Toryum meselesi

Özgür Gürbüz-BirGün / 18 Şubat 2026

Foto: UAEA
Erke Dönergeci’ni hatırlayan var mı? Sonsuz enerji üreteceği iddia edilen Erke Dönergeci, sessizce tarihin sayfalarında kayboldu. Bor, petrol, altın ve gaz erke dönergecine göre daha elle tutulur “mucizeler” elbette ama onların da kaderi aynı olacak. Türkiye’nin fosil yakıt rezervleri (petrol, kömür ve gaz) ülkenin kaderini değiştirecek büyüklükte olmadığı gibi dünyanın geleceği de bu yakıtlar üzerinde inşa edilmeyecek.

Ne desek boş. Memlekette komplo teorileri ile enerji mucizeleri hiç bitmiyor. Toryumla ilgili yazılıp çizilenler de biraz doğru biraz yanlış; bu alana düşüyor. Bundan üç yıl önce de gazetemizde benzer bir yazı yazmıştım ama Çin’deki prototip toryum reaktörüyle ilgili çıkan haberler yeni bir yazıyı gerekli kıldı.

Türkiye’de toryumla ilgili çalışmalar yürüten Prof. Dr. Engin Arık ve arkadaşlarının uçak kazasında ölmesi de komplo teorisi sevenlere bir fırsat verdi. Arık profesör olduğunda yıl 1988’di. ABD’de toryumu yakıt olarak kullanmayı amaçlayan araştırma programı 1960’larda başladı. 1977’de plütonyumla çalışan hızlı üretken reaktörleri toryuma tercih ederek programı sonlandırdı. 1980’lerde ticari reaktörlerde toryum kullanma denemeleri de finansal facialara neden oldu. Danimarka’dan Hindistan ve Almanya’da birçok araştırma daha var. Bilim elbette durmaz ve Arık’ın da bu konuda elbette çok değerli çalışmaları olacaktı ama toryum meselesi Arık’ın çalışmalarından önce hiç bilinmiyordu gibi yazılar yazılması yanlış. Toryum denenmiş ve başarısız olmuş bir fikirdi.

Gelelim toryuma… Toryum kömür gibi bir maden değil, kazana atıp yakamazsınız. Dünyada çalışabilir durumda 400’ün üzerinde ticari nükleer reaktör var, bunların hiçbirinde toryumu nükleer yakıt olarak kullanamazsınız. Hepsi zenginleştirilmiş uranyumla çalışır. Çünkü toryum bölünebilir bir madde değil, tek başına bir nükleer reaksiyon başlatamaz. Nükleer reaksiyonu başlatabilmesi için bir tetikleyiciye (nötrona) gereksinim duyar. Toryumu uranyum-235 ya da plütonyum 239’la birlikte kullanmak zorundasınız. Bu sayede birkaç değişiklikten sonra bölünebilir (fisil), uranyum 233 elde edebilirsiniz. Dönüp dolaşıp yine uranyum kullanırsınız. Aslında elektrik üretecek ısıyı yine uranyum kaynaklı reaksiyondan alırısınız. O yüzden de birçok uzman “toryum reaktörü” diye bir şeyin olmadığının altını çizer.

Çin’deki erimiş tuz reaktörü ticari bir reaktör değil. 2 megavat büyüklüğünde bir prototip. Buradaki sonuçlar toryum reaktörünün ticari bir geleceği olup olmadığını gösterebilir, susuz soğutma yapan bir reaktör olması da önemli ancak boyut çok küçük. Toryum yakıtlı reaktör konusu da çok yeni değil. Toryum katkılı yakıtla çalışan reaktörler, yıllar önce birçok ülkede denendi ve hem teknik hem de ekonomik nedenlerle bu süreçler ilerlemedi. Çin’in araştırmasının da aynı şekilde bitmesi ve laboratuvarda kalması muhtemel.

İkinci yanlış bilinen ise toryum reaktörlerinin atık üretmediği veya kaza riski olmadığı inancı. Bu da doğru değil, bu reaktörler olur da rüştünü ispat eder ticari üretime başlarsa yine nükleer atık ve nükleer kaza gibi bir derdimiz olacak. Atıkların arasında plütonyum olmayacak ama yine uzun ömürlü nükleer atık sorunuyla boğuşacağız. Yukarıda da açıkladığım gibi aslında bir uranyum reaktöründen bahsediyoruz, sonuçları da haliyle aynı. Toryumdan uranyum elde etmeye çalışıyor, bunun için de süreci uzatıp, ek teknik zorluklar ekliyorsunuz.

Doğada toryum uranyumdan daha fazla var ancak toryumun yakıta çevrilmesi daha külfetli. Kaldı ki aradaki fark da dağalar kadar değil. Hindistan ve Türkiye gibi ülkelerin daha fazla toryuma sahip olduğu için bu konuya eğilmeleri biraz da politik bir söylem. Uranyum yok ama toryum milli yakıt demek istiyorlar ancak bu da kömürü çıkarıp, kazanından jeneratörüne kadar her şeyi ithal bir santralde yakmaya benziyor. Bir kaynağı milli yapan en önemli kıstas o ülkede yaşayanlara ne kadar faydalı olduğudur.

Toryum karışımı yakıtla çalışacak reaktörlerin uranyumla çalışanlardan ucuz olacağına dair herhangi bir işaret yok. Daha da trajik olan ise şu: İster toryum ister uranyum olsun, nükleer reaktörlerin bugün güneşten, rüzgardan ve birçok enerji kaynağından daha pahalıya elektrik ürettiğini biliyoruz. Atık ve kaza sorununu çözmeyen, daha ucuza elektrik üretmeyen elektrik üretim yöntemini mucize gibi anlatmanın bir anlamı var mı?

Köprülerin özelleştirilmesi halka sorulsun

Özgür Gürbüz-BirGün / 10 Şubat 2026

Resim: Yapay Zeka
Türkiye’yi 25 yıldır yöneten ancak soktuğu ekonomik darboğazdan çıkaramayan AKP hükümeti, çareyi yine devletin birikimlerini satmakta buldu. İstanbul’da devletin elinde bulunan birinci ve ikinci köprüyü özelleştirmeyi planlayan hükümet, yedi ücretli otoyolu da satışa çıkarmaya hazırlanıyor.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Deniz Yavuzyılmaz, Karayolları Genel Müdürlüğü’nün verilerini baz alarak, söz konusu köprü ve otoyolların, özelleştirilecek süre boyunca, yani 25 yıllık gelirinin en az 15 milyar dolar olcağını söylüyor. Dikkat ettiyseniz zarar eden bir kamu iktisadi teşebbüsünden bahsetmiyoruz. Aslında her gün devletin kasasına para getiren işletmelerden bahsediyoruz. Hükümet ise bu para devletin kasasına girmesin, özel şirketler kazansın diyor.

İnşaatı bitmiş, gelir sorunu olmayan bu köprü ve otoyolların satılmasının mantıklı bir açıklaması yok. Türkiye iflas etti de bize mi söylemiyorlar acaba? Hükümet bu satıştan elde ettiği toplu parayı muhtemelen faizli borçları ödemede kullanacak ya da seçim öncesi milletin aklını çelmek için harcanacak kasaya aktaracak. Üçüncü seçenek de birkaç yandaş şirketi daha zengin etmek elbette. Mesele yeni bir “yatırım” için nakit ihtiyacı olsaydı zaten yıllardır başvurdukları yap işlet devret formülüyle o yatırımın finansmanını sağlarlardı.

Köprü ve otoyollar özelleştirilirse ücretlerin ne olacağı da ayrı bir tartışma konusu. Devletin elindeki Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nden bugün 47 TL’ye geçiyoruz. Kuzey Ormanları’nı delip geçen ve İstanbul’u büyütmek amacıyla yapılmış üçüncü köprüden ise 95 TL’ye. Üstelik, araç geçiş garantisi nedeniyle devlet bu köprüden geçen her araç başına şirketlere 165 TL daha ödüyor. İlk iki köprü özelleştirilir, şirketlerin elindeki diğer köprülere benzer bir fiyat politikası bu köprülerde de uygulanırsa geçiş ücretlerinin en az iki kat artacağını bugünkü örneklere bakarak tahmin etmek zor değil. Devletin kasasına giren para buharlaşacak.

İstanbulluları özelleştirme ve yap işlet devlet projeleriyle halkın zarara sokulmasının yanında bir başka tehlike daha bekliyor. Köprü geçiş ücretleri tahmin edildiği gibi artırılırsa, iki yakayı birbirine bağlayan Marmaray üzerindeki baskı da artabilir. Boğaz’ın iki yakasını birbirine bağlayan ve iş saatlerinde tıklım tıklım dolu olan bu tek raylı ulaşım seçeneği felç geçirebilir.

İstanbul’un kuzeydeki köprüye, havalimanına ihtiyacı yoktu, aksine küçülmeye, Marmaray benzeri bir başka raylı ulaşımla iki yakayı birleştirmeye ihtiyacı vardı. Hükümet ise İstanbulluyu değil rantı önceliklendirdi. Kanal İstanbul, İstanbul Havalimanı, Kuzey Marmara Otoyolu ve üçüncü köprü projeleriyle son yeşil alanları imara açtı. İstanbul’un su havzalarını betona boğmaya başladı. Ve bunları yaparken İstanbullu ne düşünüyor, ne istiyor diye sormadı. O yüzden de son iki seçimi kaybetti ama hatalarından ders çıkarmak yerine seçimlerde kaybettiği İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve ekibini hapse atmayı tercih etti. Durmak yok ranta devam dedi.

Halk hükümetin İstanbul’u mahvetme planlarından memnun olmadığını aslında seçimlerde gösterdi ama belli ki mesaj alınmamış. O zaman bu işi netleştirecek bir halk oylamasına ihtiyaç var. Gelin köprülerin özelleştirilmesi kararını İstanbul halkına soralım. Halk oylaması (referandum) yapalım, kararı İstanbullu versin. Var mısınız?

 

Türkiye 2,3 Dünya varmış gibi tüketiyor

Özgür Gürbüz-BirGün / 27 Ocak 2026

Kaynak: footprintnetwork.org
Dünya dizginlenemeyen kapitalizm yüzünden kaynak savaşlarını konuşurken bize düşen başka bir dünya mümkün demek elbette. Grönland, Venezuela ya da İran üzerinden konuştuğumuz hadiseler sadece emperyal istekler değil aslında sınırlı kaynakların sınırsız bir talep uğruna paylaşılmasının savaşı. Savaşın ne büyük bir felaket olduğunu unuttuğumuz gibi, dünyanın kaynaklarının sınırlı olduğunu da unutuyoruz.

Ekolojik Ayak İzi Ağı’nın hesaplarına göre dünyadaki insanlar, gezegenin bir yılda yerine koyabileceğinden çok daha fazla kaynak tüketiyor. Bir Dünya değil 1,78 Dünya varmış gibi yaşıyoruz. Kestiğimiz ağaç sayısı dikilen ve doğal yolla büyüyenden daha fazla gibi düşünebilirsiniz. Gezegenden borç alarak yaşıyoruz. Ta ki gezegenin bize borç verecek hali kalmayıncaya dek. O gün de çok uzak değil. Dünya nüfusunun yüzde 38’i, yaşadığı ülke sınırlarında yetiştirilebilecek gıdadan daha fazlasına ihtiyaç duyuyor ve kişi başına düşen gelirleri küresel ortalamanın altında. Özetlersek; gıda ihtiyacını karşılayacak doğal kapasiteye sahip olmadıkları gibi gıda ithal edecek ekonomik durumları da yok.

Sorun ülkeden ülkeye değişiyor. Türkiye’den başlayalım. Türkiye doğal varlıklarını 2,34 Dünya varmış gibi tüketiyor. Ekolojik ayak izimiz giderek büyüdüğü için biyokapasitemizle aradaki fark açılıyor. 2024’te Türkiye’nin biyokapasitesi 133 milyon global hektar olarak hesaplanmış ama ülkenin ekolojik ayak izi 298 milyonla zirve yapmış. Üzerinde düşünmemiz gereken veri ise şu. Türkiye, 1983’e kadar ekolojik ayak izi biyokapasitesinin altında kalan yani doğal varlıklarıyla uyumlu tüketim yapan bir ülkeymiş. Ne olduysa 1983 sonrası olmuş ve sonra ipin ucu kaçmış. İktisadi tarihi bilenler 1983’te ülkede nelerin değiştiğini, liberal ekonomiye geçişin hızlandığını hatırlayacaktır. Öyle ki 2024’e geldiğimizde tüketim eğilimimiz Çin ile aynı seviyelere ulaşmış. Bugün Çin de 2,5 Dünya varmış gibi tüketiyor.

Elbette bizden daha kötüleri var. 10,5 Dünya varmış gibi tüketen Katar, beş mavi gezegen varmış gibi yaşayan ABD ya da Kanada gibi. Bir de dünyanın sınırlarına uygun tüketenler var. 1,14 Dünya varmış gibi yaşayan Kübalılar, benzer çizgide hayat süren Ekvator, 1,26 ile Endonezyalılar ve özellikle de her yıl yarım Dünya tasarruf eden Madagaskarlılar övgüyü hak ediyor. Yaman çelişkiyi hepiniz fark etmişsinizdir. “Yoksul” dediğimiz, “orada da hiçbir şey yok” diye burun kıvırdığımız birçok ülke aslında dünyanın sınırlarına saygılı bir hayat sürüyor. Alıştığımız ve vazgeçilmez sandığımız ‘modern hayat’ ise dünyanın varlıklarını bir daha geri döndürülemeyecek şekilde yok ediyor.

Türkiye’nin doğal varlıklarındaki azalma ve uzun yıllardır yaşadığı ekonomik krize rağmen tüketim anlayışını değiştirmemesini ayrıca değerlendirmeliyiz. Türkiye, ekonomik koşullardan ve çevresel darboğazdan bağımsızlaşmış, kronikleşmiş bir tüketim toplumu refleksi gösteriyor. Enflasyonla mücadelenin başarısız kalmasının bir nedeninin de ekolojiyi hesaba katmama olduğunu söyleyebiliriz. İyileşme belirtisi yok çünkü ülkeyi yönetenlerin tanı koymaktan bile çekindiği bir hastalıkla, “doğayı yok etme sendromuyla” karşı karşıyayız. Madencilik, yerleşim ve inşaat politikalarıyla her yıl daha fazla doğal varlığı yok ederek, tüketim toplumunun değişmemesi için çaba harcıyoruz. Kapitalizm tamamen terk edilmeden doğal dengeye ulaşılabilir mi sorusunun yanıtını vermek zor olsa da tüketim eğilimlerini düzelten ülkelere bakıp, örnek almakta fayda var. 2007’de altı Dünya varmış gibi yaşayan İspanyolların bugün 3,5 Dünya seviyesine inmesi, aynı tarih aralığında benzer bir ilerleme gösteren Yunanistan’ın veya bugün Türkiye ile benzer oranlara sahip Almanya’nın yol haritaları incelenebilir.

Çok da umutsuz olmamalıyız. Umutsuzluk değiştirmeye çalışıp başaramadığımızda değil değiştirmek için hiç çabalamadığımızda başlar. Denemeye başlayıp yenildiğimizde, yenilmeyeceğimiz yolu görmeyi de öğreniriz.

Grönland’ın eriyen buzulları dünyayı karıştırdı

Özgür Gürbüz-BirGün / 20 Ocak 2026

Harita: NG Expeditions
1972 ile 2023 arasında, Grönland’ın yüzde 80’ini kaplayan buz tabakası ve çevresindeki buzullar 6 bin
214 gigatonluk bir kayba uğradı. Grönland’daki buzulların erimesi deniz seviyesini yaklaşık 17 milimetre yükseltti.

Kütle kaybı 1980'lerde yılda 60 gigaton civarındayken, iklim değişikliğinin hızlanmasıyla 2000'lerde yılda 170 gigatona, 2010'larda ise yılda 246 gigatona çıktı. Buz tabakası 1984 yılından bu yana her yıl kütle kaybediyor. Buzullar eridikçe Grönland’ın buz tabakasının altındaki nadir toprak elementleri, petrol ve gaz rezervleri daha kolay erişilir hale geliyor. Buzulların erimesiyle ortaya çıkan bir başka gizlenmiş gerçek ise sömürgecilik. Bu defa Trump maskesiyle karşımızda.

Kuzey Kutup Dairesi içinde kalan alanda dünyadaki keşfedilmemiş konvansiyonel gaz rezervlerinin yüzde 30’unun (1,6 trilyon metreküp) olduğu tahmin ediliyor. ABD Jeoloji Araştırmaları Kurumu aynı bölgede 90 milyar varil petrol olduğunu da tahmin ediyor. Biraz daha yakından bakınca çok ilginç bir veri daha karşımıza çıkıyor. Yine aynı kurumun araştırmalarına göre Kuzey Kutbu’ndaki petrol rezervlerinin yüzde 65’e yakını Alaska ve Grönland’ın doğusunda, gaz rezervlerinin yüzde 70’ine yakını ise Sibirya ve Barents Denizi’nde yer alıyor. ABD, Alaska’nın kutup bölgesinde ciddi gaz ve petrol rezervlerine sahip. Grönland ise Trump’a özellikle gaz anlamında yeni rezervlere ulaşma ve Rusya’ya yakın diğer sahalara yaklaşma fırsatı veriyor.

Grönland’ın nadir toprak elementleri rezervi ise gaz ve petrolden daha önemli olabilir. Kanıtlanmış rezervler çok az kişinin yaşadığı ama herkesin konuştuğu bu adayı dünya sekizincisi yapıyor. Potansiyel rezerv miktarına bakıldığında Grönland Çin’in ardından ikinci sıraya da çıkabilir. ABD’nin nadir toprak elementi yarışında Çin’in çok gerisinde kalması, Grönland’ı ele geçirme ısrarının muhtemelen en önemli nedenlerinden biri.

Küresel ısınma Grönland’daki buz tabakasını ve etrafındaki buzulları eriterek madenciliği hem kolaylaştırıyor hem de zorlaştırıyor. İklim krizi aşırı hava olaylarını orada da artırıyor, buzulllar erise de yumuşayan zeminin çalışma şartlarını zorlaştırma ihtimali de var. Tüm bu belirsizlikleri belirgin kılan iklim krizinin durdurulmaması. Sıcaklık artışı devam ederse hem madencilik hem de kuzeyde deniz taşımacılığı kolaylaşacak. Trump o yüzden de iklim krizini inkar ederek, rüzgar ve güneşi kötüleyerek hayalindeki petrol imparatorluğunu kurmaya çalışıyor. Venezuela, Grönland ve İran ABD’nin fosil yakıtlara dayalı enerji imparatorluğu kurmasının önündeki son engeller.[1] ABD amacına ulaşırsa başta Çin ve Rusya olmak üzere bu hegemonyaya karşı çıkan her ülke zor günler geçirecek.

Nükleer enerji de planların bir parçası, Rusya’nın bu alandaki egemenliğini azaltmak için ‘küçük modüler reaktör’ söylemiyle bildik nükleeri yeniden pazarlamaya çalışıyorlar. Batı dünyasının nükleer şirketleri yeniden nükleer enerji pazarına girmeye çalışıyor. Rusya korkusu eski Doğu Bloku ülkelerinin bu tuzağa düşmesini kolaylaştırıyor. Nükleer enerji de aynı fosil yakıtlar gibi dışa bağımlı bir enerji üretim yöntemi. Grönland, dünyadaki ticari nükleer santrallarda kullanılan tek yakıt olan uranyum konusunda da zengin rezerve sahip.

Çözüm elbette var. Bu emperyalist saldırıya dur diyecek uluslararası bir ağ oluşturmak şart. Sadece Çin ve Rusya’ya bağlı bir itiraz bu saldırıyı durduramaz. Avrupa her zaman olduğu gibi geç de olsa bu tehlikeyi fark etmeye başladı. Rusya’ya enerjide bağımlı olmayalım derken ABD’ye enerjide bağımlı hale geldi. O yüzden de işleri daha zor ancak yıllardır küçümsenen iklim dostu politikalar çözüme giden yolda Avrupa’da önemli örneklere sahip.

Çözümün ikinci adım ise bir enerji devrimi. Fosil yakıt ile nükleer enerjinin hakim olduğu enerji sisteminin yerini, hiçbir ülkenin kontrol edemeyeceği güneşi temel kaynak kabul eden bir enerji sistemiyle değiştirmemiz gerek. Kanın, savaşların ve ekolojik yıkımın durması fosil yakıt imparatorluğundan güneş cumhuriyetine geçişle olacak.


[1] 6 Ocak tarihli “İklim krizinden Venezuela’ya uzanan yol” başlıklı yazımda detayları var.

Toprağı kaybediyoruz

Toprak Atlası 2025
Özgür Gürbüz-BirGün / 13 Ocak 2026

Türkiye’de her yıl 642 milyon ton verimli üst toprak kayboluyor. Toprağın bozulmasının en yaygın iki nedeni su ve rüzgar erozyonu. Ülke topraklarının yüzde 59’u erozyon riski altında. Bir diğer sorun da tuzluluk. Türkiye’de sulanan alanların yüzde 32,5’i tuzluluktan etkileniyor. İklim krizi, aşırı gübre kullanımı gibi nedenlerle toprakta asitleşme de artıyor. Büyük bölümü Karadeniz’de olmak üzere asidik toprakların yaklaşık 900 bin hektarı bulduğu tahmin ediliyor.

Tüm bunlar yetmezmiş gibi Türkiye inşaat nedeniyle kaybedilen arazi sıralamasında Avrupa’da ilk sırada yer alıyor. Son altı yılda inşaata verilen alanın büyüklüğü 1860 kilometrekare. İstanbul’un Anadolu Yakası’ndan daha büyük bir alandan bahsediyoruz. Devasa bir alana beton dökmüşüz. Erozyonun götürmediği, asitleşme ve tuzlanma nedeniyle kaybetmediğimiz toprağı müteahhitlere veriyoruz.

Veriler Heinrich Böll Stiftung Derneği’nin hazırladığı Toprak Atlas’ından. Hem Türkiye’nin hem de dünyanın hayatını borçlu olduğu toprakla verdiği sınav, yukarıda sıraladığım rakamlarla ortaya konuyor. Dünya çapında toprakların üçte biri bozulmuş durumda. Gıdaların yüzde 95’inin toprakta yetiştirildiğini unutmuş gibi davranıyoruz. Devasa toprak katmanının yüzeye yakın çok küçük bir kısmında tarım yaptığımızı düşünürsek, topraktaki değerli mineral ve organik maddeleri korumanın önemi daha da iyi anlaşılıyor.

Toprak Atlas’ının Murat Güvenç ve Funda Ferhanoğlu tarafından kaleme alınan İstanbul’la ilgili bölümü de ranta teslimiyetin matematiksel ifadesi gibi. İstanbul’da 2006-2021 yılları arasında 178 kilometrekarelik yeni geçirimsiz alan oluşmuş. Ülke çapında kaybedilen alanın onda biri İstanbul’da. 2006 yılında büyükşehirin yüzde 9,12’sini kaplayan geçirimsiz alan oranı 15 yılda yüzde 12,2’ye çıkmış. Betonlaşmadaki artış eski İstanbul’da nispeten zayıf ancak İstanbul Havalimanı ve üçüncü köprü yüzünden kentin Kuzey Ormanları’nın olduğu kuzeyinde ve Kanal İstanbul hattında yüksek. İstanbul’un su havzalarının yapılaşmaya açılmasını önlemek isteyenlerin, Boğaz’daki kaçak yapılaşmayı yıkanların, Gezi Parkı’nı savunanların ve Kanal İstanbul’a karşı çıkanların neden hapiste olduğunu da bu rakamlar açıklıyor.

Bir kenti betona boğmak, iklim kriziyle artan aşırı hava olaylarının felakete dönüşmesini kolaylaştırıyor. Betonlaşma yüzünden aşırı yağışlar su baskınlarına, sıcak hava dalgaları saunalara dönüşüyor.

Toprağın başı sadece betonla belada değil. Yanlış tarımsal uygulamalar da hem toprağı hem de bizi zehirliyor. Bunların başında kimyasal gübre ve pestisit kullanımı geliyor. Ayrıca bir tekelleşmeye de yol açıyorlar. Dört dev şirket (Syngenta, Bayer, Corteva ve BASF) pestisit pazarının yüzde 62’sini, tohum pazarının yüzde 51’ini, gübre pazarının yüzde 24’ünü ve tarım makinaları pazarının yüzde 44’ünü kontrol ediyor. 2023 yılında dünyada yaklaşık 73 milyar dolar değerinde pestisit ve 200 milyar doları aşan suni gübre satıldı. Türkiye’de yılda 2,3 milyon ton kimyasal gübre ve 55 bin ton pestisit kullanılıyor. Son 20 yılda dönüm başına gübre kullanımı yaklaşık 3 kilogram arttı. Tüm bu sorunlara yaşlanan ve sayıları azalan tarım emekçilerini, mevsimlik işçileri, kadın istihdamındaki ve arazi sahipliliğinde düşen paylarını de eklersek yaşadığımız gıda krizinden çıkmak için ciddi kamusal politikalara ihtiyaç duyduğumuzu söyleyebiliriz. Koskoca Türkiye tarım alanlarının sadece yüzde 0,9’unu organik tarıma ayırmış. Bu oran Polonya’da yüzde 4,4, Yunanistan’da yüzde 17,6. Avusturya’da ise yüzde 26,4.

Gıda ithalatına değil toprağı onarmaya, organik tarıma, biyoçeşitliliği korumaya, tek tip ürüne odaklı monokültürden kaçmaya, pestisit, hibrit tohum ve kimyasal gübre kullanımını azaltan agroekolojiyi ön plana çıkarmaya ihtiyacımız var. Her şeyden önce de tekellere hizmet etmeyecek, tarım ve toprak kullanımıyla ilgili kamusal politikaları hayata geçirecek bir hükümete.

İklim krizinden Venezuela’ya uzanan yol

Özgür Gürbüz-BirGün / 6 Ocak 2026

Resim: YZ Nano Banana

Filmi biraz başa, son ABD seçimlerinin öncesine saralım. Petrol ve gaz şirketleri Donald Trump’ın seçim kampanyasına Ocak 2023 ile Kasım 2024 arasında 96 milyon dolar bağışladı. Rakibi Kamala Harris ise aynı sektörden sadece 10 milyon dolar alabildi. Doğrudan Trump’a verilen bağışın yanı sıra 243 milyon doları Kongre’ye lobi yapmak, 80 milyon doları da reklam kampanyalarını desteklemek için harcadılar. Temsilciler Meclisi’nden valilere kadar birçok farklı bağış da eklenince miktar yarım milyar dolara (445 milyon dolar) yaklaşmıştı. Bu konuda detaylı bir rapor hazırlayan Climate Power adlı grup, gerçek rakamın açıklanmayan ve farklı yollarla aktarılanlar da hesaba katılırsa çok daha yüksek olduğunu belirtiyor.

Özetle söylersek Trump ve arkadaşları, seçimi kazanmalarında büyük paya sahip petrol ve gaz şirketlerine borcunu ödemeye devam ediyor. Venezuela’ya yapılan saldırı ve ardından yaptığı açıklamalar, fosil yakıt (petrol, kömür ve gaz) şirketlerine yeni sahaların ve yeni ticaret kanallarının silah zoruyla, zorbalıkla hediye edileceğinin itirafı gibiydi.

Trump’ın fosil yakıt şirketleri adına çalışması aslında seçimden hemen sonra başladı. İklim krizini inkar eden Trump, aslında bunu bilimsel verileri ciddiye almayan biri olduğu için değil, iklim krizinden çıkışın fosil yakıtlarla vedalaşmayı gerektirmesi nedeniyle yapıyordu. İkisi bir arada olamazdı. Kömür, petrol ve gaza öncelik verip, rüzgar ve güneş enerjisine çocuksu argümanlarla her fırsatta saldırması onu destekleyen çıkar çevrelerine hizmet etmek içindi.

NASA’dan Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi’ne kadar birçok bilimsel çalışma yapan kurumun verilerine müdahale edildi. İklim kriziyle ilgili resmi internet sitelerinden bazı bilgiler çıkarıldı. “İklim krizi”, “çevresel adalet” veya “iklim değişikliği” kavramları, “iklim değişkenliği” veya “iklim değişimi” gibi iklimin değişmesinde insan etkisinin olmadığını ima eden başka kelimelerle değiştirildi.

Trump kabinesini de iklim krizinin finansörlerinden seçti. Çevre Koruma Dairesi’nin başına getirdiği Lee Zeldin, gaz ve petrol şirketlerinden 400 bin dolarlık bağış kabul etti. Enerji Bakanı koltuğuna oturtulan Chris Wright, ABD’de hidrolik kırılma yöntemiyle petrol ve gaz çıkaran (kaya gazı veya petrolü de deniyor) en büyük şirketlerinden Liberty Enerji’nin Yönetim Kurulu Başkanı’ydı. Elbette o da iklim inkarcısı. Trump’ın, “iklim değişikliği histerisi, Amerika’daki işleri Meksika ve Çin gibi yerlere ihraç etmek için siyasi bir bahane” sözlerini sahiplenen Brooke Rollins Tarım Bakanı oldu. Paris Anlaşması’ndan çıkılmasını savunan biriydi.

Trump’ın Çin ile ilgili sözleri aslında iklim inkarcılığından fosil yakıt destekçiliğine uzanan politikalarının arka planını özetliyor. Dünyadaki kanıtlanmış petrol rezervleri sıralamasında ilk 10 ülke arasında Venezuela birinci, İran üçüncü, Rusya sekizinci ve ABD 10. sırada. ABD’yle “işbirliği” içinde olmayan ülkeler dünya petrol rezervlerinin yaklaşık yüzde 35’ine sahip. İran ve Venezuela’da durum değişirse ABD dolaylı da olsa dünya petrol rezervlerinin yüzde 95’ine yakınını kontrol edecek.

Küresel gaz rezervlerine bakıldığındaysa Rusya yüzde 24 ile zirvede yer alıyor onu yüzde 17 ile İran izliyor. İran’ın ABD’nin istekleri doğrultusunda hareket ettiği bir durumda dünya gaz rezervlerinin yaklaşık yüzde 70’i Trump’ın kontrolüne geçebilir. İsrail’le birlikte Somaliland ve Yemen üzerinden ticaret yollarının kontrol edilmesi de işin bir başka ayağı. Trump’ın planının ilk bölümü bu.

İkinci bölüm ise Çin’le ilgili. Çin’in ciddi bir petrol rezervi yok, gaz rezervi de kendi talebini bile karşılayacak düzeyde değil, halihazırda talebin yarıya yakını ithalatla karşılanıyor. Çin bu yüzden enerji politikasında çok farklı bir yol izliyor. Hem rüzgar hem de güneş enerjisinde dünyadaki kurulu gücün yarıya yakını Çin’de. Haliyle Çin üretimde de her iki alanda lider. İklim kriziyle mücadelede güneş ve rüzgar enerjisinin öne çıkması Çin’in başka ülkelere güneş paneli ve rüzgar türbini satmasının da yolunu açıyor. ABD bu yarışta çok geride kaldı ve üretimde Çin’le maliyet ve kapasite yarışına girme şansı yok denecek kadar az. O yüzden de enerjide asıl oyuncunun petrol ve gaz olması işine geliyor. Böylece Çin’i hem elinde tuttuğu kaynaklarla sıkıştırabilecek hem de yenilenebilir enerjideki liderliğini boşa çıkaracak.

ABD’nin iklim müzakerelerini sabote eden, iklim inkarcılığını destekleyen tüm politikalarının Venezuela ve İran saldırılarıyla ilişkisi var. Fosil yakıt imparatorluğunda ABD önemli bir güce sahip ve daha da güçlenebilir. İklim krizini durdurma mücadelesinin ve fosil yakıtlardan vazgeçme hareketinin güçlenmesi ise dünyadaki dengeleri değiştirecek güce sahip.

Mevcut politikalarla doğa korunamaz

Özgür Gürbüz-BirGün / 3 Ocak 2026*

Türkiye’de doğa koruma mücadelesi zor bir yılı geride bıraktı. Doğaseverler sadece şirketlerle değil, adeta onların işlerini kolaylaştırmayı kendisine görev edinmiş iktidar ve bürokrasiyle de mücadele etmek zorunda kaldı. Madenciler için çıkarılan adrese teslim yasalar bunun en net örneğiydi. Sokak hayvanları birikmiş bir nefretin veya gündem değiştirme çabalarının kurbanı oldu. Adalet sisteminde yaşanan sorunlar, kıyılar, meralar ve orman alanları gibi önemli doğa alanlarını yağmadan korumak isteyenlerin önünü de tıkamaya başladı. Bundan yaklaşık 10-20 yıl önce doğayı korumak adına hukuka başvuruluyordu. Şimdi ise yeni düzenlemelerin yanlışlarını ve eksikliklerini ortadan kaldırmak için ayrı bir hukuki süreç yürütmek doğa koruma mücadelesinin bir parçası haline geldi. Siyaset mekanizması doğayı korumak için değil onu yok etmek için çalışır oldu.

2025 yılında Türkiye’nin nükleer santral gibi pahalı ve çok tehlikeli projelerde ısrar ettiğini, enerji politikasının temelini hâlâ petrol ve gaz gibi fosil yakıtlara dayandırdığını gördük. Kuraklık, orman yangınları, su baskınları gibi aşırı hava olaylarıyla kendisini gösteren iklim krizine karşı ciddi bir önlem almayan Türkiye, güncellediği Ulusal Katkı Beyanı ile 2035 yılına kadar iklimi değiştiren seragazı emisyonlarını artırmanın da önünü açtı. Ekonomik koşullar nedeniyle yenilenebilir enerjinin payının arttığını görsek de enerji dönüşümünün temel prensiplerinden uzak bir politikasızlık dönemi sürüyor. Enerji ve ekonomi politikalarında enerji üretimini şirketlerden bireylere, kooperatif ve belediyelere geçirecek, devletin payını güçlendirecek kamusal bir anlayışın eksikliğini görüyoruz. Dağıtım özelleştirmeleriyle kaynakların şirketlere ayrılması halkı daha pahalıya elektrik satın almak zorunda bırakıyor.

Tüm bu yanlış politikaların acısı, daha fazla santral kurmayı ve daha fazla tüketmeyi destekleyen politikalarla doğadan çıkarılıyor. İnsanlar için bunun anlamı temiz su, hava ve gıda kaynaklarının yok edilmesi anlamına geliyor. Türkiye, sahip olduğu potansiyelle daha az enerji tüketerek, ihracat amaçlı madenciliği sınırlayarak, üretim ve tüketim süreçlerini doğa dostu denetim mekanizmaları ve talep yönetimiyle şekillendirerek son birkaç yılda hızlanarak artan doğa talanını durdurabilir. Bölgesinde ve dünyada örnek bir gelişme modeli ortaya koyabilir. Çözüm var ancak mevcut politikalarla çözüme ulaşmak, doğayı korumak mümkün görünmüyor.

*BirGün gazetesinde yayımlanan, "Yaşam kuşatıldı, direniş harlandı" başlıklı habere verdiğim görüşüm.