Poşeti görüyor termik santralları görmüyor

Çevreyi korumak için naylon poşetleri paralı yapan hükümet, özelleştirilen termik santralların filtre ve baca gazı arıtma tesisi olmadan 2 yıl daha çalıştırılması için yasa teklifi hazırladı.

Özgür Gürbüz-BirGün/10 Ocak 2019

Termik santralların satışını kolaylaştırmak için özelleştirilen santrallara verilen çevreyi kirletme hakkı, iki yıl daha uzatılıyor. 4 Haziran 2016 tarihinde Elektrik Piyasası Kanunu’nda yapılan değişiklikle özelleştirilen santralların çevre mevzuatına uyumu için 3,5 yıl süre verilmiş, bu santrallar her türlü ceza ve yaptırımdan muaf tutulmuştu. Adalet ve Kalkınma Partisi milletvekillerince hazırlanan kanun teklifi Meclis’te kabul edilirse, mevcut 10 santral ve özelleştirilecek yeni santrallar iki yıl daha aynı şekilde çevreyi kirletebilecek.

Sanayi, Ticaret, Enerji, Tabii Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji Komisyonu’nda görüşülecek, “Maden Kanunu ile Bazı Kanunlarda ve Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi” kabul edilirse sadece daha önce özelleştirilen santrallar değil yeni özelleştirilecek santrallar da 31 Aralık 2021 tarihine kadar bu muafiyetten yararlanacak. Özelleştirilmiş santralların 2019 Haziran ayına kadar arıtma tesisleri için yapım sözleşmesi imzalaması yetecek.

Filtresi olan bile çalıştırmıyor
2016 yılında getirilen muafiyet nedeniyle şirketler, halihazırda sahip oldukları filtre ve baca gazı kükürt arıtma tesislerini (desülfürizasyon) bile çalıştırmaktan kaçınıyor. Bursa Tabip Odası, Çevre Bakanlığı’na santrallarla ilgili sorunu iletmiş, kendilerine gelen resmi yazıda, “Özelleştirme koşulları arasında 2020 yılına kadar bunların kirliliği ile ilgili herhangi bir izleme, denetleme ve cezayı süreç uygulanmayacak” yanıtı verilmişti. Yasa değişikliği nedeniyle halk sağlığını ve çevreyi tehdit eden gaz ve katı partiküller hiçbir önlem alınmadan doğaya bırakılıyor. Üç yıllığına çıkarılan ve şimdi 2 yıl daha uzatılmak istenen muafiyetin, kömürle çalışan eski termik santralları alan şirketleri, çevre cezalarından ve yükümlülüklerinden kurtararak ek gelir sağlamak amacıyla yapıldığı düşünülüyor.

Şirketler sürenin uzatılacağını biliyordu
TMMOB Makine Mühendisleri Odası Enerji Çalışma Grubu üyesi Orhan Aytaç tarafından hazırlanan, “Kömür Yakıtlı Termik Santrallerin Baca Gazındaki Kirleticiler, İzin Verilen Salım Sınır Değerleri, Ülkemizdeki Santrallerdeki Baca Gazı Arıtma Tesislerinin Güncel Durumu” adlı makale Türkiye’deki durumu gözler önüne seriyor. 2013 ila 2015 yılları arasında özelleştirilen santrallara tanınan uyum sürecinin yılsonunda biteceği bilinmesine rağmen firmaların gereken adımları atmadığı görülüyor. Özelleştirilen 10 kömür santralının yarısında baca gazı arıtma tesisi yok, olanların çoğunun da iyileştirilmesi gerekiyor. Aralarında Afşin Elbistan A, Tunçbilek, Soma, Seyitömer, Çatalağzı ve Çan termik santralının da bulunduğu birçok santralda baca gazı arıtma tesisi yok.

Emisyon sınır değerleri aşılacak
Özelleştirilen santralların hiçbiri, Sanayi Kaynaklı Hava Kirliliğinin Kontrolü Yönetmeliği’nce belirlenen ve 8 Haziran 2019 tarihinden itibaren geçerli olacak yeni emisyon sınır değerlerini tutturacak arıtma tesisine sahip değil. Normal şartlarda santralların altı ay sonra çalıştırılmaması gerek. Yasa değişikliği gerçekleşirse santrallar bu yönetmelikten de muaf tutulacak. Şirketlerin yeni sınır değerleri bilmesine rağmen gerekli hazırlığı yapmamaları, muafiyet getiren yasa değişikliğinden haberdar oldukları izlenimini doğuruyor.

Arz fazlası var
Yeni yasa tasarısında santrallara iki yıl ek süre verilmek istenmesinin nedeni ise söz konusu tesislerin uzun yapım süresi ve yapım sırasında elektrik üretiminin aksaması nedeniyle arz güvenliğinin tehlikeye gireceği şeklinde açıklanıyor. Türkiye’nin elektrik tüketiminde en yüksek talebin 47 bin MW civarında olduğu, kurulu gücün ise yaklaşık 90 bin megavatla talebin neredeyse iki katına yaklaştığı gerçeği ise bu gerekçeye gölge düşürüyor.

***
Anayasa Mahkemesi Karşı Çıkmıştı
Termik santrallara çevreyi kirletme özgürlüğü tanıyan değişiklik ilk kez 6446 sayılı ve 14 Mart 2013 tarihli Elektrik Piyasası Kanunun Geçici 8. maddesiyle gündeme gelmişti. Geçici 8. madde, kamu tarafından işletilen, özelleştirilmiş ve özelleştirilecek santrallara, çevre mevzuatına uyumuna yönelik yatırımlarını gerçekleştirmesi ve çevre mevzuatı açısından gerekli izinlerini tamamlanması amacıyla 31 Aralık 2018 tarihine kadar süre veriyordu. Bu sürenin üç yıl uzatılması konusunda da Bakanlar Kurulu’nu yetkili kılıyordu. CHP’nin başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesi, 22 Mayıs 2014 tarihli kararıyla geçici 8. maddeyi iptal etti. Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararının yürürlüğe girmesinden yaklaşık altı ay sonra, 4 Haziran 2016 tarihinde kabul edilen Elektrik Piyasası Kanunu İle Başka Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile geçici 8. madde değiştirilerek yeniden hayata geçirildi ve söz konusu santrallara 31 Aralık 2019 tarihine kadar muafiyet tanındı.

Poşet paraları atık işçilerine maaş olsun

Özgür Gürbüz-BirGün / 3 Ocak 2019

2019’da naylon poşetlerin 25 kuruşa satılmaya başlanmasını olumlu karşılayanlar kadar eleştirenler de var. Ortada yanıtlanmamış sorular, yıllardır kullanılan yanlış tanımlar ve de para olunca kafaların karışması normal. Poşetlerden alınan paranın Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın hesabına gitmesi en çok tartışılan konulardan biri. Ben de herkes gibi bu paranın nerede kullanılacağını merak ediyorum. Yeni makam arabası mı alınacak, iftarlara mı harcanacak yoksa geri dönüşümle ilgili bir yatırım mı yapılacak belli değil.

Şeffaflığın azaldığı, yöneticilerin hesap vermediği, Sayıştay raporlarının bile hiçe sayıldığı Türkiye’de naylon poşetlerden toplanan paranın bakanlıkça amaca uygun kullanılıp kullanılmayacağını sorgulayanları eleştiremeyiz. Belli ki toplumun, yukarıda saydığımız örneklerin artması nedeniyle devleti yönetenlere güveni yok.

O zaman başka bir çözüm bulalım. Önerim basit. Yıllardır sokaklarda dolaşarak çöpleri ayıran ve Türkiye’nin atık sorununun çözümü için en kötü koşullarda çalışan atık işçileri bu parayı herkesten fazla hak ediyor. Poşetlerden toplanan para bu işçilerin en azından asgari ücretle çalıştırılması için ayrılabilir. Her gün onlarca sağlık riskine, soğuğa, sıcağa rağmen gece gündüz çalışan bu işçiler en azından bir hayat güvencesine kavuşabilir. Bu sayede, atık toplama işinin daha düzenli yapılması da sağlanabilir. Ücretlendirerek sayılarını azalttığımız naylon poşetlerin çöpe gidenlerini de atık işçileri sayesinde yeniden kullanım için atık getirme merkezlerine gönderebiliriz.

Çevre Bakanı Murat Kurum, yılda 30-35 milyar poşet kullanıldığını söylüyor. Üçte biri paralı olsa 10 milyar poşet eder. Poşet başına bakanlığa verilecek ücretin 15 kuruş olduğunu biliyoruz. Yılda 1,5 milyar Türk Lirası’nı bulan bir gelirden bahsediyoruz. Kesilen cezalarla bu rakam 1,8 milyar TL’ye çıksa asgari ücretle çalışan yaklaşık 50 bin kişi istihdam edilebilir. Tazminatı, yönetim giderlerini de hesaba katalım, mütevazi olalım; siz deyin 25 bin işçi. Hem geri kazanım şahlanır hem de önemli bir sosyal problem çözülür. Çevre Bakanlığı umarım bu fırsatı kaçırmaz.

Atık işçilerinin naylon poşetlerden toplanan gelirle, hakları tanınmış bir geri kazanım işçisi olması, ‘paranın nereye gideceği’ tartışmasını sonlandırabilir ama tek konu bu değil. Marketlerdeki meyve ve sebze reyonlarında kullandığımız ince poşetler ve benzerleri ücrete tabi değil. Ekmek, zeytin, peynir, kargo poşetleri ve uzaktan alışverişte kullanılanlar da kapsam dışında tutulmuş. Çift kat kalınlığı 15 mikrondan az ve 5x3 cm’den küçükler ücretsiz deniyor. Sabah simidi koyduğunuz poşetten, terzinin verdiği torbaya kadar onlarca farklı kalınlık ve büyüklükte poşet var. Ölçüp, biçmeden bu poşetlerin hangilerinin paralı olduğunun anlaşılması için de bir çözüm bulunmalı. Ücretli olanların üzerine yazmak iyi bir fikir olabilir. Bir plastik torbanın üzerine “çevrenizi koruyun” yazmaktan daha anlamlı olabilir.

Bir de kalın poşetlerini ücretsiz ince poşetle değiştirerek cezadan ve uygulamadan kaçmak isteyenler olabilir. Örneğin ekmek, poğaça ve simit satanlar. Her gün ne kadar çok sayıda tüketildiği ortada. İnsanların her sabah bir ekmek, poğaça veya simit için bir poşet tüketmesini önlemek adına bu gibi tüketimin çok olduğu yerlerde ağırlığına bakılmaksızın tüm poşetler paralı olabilir. Yoksa umulan davranış değişikliği yaratılamayabilir.

Yıllardır plastik poşetlerin doğaya verdiği zararı konuşuyoruz ama iş davranış değişikliğine geldiğinde bahane üreten çok oluyor. Bugüne kadar kendiliğinden plastik tüketimini azaltan ne yazık ki çok az insan var. O yüzden, yasaklama ve mali tedbirler zorunlu görünüyor. Elbette biz daha iyi önerileri bulup hayata geçirene kadar.

Yeni yılda yeni bir dünya

Özgür Gürbüz-BirGün/ 27 Aralık 2018

Çevre hareketinin her yılı bir öncekine göre daha fazla mücadeleye sahne oluyor. Mesleki biçimbozum (deformasyon) mu dersiniz, sana öyle geliyor diye benimle eğlenir misiniz bilemiyorum ama diyalektik benim yanımda.

Kapitalizmin doğayı sınırsız bir sermaye olarak görmesi ve tüketmesiyle yıkıma doğru giden bir sürecin içindeyiz. Sermaye kabul edilen doğanın aslında gezegendeki her canlının yaşam kaynağı olması çatışmayı kaçınılmaz kılıyor. “Yıkım uzun zamandır sürüyor ama çatışma neden bu kadar gecikti” diye sorabilirsiniz. Güzel soru.

Çatışmanın gecikmesinin ardındaki neden insanın mücadele sürecine geç katılıyor olması. Doğa uzun zamandır direniyor zaten. Çoğumuz, etkisini hissetmediğimiz doğa yıkımlarına karşı kaygısızız. Ölen tilki, soyu tükenen bir kuş, başka bir ildeki termik santral, günlük hayatımızda gözle görülür bir değişime yol açmıyorsa, onları korumak için mücadele etmek özel bir motivasyon gerekiyor. Kelebek etkisine itirazım yok ama kelebeği göremeyen insan sayısı da çok fazla. O yüzden de evimizin önünde kesilen bir ağaca, binlerce ağacı ve canlıyı öldürecek ancak gözle görünmeyen radyasyondan daha fazla itiraz ediyoruz.

Kapitalizmin hasar verdiği alan büyüdükçe, insanı ve etkileşimde olduğu canlıları rahatsız ettikçe, çevre veya ekoloji mücadelesinin büyümesi de kaçınılmaz. Bu çatışma yeni bir ekonomik ve toplumsal sistemin kurulmasıyla son bulabilir. Diyalektik böyle diyor.

Bu yeni sistemin özünde insan değil doğa olmak zorunda. Hasar almış, kurtarılmayı bekleyen doğa merkezde olmazsa, onun sayesinde yaşayan insanın iyileşmesi de mümkün değil. Açık konuşmak gerekirse, şirket ve kâr merkezli mevcut ekonomik düzeni bir kenara bırakarak işe başlamalıyız. Üretim süreçleri tüketim toplumuna yanıt verecek şekilde düzenlenmemeli. Gerçek ihtiyaçlar ve toplumun yeniden sosyalleşmesi adına bireylere daha fazla zaman yaratacak bir üretim modeli benimsenmeli. Basitçe söylersek, çalışma saatlerinin düşürüldüğü, lüks tüketim malları yerine temel ihtiyaçların önceliklendirildiği ve çalışanların kendilerine daha fazla zaman ayırabildikleri, sosyal bir üretim sürecine geçmeliyiz. Sahip olduğumuz teknolojik gelişimi, plajda bile çalışmak yerine, plaja daha fazla gidebilmeyi sağlayacak verimli üretim yöntemlerinin aracı yapmalıyız.

Üretmek için tüketimi artıran bir sistem artık kabul edilemez. Oturduğumuz yerden kilometrelerce uzakta üretilen gıdayı taşımak için daha fazla çalışmak ve enerji üretmek zorunda kalıyorsak yanlış yaptığımız ortada. Tükettiği yerde üreten, yavaş yaşayan, yaşam kalitesini maddi ama etkisi kısa süreli ürün ve hizmetlerle değil sosyal değerlerle artırmaya çalışan başka bir toplum kurmalıyız. Bu toplum, yükselen çevre mücadelesinin meyvesi olmalı. “Hayatta en çok sevdiğim” diye adlandırdığınız çocuğunuz, sevgiliniz ya da ailenizle haftada bir gün süpermarkette veya alışveriş merkezinde buluşuyorsanız, kısa yaşamınızı çok iyi geçirdiğinizi iddia edemezsiniz. Binlerce icat ve makinanın size sunabileceği dünya bu mu?

Hayatınızı lüks bir yaşam umuduyla elinizden alıp kaçıran, sizi ve doğayı hasta eden, kısa süreli mutluluklarla (yeni bir cep telefonu modeli çıkana kadar) oyalayan, 70 yaşınıza kadar çalışmak zorunda bırakan mevcut sistemden memnun musunuz? Bu sistemin yerine, yılda üç ay tatil vadeden, dostlarınızla ve tüm canlılarla daha mütevazi ama çok daha uzun süre mutlu yaşayabileceğiniz, rekabetin yerini erdemin aldığı ekolojik bir dünya kurmayı önerseler, hayır der miydiniz? Herhalde demezdiniz…

Bütün bunları neden mi yazıyorum? Hani, olur da 2019 için yeni yıl dileği peşine düşmüşsünüzdür. Benimkinden kopya çekmek serbest, o yüzden yazıyorum.

İklim değişikliğinin kitabı var parası yok

Uzun tartışmalara sahne olan Polonya’daki iklim müzakereleri Paris Anlaşması’nın kurallar kitabının çıkmasıyla sona erdi. Gelişen ülkelere mali yardım konusunda ise eksikler var.

Özgür Gürbüz-BirGün/ 17 Aralık 2018

Polonya’da iki haftadır süren iklim müzakereleri 1,5 gün gecikmeyle sonlandı. Taraflar, 15 Aralık Cumartesi gününün son saatlerinde Paris Anlaşması’nın Kurallar Kitabı’nı kabul etti. Tıkanma noktasına gelen müzakerelerden sonuç alınması başta hükümet temsilcileri olmak üzere birçok kişiyi sevindirdi ancak sivil toplum örgütleri başta malis destek olmak üzere çözülmesi bekleyen sorunlar yüzünden endişeli.

Katoviçe’deki BM 24. Taraflar Toplantısı’nın en büyük beklentisi kurallar kitabının çıkmasıydı ancak ikinci bir beklenti ise ülkelerin Paris Anlaşması kapsamında verdikleri seragazı azaltım hedeflerinin iyileştirilmesiydi. Bu konuda aralarında Kosta Rika, Şili, Ukrayna ve Norveç’in de bulunduğu iki elin parmağından az ülke net bir yanıt verdi. Diğer ülkeler ise 2020’ye kadar iklim hedeflerini iyileştireceklerini söyleyerek toplantıdan ayrıldılar. Ülkelerinin mevcut taahhütleri dünyanın ortalama yüzey sıcaklığındaki artışı 3 derecenin üzerine götürüyor. Halbuki, halihazırda 1 dereceye ulaşmış ısınmanın 1,5 derecenin veya en kötü ihtimalle 2 derecenin altında kalması gerekiyor.

Mali konular sıkıntılı
Toplantı sonucunun en zayıf tarafı ise mali konularla ilgiliydi. Gelişmiş ülkelerin 2020 yılından sonra her yıl az gelişmiş ülkelere dağıtılacak Yeşil İklim Fonu’na (Green Climate Fund) 100 milyar dolar ayırması gerekiyor. Şu ana kadar ülkelerin her yıl fona bulunacağı katkıya dair verdikleri taahhütler 10 milyar dolar civarında. Önümüzdeki iki yıl içinde kalan 90 milyar doların bulunması gerekiyor. Türkiye’nin Yeşil İklim Fonu’ndan yararlanma isteği ise bir kez daha kabul görmedi. Toplantının son saatlerinde Türkiye heyetinin yaptığı itiraz karar metninin çıkmasını bir süre daha geciktirdi. İklim konferanslarında bir metnin kabul edilmesi için her üye devletin onayı gerekiyor. Daha sonra Türkiye itirazlarını sonlandırdı ve kapanışa geçildi.

Türkiye’nin Ek-1’den çıkma isteği reddedildi
Polonya’da Türkiye’nin BM İklim Değişikliği Çerçeve Anlaşması’nın Ek-1 listesinden çıkma talebi kabul görmedi. Ek-1 listesi, iklim müzakerelerinde ağırlıklı olarak gelişmiş ülkelerin bulunduğu bir liste. 1992 yılında OECD ülkelerini temel alarak hazırlandı ve bugüne kadar müzakere sürecinde ülkelerin yükümlülüklerini belirleyen kıstaslardan biri oldu. Paris Anlaşması’ndan sonra seragazı azaltım yükümlülükleri ülkelerin veridikleri taahhütlerle ölçüleceği için bu liste önemini biraz yitirse de Yeşil İklim Fonu’ndan ve benzer ktredilerden yararlanma konusunda bu liste değerlendirmelere alınabiliyor. Türkiye de daha iyi şartlardaki kredilere ulaşamayacağı nedeniyle listeden çıkarılmasını istiyor. Birçok uzman, bu isteğin tüm müzakere sürecini etkileyeceği nedeniyle Paris Anlaşması’nın yürürlüğe girmesine bir yıl kala gerçekleşmesinin zor olduğu görüşünde. Katoviçe’deki toplantıda da Türkiye’nin bu talebi kabul görmeyerek konferans gündeminin dışına çıkarılmıştı.

Türkiye Paris Anlaşması’na taraf olmayan 13 ülkeden biri. 2019 yılında Meclis’ten taraf olma kararı çıkması 2019 sonunda Şili’de yapılacak görüşmelere gözlemci ülke sıfatıyla katılmak zorunda kalacak.

***
Çevre Örgütleri ne diyor?

Özgül Erdemli Mutlu
TEMA Vakfı Çevre Politikaları ve Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı
BM İklim Zirvesi’nin ilk haftasında nispeten umut dolu açıklamalar ve başarılı sonuç beklentisi hakimken, ikinci hafta hem resmi delegasyonlarda hem sivil toplumda endişe vardı demek yanlış olmaz. Salyangoz hızında devam eden müzakerelerde, delegeler parantezler üzerinde saatlerce tartışırken, iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek gençlerin ‘hemen, şimdi harekete geç’ çağrısının karar alıcıları ne kadar etkilediği şüpheli. Kömür karasının arka planda olduğu COP24’e gençler eylemleri ile renk getirmiş olsa da, baskıya devam eden STK’ler geçen saatler ile Katoviçe’de pek çok hedefin ıskalanmış olacağından kaygılı.

Aslı Gemci
WWF-Türkiye Kıdemli Çevre Politikaları Uzmanı
Paris Anlaşması'nı hayata geçirmek için bir kurallar kitabının kabul edilmesi ve COP24’de yüksek kararlılığının devamına dair verilen sinyaller memnuniyet verici ancak dünya liderleri Katoviçe'ye emisyonları yarıya düşürmek ve küresel ısınmanın felaketini önlemek için 12 yıla sahip olduğumuzu bilerek geldi. Henüz iklim konusunda bu acil durumunun üstesinden gelecek kararlılığı göstermiyorlar. Bu yılki müzakerelerde Paris Anlaşması'nı yürütmek için bir kurallar kitabı oluşturdu fakat kritik boşluklar hala mevcut ve gelecek yıllardaki iklim müzakerelerinde ele alınması gerekecek. Gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelere sağladığı iklim finansının nasıl raporlanacağı, 2020 yılına kadar 100 milyar dolarlık hedefin nasıl karşılanacağı ve 2025 sonrası için genel finans hedefinin nasıl şekilleneceği konuları net değil.

***
“Türkiye defteri kapatmadı”
Prof. Dr. Mehmet Emin Binpınar
Çevre ve Şehircilik Bakan Yardımcısı - İklim Değişikliği Başmüzakerecesi 

Türkiye (Paris) defterini hiçbir zaman kapatmadı. 2020 yılına aday olduğumuzu Çevre Bakanımız Murat Kurum burada açıkaldı. 26. Taraflar Toplantısı’nı Antalya’da yapmak istiyoruz, gönüllüyüz. İşin içinde olmak istiyoruz hatta taraflar toplantısına 150 milyon avro para harcamak istiyoruz ama bir haksızlık var. Ekonomik durumu bizim gibi olan ülkeler bu uluslararası finans mekanizmalarından faydalanıyor. Türkiye’ye kapıları kapatmayın. Yeşil İklim Fonu’ndaki adaptasyon fonlarına talip değiliz. Bizim derdimiz krediler. Uluslararası kredileri zaten kullanıyoruz, en çok kullanan ülkelerden biriyiz, onları kapatmayın diyoruz. Biz inşallah önümüzdeki sene müzakerelerde ‘gözlemci’ ülke statüsünde olmayacağız. Öyle düşünüyorum, inanıyorum buna. Kolay değil ama içeride de burası kadar müzakere edilmesi gerekiyor. Üst düzeye bu işin taşınması gerekiyor. Bu problemin gözlemci olmadan çözülebileceğine inanıyorum.

Öğrenciler iklim için eylemde


Polonya’da devam eden iklim müzakerelerinin son gününe öğrencilerin eylemi damgasını vurdu. Politikacıları gelecekleri konusunda yeterince çaba harcamamakla suçlayan öğrenciler tüm dünyada cuma günleri okul boykotu çağrısı yapıyor.

Özgür Gürbüz-BirGün/ 15 Aralık 2018

Photo: O. Gurbuz
15 yaşındaki İsveçli genç eylemci Greta Thunberg’in “iklim grevi” büyüyor. İsveç hükümetini iklim değişikliğini durdurma konusunda yeterince önlem almamakla suçlayan Thunberg, her cuma okula gitmek yerine İsveç’teki meclis binası önünde oturma eylemi yapıyor. İki haftadır Polonya’nın Katoviçe kentinde devam eden BM iklim konferansına katılan Thunberg, dünyadaki diğer öğrencileri de cuma günleri okulu boykot etmeye çağırıyor. Polonyalı öğrenciler, 15 yaşındaki İsveçli iklim eylemcisinin çağrısına dün konferans merkezinde yaptıkları oturma eylemiyle destek verdi.

Resmi adı, 24. Taraflar Konferansı olan zirvenin ana salonlarına giden merdivenlerini yarım saat boyunca işgal eden 30’dan fazla öğrenci, okula gitmeyerek, büyük bir ilerleme katetmeyen görüşmeleri protesto etti. Hükümetleri iklim krizini durdurmak için harekete geçmeye çağıran öğrenciler, müzakerelere katılan delegeleri şarkılı bir protestoyla karşıladı. Ekim ayında Hükümetlerarası İklim Paneli’nin (IPCC) hazırladığı ve dünyanın ortalama sıcaklık artışını 1,5 derecenin altında tutmak için 12 yıl içinde harekete geçmemiz gerektiğini söyleyen rapora da gönderme yapan öğrenciler, “12 yıl kaldı” ve #iklimgrevi yazılı pankartlar açtılar.

Eylemden sonra konuştuğumuz, öğrencilere destek olan Avaaz Kampanya Direktörü Iain Keith, Greta Thunberg’ın her cuma okul grevi yapma çağrısına öğrencilerin bir parlamento veya belediye binası önünde ya da görüşmeleri tıkayan bir fosil yakıt (kömür, petrol, doğalgaz) şirketinin kapısında yapılabileceğini, iklim grevinin sonuç alınıncaya kadar devam edeceğini söylüyor. Keith, “Polonya’da en az 16 okulda iklim grevi var. Almanya’da yüzlerce öğrenci okula gitmeyip Bundestag (Almanya Parlamento binası) önünde eylem yaptı. Birkaç hafta önce Sidney’de 15 bin öğrenci iklim eylemine katıldı. Giderek büyüyen devasa bir hareket” açıklamasını yaptı.

Öğrenciler isyanda
Katowice’deki (Katoviçe) görüşmeler hakkında ise, “IPCC 1,5 derece raporuna göre bu gidişatı değiştirmek için 12 yılımız var, ancak buradaki görüşmeler ihtiyacımız olan sonucu vermiyor” diyen Keith, “Ülkelerin, 1,5 derece raporundaki sonuçları kabul etmeleri ve verdikleri taahhütlerdeki karbon emisyonlarını 1,5 derece raporuna göre iyileştirmeleri gerekiyor. En gelişmiş ülkelerin 10 yıl içinde emisyonları yarıya indirmeleri lazım. Herkes için her yerde yüde 100 yenilenebilir eneriye geçiş gerçekleştirilmeli” diyor.

Avaaz Kampanya Direktörü, görüşmelerin yavaş ilerlediğini belirterek, “Tüm gece buradaydık, birkaç tane taslak metin var, nasıl ilerleyeceğini göreceğiz fakat çocuklar ayaklanıyor, buraya gelip liderlere bunun milliyetçilikten daha önemli olduğunu söylüyor. Herkesin ve gelecek nesillerin de karşı karşıya olduğu küresel bir krizden bahsediyoruz” açıklamasını yaptı.

Görüşmeler yavaş ilerliyor
Resmi takvime göre dün bitmesi gereken görüşmeler, Paris Kurallar Kitabı’nı ilgilendiren birçok konuda görüşmelerin uzaması nedeniyle yavaş ilerliyor. Ülkelerin Paris Anlaşması kapsamında verdiği taahhütlerin iyileştirilmesi talebi konusunda da net bir ilerleme şu ana kadar görülmedi. Özellikle gelişen ve az gelişmiş ülkelere verilecek finansal destek konusu müzakereleri yavaşlatıyor. Haber hazırlandığı sırada müzakerelerin cumartesi gününe sarkma olasılığı konuşuluyordu.

Gerçekle yüzleşmeye 12 yılımız kaldı

Özgür Gürbüz-BirGün/ 13 Aralık 2018

Polonya’nın Katoviçe kentinde deva eden iklim konferansında son iki güne girildi. 30 bine yakın katılımcıya 100 civarında bakan da eklendi. Herkes ne kadar kritik bir toplantıda olduğumuzdan bahsediyor ancak görüşmelerin istenilen hızda gitmediği ortada. BM İklim Değişikliği 24. Taraflar Konferansı’na başkanlık eden Michal Kurtyka, salı gecesi beklenmedik bir hamleyle, Paris Anlaşması Kurallar Kitabı’yla ilgili bir değerlendirme yapıp, Çarşamba sabahı yeni bir metinle müzakerelere devam edileceğini söyledi. Gelişen ve gelişmiş ülkelerden bir grup bakana da uzlaşma ve ortak metin için danışmanlık görevi verildi. Bu yazıyı yazdığım sırada öğle saatlerine gelmiştik ama yeni metni henüz gören yok. Gelecek elbet...

Görüşmeleri yavaşlatan noktaların finans, şeffaflık, seragazı azaltımı ve ülkelerin Paris’te verdikleri yetersiz taahhütlerin iyileştirilmesiyle ilgili olduğu biliniyor. Yani, neredeyse her başlıkta sorun var. Bu kadar fazla başlıkta uzlaşma olmaması her zaman kötü haber anlamına gelmez. Bu aslında iklim zirvelerinde sıkça karşılaştığımız bir durum. Son iki günde her şey hızlanabilir veya toplantı uzayabilir. Toplantının pazar gününe sarkabileceği bile söyleniyor. Elbette riskli bir durum bu. Son güne kadar uzlaşma sağlanamazsa genelde orta yol bulunmaya çalışılıyor ve bu “orta yol çözümleri” bbizi istenilen yere götürmekten uzak oluyor. Bizi iklim krizinin içine düşüren de hep bu oyalayıcı ama ileri götürmeyen sonuçlar oldu.

Gerçek şu ki, 12 yıl içierisinde seragazı emisyonlarının yüzde 45 oranında azaltmak zorundayız ve kaybedecek bir dakikamız bile yok. Kaybettiğimiz her gün ortalama sıcaklıktaki artışı bir adım daha ileriye götürüyor. Halihazırda dünya 150 yıl öncesine göre 1 derece daha sıcak. 12 yıl içinde hayatımızı kökten değiştirmez, petrol, kömür ve doğalgaz gibi fosil yakıtları kullanmaya devam edersek geri dönülemez noktaya varmış olacağız.

Nedir o geri dönülmez nokta? Bilim insanları dünyanın bildiğimiz dünya olması için ortalama sıcaklıktaki artışın 1,5 dereceyi geçmemesi gerektiğini söylüyor. 2 derece ise politikacıların sevdiği hedef. Zararın neresinden dönersek kardır misali 2 derecenin altında kalınması hedefleniyor. Paris Anlaşması’nda verilen taahhütlere bakarsak gittiğimiz yer üç derece ve üzeri. Halbuki yarım derecenin bile milyonlarca canlının hayatı üzerinde büyük etkisi var. Canlı deyince sadece börtü böcekten bahsetmiyorum. İnsanların hayatı da tehlikede. Tehlike 100 yıl sonra değil; bugün.

Yarım derecelik farkı örnekle anlatalım. İngiltere Meteoroloji Ofisi ve Exeter Üniversitesi’nde görev yapan iklim bilimci Prof. Richard Betts, ortalama sıcaklıktaki artışın nehir taşkınlarına etkisini incelemş, dün burada, Katoviçe’de çalışmasını bizlerle paylaştı. Eğer sıcaklık artışını 1 derecede tutabilirsek her yıl nehirtaşkınlardan etkilenen insan sayısını 54 milyonla sınırlayabileceğiz. Yarım derecelik artışa daha izin verirsek bu sayı 78 milyona çıkacak. 2 dereceye çıkarsak her yıl 97 milyon insan taşkınlardan etkilenecek. Paris Anlaşması’yla ülkelerin verdikleri tahhütleri iyileştirmez ortalama sıcaklığı 4 dereceye çıkartırsak 211 milyon insan her yıl evini, tarlasını ve belki de canını sele kaptıracak. İşte her bir yarım derecenin hayatımızı nasıl değiştireceğinin en çarpıcı örneklerinden biri.

Çözüm var. Bilimsel ve ekonomik açıdan bizi çözüme götürecek adımları atmak zor değil ama teknoloji ve ekonomi çözümde kullanılacak araçlar sadece. Sosyal bir dönüşüme ihtiyacımız var bunu kimse kabul etmek istemiyor. İklim krizinden çıkmak için tüketim toplumdan, kapitalizmden uzak yeni bir yaşam kurmamız gerektiğini herkes biliyor. Çalışma saatlerini düşürmek, nüfusu kontrol etmek, uçakla uzun seyahatleri sınırlamak gibi birçoğumuzun hoşuna gitmeyecek önlemler almak zorundayız. Karbondioksiti atmosfere bırakanlara vergi koymak yerine, Fransa’da olduğu gibi yükü işçi sınıfının omuzlarına bırakmaya kaltığınızda toplumsal isyanlara yol açabilecek bir saatli bomba var elimizde. O yüzden de birçok kuruluş Katoviçe’deki toplantıda sadece daha çok güneş paneli demiyor, beraberinde adil iş, kaynaklara herkesin hakça erişebildiği bir dünya talebinde de bulunuyor. Belki de bu yüzden 24 yıldır müzakere edilen ama çözüm yolları ortada olmasına rağmen sonuca gidilmeyen bir konu iklim değişikliği. Sosyal değişim olmazsa iklimin değişeceği kesin. Bu gerçekle yüzleşmeye 12 yıl kaldı.

İklimde en kötü 11 ülke arasına girdik

Ülkelerin iklim değişikliğini durdurma konusundaki çabalarını değerlendiren İklim Değişikliği Performans Dizini açıklandı. Geçen yılki değerlendirmede 47. sırada yer alan Türkiye, üç sıra gerileyerek en kötü 11 ülke arasına girdi.

Özgür Gürbüz-BirGün/11 Aralık 2018

Polonya’da devam eden iklim müzakerelerinin ikinci ve son haftası ülkelerin iklim karnesinin açıklanmasıyla başladı. Germanwatch, New Climate Institute ve Climate Action Network adlı üç örgütün hazırladığı rapora göre en iyi performansı gösteren ülkeler İsveç, Fas ve Litvanya olurken, sonunculuğu Suudi Arabistan aldı. Türkiye ise 60 ülkenin yer aldığı değerlendirmede geçen yıla göre üç sıra gerileyerek 50. sıraya yerleşti ve en kötü 11 ülke arasında yer aldı.
2005 yılından beri her yıl açıklanan rapor, ülkelerin seragazı emisyonlarına, yenilenebilir enerji yatırımlarına, enerji kullanımına ve iklim politikalarına bakıyor. Emisyonlar, ülkelerin aldığı notu yüzde 40 oranında etkilerken, diğer üç kalemin her biri ülke puanına yüzde 20 oranında etki ediyor.

Fas, örnek ülke olmaya devam ediyor
Photo: Germanwatch
Gelişmiş ülkelerin emisyonlarının beş yıllık azalışın ardından 2018’de yeniden artışa geçmesinin beklenmesi bu ülkelerin notlarını etkiledi. İlk üç dereceyi hak eden ülke yine olmazken, İsveç, 4. olarak listenin başındaki yerini korudu. Fas ise iklim konusundaki çalışmaları nedeniyle İsveç’in hemen arkasına yerleşti. Fas’ın bu kadar iyi derece almasının nedenini sorduğumuz Germanwatch kuruluşunun Kıdemli Danışmanı Jan Burck, Fas’ın en iyi performans gösteren ikinci ülke olmasını, kendisine net hedefler koyup bunları sürekli ölçmesine ve yenilenebilir enerjinin payını ciddi oranda artırmasına bağlıyor.

Türkiye politika değişikliğine gitmeli
Jan Burck, Türkiye’nin yenilenebilir enerji yatırımları konusunda lider ülkelerden biri olmasına rağmen seragazı emisyonlarının yüksekliği ve fosil yakıt (petrol, kömür ve doğalgaz) kullanımının hâlâ yüksek oranlarda olması ve belirgin bir uluslararası iklim politikasının olmayışı nedeniyle son sıralarda yer aldığına dikkat çekiyor. “Her şey poltikalarla ilgili, Türkiye politika değişikliğine gitmeli. Fosil yakıtlara verilen sübvansiyonu durdurup, ithalata son vermeli” diyen Burck, Türkiye’nin Ek-1 ülkeleri listesinden çıkarılma isteğinin bu yılki değerlendirmede yer almadığına, Gelecek yıl Türkiye’nin zaten kötü olan politikalar notunun biraz daha geriye gidebileceğine de dikkat çekiyor.
Almanya orta sıralara geriledi
Performans değerlendirmesinin ilginç sonuçlarından biri de yenilenebilir enerji yatırımlarıyla öne çıkan Almanya’nın, kömür ve ulaşım sektörünü karbonsuzlaştırma konusunda net bir karara alınamaması nedeniyle 22. sıradan 27. sıraya gerilemesiydi. Çin’in ilk kez bu değerlendirmede 33. sıraya çıkarak en kötüler arasından kendini kurtarması ise uzmanlar tarafından olumlu bir gelişme şeklinde değerlendirildi. Hindistan’ın da 11. sıraya yerleşmesi karamsar tablonun umut veren tarafı oldu.

En kötü performans gösteren 10 ülke arasında en düşük notu Suudi Arabistan aldı. 100 üzerinden 8,82 alabilen Suudi Arabistan’ı, ABD ve İran izliyor. En kötü 11 ülke arasında dünyanın en büyük kömür üreticilerinden Avustralya; gaz ve petrol ihracatçıları Rusya, Kanada, Kazakistan ile Güney Kore, Tayvan, Malezya ve Türkiye bulunuyor.