İsveç'te iki nükleer reaktör rekabete dayanamadı

Özgür Gürbüz/28 Nisan 2015

Ringhal-2. Foto: Annika Örnborg
Nükleer enerjinin gözden düşmesinin tek nedeni Çernobil ve Fukuşima gibi kazalar değil. İsveç'in enerji devi Vattenfall, sahibi olduğu iki nükleer reaktörü (Ringhals 1 ve 2) planlanandan daha önce kapatma kararı aldı. 2025 yılında kapatılması planlanan iki nükleer reaktör, artan maliyetler ve düşük kalan elektrik fiyatları nedeniyle 2018-2020 yılları arasında elektrik üretimini sonlandıracak. Vattenfall kararını bugün yazılı bir basın açıklamasıyla duyurdu.

Vattenfall Üretim İş Bölgesi Müdürü Torbjörn Wahlborg, "Vattenfall’ın kararı ekonomiyle ilgili. İyi çalışan üretim ünitelerini kapatmak elbette üzücü ama bazen kaçınılmaz" açıklamasını yaptı.

İsveç'te şu anda çalışabilir durumda 10 nükleer reaktör var ve bunların en yenisi 1985 yılında devreye girdi. İsveç'ten gelen haberler, sık sık vurgulamaya çalıştığım, nükleer enerjinin ekonomik bir seçenek olmaktan çıktığını destekler nitelikte.

Şirketin basın açıklamasını okumak isterseniz: http://bit.ly/1DFVRT3

Nükleer enerji Türkiye’nin önünü tıkıyor

Bugün Akkuyu devrede olsaydı, olmayan elektrik talebi ve Rus şirkete verilen 15 yıllık alım garantisi yüzünden şu anda İstanbul’un ihtiyacı kadar elektriği diğer seçeneklerden aldığımız fiyatın neredeyse iki katına almış olacaktık.

Özgür Gürbüz-Evrensel/26 Nisan 2015

Nükleer santral pazarlamacıları ellerindeki bu belalı teknolojiyi satmak için yıllardır türlü masallar uyduruyor. Nükleer santral kurulunca ekonomik kalkınma yaşanacağını anlatıyorlar ama Arjantin, Brezilya ve Filipinler’deki nükleer maceraların o ülkeleri nasıl ekonomik felaketlere sürüklediklerinden bahsetmiyorlar. Bazen de hiç ilgisi olmayan işleri nükleer santralle ilişkilendiriyorlar. Uzaya gitmek veya ‘kalkınmak’ gibi. Bugüne kadar uzaya gönderilen tüm roket ve araçların katı veya sıvı yakıt kullandığını bilmiyor olamazlar. Uzay mekiğinin yörüngedeki görevi sırasında güneş panelleriyle elektrik ürettiğini eminim duymuşlardır.

‘Kalkınma’ için söylenenler de içi boş sloganlardan başka bir şey değil. Nükleer santraller sadece elektrik üretebilir. Elektrik tek başına gelişmenin aracı olmadığı gibi ucuz, temiz ve güvenli olmadığı zaman yarardan çok zarar getirir. Türkiye’nin kurulacak nükleer santralden üretilecek elektriği satın almayı taahhüt ettiği fiyat kilovatsaat (kWs) başına 12,35 dolar sent. Rüzgar, jeotermal gibi daha temiz kaynaklara ödediği fiyatın (rüzgar 7,3–jeotermal 10,5 dolar sent) çok üstünde. Hesap bu kadar basit, nükleer enerji ucuz değil. Nükleer enerji, olası bir kazada ise bırakın ülkenin gelişmesine katkıda bulunmayı, tarihi ekonomik krizlerin bizzat nedeni. Fukuşima’nın Japonya ekonomisine verdiği zararın 250 ile 500 milyar dolar arasında olacağı tahmin ediliyor. Doğaya ve yaşama verilen tahribatın yanında bu bir hiç tabii.

Tüm bu bilgilere rağmen nükleer lobi, pilot reklamında oynatmak için kandırdığı oyuncu gibi herkese yalan söylemeye devam ediyor. Zaten nükleer enerjiyi satmanın tek yolu yalan söylemek. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) başvurduğu yol da bu. “Elektrik ihtiyacı için nükleer lazım” söylenen en önemli yalanlardan biri. Ortada bizi nükleere mecbur edecek bir elektrik ihtiyacı olmadığı gibi aksine, elektriğin daha verimli ve tasarruflu kullanıldığı yeni bir enerji sistemiyle karşı karşıyayız. Peki, AKP’nin elektrik talebi varmış gibi gösteren rakamları nereden geliyor? Hükümetin elektrik talebiyle ilgili verileri TEİAŞ tarafından yapılan tahminlere dayanıyor. Bu tahminler ise hükümetin onlara verdiği büyüme rakamlarıyla nüfus gibi diğer etkenleri hesaba katıyor. Aslında yapılan gerçek bir tahmin bile değil. “Şu kadar büyümek istiyoruz, o halde ne kadar elektriğe ihtiyacımız olur” diye sorulup, sorunun yanıtına uygun bir senaryo yazılıyor. Böyle olunca da tahminler kabul edilemeyecek oranlarda yanlış çıkıyor.

Bir örnek verelim. Rusya ile Akkuyu’ya nükleer santral yapılması için anlaşma 2011’de imzalandı. Aynı yıl yapılan TEİAŞ’ın tahmini, nükleer santralin ilk reaktörünün devreye gireceği söylenen 2020’de Türkiye’nin elektrik talebinin 398 milyar kilovatsaati (kWs) bulacağını söylüyordu. Bu tahminin tutmayacağı belliydi. Türkiye’nin büyümesinin yüzde 8-9 oranlarında seyretmesinin sürdürülebilir olmayacağı ortadaydı. 2014 sonunda yapılan revizyonla TEİAŞ da tahminini değiştirdi. Şimdi, Türkiye’nin elektrik talebinin 2020 yılında 333 milyar kWs’te kalacağını söylüyorlar. Aradaki fark 60 milyar kilovatsaat. Bir başka deyişle, Türkiye’nin 2020 yılında 60 milyar kWs daha az elektriğe ihtiyacı var. İnanması güç gelebilir ama bu rakam hem Mersin hem de Sinop’ta kurulmak istenen nükleer santrallerin yıllık üretimine eş.

Enerji Bakanı Taner Yıldız, Akkuyu’daki göstermelik temel atma töreninde, “Bugün itibariyle eğer Akkuyu Nükleer Santralı devrede olmuş olsaydı, 15 milyon nüfuslu İstanbul’un elektriğini karşılayabilecekti” dedi. Sayın Yıldız’ın demeci yanlış! Asıl söylenmesi gereken şu cümleydi: Bugün Akkuyu devrede olsaydı, olmayan elektrik talebi ve Rus şirkete verilen 15 yıllık alım garantisi yüzünden şu anda İstanbul’un ihtiyacı kadar elektriği diğer seçeneklerden aldığımız fiyatın neredeyse iki katına almış olacaktık. Ruslara verilen alım garantisi TETAŞ’ı oradan üretilecek elektriği 15 yıl boyunca almaya zorluyor. Şu andaki kur üzerinden hesaplarsak, TETAŞ, Akkuyu Nükleer A.Ş.’den alacağı her kWs elektriğe 33 kuruş ödeyecek. Halbuki 2013 yılında TETAŞ’ın yaptığı alımlarda ortalama fiyat sadece 17 kuruş. Bakan Yıldız’ın hayalini kurduğu santral kazara hayata geçseydi, Türkiye tarihinin en büyük kazıklarından birini daha yiyecekti. Tabi ki bu acı fatura, ihaleleri verdikleri dost işadamlarına değil elektrik faturalarıyla yine bize çıkarılacaktı. Nükleer santral planları sonlandırılmadıkça bu tehlike sürecek.     

Elektrik ihtiyacını karşılamak için Türkiye’de ne yapılmaması gerektiği ortada. Bir şirkete para kazandıran, doğaya zarar veren, yaşamı tehdit eden ve halkın olurunu almayan projelerden vazgeçilmeli. İlk yapılması gerekense enerji verimliliği ve tasarruf yöntemlerini tüm sektörlere yayarak, enerji talebindeki artışı azaltmak hatta aşağıya çekmek olmalı. Elektrik talebini tahmin etmek yerine yönetmeliyiz. Kalkınma Bakanlığı’nın 9. Kalkınma Planı, 2012 Yılı Programı’nda da belirtildiği gibi, “…sanayi, binalar ve ulaştırma sektörlerinde yapılacak verimlilik uygulamalarıyla hem genel enerji hem de elektrik tüketimlerinin yüzde 20-25 oranında düşürülmesi mümkün”. Eşe dosta inşaat ihalesi vermek yerine, ithal ettiğimiz enerji kaynaklarını daha akıllı kullanmalı, talebin karşılanamadığı durumlarda da güneş, rüzgar ve biyokütle gibi enerji kaynaklarını, halkın sahibi olacağı ve yöneteceği modellerle hayata geçirmeliyiz. İstenirse, enerjideki bu dönüşüm tüm Türkiye’yi değiştirecek ekonomik, sosyal ve ekolojik bir dönüşümün öncüsü olur. Önümüzdeki tek engel, nükleer ihalelerle ceplerini doldurmak isteyen birkaç kişi ve onlara yol gösteren siyasi irade.

Sinop nükleeri boğdu

Özgür Gürbüz-BirGün/26 Nisan 2015

25 Nisan 2015, Sinop. Foto: O. Gurbuz
Sinop’a defalarca geldim. Bu izlediğim kaçıncı miting hatırlamıyorum ama bu kadar kalabalık bir nükleer karşıtı mitingi ilk kez görüyorum. Sadece binlerce insan görmedim dirençli insanlar gördüm. Nükleere memleket toprağını vermemek için İstanbul’dan, İzmir’den kalkıp gelen Sinoplular vardı. Nükleer reklamlarla kandırılmaya çalışıldıkları için kızgın insanlar vardı. Gençler vardı, “rüzgar, güneş bize yeter” diye bağırıyorlardı. Emeklisi de vardı, hayata adımını yeni atmış bebeği de. Yaşam mücadelesi nedir görmek isteyenin Sinop’a bakması gereken bir gün yaşandı burada.

Sinop Uğur Mumcu Meydanı’nı dolduran binlerce kişinin bir tek mesajı vardı: Nükleere hayır! Sinop’un nükleere hayır demek için birçok nedeni var. Burası Karadeniz’in en gözde turizm noktası, sahil yolunun yok etmediği nadide kumsallarına sahip. 2013’te kente gelen turist sayısı 870 bini geçti. Sadece turizmin değil balıkçılığın da Karadeniz’deki en önemli merkezlerinden biri. İlin tek başına Karadeniz’in yüzde 30 balıkçılık potansiyeline sahip olduğu belirtiliyor. Nükleer santralin soğutma suyu ihtiyacının balık larva ve yumurtalarını tehdit edeceğini bilen balıkçılar takalarını nükleer karşıtı bayraklarla donatmıştı. Balıkçılar, mitingin başında Uğur Mumcu Meydanı’na bakan limanda turlayarak korteje katıldılar. Sinop esnafı da vitrin camlarına astıkları afişlerle nükleer karşıtı şenliğe günler öncesinden hazırlanmış gibiydi. Yürüyüşe bu yıl daha çok Sinoplu’nun katılması, Japonya ile yapılan nükleer santral anlaşmasının Meclis’ten geçerek daha somut bir hale gelmesine verilmiş bir yanıt gibiydi. Sadece Sinoplular değil, Artvin, İzmir, Bartın, Tunceli, Amasya, Samsun, İstanbul, Çanakkale ve Tokat gibi farklı illerden gelen çevre dernekleri, öğrenci birlikleri, sendikalar ve siyasi partiler hükümetin seçim öncesi aceleyle geçirdiği bu yasaya adeta, “siz geçirdiniz ama biz geçirmeyiz” dedi.

25 Nisan 2015, Sinop. Foto: O. Gurbuz
Sinop nükleeri bundan 29 yıl önce Çernobil’le tanıdı. Kentte kime sorsanız kanserden kaybettiği bir yakını var. 26 Nisan 1986 yılında meydana gelen kazanın izleri ne yazık ki Sinop’ta her ailenin hafızasına kazınmış. O dönemde söylenen yalanları herkes hatırlıyor. Çayda radyasyon yok deyip, kendi içtiği çayı analize gönderen Kenan Evren’i (o çayda da yüksek oranda radyasyon çıkmıştı), Eski çayla kirlenmiş çayı birbirine karıştırarak radyasyon dozunu düşürdüğünü öne süren ve o çayın dağıtımını onaylayan dönemim Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Ahmed Yüksel Özemre’yi ne Sinoplular ne de Türkiye unuttu. Unutmadı çünkü bugün konu nükleer olunca yalan söyleme hastalığı da beraberinde geliyor. Nükleer reklamlarında oynattığı pilota bile gerçeği söyleyemeyen şirket, olası bir kaza veya sızıntıda bizlere kim bilir ne masallar anlatacak. Akkuyu için ‘dünyanın en güvenli santrali’ iddiasını ortaya atan hükümet yetkililerinin hâlihazırda Sinoplulara bir açıklama borcu var. Mersin’deki santral dünyanın en güvenlisiyse Sinop’takinin daha az güvenli olacağı ortada. İki ayrı teknolojiden sadece biri en güvenli olabilir. O halde daha az güvenli olanını neden Sinop’a layık gördünüz? Yoksa Karadeniz Çernobil’den beri kobay vazifesi görmeye devam mı ediyor? Gördüğünüz gibi konu nükleer olunca daha ilk dakikadan itibaren yalanlar, bol keseden atmalar başlıyor.

Bu yalanlara karnım tok diyen Sinoplu bugünden itibaren evlerini, dükkanlarını nükleer karşıtı bayraklarla donatacağını söylüyor. Sustuğunuzda onayladığını sananlara çok akıllı bir mesaj vermeye hazırlanıyor Sinoplular. Darısı Mersin ve tüm Türkiye’nin başına.

Atomik kazık

Özgür Gürbüz-BirGün/19 Nisan 2015

Her hafta BirGün için klavyenin başına oturduğumda, “bu hafta nükleer yazmak yok” diyorum. Neredeyse gazeteciliğe başladığım ilk günden beri, 20 yıldan fazla bir süredir, enerji ve çevre üzerine yazılar yazıyorum. Nükleer enerji de herhalde en çok değindiğim konulardan biri. Bu hafta masaya, ‘Türkiye’de elektrik direkleri ve estetik’ üzerine bir yazı yazmak için oturmuştum ama oluru yok. Akkuyu’da göstermelik bir temel atma töreni yapılmışken, reklamda oynatılan oyuncusundan izleyenlere kadar herkes radyoaktif yalanlarla kandırılmışken atomdan bahsetmemek olmaz. Yoksulluğun kader ilan edildiği memleketimde elektrik faturalarımıza yansıyacak ‘atomik kazık’tan bahsetmek zorundayım.

Mersin Akkuyu’ya atom santrali kurmak isteyen Rusya’nın devlet şirketi Rosatom, ülkenin dara düşmüş ekonomisine katkı için önüne gelene nükleer santral satmaya çalışıyor. Avrupa’daki ülkeleri de tavlamaya çalışıyorlar. Rosatom’un Genel Müdür Baş Yardımcısı Kiril Komarov, Brüksel’de yaptığı konuşmada Avrupa’ya ucuz nükleer vaadinde bulundu. 60 yıllık yakıt ve nükleer santralin sökümünü de içeren bir paket satın alınırsa üretilen elektriğin kilovatsaatini 5 dolar sente düşürebileceklerini söyledi (Euronews, 17 Nisan 2015). Türkiye’ye ise aynı şirket, aynı santrali yapmak istiyor ama bir farkla. Bize elektriği satacakları fiyat 12,35 dolar sent. Avrupa’ya önerdikleri fiyatın 2,5 katı! Bizde çok tehlikeli ve zor bir iş kabul edilen söküme de karışmıyorlar. Ufak bir bedel ödeyip, ömrünü tamamladığında dev bir nükleer atığa dönüşen santralin sökümünü de Türkiye’ye bırakıyorlar. Atomik kazık böyle bir şey.

Nükleeri savunanlar genelde, “tüm gelişmiş ülkelerde var” diye savunuyor. Gelişmişlikten kastedilen zengin ülkelerse bu iddia doğru değil. Norveç, İtalya, Portekiz, Avustralya, İrlanda, Danimarka ve Avusturya gibi pek çok ülkede nükleer santral yok. Almanya, Belçika, İspanya, İsviçre gibi ülkeler olanları kapatma kararı almış. Aslında ‘kim yapıyor, kim kapatıyor’ diye bir karşılaştırma yapmak özünde yanlış. Detayları bilmelisiniz. Amerika üzerinden bir örnek vereyim.

ABD’de beş nükleer reaktörün yapımı sürüyor. Bu, ABD nükleeri destekliyor anlamına mı geliyor? Hayır. Birkaç gün önce ABD Enerji Bilgi İdaresi (EIA) tarafından açıklanan 2040 yılına dair öngörüler aksini söylüyor. ABD’de 99 reaktör var (iki yıl önce 104’tü) ve toplam elektrik üretiminin yüzde 19’unu karşılıyor. Referans senaryoya göre 2040’a kadar nükleer santral kaynaklı elektrik üretimi yüzde 15’e düşecek. Atomseverlerin sorması gereken soru şu: Nükleer en ucuz, en güvenli ve dışa en az bağımlı kaynaksa ABD neden sahip olduğu teknolojiyi kullanarak eskiyen nükleer reaktörleri yenileriyle değiştirmiyor? Neden onlarca yeni reaktör yapmıyor? Yanıt ABD için basit, nükleer pahalı ve riskli. Aynı soruyu Fransa’yı örnek gösterenlere de sormak lazım. Dünyanın nükleer devi, teknoloji lideri Fransa neden 2025’e kadar elektrik üretiminde nükleer enerjinin bugün yüzde 76 olan payını yüzde 50’ye çekmek istiyor? Neden her gün yeni rüzgar santralleri kuruyor?

Enerji konusuna yabancı olanların Google Baba’ya sorarak, bakın şu kadar ülkede nükleer var demesinin bir anlamı yok. Herkes Almanya gibi yıllar önce kurulmuş nükleer reaktörleri, ekonomik ömrü dolmadan kapatacak finansal güce sahip değil. Bu bir süreç. Gelişmiş ülkelerde kaç nükleer santral var diye sormak yerine kaynaklarının ne kadarını atoma, ne kadarını yenilenebilir enerji ve enerji verimliliğine ayırıyorlar sorusuna yanıt aramak lazım. Almanya’nın her yıl daha az enerji tükettiğini ve buna rağmen ekonomisini büyüttüğünü göremeyenler atomik kazığı yemeye ve bu yüzyılın dışında kalmaya mahkum. Uyaralım, atomik kazık diğerlerine benzemez, etkisi kuşaklar boyunca sürer.

Takviminize yazın:
Atom santrallerine hayır diyenler 25 Nisan’da Sinop’ta, 26 Nisan’da İstanbul Kadıköy’de sokağa çıkıyor. Çernobil kazasının yıldönümünde nükleere hayır diyenler meydanlara iniyor.