı. Dünyanın ortalama yüzey sıcaklığındaki artışın, sanayileşmeden önceki döneme göre 1 dereceyi bulduğuna dikkat çeken rapor, sıcaklık artışının kritik eşik kabul edilen 1,5 derecenin altında tutulması için az da olsa hâlâ umut var diyor. Umut var ama eylem yok çünkü mevcut ekonomik ve enerji politikaları sürdürülürse 3 derecelerin üstü bile görülebilir. Aradaki fark 1,5 derece ama kaybedeceklerimizi anlatacak kelimeleri bulmak zor.

Kaç derecelik bir dünyada yaşamak istediğimiz aslında bize bağlı. Petrol, kömür ve doğalgaz yakarak, çok tüketen bir dünyada ısrar edersek daha fazla ısınacağımız kesin. Hesap ortada. Sıcaklık artışını 1,5 derecenin altında tutmak için (%67 olasılıkla) atmosfere bırakabileceğimiz seragazı (karbondioksit eşdeğeri-CO2e) miktarı 570 gigaton civarında. Mevcut durumda yılda 52 gigaton seragazını atmosfere bıraktığımız düşünülürse, bütçemizi 12 yıl gibi bir sürede tüketeceğimiz görülebilir. Ondan sonrası tufan… Yapmamız gereken 2030’a geldiğimizde atmosfere bıraktığımız yıllık seragazı miktarını 25-30 gigatona, 2050’de ise sıfıra düşürmek. O yüzden de tüm ülkelere, şirketlere ve haliyle hayat tarzını değiştirmek zorunda olan herkese görev düşüyor. Bunun gönüllülükle olamayacağı açık, karbonsuz bir hayat için katı kurallar konması gerek. Hükümetleri eyleme geçmeye zorlamalıyız.

Olur da sıcaklık artışını 1,5 derecede durduramazsak başımıza ne gelecek, onu da söz konusu rapor söylüyor. İklim değişikliğinin halihazırda etkilerini gösterdiğine dikkat çeken IPCC bilim insanları, yarım derecelik farkın bile ortaya çıkacak hasar ve can kaybını önlemede büyük fark yaratacağına dikkat çekiyor. Örneğin, 1,5 derecenin altında kalırsak, insan nüfusunun sadece yüzde 14’ü her beş yılda bir sıcak hava dalgalarından etkilenecek. 2 dereceye çıkarsak bu oran yüzde 37’e çıkıyor. 2003 yılında Avrupa’da binlerce insanın aşırı sıcaklar yüzünden öldüğünü düşünürsek, on binlerce insanın hayatının risk altında olduğunu görebiliriz. 

1,5 derecelik ısınmada 1,5 milyon ton daha az balık avlanacakken 2 derecede sorun ikiye katlanıyor ve 3 milyon tona çıkıyor. Yarım derecelik artış iki kat daha büyük sorun yaratıyor. Dünyadaki bitkilerin yüzde 8’i yaşam alanlarının yarısını 1,5 derecelik artışta kaybediyor. Bu oran 2 derecede yüzde 16’ya çıkıyor. Su sıkıntısı yaşayacak insan sayısı da aynı şekilde, yarım derecelik artışla ikiye katlanıyor.

İşin hesap kitap bölümü böyle. Politikası ise farklı çalışıyor. İki ay sonra Polonya’da gerçekleşecek BM’in iklim zirvesinde (COP24) taraflar yine masaya oturacak ve önlerinde bilimin onlara sunduğu bu veriler olacak. Buna rağmen masadan dünyadaki tüm canlıların lehine bir anlaşma umuduyla mı kalkacaklar yoksa birkaç şirketi ve devletin istediğini mi yapacaklar göreceğiz. İklim değişikliği sorunu bilimsel raporlarla hiç olmadığı kadar net bir şekilde önümüze konmuş durumda. Sorunu ve yaratacağı yıkımı biliyoruz. İnsanın hırsının önüne geçebilecek miyiz, onu ise bilmiyoruz.

Çimento cenneti Türkiye

Özgür Gürbüz-BirGün/24 Eylül 2018

Dünyada çimento üretimi, iklimi değiştiren küresel seragazı emisyonlarının yüzde 8’inden sorumlu (2015). Bütün çimento fabrikalarını bir bayrak altında toplasak, Çimento Cumhuriyeti, Çin ve ABD’den sonra atmosfere en çok seragazı bırakan üçüncü ülke olurdu. Chatham House’un düşük karbonlu çimento ve beton üretimini mercek altına alan raporu durumu böyle özetliyor.

Dünyanın başına bela olan çimento kaynaklı emisyonların azalmasında Türkiye’nin sorumluluğu da büyük çünkü Türkiye, dünyanın en büyük beş üreticisi arasında. İhracatta ise dünya üçüncüsü; ürettiği çimentonun yaklaşık 8 milyon tonunu ihraç ediyor. Dünya üçüncülüğüne rağmen ithalattan gelen para ise 2017’de 531 milyon dolar.

Türkiye’nin sattığı çimentonun en büyük alıcısı Suriye, onu ABD ve İsrail izliyor. Ne kadar “düşmanca” tavır sergilediğimiz ülke varsa onlara çimento sattığımıızı da belirtelim. ABD’yi boykot etmek için Washington portakalı kesmeyi düşünenler varsa, çimento ihracatını kesmek daha iyi bir seçenek olabilir. ABD’yi betonsuz bırakabilir, medeniyetten uzaklaştırabiliriz...

Üretiminde oldukça fazla enerji harcanan çimento hammaddesi klinkeri de üretip ihraç ediyoruz. Yılda 5 mlyon ton klinker ihraç eden Türkiye, çevre konusundaki duyarsızlığından dolayı dağını, taşını gemilere koyup 90 farklı ülkeye gönderebiliyor. Şirketlerin kasasına girenin 531 milyon dolar olduğunu düşünürsek ülkenin kasasına kalanın kaybedilen doğaya ve iklim krizini desteklemeye değer olup olmadığını oturup düşünmekte fayda var. Brezilya, Kanada, Gana ve Haiti gibi ülkelerin neden bu üretimi kendi ülkelerinde yapmayıp bizden satın almayı tercih ettiğini iyi düşünmeliyiz.

Çimento sektörü de aynı kömür santralları gibi, Türkiye’nin bir iklim hedefi olmamasından, Paris Anlaşması’nı onaylamamasından faydalanıyor. Çimento fabrikaları ülkenin ihtiyacından fazlasını üretiyor. Türkiye çimento fabrikaları için bir cennete dönmüş. Her yer fabrika, bütün tepeler taş ocağı olmuş. Dünyada üretimde ilk sıralarda olunmasına rağmen kapasite kullanımının 2017’de yüzde 62’de kaldığını da hatırlatalım. Enerjide yüzde 75’lere varan dışa bağımlılığı, çimento sektörünün çevreye verdiği zararı düşünmeden Türkiye’yi, dünyanın çimento üreticisi yapmak nasıl bir planlama veya öngörünün sonucu, anlamak mümkün değil.

İçinde bulunduğumuz iklim krizinin ne kadar ciddi olduğunu artık erik büyüklüğündeki dolulardan, sellerden biliyoruz. Onu durdrumak için de her sektörün kendini karbonsuzlaştırması yani üretim süreçlerinden petrol, kömür ve doğalgazı çıkarmaları gerekiyor. Çimento gibi enerji yoğun bir sektörün hiçbir şey yapmaması da beklenemez. Türkiye’de çimento sektörünün büyüklüğüne bakarsak, iklim konusunda  başımızı sadece kuma değil betona da gömdüğümüzü söyleyebiliriz.

Sadece, “çimento kötüdür” demek yeterli değil, çözümü de konuşalım. Türkiye’nin ihracatı değil ihtiyacı düşünerek çimento üretmesi, inşaat sektöründe yeniden kullanımı artırması, gereksiz çimento kullanımının önüne geçmesi, üretimin de iklime daha az zarar verecek şekilde yapılmasını sağlayacak kuralların hayata geçirmesi gerek. Mikro çözümler de önerilebilir. Apartmanların etrafını duvarlarla çevirmek yerine çalılar dikmeli, her boş gördüğümüz yere beton dökmekten vazgeçmeliyiz.

Üretim sürecinde emisyonların azaltılamsında ise anahtar kelime “klinker”. Klinker çimentonun ham maddesi ve çimento kaynaklı emisyonların yarısından sorumlu. Klinker yerine alternatif hammaddeler kullanılabilir, enerji kaynağı seçiminde de fosil yakıtlardan kaçınılabilir. Dünyada örnekleri var. İnşaat sektöründe yaşanan kriz tüm bu politikaları hayata geçirmek için bir fırsat yaratıyor. Hazır işler durmuşken iş yapış tarzımızı değiştirelim. Radikal önlemler almaktan değil, iklim krizinden korkmalıyız.

Seller akıyor hükümet bakıyor

İklim krizinin etkilerini seller, su baskınları ve kuraklıkla her geçen gün daha fazla hisseden Türkiye, iş krizden çıkacak politikalar üretmeye gelince ortada görünmüyor.

Özgür Gürbüz-BirGün/11 Haziran 2018

Türkiye, kişi başına düşen seragazı emisyonu
Bu yazı bir tür isyan yazısı aslında. Ankara’dan, oradan buradan su baskınlarıyla ilgili haberleri okumaktan bıkmış birinin yazısı. İklim değişikliği aşırı hava olaylarını artıracak, kuraklıkların, yağışların şiddeti ve sıklığı artacak diye bilim insanları yıllardır uyarıyor. Kentlerimizin altyapı sorunu malum. İklim değişikliğine uyum için hiç çaba harcamamaları da buna eklenince yüzen çöp tenekesi fotoğraflarla doluyor gazeteler. Alt geçitler hamam, bayırların dibi nehir oluyor. Peki, en büyük sorumlu iktidar bu konuda ne yapıyor? Bu yazı onun yazısı.

Yapılacak iki iş var artık. Birincisi iklim değişikliğini durdurmak; bu da fosil yakıtlardan (petrol, kömür ve doğalgaz) vazgeçerek olacak. Böylece iklimi değiştiren seragazı emisyonlarını azaltacağız.

İkinci yapılacak iş ise değişime karşı hazırlanmak, uyum sağlamak. Aşırı hava olaylarından, göçlerden, olası çatışmalardan korunmak için tedbir almalıyız. Deniz seviyesinin yükselmesine karşı gerektiği yerde setler yapmaktan tatlı su kaynaklarını tuzlu sudan ve aşırı tüketimden korumaya, şiddetli yağışlar sonucu biriken suları alıp götürecek mazgallardan yağmur suyu hasadına kadar bizi bekleyen onlarca farklı iş var.

İklim değişikliği durdurulamaz noktaya gittiğine göre ikisini birden yapmakta fayda var. Artık iklim değişikliğini anlatma değil, çözümü hayata geçirme aşamasındayız. Zaman daralıyor. Buzullar eriyor ama sorun sadece orada değil. İklim değişikliği 100 yıl sonra daha korkunç bir noktaya gidebilir ama bugün de can alıyor. Yaşadığımız kentlerde, bir alt geçitte, kuraklıktan kavrulan bir tarlada, yazın ölümlere neden olan bir sıcak hava dalgasında, toprağın azalan neminde. Elini taşın altına koymayan yanar. Böyle bir ısınma bahsettiğimiz. Daha az tüketmeyen, enerjiyi verimli kullanmayan, kendini düşünen herkesin günahı büyük. Kimsenin de “bana bir şey olmaz” deme şansı yok.

Elbette harekete geçmek zorundayız ama bu iş bireylerin hassasiyetiyle çözülecek bir sorun değil. Devletlere, belediyelere ve uluslararası bir anlaşmaya ihtiyacımız var. 

Şimdi biz Türkiye’ye bakalım. Uyum ya da azaltım, bakın bakalım iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi neleri yapıyor ya da yapmıyor.

* Türkiye seragazı emsiyonlarını azaltmıyor. 2016 sonunda Türkiye’nin seragazı emisyonları 496 milyon tona (karbondioksit eşdeğeri) çıktı. Paris Anlaşması öncesi, 2012 yılında 440 milyon tondu.

* Türkiye, 2015 yılında imzaladığı Paris Anlaşması’nı onaylamadı. İmza atan 197 ülkeden 178’i onayladı. Kalan 19 ülke arasında Türkiye’nin yanı sıra Rusya, Angola, İran, Irak, Kırgızistan, Eritre ve Yemen’i sayabiliriz. Suriye’nin bile taraf olduğunu söylemekle yetineyim. Türkiye’nin uluslararası görüşmelerde

* Türkiye, Paris Anlaşması’nı onaylasa da verdiği taahhüt tüm ülkeler içinde en zayıf olanlardan biri. Türkiye’nin 2030 iklim hedefi emisyonlarını 929 milyon tona çıkarmak. Neredeyse 12 yıl içinde ikiye katlamak. Türkiye’nin tek vaadi, hiçbir şey yapmazsa 1 milyar 175 milyon tonu bulacağını öne sürdüğü emisyonlarının artışını biraz düşürmek. Bu da benzer ekonomik güçteki ülkelerin hedeflerine kıyasla oldukça zayıf. Herkes Türkiye gibi hedef alsa ortalama sıcaklık artışının bırakın 2 derecede sınırlanmasını, 4 derecenin de üstüne çıkacağı belirtiliyor. Üzerimize düşeni yapmaktan o kadar uzağız.

Türkiye'nin Paris Anlaşması tahhüdü

* Türkiye’nin enerji politikaları iklim merkezli ve tutarlı değil. Rüzgar ve güneş alanında gelişmeler yaşansa da kömür yatırımlarının sınır konmaksızın artırılması, ulaşımda kara ve havayolu taşımacılığının artırılması yenilenebilir kaynaklı iyileşmeyi gölgede bırakıyor.

* Türkiye, her yıl BM’nin iklim değişikliği toplantılarına gidiyor ancak Paris’e taraf olmuyor. Üstelik, daha gerçekçi bir hedef için elini taşın altına koymamasına rağmen mali yardım istiyor. Halbuki, sadece AB’nin iklim finansmanına bakıldığında Türkiye Ukrayna ile birlikte en çok yardım alan ülke çıkıyor. 2013 ile 2016 yılları arasında AB’nin iklim finansmanının yüzde 35’i Afrika’ya, yüzde 33’ü ise Türkiye’ye gitmiş. 667 milyon avro destek alan Türkiye, Avrupa’dan iklim konusunda belki de en sıkıntılı ülkelerin olduğu Afrika kıtası kadar destek almış. Bu destek, Avrupa Yatırım Bankası’nın kredileri ve hibelerden oluşuyor.

Tablo ortada. İşin en trajik yanı ise Türkiye gibi enerji yoğunluğu yüksek (enerjiyi kötü kullanan) güneş ve rüzgar gibi karbonsuz kaynaklar açısından zengin bir ülkenin, doğalgaz, petrol ve kömür gibi büyük bir bölümü dışa bağımlı kaynaklarla yoluna devam etmek istemesi. Tünellerin suyla dolmamasını istiyorsak yapmamız gereken enerji tüketimini azaltmak, enerjiyi verimli kullanmak ve ithal fosil yakıtlar yerine yerli yenilenebilir enerjiye geçmek. Yoksa değil Ankara’nın tünelleri, tüm ülke benzer felaketleri yaşayacak.

Adalet ve Kalkınma Partisi ülkeyi sel götürürken camdan bakmakta ısrar edecek gibi durduğu için siz en iyisi önümüzdeki seçimde iklim değişikliği konusunu da beraberinizde sandığa götürün. Bakarsınız iktidar partisinin ya da diğer partilerin camında bir hareketlilik olur.

İklim krizi tarımı tehdit ediyor

Özgür Gürbüz-BirGün/19 Mart 2018

24 aylık kuraklık haritası
BM Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) son raporuna göre, 2005-2015 yılları arasında meydana gelen doğal afetlerin tarıma verdiği zarar gelişen ülkelerde 96 milyar doları bulmuş. Bu zararın yarısı Asya’da meydana geldi. Kuraklık en büyük etken; doğal afetlerden en çok etkilenenler ise yoksul çiftçiler.

Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün 2017 yılını kapsayan kuraklık analizleri, Türkiye’nin Doğu, Güneydoğu Anadolu ve İç Anadolu bölgelerinin bir bölümünde “şiddetli kuraklık” yaşandığını gösteriyor. Birkaç ay önce bu analizlerden bahsetmiştik. 2018’in ilk aylarındaki yağışlar da bu durumu pek değiştirmişe benzemiyor. Erzurum, Ağrı, Muş, Bitlis, Mardin, Tunceli, Kırşehir, Kayseri, Erzurum ve Erzincan civarında kuraklık riski devam ediyor.

FAO’unun raporundaki uyarıyı dikkate alarak, ülkenin doğusunda yaşanan kuraklığa ve o bölgelerde tarım yapan çiftçilere destek vermeye hazırlanmak gerek. Kısa dönemde çözüm zararı karşılamak olabilir ama uzun dönemde yapılacak iki iş var. Birincisi iklim krizinden çıkmamızı sağlayacak fosil yakıt (kömür, petrol ve doğalgaz) bağımlılığını azaltmak. Türkiye bu konuda şu ana kadar kayda değer bir ulusal politika belirlemedi. İkincisi ise iklim değişikliğine direnme gücünü artıracak uyum çalışmalarını artırmak. Yoksa iklim kaynaklı aşırı hava olayları başta tarım sektörü olmak üzere tüm yaşamsal sektörlere ciddi zarar verecek.   

İklim değişikliği dolu, sel baskını, orman yangını gibi aşırı hava olaylarının sıklığını ve şiddetini artırıyor. Bu da zaten zor koşullarda üretim yapan çiftçinin işini daha da zorlaştırıyor. FAO Genel Direktörü José Graziano da Silva “Bitki ve hayvancılık üretiminin yanı sıra ormancılık, balıkçılık ve su ürünlerini kapsayan tarım sektörleri; iklim ve piyasa oynaklığı, zararlılar ve hastalıklar, aşırı hava olayları ve giderek artan uzun süreli krizler ve çatışmalar gibi birçok riskle karşı karşıya.” diyor. FAO’nun raporundaki maddi zararların dağılımını gösteren tablo, iklim krizinin bizi en çok hangi alanlarda etkileyeceğinin işaretlerini gösteriyor.

Doğal afetlerin gelişen ülkelerde tarıma verdiği zarar (2005-2015) (ABD Doları)
Kuraklık
29 milyar
Depremler/heyelanlar
19 milyar
Su baskınları
10,5 milyar
Aşırı sıcaklık ve fırtına gibi meteorolojik afetler
26,5 milyar
Hastalık ve istila gibi biyolojik afetler
9,5 milyar
Söndürülmesi güç yangınlar
1 milyar

Kuraklık kaynaklı zararın yüzde 83’ünün tarım sektöründe meydana geldiğini vurgulayalım. Türkiye’yi sadece bu yıl değil önümüzdeki yıllarda da bekleyen kuraklık tehlikesinin zaten su zengini olmayan ülkemizde ne kadar büyük sorunlar yaratabileceğini hatırlatalım. Afetlerden en çok mahsul ve hayvanların zarar gördüğünü söylemeye bile gerek yok sanırım.

Hayvancılığın üzerindeki tehdit daha da fazla. Herhangi bir doğal afete maruz kalan hayvanlar, o afetten dolayı ölmeseler bile hasta olabiliyor ya da zayıf düşebiliyor. Sel baskınları ve kuraklık durumlarında salgın hastalıkların yayılması da hızlanıyor. 2005-2015 yılları arasında yaşanan iki salgın vakası, FAO’nun raporunda “iklim değişikliği ilişkisi tartışmasız” diyerek örnek gösterilmiş. Sibirya’da binlerce Ren Geyiği’nin ölümüne yol açan şarbon salgını ve zaman zaman Türkiye’de de görülen Mavi Dil hastalığı.

Kuraklık ve sel deyince sadece maddi hasar aklımıza gelmemeli. Etkileri uzun yıllarca görülebilecek salgınlardan, ekonomik kayıptan, işini ve toprağını kaybeden insanların zorunlu göçlerinden bahsediyoruz. İklim kriziyle körüklenen doğal afetler sadece tarım sektörünü de etkilemiyor. BM kaynakları, doğal afetlerin yıllık ekonomik maliyetin 250-300 milyar doları bulduğunu, gelişen ülkelerde her yıl 54 bin insanın canını aldığını ve 97 milyonun da hayatını etkilediğini söylüyor. Haliyle korunmasız yoksullar, zengin ülkelerden daha fazla etkileniyor. Sizce kafamızı kumdan çıkarmanın vakti gelmedi mi?