Özgür Gürbüz-BirGün / 3 Mart 2026
ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı dünyayı üçüncü dünya savaşına bir adım daha yaklaştırırken aynı zamanda ülkeler arası sorunları diplomasiyle çözme kültürüne de büyük bir darbe vurdu.İran’ın nükleer programıyla ilgili müzakereler 26 Şubat günü sona ermişti. Görüşmelerin arabulucu ülkesi Umman’ın Dışişleri Bakanı Busaidi, X hesabından yaptığı açıklamada ilerleme kaydedildiğini ve tarafların ülkelerinde değerlendirme yaptıktan sonra haftaya Viyana’da teknik seviyedeki görüşmelere devam edeceklerini söylemişti. İran Dışişleri Bakanı da kendisine teşekkür etmişti. Haber ajansları da 27 Şubat Cuma günü geçtikleri haberlerde ilerlemeye işaret ediyordu. Bir gün sonra İran’a saldırı başladı.
Nükleer müzakerelerin sürdüğü hatta ilerleme kaydedildiği sırada İran’ın bombalanması bize çok taraflılık ve diplomasinin de hedef alındığını gösteriyor. ABD Başkanı Donald Trump, Haziran ayındaki saldırılardan sonra İran’ın nükleer tesisleri “tamamen ve tamamen yok edildi” demişti (22 Haziran 2025). Trump şimdi ise İran’a saldırıların tüm hedeflere ulaşılana kadar devam edeceğini söylüyor. Nedir bu hedefler? Nükleer silah üretme iddiasının temellerini yok etmekten başka bir hedef mi var?
Yok edildiği defalarca söylenen nükleer tesisler, ilerleyen müzakereler ve yayımladığı fetvayla nükleer silahların İslama aykırı olduğu gerekçesiyle yasaklanmasını isteyen İran’ın öldürülen dini lideri Ali Hamaney’e rağmen İran’ın “nükleer bahaneyle” tekrar hedef alındığına inanmak zor. Hamaney’in nükleer silah karşıtlığı da ilginç gelebilir ama İslam dünyasında yalnız değildi. Endonezya’daki ulemanın da nükleer santrallarda yaşanacak bir kazanın yarardan çok zarar getireceği ve bunun da bölgedeki insan ırkının devamını tehlikeye atacağını gerekçesiyle nükleer santrala karşı çıktıkları biliniyor. Türkiye’de ise Diyanet İşleri Başkanlığı’nın şu ana kadar ne nükleer silaha ne de santrala itiraz ettiğini görmedik.
Bütün bu gelişmeler İran’ın uranyum zenginleştirme programının ancak saldırının bahanesi olabileceğini gösteriyor. İran’a saldırının ardında aynı Venezuela’da olduğu gibi petrol ve ikinci planda da bu petrolün alıcısı Çin var. 2025 yılında Çin’in ham petrol ithalatının yüzde 15’i Venezuela ve İran’dan sağlanmıştı. ABD’nin bu kaynaklar üzerindeki kontrolü Çin’in petrolsüz kalacağı anlamına gelmiyor ancak petrol akışının büyük bölümünün ABD ve ABD’nin müttefikleri üzerinden olacağını gösteriyor. Elbette sadece Çin değil tüm dünya bundan etkilenecek.
İran’ın halihazırda çalışan ve yapımı süren birer nükleer reaktörü var. Haziran ayında ve son saldırılarda Buşehr Nükleer Santralı hedef alınmadı. Alınması da çılgınlık olur, çalışan bir nükleer santralı vurmak bir başka Fukuşima veya Çernobil’e yol açar. İran’daki santralın Akkuyu’daki gibi Rusya tarafından yapılmış olması durumu daha da kritik hale getiriyor çünkü santralı işletenler Ruslar. Rosatom, son saldırılarla birlikte çalışanların aileleri ile gerekli olmayan 100 kadar kişinin İran’ı terk ettiğini açıklasa da elektrik üretiminin devamı için Rus çalışanların bir bölümünü İran’da tutmak zorunda. Olası bir saldırı Rus çalışanları da vurabilir.
Nükleer silah elde etme iddiasının bile saldırı bahanesi olduğu dünyada Ahmet Hakan ile Dışişleri Bakanı Hakan Fidan arasında üç hafta önce geçen bir konuşmayı da hatırlamakta fayda var. Ahmet Hakan’ın, “Türkiye’nin nükleer silaha sahip olması gerekir mi” sorusuna Fidan yanıt vermemiş ve sessiz kalmıştı. Bana önceden hazırlanmış gibi gelen bu diyalogdaki soru, sessiz kalınıp geçiştirilecek bir soru değildi. Türkiye, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’na (NPT) imza atmış, nükleer silah yapmayacağını yıllar önce deklare etmiş bir ülke. Fidan’ın tereddütte yer bırakmayacak şekilde bu durumu belirtmesi gerekirdi.
Nükleer santral tercihinin hatalı olduğunu ve Türkiye’ye çevresel dertlerin yanı sıra büyük bir ekonomik yük getireceğinin iyice ortaya çıktığı günlerde yaşanan bu diyalog, belli ki iç politikaya ve Türkiye’deki seçmenlere nükleer santral hatasını unutturma çabasının bir parçasıydı. İktidar aklınca kaş yapayım derken göz çıkartmış da olabilir. Nükleer silah yapmak teknik bir zorluktan çok ekonomik ve diplomatik engeller barındırır. Güçlü Türkiye’nin formülü de nükleer silahtan değil sağlıklı bir ekonomiden, bağımsızlıktan, kuvvetli bir demokrasiden ve yeni dünya düzeninde doğru bir pozisyon almaktan geçiyor. Pakistan’ın nükleer silahları var ama Afganistan’ın veya Hindistan’ın ona saldırmasını engellemiyor.
