Ukrayna’nın nükleer belası

Özgür Gürbüz-BirGün/1 Mart 2022

Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle başlayan savaş, nükleer enerjinin nasıl bir bela olduğunu hepimize bir kez daha gösterdi. Çernobil’i yeniden hatırladık ama bu savaştaki nükleer tehlike ne yazık ki Çernobil’le sınırlı değil. Ukrayna’nın dört nükleer santralı ve bu santrallardaki 15 reaktörü, Çernobil’den çok daha büyük bir risk dünya için.

Savaşın içinde nükleer geçen son dört günü hatırlayalım. Rusya Federasyonu’na ait birlikler Belarus üzerinden Kiev’e ilerlemeye karar verince ilk durak, dünyanın en büyük nükleer kazalarından birine ev sahipliği yapmış Çernobil Nükleer Santralı olmuştu. Zırhlı araçların radyoaktif serpintiye uğramış bölgeye girmesiyle radyasyon seviyesi 22 kat artmış ve spekülasyona neden olmuştu. Radyasyon artışı, 1986 yılındaki kazayla içindeki nükleer yakıtı eriyen dört numaralı reaktör ve yeni yapılan geçici nükleer atık deposundan değil, ağır araçların kaldırdığı tozdan kaynaklanıyordu. Ukrayna Nükleer Düzenleme ve Denetleme Kurumu’ndan (UNDD) gelen bu açıklama akla yatkın. Çernobil’deki yasak bölge bizim yaşadığımız bölgelerle kıyaslanamayacak düzeyde radyoaktif. Yıllar önce bölgeye gittiğimde, ormana, toprak yollara girmenin yasak olduğu, bazı bölgelerde yüksek seviyede radyasyon olduğu söylenmişti. Savaş öncesi bölgedeki arka plan radyasyon seviyesi saatte 3 milisievert civarında. Üç saat kalsanız bir tomografiye bedel.

Çernobil’in stratejik önemi olduğu da pek doğru değil. Kiev’e giden ve radyasyon yüzünden kimsenin yaşamadığı, 150 km uzunluğunda, düz bir yolun başlangıcında sadece. Sanırım, nükleer kazayı trafik kazasıyla veya tüpgazla kıyaslayanlara inananlar, 36 yıl sonra orada hâlâ radyasyon olmasına şaşırıyor. Değil 36, 36 bin yıl sonra da orada radyasyon olacak halbuki. Nükleer bela böyle bir şey.

Kontrolden çıkması elbette mümkün
Rusya Ukrayna savaşında bir başka tehlike de savaşın ortasında kalan nükleer santrallar. Yıllardır nükleer santralların savaş ve terör saldırılarında hedef olabileceğini yazıyorduk, şimdi dehşetle böyle bir şey yaşanmadan ateşkes ilan edilmesini bekliyoruz. Ukrayna’nın tamamen kapalı durumdaki Çernobil dışında 4 nükleer santralı ve buralarda 15 nükleer reaktörü var. Hepsi Rusya yapımı. 12 tanesi Akkuyu’da yapımı süren reaktörlerin biraz daha düşük güçteki VVER-1000 tipi reaktörler, kalan iki ise bugün hiç kimsenin istemeyeceği VVER-440 tipi. Çoğu tasarım ömrü 30 yıldan daha yaşlı ve asıl tehlike savaşın ortasında kalan bu reaktörler. Aklı başında kimsenin bu reaktörleri hedef alacağını düşünmüyorum. Ancak, savaşta bu reaktörlerin kazara hedef alınması, soğutma suyu veya elektrik kesintisi gibi nedenlerle kontrolden çıkması elbette mümkün.

UNDD’nin açıklamalarına göre 28 Şubat 2022 itibarıyla 15 reaktörden dokuzu çalışıyor. 23 Şubat’ta bu sayı 13’tü. Ukrayna, gördüğüm kadarıyla çatışmaların arttığı bölgelerdeki nükleer reaktörleri teker teker durduruyor. Ülkenin en büyük nükleer santralı Zaporijya’da beş gün önce altı reaktörden altısı çalışıyordu, şimdi bu sayı yarıya düştü. Rusya’nın kente girdiğine dair haberler var.

Size bunları anlatmıyorlar
Ukrayna’nın nükleer derdi bununla da sınırlı değil. Ukrayna nükleer yakıt ve nükleer atık konusunda da Rusya’ya bağımlı. Rusya ile yaşadıkları gerilim nedeniyle ABD’li Westinghouse şirketinden yıllar önce yardım isteseler de ülkedeki reaktörlerin yakıtının yüzde 60’ı hâlâ Rusya’dan geliyor(du). Kullanılmış yakıt çubukları da işlenmesi ve saklanması için 200 milyon dolar ödenerek Rusya’ya gönderiliyor[1].

Nükleer enerji gerek yakıt gerekse teknoloji açısından sizi üreticisine bağımlı kılıyor. Mersin’deki nükleer santral projesi iptal edilmezse, kullandığımız doğalgazın 3'te 1'ini, petrolün 5'te 1'ini, kömürün 3'te 1'ini aldığımız Rusya’ya nükleer enerjide de bağımlı olacağız. Akkuyu’yu “bağımsız”, “milli”, “yerli” gibi kelimeleri aralara sıkıştırarak pazarlayanlar size bunları hiç anlatmıyor.


[1] Ukraine’s nuclear impasse, Oleksandra Zaika, 26 Nisan 2021.

İklim Şurası’ndan nükleer ve gaz çıktı

Beş gün süren İklim Şurası’ndan iklim krizini durdurma değil nükleer ve doğalgaza destek kararı çıktı. Seragazı emisyonlarının bir numaralı sorumlusu kömür santrallarına ise dokunulmadı.

Özgür Gürbüz-BirGün/25 Şubat 2022

21 Şubat’ta Konya’da başlayan İklim Şurası tamamlandı. Yedi farklı komisyon başlığı altında dört gün süren toplantılar dün sonlandı. Türkiye’nin yılda 506 milyon tonu bulan seragazı emisyonlarını düşürmeyi ve 2053 yılında “net sıfır” emisyona ulaşmayı hedefleyen Şura’dan, kömür, doğalgaz ve nükleere devam kararı çıktı.

Meteororoloji Mühendisleri Odası, Çevre Mühendisleri Odası ve birçok sivil toplum örgütünün davet edilmediği ve bu yüzden de “asıl aktörlerin toplantıya çağrılmadığı” eleştirileriyle başlayan İklim Şurası’nın kararları ortaya çıkmaya başladı. Net sıfır hedefine ulaşmak için kritik öneme sahip Seragazı Azaltım Komisyonu’nun sosyal medyada paylaşılan sonuçları ise büyük hayal kırıklığı yarattı. Türkiye’nin, 2053 net sıfır hedefine ulaşmak için mevcut emisyonlarını en az 400 milyon ton civarında azaltması gerekirken, Şura’dan kömür santrallarına devam kararı çıktı. Kömürlü termik santrallarla ilgili öneri, teknik ve mali yeterliliği tartışmalı karbon yakalama yöntemi oldu. Şura’dan kömürlü termik santralları azaltma kararı bile çıkmazken, termik santral kaynaklı ısının kullanılması için teşvik verilmesi istendi.

DOĞALGAZ ÖNERİLDİ
Aynı komisyondan çıkan bir başka şaşırtıcı karar ise doğalgaz ve nükleer enerjiye yatırım çağrısıydı. Komisyon kararları arasında, “2053 net sıfır emisyon hedefleri doğrltusunda kaynak çeşitliliği ve enerji arz güvenliği perspektifinden emisyon azaltıcı alternatif yakıtlardan (doğalgaz, nükleer vb.) elektrik üretiminin artırılması değerlendirilmelidir” maddesi de yer aldı. Elektrik üretiminde kömürden sonra en çok seragazı emisyonuna neden olan doğalgazın arama ve üretim faaliyetlerinin artırılması da Şura’nın “iklimi korumak için” aldığı kararlardan biri oldu.

Yenlenebilir enerji kaynaklarının en üst düzeyde kullanılmasını öneren belgede, yeşil hidrojenin önceliklendirilmesi de istendi, böylece doğalgaz, kömür ve nükleer enerji gibi çevreci olmayan yöntemlerle hidrojen eldesine de açık kapı bırakılmış oldu. Ulaşım konusunda ise önerilen çözümlerin birçoğu kentlerde elektrikli ulaşımın yaygınlaştırılmasına aitti. Artan havayolu ulaşımı, alım garantili otoyol projeleri ve Kanal İstanbul gibi konularla ilgili bir öneri Şura kararları arasında yer almadı.

Enerji dönüşümünden enerji faturalarına giden yol

Sosyal medya “faturamı ödeyemiyorum” paylaşımlarından geçilmiyor. Enerjide devrim niteliğinde bir değişiklik şart. Peki, nasıl yapacağız?

Özgür Gürbüz-BirGün Pazar/20 Şubat 2022

Kime dokunsak enerji faturalarından yakınıyor. Kazancımız faturaları ödemeye yetmiyor. Aldığımız hizmetin kalitesi düşük. Enerji sektörü birkaç şirketin kontrolünde. Enerji dönüşümünün, başka bir deyişle, enerjide devrim niteliğinde bir değişikliğin şart olduğu ortada. İyi ama nasıl yapacağız? Üretim ve dağıtımı kamulaştırsak tüm sorunlar çözülür mü? Uygun her yere güneş paneli koyarsak iklim krizi başta olmak üzere çevre sorunları biter mi? Başka bir dünya hepimizin istediği ama o dünyanın resmini nasıl yapacağımızı yeterince konuşmuyoruz.

Resmin özelliklerini ise biliyoruz; doğaya en az zararı verecek, iklim krizine yol açmayacak, daha fazla enerji tüketmeyi değil enerjiyi verimli kullanmayı öne çıkaracak, istendiğinde erişilebilir olacak ve temel ihtiyaç olduğuna göre kimse yokluğunu çekmeyecek.

İklim krizine neden olan kaynaklar belli; petrol, kömür ve doğalgaz kullanılmayacak. Nükleer santralların kaza, sızıntı ve atık sorunu çözülemedi, seragazı emisyonları konusunda da masum değil; rüzgara göre 6 kat daha fazla emisyona yol açıyor. Amacımız doğayı korumak ve gelecek kuşaklara yaşanabilir bir dünya bırakmak. Bu durumda geriye yenilenebilir enerji kalıyor. Barajların doğaya verdiği zararı da yaşayarak öğrendiğimize göre onları da listeden çıkartabiliriz. Kötü uygulamaları örnek almadan, güneş, rüzgar, biyokütle, jeotermal, dalga ve hidrojenle yola devam edebiliriz. Endüstriyel bir toplumda yaşayacaksak eldeki kaynaklar bunlar. 

Yenilenebilir yeter mi?

Yenilenebilir enerjinin talebi karşılama sorunu da yok. 2019 yılında küresel enerji tüketimi 65 petavatsaatti (PWh). Bugünün teknolojisiyle sadece güneşten 5800 PWh elde edebiliyoruz ve halihazırda bu potansiyelin yüzde 60’ı ekonomik. Türkiye’de de petrol ve gaz yok ama rüzgar ve güneş bol. Burada sorun potansiyel değil, onu değerlendirmek için kullanılacak kaynakların eldesinde doğaya verilecek zarar. Bu yüzden de enerji tüketimini azaltmayı ve enerjiyi verimli kullanmayı her şeyin önüne koymalıyız. Yoksa bir çıkmaz sokağa gireceğiz.

Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı (IRENA), 2050 yılında sıcaklık artışını 1,5 derecenin altında tutacak bir senaryoda, enerji tüketimini yüzde 10 oranında azaltmak, talebin neredeyse yüzde 90’ını yenilenebilir enerjiden karşılamak mümkün diyor.

Güneş, rüzgar pahalı mı?

Şimdi maliyetlere bakalım. Enerji sektöründe kabulü yüksek olan Lazard şirketinin 2021 sonuna dayanan hesaplamalarına göre büyük ölçekli güneş ve rüzgar santrallarından elektrik üretmenin kilovatsaat başı maliyeti 2,6 ila 3 sent aralığına gerilemiş görünüyor. Türkiye’deki son ihalelerde de bu fiyatlar ortaya çıktı zaten. En ucuz seçenekler güneş ve rüzgar, onu bazı doğalgaz santralları ve jeotermal enerji izliyor. Ardından kooperatiflerce kurulan güneş santralları geliyor. Kömür, güneş termal santrallar, nükleer ve bireylerin çatılarına kurdukları güneş panelleri bu sırayı izliyor. Fiyatı belirleyen onlarca etken var elbette; örneğin sosyal maliyetler burada yok. Buna rağmen güneş ve rüzgarın başını çektiği yenilenebilir enerji kaynakları açık ara önde. Ucuz enerji istiyorsak adres belli.

Güneş batınca ne olacak?

Rüzgar ve güneş gibi bazı kaynaklar sürekli elektrik üretmedikleri için yokluklarında sistemi biyokütle, jeotermal, hidrojen ve batarya sistemleriyle desteklemek gerekecek. Güneş enerjisinin depolama destekli uygulamalarında maliyetler artsa da 5-10 yıl içinde depolama maliyetlerinin de hızla düşmesi bekleniyor. Bu teknolojilerin en büyük avantajlarından biri de sizi şebekeden bağımsız hale getirip, dağıtım şirketlerinden kurtarması olabilir. Bir sitede veya köyde, küçük bir güneş ve rüzgar gücünü, biyogaz santralı ya da elektrik depolama sistemiyle desteklediğinizde tüm faturalarla vedalaşabilir, yatırımın maliyetini çıkardıktan sonra çok daha ucuza elektrik üretebilirsiniz. Çatınıza koyacağınız güneş panelleri ve bir depolama sistemiyle bağımsızlığınızı ilan edip, petrol fiyatı arttı, doğalgaz zıpladı haberleriyle ilgilenmezsiniz. Güneşin yakıt maliyeti yok.

Enerji nerede kullanılacak?

Enerji üretimi ve dağıtımını tamamen kamulaştırsak bile bir maliyeti olacak. İletim ve dağıtım hatlarının bakımı, santralların işletmesi gibi hizmetlerin de karşılanması şart. Kamunun kâr beklemeden bu hizmetlerini sunduğunu düşünürsek faturaların biraz hafifleyeceği ortada. Ancak burada bizi bekleyen bir tehlike var. Çok ucuz enerji tüketimi artırabilir, enerjinin verimli kullanılmasının önüne geçebiliriz. Doğu Bloku’ndaki sorunlardan biri de buydu, o ülkelerde enerji yoğunluğu çok yüksekti. Enerji üretirken ödediğimiz bedeli fiyata yansıtmanın bir yolu, kullanılan alana göre fiyatlandırmak olabilir. Ekmek üreten bir fabrikaya verilen elektriğin fiyatıyla, lüks bir ürün üreten fabrikaya verilen elektriğin fiyatı farklı olmalı. ÖTV ve vergi kalemleri daha çok tüketiciyi ilgilendirdiği için üretim aşamasındaki karar verme süreci üzerinde etkisiz kalabiliyor. Ucuz enerjiden çok enerjinin verimli kullanılmasına ve kimsenin temel ihtiyaç haline gelen enerjiden mahrum kalmamasına odaklanmalıyız.

Başka bir “kamulaştırma” mümkün

Mümkün olan herkesi, evinin çatısında, köyünde, sitesinde ve apartmanında elektrik üretmeye teşvik edebiliriz. Enerji kooperatifleri, belediyelerin kuracağı enerji şirketlerine ortaklık ve daha pek çok farklı yolla üretimi başka türlü “kamulaştırabiliriz”. Enerjide kendine yeten her köy, kasaba iletim ve dağıtım kaynaklı maliyetlerin düşmesine, kayıpların azalmasına yarar. Resmi rakamlara göre iletim ve dağıtım kaybı yüzde 10 civarında. Yarıya indirmek iki büyük kömür santralının üretimine eş elektrik demek.

Türkiye ısrarla yenilenebilir enerjiyi şirketler aracılığıyla geliştirmeye çalışsa da bireyler veya kooperatiflerle yola çıkmak da mümkün. 2019 yılında Almanya’daki 120 bin megavatlık yenilenebilir enerji kurulu gücünün yüzde 40’ına çiftçiler ve bireylerin sahip olduğunu düşünürsek, devletin doğru yönlendirmeleri, enerjide 4-5 şirkete bağlı kaderimizi kökten değiştirebilir. 2019’da Almanya’nın yenilenebilir enerji kurulu gücü 120 bin megavatı geçiyordu. 50 bin megavatına yakınının bireylerin elinde olması demek neredeyse bugün Türkiye’deki tüm barajların, rüzgar ve güneş santrallarının yurttaşların elinde olması anlamına geliyor. Tarlalarda çiftçilere ait rüzgar türbinleri, köylerde biyogaz tesisleri ve kentlerde de evlerin çatılarında fotovoltaik paneller var. Enerji kooperatifleri de oldukça yaygın. Kamulaştırmayı tartışırken halkın enerji üreticisi ve tüketicisi olduğu başka bir modelin mümkün olduğunu unutmamalıyız.

Havuç olmadan sopa olmaz 

Enerjiyi daha az kullandıracak ve bunu teşvik edecek bir sisteme ihtiyacımız var. Kademeli fatura gibi, “havuç ve sopa” içeren uygulamalarla az kullanımı teşvik etmekte bir sakınca yok. Ancak, insanların tasarruf yapabilmesi için gerekli düzenlemeleri yapmadan çok tüketeni cezalandırmaya kalkarsanız kademeli tarifede havuç kalmaz, sadece herkesi sopalarsınız. AKP’nin yaptığı da buydu ve sopayla karşılaşan insanlar isyan etti. Daha iyi yalıtımlı binalar, enerjiyi tasarruflu kullanan ev aletleri veya ulaşım araçları, elektrik üreten güneş panelleri için vergi indirimi veya uygun kredi gibi hiçbir aracı halkın kullanımına sunmayan iktidar partisinin yurttaşlara “artık az enerji harcayın, harcamazsanız daha çok ödeyin” demesi haklı olarak herkesi isyan ettirdi. Acı çekiyoruz ama iyi tarafından bakalım. Yeniden kuracağımız Türkiye’nin enerji politikası nasıl olmalı, onu tartışmaya başladık.

Elektrik zammı kaderimiz değil

Özgür Gürbüz-BirGün / 9 Ocak 2022
 
Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi’ni hepimiz biliriz. Elektrik enerjisinin, günümüzün endüstriyel toplumunda bir ihtiyaç olduğunu kabul edersek, herhalde onu hiyerarşi basamağının en altına, yani en öncelikli ihtiyaçlar kısmına yazarız. Günümüzde elektriksiz bir barınmadan bahsetmek oldukça zor. Son bir yılda elektrik fiyatları konutlarda yüzde 72,5 ila yüzde 158,7 oranında arttı. Elektriğe, asgari ücretlinin, memurun maaş artışının çok üstünde zam geldi. Bu zamlardan sonra elektrikle yaşamak da oldukça zor. 

Elektrik zammı gibi yurttaşların hayatını doğrudan etkileyen bu politik kararların gerekçelerinin, şeffaf bir şekilde halka açıklanması gerekir. Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu, 31 Aralık tarihli açıklamasında, “Dünya spot piyasalarında elektrik üretiminde kullanılan kömür fiyatlarında; 5 kat, doğalgaz fiyatlarında ise 10 katlık artışlar olmuştur” sözlerine yer verdi. Bu açıklamaya TMMOB’dan itiraz geldi. TMMOB’a bağlı odaların, elektrik, petrol ve doğalgaz zamları konusunda hazırladıkları özet raporda, kömürdeki artışın 2021 yılında 2 kat, doğalgazdaki artışın ise 1,4 kat olduğu belirtiliyor. TMMOB, yıl içinde yükselişler olsa da, yıllık artış EPDK’nin söylediğinden daha az olduğuna dikkat çekiyor.  
 
Zam yapmak yerine çılgın projelerden vazgeçelim
 
Görüldüğü gibi zamların iletişiminde, şeffaflık ve haklılığı konularında soru işaretleri var. Boşalan Merkez Bankası’nın kasalarını doldurmak için yüksek oranda zam yapıldığını söyleyenler de var. Bir soru da şu. Ekonomik kriz nedeniyle zaten çok zor koşullarda yaşayan, yüzde 42’si asgari ücretle geçim mücadelesi veren bir halka bu zamları yansıtmamak için devletin alabileceği bir önlem yok muydu? Kanal İstanbul gibi, “olmasa daha iyi olacak” bir projeden vazgeçilerek, oraya aktarılacak kaynak enerji fiyatlarındaki artışı yurttaşlara yansıtmamak için kullanılamaz mıydı? Bu önerileri hafife almayın, hamaset kabul etmeyin. Elektriğe yüzde 158 oranında zam yapacak kadar kritik bir durumdaysak, bu projeler gibi israf kalemlerini, şirketlere para aktarmaya yarayan ihale yöntemlerini konuşur, eleştiririz. Gazeteciler, böylesine bir kriz döneminde makam araçlarından, çift maaş alan bürokratlara kadar her konuyu gündeme getirir.

Enerji zamlarına önümüzdeki aylarda halkı rahatlatacak bir çözüm bulmak çok önemli ama ondan daha önemlisi bu soruna kalıcı bir çözüm bulmak. “Petrol, kömür ve doğalgazda dışa bağımlı bir ülkede, fiyat artışlarını kontrol edemezken bu soruna nasıl kalıcı bir çözüm bulabiliriz” diye sorabilirsiniz. Yanıt, sorunun içinde gizli. Petrol, kömür ve doğalgaza bağımlılığı azaltarak zamlara çözüm bulabilirsiniz. Bugün zamları, doğalgaz, kömür ve petroldeki fiyat artışlarına bağlayan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti bu sorunu çözmek için ne yapmış gelin verilerin eşliğinde hatırlayalım.

İthal kömürün yıldızı AKP döneminde parladı
 
Türkiye, 2021 yılının ilk 11 ayında elektrik üretiminin yüzde 33’ünü doğalgazdan sağlamış. Kömürün payı da yüzde 31’lerde ve bunun yarısından fazlası ithal kömür. 2020 yılında da ithal kömür santralları üretilen elektriğin yüzde 20’sinden sorumluydu. 2002 yılında AKP iktidara geldiğinde Türkiye’de ithal kömür santrallarının kurulu gücü 145 megavattı. 2020 sonunda 8 bin 842 megavata çıkarak kurulu gücün yüzde 10’unu oluşturdular. 
 
2002 yılında doğalgaz santrallarının kurulu gücü 7 bin 247 megavattı. 2020 sonunda 21 bin 599’a çıktı. Eleştirmek için eleştirmeyelim. Doğalgazın, bundan 20 yıl önce çevreci bir yakıt gibi sunulduğunu, iklim krizine rağmen halen geçiş teknolojisi olabilir mi diye tartışıldığını düşünürsek, AKP yerinde başka hükümetler de olsa doğalgazda bir artış olacağını tahmin edebiliriz. Ancak, ithal kömür gibi bir kaynağı, güneş ve rüzgarın yükseldiği bir dönemde, Türkiye’nin enerji pastasına sokmanın ne gibi bir gerekçesi vardı; bunu anlamak mümkün değil. Aynı hata bugün yine dışa bağımlı nükleer santralla yapılmaya devam ediliyor. Bir sonraki elektrik zammının sebebi de Rusya’nın Akkuyu’da kurmaya çalıştığı nükleer santral olacak.

Güneş enerjisinin yakıt fiyatı değişmiyor
Ülkeyi ithal yakıtla çalışan doğalgaz, kömür ve nükleere (zenginleştirilmiş uranyum da ithal edilecek ve onun fiyatı da 2021’de yaklaşık %50 oranında arttı) bağlı kaldıkça fiyat artışı için bahaneler eksilmeyecek. O zaman radikal çözüm elektrik üretimini bu kaynaklardan arındırmaktan geçiyor. Çözüm için güneş enerjisini seçtiğimizi düşünelim. Güneş panellerinin özellikle güneş hücrelerinin ithal edildiğini, montajının burada yapıldığını biliyoruz. Ancak paneller ve gerekli yardımcı ekipmanlar alındıktan sonra fiyatı etkileyen başka bir faktör yok. Yakıtı güneş ve o da bedava. Panellerin ömrü boyunca (yaklaşık 25 yıl) elektrik fiyatını sabitleyebildiğiniz bir kaynak güneş enerjisi. Rüzgar ve biyokütle gibi diğer yenilenebilir enerji kaynakları da bu mantıkla çalışıyor. O halde, elektrik fiyatlarında dışa bağlı etkilerden korunmak için ilk adım yenilenebilir enerjiye geçiş olabilir ama ikinci adımı atmazsak bu da eksik kalır.

İkinci adım güneş panellerini elektriğin tüketildiği yerlere, evlerin, işyerlerinin, fabrikalarının çatılarına, tarımsal alanlarda belirlenen ortak alanlara kurarak dağıtım şirketlerini de aradan çıkarmak olmalı. Kullandığımız her kilovatsaat için dağıtım şirketlerine bir bedel ödediğimizi, İstanbul’da tükettiğimiz elektriği Adana’dan getirirken kayıplar yaşadığımızı unutmayalım. Başta güneş olmak üzere yenilenebilir enerjiyle tüketimimizi karşılayabilir, kalan ihtiyacı mikro şebekelerle sağlayabilirsek elektrik zamlarını da kandiller gibi tarihin bir parçası yapabiliriz. Yüzde 100 yenilenebilir hedefi inandırıcı gelmeyebilir ama bunun aslında önemi yok. Yüzde 100 dışarıdaki bir santrala bağlı olduğumuz bugünden yüzde 100 çatımızdaki güneş paneline doğru attığımız her adım kâr. İlk adımları attığımızda zaten yüzde 100’e koşabileceğimizi de göreceğiz.

Herkesin kendi elektriğini çatısındaki panelle, kooperatifle üretmesi önünde engeller olduğunu, bunun da dağıtım şirketlerinden, büyük santral sahiplerine ve onları destekleyen siyasilere kadar uzandığını biliyoruz ama direnemeyecekler çünkü dünya o yöne dönmüyor.

Kademeli tarifeden önce tasarruf politikaları gerekir

Orta vadeden tekrar günümüze dönelim. Elektrik zamlarıyla birlikte hayatımıza giren kademeli tarifenin yanlışlarına değinmeden olmaz. Yeni dönemde aylık tüketimi 150 kilovatsaatin (kWh) altında kalanlar elektriğe daha az, üstüne çıkanlar ise daha çok ödeyecek. TMMOB bu sınırın 230 kWh olması gerektiğini söylüyor, açıkçası ben bu rakamın çok yüksek buluyorum, bence elektrik tasarrufu ve verimli aletlerle 150 kilovatsaatlerde bir tüketim mümkün ama asıl sorun bu değil. İnsanların daha az elektrik tüketmesini teşvik etmek istiyorsak onlara enerjiyi tasarruflu kullanacakları araçları da sağlamalıyız. Bir evde elektrik tüketiminin üçte biri buzdolabından geliyor. Türkiye’de enerjiyi verimli kullanan buzdolaplarında KDV indirimi, ekstra taksit, uygun kredi var mı? Yok. Televizyondan çamaşır makinasına, hangi verimli elektrikli aletini teşvik ettiniz de şimdi insanlardan daha az elektrik tüketmesini bekliyorsunuz? TOKİ başta olmak üzere son 20 yılda yapılan binlerce konutun hangisinin çatısında güneş paneli var? Hangisinin yalıtımı göstermeliğin ötesinde? Hangisi güneş ışığından eksiksiz yararlanıyor ve bu yüzden aydınlatma harcamasını düşürebiliyor? Evlerine iyi bir yalıtım yapmak, çatısına su ısıtma ya da elektrik üretme amaçlı panel koymak isteyenlere, otomobillere sağladığınız gibi uygun krediler sağladınız mı? Bunların hiçbirini yapmadan, insanlara uygun araçlar sunmadan tasarruf yapmasını nasıl beklersiniz? Bu durumda tek çare var, evdeki bazı ampulleri söndürmek. En başta eski tip ampulleri tercih etmenizi öneririm, onlar daha fazla enerji tüketiyor.