Sarıgül ve Topbaş'ın Çin metrosu tartışması

Özgür Gürbüz/29 Mart 2013

İstanbul’un en büyük sorunlarından biri ulaşım. Durum böyle olunca başkan adayları arasındaki metro tartışması öne çıkıyor. CHP’nin Büyükşehir Belediye Başkan adayı Mustafa Sarıgül’ün, İstanbul’a beş yılda 200 km’lik yeni metro hattı kazandıracağını vaat etmesi ve bu konuda Çin ve Hindistan’ı örnek göstermesi AKP adayı Kadir Topbaş’ı kızdırdı. Topbaş, Çin ve Hindistan’da metronun devlet desteğiyle yapıldığını söyledi. Gerçekten öyle mi? Dünyanın en büyük üçüncü metro ağına sahip Çin’in başkenti Pekin’i mercek altına alıp, durumu sizler için inceledim.  

DÜNYANIN EN BÜYÜK 3. METROSU
2001 yılında Pekin’de sadece 45 km uzunluğunda, iki hattan oluşan bir metro vardı. 2013 sonunda metronun uzunluğu 465 km’yi buldu ve hat sayısı da 17’ye çıktı. 13 yılda 420 km’lik yeni metro hattı eklendi. Pekin metrosunun bir özelliği de bilet fiyatlarının ucuz olması. Sefer ücreti sadece iki yuan, yani 35 kuruş. Bu paraya dev kentin bir ucundan diğer ucuna gitmek mümkün. Ücretin düşük tutulmasının hem ekonomik hem de sosyal gerekçeleri var. Kentte hava kirliliğiyle baş etmenin, trafik sıkışıklığını önlemenin ve ticareti çekici kılmanın en önemli yolu toplu ulaşımı geliştirmek ve konforlu hale getirmek. Pekin Yerel Hükümeti bilet fiyatlarını düşük tutarak bu sosyal hedefe ulaşmaya çalışıyor ve bu sübvansiyonun maliyeti yılda 6,5 milyar TL’yi buluyor.

Çin’de metro yapımında genelde üç farklı yol izleniyor. İlki, yatırımın bir bölümünün belediye sermayesi, kalanın ise banka kredileriyle karşılandığı yöntem. Belediyenin koyduğu sermayenin oranı yüzde 40 ila 60 arasında değişiyor. İş tamamen belediyenin ana parası ve banka kredisiyle yürütülüyor. En çok bu modelin kullanıldığı söylenebilir. Yeni projelerin çoğu dört ayrı devlet bankası tarafından kredilendiriliyor. Merkezi hükümetin 42 milyar doları bulan ekonomik paketi kentteki metronun hızla büyümesini desteklese de ana finansman modelinde belediye ve bankalar başrolü oynuyor. İkinci yöntem ise “yap-devret” yöntemi. Bu modelde belediye hukuki altyapıyı hazırlıyor ve işi uygulayıcı firmaya devrediyor. Uygulayıcı firma ise finans, inşaat gibi işleri hallederek yatırımı belediyeye teslim ediyor ve yatırım bedelini belediyeden geri alıyor. Olimpiyat Oyunları öncesi bir hat böyle tamamlandı.

METRO SOSYAL BİR PROJE
Üçüncü yöntem ise daha tanıdık: “Kamu-Özel Ortaklığı”. Bu ortaklık modelinin de Çin’e özgü farklılıkları var. Çin metro projelerini yarı kamu malı olarak görüyor ve iki bölüme ayırıyor. Birinci bölümde (A Bölümü) sosyal yardım kısmı var, ikinci de ise (B Bölümü) işletme kısmı. A bölümü belediyenin sorumluluğunda kalıyor; arazi edinimi ve inşaat hep onun sorumluluğunda. Özel sektör ise trenler ve sinyalizasyon gibi ekipmanları sağlıyor. İşletme modeli de farklılıklar gösteriyor. İnşaat bitince belediye A Bölümü uygun bir fiyatla diğer şirkete kiralayabiliyor. Belediyenin parası yoksa şirket A Bölümü’nde de sorumluluk alıp, harcadığı parayı imtiyazlı işletmecilik hakkıyla geri alabiliyor. Bilet fiyatları ucuz tutulduğu için belediye firmaya her yıl mali destek sözü veriyor.

Görüldüğü gibi Çin’de metroyu tamamen devletin yaptığını söylemek mümkün değil. Devlet desteksiz yapıldığı da söylenemez ama asıl önemli olan, ulaşım sorunun çözümünün, halk sağlığını, ekonomik hayatı etkileyen bir konu olduğu için desteklenmesi. Ucuz ve konforlu ulaşım Çin’de devlet politikası demek yanlış olmaz. Otobüs biletlerinin 35 kuruştan daha ucuz olduğunu hatırlatalım. İstanbul’da metro kadar pahalı bir yatırım olmamasına rağmen metrobüse 4 durak için 2,40 TL ödüyoruz. O da, iade makinelerinden paranızın üstünü almayı unutmazsanız. İki belediyecilik arasındaki fark asıl burada.

OTOMOBİLE VAR METROYA YOK
Topbaş’ın metro yapımında geride kalmasını “devlet desteği olmadan bu kadar” diyerek açıklaması da çok gerçekçi değil. Topbaş’ın tercihi metro olsaydı karayolu taşımacılığı yatırımları yerine mali imkanları raylı ulaşıma aktarabilirdi. İstanbul’daki Üçüncü Boğaz Köprüsü’ne (4,5 milyar TL) ve Avrasya Tüneli’ne (2,8 milyar TL) ayrılan kaynağı metro için kullanmayı isteyebilir, benzer finansman modellerini Çin’de olduğu gibi metro için de gündeme getirebilirdi. “Yap İşlet Devret” modeliyle otomobillere tünel açılıyorsa metroya neden açılmasın? Kentindeki yatırımları istediğin gibi yönlendiremeyeceksen başkanlık yapmanın ne anlamı var?

Kadir Abi’ye bir sorum var

Özgür Gürbüz-BirGün/23 Mart 2014

Yerel seçimlere bir hafta kaldı. Açıkçası belediyeleri, sorunlarını ve çözüm önerilerini pek konuşamadık. Genel seçim havasında yerel seçim yapıyoruz. Özellikle de iktidar partisinin durumu evlere şenlik. Sivaslılar da, Nevşehirliler de belediye başkan adaylarının Tayyip Erdoğan olduğunu düşünüyor. Her yerde onun resimleri var. Amasya’ya da Kütahya’ya da aynı afiş asılıyor, aynı sloganla oy isteniyor. Tüm illere üçüncü köprü ve tüp geçit yapılıyor. Tokatlılar bizim ilde boğaz nerede diye birbirlerine soruyor. Vanlılar da, Van Denizi’nin altından otomobilleriyle geçecekleri o tarihi günü bekliyor. Belediyelerdeki güvenlik görevlileri, seçimi kazanan AKP’li başkanları belediye binasına almayabilir. “Sen Tayyip değilsin, biz ona oy vermiştik” diyebilir. AKP seçmeni bu saçmalığa kanıp, figüran başkanlara oy verecek mi; bir hafta sonra göreceğiz.

İstanbul’da ise bir başka trajedi yaşanıyor. Kendisini Gezi olayları sırasında bile sadece birkaç kez ekranlarda, basın toplantılarında görebildiğimiz Kadir Topbaş, ‘Kadir Abi’ afişleriyle kente geri döndü. Biz bu ‘abi’yi, verdiği sözlerini tutmadığı için aileden atalı çok olmuştu. Gezi sırasında, “Artık bir otobüs durağının yeri değiştirilirken bile halka sorulacak” diyen abimiz, Kanal İstanbul, Üçüncü Köprü ve Üçüncü Havalimanı projelerini bize sormadı. Onun halkı belli ki inşaat şirketleri ve başbakandan ibaret. Yine de Topbaş’ın hâlâ İstanbul’da yaşadığını bilmek güzel. Çünkü ona bu sözünü neden tutmadığını sormak için can atan benim gibi binlerce insan var bu şehirde.

Topbaş’a sormak istediğim asıl soru ise ulaşımla ilgili. Geçenlerde yapılan bir ankette, İstanbul’un en önemli sorunu nedir sorusuna, ankete katılanların yüzde 68’i “ulaşım” yanıtını vermiş. Topbaş’ın karşısına çıkan gazeteciler belki kendisine bu sorunu nasıl çözeceğini sorar. Benim sorum ise daha farklı, ulaşımla ilgili kendisine sadece bir soru sormak istiyorum. Sorum şu: Kadir Abi, evinden işine nasıl gidiyor? Metroyla mı, otobüsle mi, metrobüsle mi, dolmuşla mı ya da bisikletle mi? Yoksa işine bir makam aracında, önünde trafiği açan eskortlarla mı gidiyor? İsteyen gazeteci arkadaşlar bu sorumu alıp, kendisine yöneltebilir.

Ben kendisini metroda ayakta dikilirken hiç görmedim. Metrobüste ezilirken, tramvayda tacize uğrarken de görmedim. Otobüste otomatik kapının çarptığı Kadir Abi’yi göreniniz var mı? Minibüste ani fren nedeniyle yere kapaklanan Topbaş fotoğrafına hiç rastladınız mı? Benim minibüste kaza geçirip, kaşıma dikiş atılmışlığım var. Halk otobüsü fazla yolcu alsın diye durakta beklerken işe geç kalan ve sinir krizi geçiren Kadir Abi’yi de hiç hatırlamıyorum. Hadi bunları geçtim. Madem her yerde metro vardı, her yere metro gidiyordu; neden o trenlerde Kadir Abi yok? Sorum, diğer büyükşehir belediye başkanları için de geçerlidir.

Ken Livingstone işinden evine dönüyor. mylondondiary.co.uk
Güvenlik deyip bu sorumu geçiştirmeye kalkmayın. Londra’nın eski belediye başkanı Ken Livingstone’ın metroda seyahat ederken çekilmiş onlarca fotoğrafı var. Londra’nın bugünkü belediye başkanı Boris Johnson bir bisiklet tutkunu. Johnson, 2012 Londra Olimpiyatları’na gelen özel konuklara (VIP) bile toplu taşımayı kullanmalarını önermişti. Bir defasında Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu Eş Başkanı Rebecca Harms ile Berlin’de röportaj yapmak için randevulaşmıştık. Elinde bavuluyla metrodan çıkıp gelivermişti.

Eğri oturup doğru konuşalım. İstanbul’u 1994’ten beri AKP zihniyeti yönetiyor. Erdoğan dönemi metro açısından tam bir felaket. Öyle ki Topbaş bile icraatlarını anlatırken 2004 öncesi deyip geçiyor. Halbuki kendisi 1994-1998 yıllarında Erdoğan’ın danışmanıydı. 1999’da Beyoğlu Belediye Başkanı oldu. 2004’ten beri de İstanbul’u yönetiyor. Kadir Abi 20 yıldır burada. Beyoğlu’nun da İstanbul’un da hali ortada.

3130

Özgür Gürbüz-BirGün/16 Mart 2014

3130 kaskını Mustafa Candemir’in yüzüne fırlattı.
7229 copunu rastgele salladı.
3130 kaskını yerden alıp Candemir’in yüzüne vurdu.
3130 Candemir’in burnunu kırdı.
3501 istemeye istemeye 3130 hakkında soruşturma başlattı.
İzmirliler o kask numarasını not aldı.

3469 o sırada Pangaltı’daki göstericilere tazyikli su sıktı. Bir genç kadını duvara yapıştırdı.
4326 ve 7688 lise çağındaki iki gence coplarıyla vurdu.
3415 biraz geride kaldı, çocukları dövmeye eli gitmiyordu.
6602 elindeki gaz bombası tüfeğini küçük bir çocuğa verdi. Kim bilir kimi vurmuştu o tüfek?  
0642 Kızılay’daki gazdan etkilendi, bankanın köşesinde elini duvara dayadı.
0682 o güz izinliydi. On yaşındaki kızının yanında olayları televizyondan izliyordu. Kızı, babasının üniformasını giyen amcaların sokakta dövdükleri insanlara bakıyordu.
5216 gaz bombalarını 20 saniye aralıkla atıyordu. Yüzü kanlı gencin görüntüsü aklındaydı.
2416 eve döndüğünde kusmaya başladı.
0001 Berkin’in ailesine başsağlığı dilemeye çalıştı, kelimeler ağzından çıkmıyordu.
0007 internete düşen ses kayıtlarının telaşındaydı.
0005, 0006, 0008 ve 0010 da yolsuzluk iddialarıyla dolu fezlekelerinin derdindeydi.
0002 “Emri ben verdim, polislerim destan yazıyor” demişti. Yetmedi, halkı birbirine düşürmeye çalıştı. 14 yaşında komaya giren Berkin’e terörist dedi.
Millet o kask numarasını da not aldı.
Referandumda yapılmak istenenin vesayeti sonlandırmak değil bir polis devleti kurmak olduğunu defalarca yazıp söylemiştik. İşte size polis devleti! Her yer polis herkes polis.

***
Mezarındaki karanfilden korkuyorlar Berkinim,
kokusu şehre yayılır diye.
Mezarındaki misketlerden korkuyorlar Elvanım,
belki bir gün oynarsın diye.

***
Burak Can Karamanoğlu Okmeydanı’nda bir silahtan çıkan kurşunla can verdi. Kadıköy metrosunda demokratik hakkını kullananlara hakaret edip tehdit edenlerin elinde silah vardı. Ruhsatsız silah taşımak suçundan haklarında soruşturma başlatıldı. Göstericileri tehdit eden S.R., kurusıkı tabancasını o sabah almış…

Umut Vakfı, Türkiye’de her gün 13 kişinin bireysel silahlar sonucu öldüğünü söylüyor. Sivillerin elindeki silah sayısının 15 milyon civarında olduğu sanılıyor. Sanılıyor çünkü bu silahların çoğu ruhsatsız; aynı Kadıköy’deki saldırganın elindeki gibi. Siyasi ortamın bu kadar gergin olduğu, trafikteki tartışmaların cinayetle sonlandığı bir ülkede bireysel silahlanmaya ‘yeşil ışık’ yakılmasını anlamak mümkün değil. Öldürülen kadınların, düğün ve maçlarda “kazara” vurulan canların bu silah serbestisinin kurbanı olduğunu görmüyor musunuz? Bir yasayla ve ağır cezalarla bireysel silahlanmanın önüne geçilebilir. 1 milyar 400 milyon nüfuslu Çin bunu yapıyorsa, İngiltere yapıyorsa biz neden yapamıyoruz? Bu işte kimin çıkarı var? Bazı milletvekillerinin bile silahı var. Meclis açıldığında ilk işiniz bu olsun, yasayı çıkarın hemen ardından da ilk siz silahlarınızı bırakın. Herkese örnek olun yoksa ufukta daha kötü günler var. Beklediğiniz her günün onlarca insanın hayatına mâl olduğunu unutmayın.

Not: 3130 dışındaki kask numaraları gerçek hayattan örneklendirilmemiştir.

Nükleer montaj

Özgür Gürbüz-BirGün/12 Mart 2014

Fukuşima’daki nükleer felaketin üzerinden üç yıl geçti. 2010 yılında Japonya elektrik ihtiyacının yüzde 30’una yakınını nükleer santrallerden sağlıyordu. 2012’de bu oran yüzde 2’ye düştü. Neredeyse bir yıldır ülkedeki nükleer reaktörlerin hepsi kapalı. İktidardaki liberaller nükleer santrallerin en azından bir bölümünü tekrar çalıştırmak istiyor. Kolay değil, ülkenin elektriğinin üçte birini sağladığınız kaynak bir gecede yok oluyor. Halk tepkili ama aynı bizde olduğu gibi medyanın büyük bir kısmı nükleer endüstrinin sözcüsü gibi davranıyor. Ekonomik bahanelerle ve nükleer lobinin desteğiyle birkaç reaktörün önümüzdeki günlerde tekrar çalıştırılması kimseyi şaşırtmamalı. Uzun vadede ise Japonya’nın nükleer enerji politikası belirsizliğini koruyor. 140 bine yakın insan üç yıldır radyoaktiviteye maruz kalmış evlerinden uzakta yaşıyor. Bazıları ayda bir kez evlerini ziyaret edebiliyor ama geceleri kalmalarına izin verilmiyor. Nükleer enerjiye bir kez bulaştınız mı adeta bin yıl lanetleniyorsunuz.  Bizim gibi hiç bulaşmamış ülkeler çok şanslı. O yüzden de Sinop ve Mersin’deki mücadele çok önemli.

Fukuşima kazası diğer ülkeleri de etkiledi. Nükleersiz İtalya yoluna nükleersiz devam etme kararı aldı. İsviçre yeni reaktör yapmaktan vazgeçtiği gibi, eldekileri kapatma kararı aldı. Dünyanın en büyük sanayi devlerinden Almanya, kazadan sonra sekiz reaktörünü birden kapattı. Kalan dokuz tane de 2021’de kapanacak. Almanya’da bugün elektriğin dörtte biri yenilenebilir enerjiden sağlanıyor. Ne elektrikler kesiliyor, ne de fabrikalar kapanıyor. Elektrik ihraç ediyorlar, alıcılar arasında 58 nükleer reaktörü olan Fransa bile var. 150 milyar kilovatsaat elektrik rüzgar, güneş ve biyokütle gibi kaynaklardan sağlanıyor. Tüm Türkiye’nin 250 milyar kilovatsaat elektrik tükettiğini hatırlatalım.

Fukuşima Almanya’ya ders oldu. 2050 yılı hedefi, elektrik tüketiminin en az yüzde 80’ini, enerjinin de yüzde 60’ını yenilenebilirden sağlamak. Bunun adına ‘Enerji Dönüşümü’ diyorlar.

Mesele yenilenebilir enerji meselesi de değil. Fukuşima’dan ders çıkarma meselesi. Yeni bir santral kurmak yerine tasarruf yapabilirsiniz. Dilerseniz ekonomide enerji yoğun sektörlerden vazgeçip, arz talep dengesini, talebin kulağından tutarak sağlayabiliriniz. Çimento fabrikalarının yarısını kapatıp bu çok enerji tüketen sektörlerde üretimi iç tüketimle sınırlayabilirsiniz.  Verimli ampulleri zorunlu kılın, toplu taşımayı şart koşun ya da neon ışıklarını gece 10’dan sonra içkiyi yasakladığınız gibi yasaklayın. Çözüm böyle de gelebilir.

Akan suya bakmanızda inanın bir sorun yok. Dünyanın en güzel doğa harikaları arasında o akan sular var; tabi ki bakacaksınız. Asıl sorun patlayan nükleer santrallere öyle boş boş bakmanızda. Güvenli nükleer masallarına karnımız tok. Millet bu masalları değil tapeleri dinliyor; bilesiniz. Fukuşima kazası sonrası enerji bakanı ve başbakan arasındaki konuşmanın tapeleri internete düştü bile:

Enerji Bakanı: Başbakanım Japonya’da nükleer santralde kaza oldu, ne diyelim?
Başbakan: Montaj diyelim, olmadı sabotaj deriz. Yok mu elde Mersin ve Sinopluları kandırmak için kullandığımız görüntüler?
Bakan: Hangi görüntüler?
BB: Hani, şu nükleer şeyin yanında denize giren insanların fotoları var ya…
Bakan: Şu bikinili kadınları fotoşapla kaldırıp yerine bizim başörtülü bacılarımızı koyduğumuz fotoğraflar mı?
BB: Evet onlar. Bizim oğlan olsa anlamazdı, sen hemen kaptın.
Bakan: Yanına da deri eldivenli birkaç kişi koyalım mı?
BB: Yok, onları sonra kullanırız.
Bakan: İnanırlar mı efendim?
BB: 9 yıldır ne söylesek inanıyorlar, neden inanmasınlar?
Bakan: Ama görüntüleri gördüler, interneti de hemen yasaklayamadık…
BB: Dert etme, “tüpgaz patladı” de, geç. Ben şimdi bizim Fatih’i de arıyorum. Altyazı geçsin, ‘Japonya’da elim tüpgaz patlaması’ diye. Sen de Erdoğan’ı ara ama nazik ol, ağlatma şimdi koca adamı. Hassaslaştı bu günlerde.
Bakan: Başüstüne efendim.
BB: Hadi hayırlı günler.

Sinop'a nükleer santralin talibi Finlandiya'da çuvalladı

Yapımı yılan hikayesine dönen Finlandiya’daki Olkiluoto-3 nükleer reaktöründe inşaat durdu. 3 milyar avroya mal olacak denen reaktörün maliyeti şimdiden 8,5 milyar avroyu buldu. Sinop’ta da nükleer santral yapmak isteyen Fransız Areva şirketi artık bitiş tarihi bile veremiyor.

Özgür Gürbüz-BirGün/4 Mart 2014

2005 yılında yapımına başlandığında ‘nükleer rönesansın’ simgesiydi. 1600 MW’lık kurulu gücüyle dünyanın en büyük nükleer reaktörü olacaktı. Yapımını Sinop’taki nükleer santral projesine de talip olan Fransız Avea üstlendi. Avrupa Basınçlı Su Reaktörü (EPR) denilen ve en ileri güvenlik teknolojileriyle donatıldığı iddia edilen reaktörü Fransızlar 2009 yılında 3,2 milyar avro maliyetle teslim etme sözü verdiler. Bağımsız denetçiler yapılan işi beğenmeyince inşaat gecikti, tasarımda hatalar tespit edildi. Bu gecikme reaktörün maliyetini şimdiden 8,5 milyar avroya çıkardı. Başka kaynaklar, siparişi veren Finlandiyalı TVO firmasının zararının 7,5 milyar avroyu bulduğunu belirtiyor. İnşaatın ne zaman biteceğiyse belirsiz. En iyimser tahmin 2018 yılı gibi gözükse de Areva artık net tarih vermekten kaçınıyor. 2018’de inşaat bitse bile TVO ve Areva, ekonomik kayıplar nedeniyle başka türlü bir ‘nükleer felaket’le karşı karşıya kalacak. İki firma bu süreçte davalık oldu. Areva TVO’dan 2,7 milyar avroluk tazminat istiyor, TVO ise tahkimde Areva’nın kendisine 1,8 milyar avro ödemesini talep ediyor. İnşaatın durduğu haberi Areva’nın hisselerinin yüzde 10 oranında değer kaybetmesine neden oldu. Areva zaten üç yıldır zarar ediyordu.

REKABETTE ZORLANIYOR
Finlandiya’daki başarısızlık ucuz, güvenli ve hızla devreye giren nükleer santral iddiasına ciddi bir darbe vurdu. Üçüncü kuşak reaktörlerin kağıt üzerindeki başarısı hayata geçirilemedi. Nükleer enerji diğer enerji kaynaklarıyla fiyat rekabetinde zaten zorlanıyor ve Türkiye’de olduğu gibi devlet desteği olmadan hayata geçirilemiyor. İnşaata olası bir gecikme nükleer enerjiyi ekonomik rekabette iyice çaresiz bırakıyor. Kaya gazıyla ucuzlayan doğalgaz, fiyatları her geçen gün düşen rüzgar ve güneş birçok yatırımcı için nükleere göre çok daha güvenli yatırımlar.

SİNOP’TA DA AREVA VAR
Finlandiya’daki nükleer fiyaskonun zincirleme reaksiyon tehlikesi de var. Bir devlet şirketi olan Areva’nın İngiltere’de ve Sinop’ta nükleer santral yapmak istediği biliniyor. Areva’nın Japonlarla beraber Sinop’a yapmayı düşündüğü Atmea tipi nükleer reaktör de aynı Finlandiya’da olduğu gibi denenmemiş bir teknoloji. Dünyada çalışan bir benzeri yok. Bu durum Finlandiya’da olan bitenin Sinop’ta da yaşanıp yaşanmayacağı sorusunu akla getiriyor. Aynı soruyu şimdi İngilizler de kendilerine soruyor. Fransız şirkete verdikleri sübvansiyon nedeniyle Avrupa Birliği’yle karşı karşıya kalan İngilizler şimdi de seçtikleri teknoloji nedeniyle kamuoyunu nükleere ikna etmekte zorlanacağa benziyor. Fransızların yıllardır yatırım yaptığı nükleer enerji sektörü de artık para getiren bir sektörden, para kaybettiren bir sektöre dönüşüyor. Milyarlarca dolar yatırdıkları EPR reaktörleri hem Finlandiya hem de kendi evlerinde (Flamanville) teknik ve ekonomik zorluklarla karşı karşıya kaldı. Fukuşima kazasıyla azalan reaktör siparişleri de cabası. Olkiluoto reaktörünün yapımın yarıda kalması, Batı Avrupa’da çoktan gözden düşen nükleer enerjinin diğer pazarlardaki payının da düşmesine neden olabilir. Ekonomik krizin ortasında en son istenen, milyarlarca dolar yatırdığınız enerji santrallerinin bir kilovatsaat elektrik dahi üretemeden öylece durması olmalı. (Haber Analiz)

Yeraltı demokrasisi

Özgür Gürbüz-BirGün/2 Mart 2013

Başbakan Erdoğan ile oğlu Bilal arasında geçen konuşmaların sızdırılmasının üzerinden gün geçmeden yeni ses kayıtları yayınlandı. Hükümete yakın iş adamlarının pazarlıkları, Bilal Erdoğan’ın yeni maceraları, villalar, arsalar ve yeni havuz problemleriyle karşı karşıya kaldık. Ne bu yöntemleri onaylayabilir, ne de kayıtlar üzerinden politika yapabiliriz. Doğrunun, hukuki zeminde ortaya çıkması için mücadele etmekten başka şansımız yok. Bu kayıtların, kirli alışverişin, iğrenç pazarlıkların bağımsız organlarca araştırılmasında ısrarcı olmalıyız. Tabi ki olan biteni görüyoruz ama kamu vicdanında yargılama yetmez, Yüce Divan için ısrarcı olmalıyız.

Hükümet şunu bilmeli, araştırmıyorsan, yargılamaya, şeffaflığa izin vermiyorsan suçu kabul etmiş sayılırsın. Montaj diyerek, dublaj diyerek patinajı önleyemezsin. Ses kayıtlarından bir tanesi bile doğruysa hükümetin derhal kendisini ‘sıfırlaması’ gerekir. Bu ‘bir’ sayısına da, Erdoğan’ın Habertürk’e telefon ettiğini kabul etmesiyle çoktan ulaştık. Demokrasinin gereği budur ama ne demokrasimiz demokrasi, ne de gittiğimiz yol doğru yol. Bunu açıkça söylemeliyiz. Şahit olduğumuz durum politikanın dibe vurduğunu, ‘ileri demokrasi’ denen ucubenin yerini bir ‘yeraltı demokrasisine’ bıraktığını gösteriyor.

Peki, bu yeraltı demokrasisini kim yarattı? Bir bakanın, başbakanın yolsuzluk yaptığına dair iddiaların halk tarafından tartışılabilmesi, duyulabilmesi için gizli kayıtlara ihtiyaç duyulan bu ortamı kim yarattı? Dürüst olalım ve büyük harflerle suçlunun adını yazalım: Adalet ve Kalkınma Partisi.

Gazeteci istediği soruyu soramaz, istediği gibi yazamazsa…
Medya patronları hükümetle ilişkileri uğruna haberleri, yazıları sansürlerse…
Başbakan ve iktidarın temsilcileri, TV kanallarında bile muhalefetin karşısına çıkmazsa…
İktidar medyanın nasıl ve hangi haberi yapacağına karar verirse…
Üniversitelerde muhalif sesler bastırılır, sadece iktidar yanlısı görüşlere yer verilirse…
Devletin tek bir dini, mezhebi, etnik kimliği olursa, diğerleri ötekileştirilirse…
İnsanların özel hayatı devletçe denetlenmeye çalışılırsa…
Okullarda eğitim vermek yerine, iktidarın istekleri doğrultusunda beyinler yıkanırsa…
Meclis, bir kesimin ticari ve ideolojik faaliyetlerine onay veren bir organ haline getirilse…
Sendikalar tasfiye edilir, demokratik hakkı için sokağa çıkanlar öldürülür, gaza boğulursa…
Yargı tek elden yönetilir, iktidara karşı olanları cezalandırma kurumuna dönüştürülürse…
Kamunun denetimini yapan Sayıştay gibi kurumlar/mekanizmalar devreden çıkarılırsa…

O ülkeye ‘yeraltı demokrasisi’ hakim olur. Çünkü böyle bir ortamda demokrasinin mekanizmaları işlemez. Doğru söyleyenlerin sesi duyulmaz, hukuk haklıyı savunamaz. Halk, 2+2=4 deseniz size inanmaz. Medya 5 der, ona inanır. Olmadı; montaj, dublaj der. O da olmadı sabotaj diye bağırır. Çare yer altına iner. Kaset çıkar, sesler kayıt edilir ve filmler çekilir.

Demokrasinin ilerisi gerisi olmaz. Demokrasi trenini çıkarları uğruna raydan çıkaran AKP, yeraltının tüm kötülüklerini bu ülkeye davet etti. Özgürlüğü de, denetimi de, adaleti de yer altına taşıdı. Baskı ve şiddeti o kadar arttırmıştı ki, halk umudunu bile yerin altına gömmek zorunda kaldı. Şimdi o umut yer altından beslenerek filizleniyor. Umut çiçeğinin köklerini bile pisliğe bulaştırdılar. Bize düşen hem o çiçeği kurtarmak hem de köklerini temizlemek. 

Küresel ısınmanın tapesi yok mu

Özgür Gürbüz-BirGün/23 Şubat 2014

Şubat ayı başında Slovenya’yı buz fırtınası vurdu. Ülkenin 1 milyon 180 bin hektarlık orman alanının yarıya yakını zarar gördü. Ağaçlar buz tuttu, elektrik hatları, demiryolları, karayolları ve otomobiller hasar gördü. Fotoğraflarda buz tabakasıyla kaplanmış evler ve ağaçlar var. Geçen hafta ormanlarda meydana gelen zararın 194 milyon; elektrik hatları ve altyapı hizmetleri hasarınınsa 120 milyon avro olduğu açıklandı.

Aynı tarihlerde İngiltere tarihinin en yağışlı kışını yaşadı. Sel baskınları neredeyse tüm ülkeyi etkiledi. Avustralya ise en sıcak yazını. 46 dereceyi bulan sıcaklıklar, kırsalda ardı ardına çıkan yangınlar başta tarımı ve hayvancılığı etkiliyor. 1951 ile 1960 arasında Avustralya’da yılda sıcak hava dalgası görülen gün sayısı ortalama 2,6 iken, 2001-2010 arasında bu rakam 5,8 güne çıktı; iki kattan fazla arttı.

ABD'nin Kaliforniya eyaleti de tarihinin en kurak kışını geçiriyor. Tarım ve hayvancılıkla uğraşanlar zor durumda, eyalette acil durum ilan edildi ve herkesten su tasarrufu yapması istendi. Bir de kuraklık kaynaklı su kirliliği sorunu ortaya çıktı. Suların azalmasıyla, yer altı sularındaki kirletici maddelerin yoğunluğu artıyor ve kullananların sağlığını tehdit ediyor.

Japonya’yı kar fırtınası esir aldı. Ülkenin ortasındaki Yamanaşi eyaleti, bölgede son 100 yılın en yoğun kar yağışına şahit oldu. 23 kişi öldü. Bazıları mahsur kaldıkları arabalarında ısınmaya çalışırken karbonmonoksit gazıyla zehirlendi.

Kış Olimpiyatları’na katılmış 100’den fazla sporcu, hükümetleri kömür, petrol ve doğalgaz kullanımıyla ortaya çıkan seragazı emisyonlarını azaltmak için daha fazla gayret göstermeye çağırdı. Böyle giderse 2050 yılında, geçmişte Kış Olimpiyatları’na ev sahipliği yapmış 19 kentten sadece 11’i benzeri bir organizasyona ev sahipliği yapabilecek kadar soğuk olacak. 2100’de ise sadece altısı.

Türkiye de kuraklık tehlikesiyle karşı karşıya. Yağmur yok, kar yok. Barajlarda sular azaldı. Orman ve Su İşleri Bakanlığı bu tür yağışsız dönemin her 10-15 yılda bir yaşanan kurak periyodlardan biri olduğunu söylüyor. Hatırlıyorum, 2007 yılındaki susuz günlerde de aynı şeyler söylenmişti. Ne çabuk geçiyormuş şu 10-15 yıl? Sorun şu; yetkililer küresel iklim değişikliğinin adını ağızlarına almaktan bile korkuyor. Yokmuş gibi yapıyorlar çünkü onu durdurmak için hiçbir şey yapmıyorlar. Akademisyenlerin ve politikacıların bazıları, fosil yakıt lobilerinin hurafelerini derslerinde ballandıra ballandıra anlatıyorlar. Buzul çağı, dinozorlar ve bakanlığın yaptığı gibi kuraklık periyodlarından bahsediyorlar. Kuraklık periyodlarına insanların katkısı olmuş mudur diye sormuyorlar. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin, “Bu işin sorumlusu en az yüzde 95 olasılıkla insan” dediğinden haberleri yok. Neden haberleri var ki?
  • Milyonlarca yılda meydana gelen iklim değişikliğiyle son 100 yıl içerisindeki değişikliği karşılaştırdıklarının,
  • Dünyanın en sıcak 10 yılının 2000-2009 yılları arasında yaşandığının,
  • Dünyanın en sıcak 14 yılının son 16 yılda gerçekleştiğinin,
  • 2100 yılına geldiğimizde okyanuslardaki asitlenmenin son 20 milyon yıldan daha fazla olabileceğinin farkında değiller.
Kimileri de ‘milli komplolarla’ sorunu saklama peşinde. “Çin küresel emisyonların yüzde 19’undan, ABD yüzde 18’inden, Türkiye ise yüzde 1’inden sorumlu. Çin ve ABD kirletiyor bize bir şey yapmak düşmez” diyorlar. İyi de, kimse sana Çin’in atmosfere bıraktığı emisyonları azalt demiyor. “Sen yüzde 1’lik payını azalt, kapının önünü süpür, onlar da süpürsün” diyor.

Tapeler, bideler, inşaat şirketi patronlarının havuz problemleri ve internet sansürü derken başımızı kaldırıp etrafımıza bakamaz olduk. Dünyada neler oluyor farkında değiliz, aslında bizim dünyalı olduğumuz bile şüpheli. Kendi halimizde takılıyoruz işte. Biz efsunluyuz, cümle alemin doğru dediğine eğri demesini biliriz. Komplo teorilerini bilimden çok severiz. Petrol, doğalgaz ve kömürü dışarıdan alıp cari açıktan şikayet etmeye bayılırız ama az kullan, dünyayı kurtar diyenlere kızarız. Küresel ısınmanın ses kaydı çıksa da inansak. Halimiz yaman.

Türkiye’nin çevre karnesi bisiklet aldırmaz

Özgür Gürbüz-BirGün/16 Şubat 2014
Twitter.com/ozzgurbuz

Yale Üniversitesi’nin hazırladığı 2014 Dünya Çevre Performansı Endeksi’nde (Dizin) Türkiye 178 ülke arasında 66. oldu. 2012 yılındaki dizinde Türkiye 132 ülke arasında 109. sırada yer almıştı. Rakamlara aldanıp Türkiye’nin çevre alanında iki yılda çağ atladığını düşünmeyin. Dizinin hazırlanışında ve puanlamada bazı değişiklikler yapılmış, yeni kıstaslar eklenmiş. Değerlendirilen ülke sayısı da artmış. Yale Üniversitesi de yaptığı açıklamada, dizinler arası karşılaştırma yapılmamasını salık veriyor. Öyle yapalım. Sadece 2014 notlarına bakıp nerede iyi, nerede kötü olduğumuzu anlayalım.

Dizin, tarımdan, iklime dokuz ana kıstasın değerlendirilmesiyle oluşturuluyor. Türkiye’nin ortalamada 100 üzerinden aldığı not 54,91. İsviçre’nin başını çektiği dünya sıralamasında Türkiye 66. sırada. Arnavutluk’un hemen önündeyiz ancak Mısır, Ürdün, Jamaika, Küba, Tunus, Ermenistan ve Belarus önümüzde. Avrupa Birliği’nde geride bıraktığımız tek ülke ise Romanya.

Hava kirliliği alarm veriyor
En iyi notumuzu hava kirliliğinden almış gözüksek de detaylara bakınca ‘iyi’ değil, ‘geçer’ not aldığımız ortaya çıkıyor. Birçok ülkede ısınma ve yemek için evlerde yakılan odun, tezek gibi yakıtlar ciddi sağlık sorunlarına yol açıyor. İyi not almamızı evlerdeki havanın temiz olmasına borçluyuz. Dışarıdaki havada zararlı parçacık oranını gösteren PM 2,5 verilerinde Türkiye 178 ülke arasında 133. sırada. Evin içinde duman yok ama sokakta hava kirli. Doğu Avrupa ve Orta Asya grubunda değerlendirmeye tabi tutulan Türkiye’nin bu gruplardaki ülkelere göre durumu kötü. Son 10 yılda sorunun arttığı görülüyor.

İkinci en iyi notumuzu da ‘Su ve Hıfzıssıhha’ başlığından almışız. Temiz suya erişimden 100 üzerinden 94 alan Türkiye bu sayede notunu yükseltmiş fakat iş Gayri Safi Hasıla ve bulunduğu bölgedeki diğer ülkeler üzerinden karşılaştırmaya gelince yine geride kalmış. Dizin tüm dünyaya baktığı için sizi yanıltmasın. ‘Az gelişmiş’ denen ülkelere göre çok ileride olduğumuz ortada ama Avrupa Birliği ve bölge ülkelerle karşılaştırıldığında durumumuz parlak değil.

Koruma notumuz zayıf
Kötü notları da konuşalım. En kötü iki not ‘Balıkçılık’ ile ‘Biyoçeşitlilik ve Habitat’ başlıklarından. Balıkçılık konusunda 100 üzerinden 21,9 alıp 70. olmuşuz. Bu kadar düşük nota rağmen son sıralarda olmadığımıza göre dünyada da durum pek parlak değil. Biyoçeşitliliği korumada ise 32 puanla 133. sıradayız. Başka bir deyişle, ‘koruma altındaki alanları koruma konusunda’ dibe yakınız. 178 ülke arasında 151. olmayı başarmışız. Tarımsal destekler konusunda da 144. ülkeyiz. Çevrecilerin neden sokağa döküldüğü ortada.

Kısaca özetlersek, arıtma sistemleri, suya ve elektriğe erişim gibi konularda karnede iyileşmeler görülüyor. Bunun başlıca nedeni insanların kırdan kente taşınması. Apartmanlara girdiğinizde suya erişiyor, ısıtma sistemlerinizi değiştiriyorsunuz. Arıtma sistemlerinin sayısı artıyor, hastanelere erişim kolaylaşıyor ama beraberinde hava kirliliği, çevre tahribatı artıyor. Türkiye’nin koruma altındaki alanları da tehlikede. Doğal ve kültürel sit alanları yapılaşmaya açılıyor. Antalya’nın Phaselis kenti, Urla’daki villalar, Polonezköy, Olimpos, Çıralı ve daha nice koruma alanı tehlikede. Performans dizinindeki not da kaygıları doğruluyor. Hükümetin doğal alanları koruma, hava kirliliği gibi konulardaki başarısızlığı da 10 yıllık eğilimlere bakınca görülüyor. Otoyol kenarına ağaç dikmekle bu iş olmuyor.

Yeşil BirGün
Çevre/ekoloji haberleri uzun zamandır BirGün’ün en çok önem verdiği konular arasında. Yeşil BirGün sayfasıyla bu haberleri takip etmek daha da kolaylaştı. İnternet sayfasına da Yeşil BirGün başlığı eklenirse tam olacak. Emeği geçenlere teşekkür etmeli.