Geri geri yürüyüş 30 yaşında

Özgür Gürbüz / 30 Ağustos 2025

Geri geri yürüyüşün üzerinden 30 yıl geçmiş. 1995 yılının 17 Temmuz'unda Mersin'den başlayıp, 5 Ağustos 1995'te #Akkuyu Nükleer Santral sahasının kapısında bitirdiğim 170 kilometrelik yürüyüşün üzerinden 30 yıl geçti. Sun TV'de yayınlanan bu haber elimdeki birkaç videodan biri, #Mersin Cumhuriyet Meydanı'ndaki Atatürk heykeli önünden yürümeye başlamış, Silifke'de vermek zorunda kaldığım üç günlük molayla birlikte toplamda 18 günde yürüyüşü tamamlamıştım. Amacım 5 Ağustos'ta Büyükeceli'de yapılan nükleer karşıtı şenliklere yetişmek ve yol boyunca gördüğüm herkesi nükleer santrallara karşı düzenlenen bu şenliğe davet etmekti. Yolda tek başımaydım ama yalnız değildim.  Arada benimle yürümek için desteğe gelenler de oluyordu, onlar düz ben ters gidiyorduk Akkuyu'ya doğru. Ayrıca haftada bir gün de Leman dergisine yazıyor, tüm Türkiye'yi şenliğe davet ediyordum. 

Sanırım işe yaradı, Mersin ve çevresinden binlerce insan #Büyükeceli 'ye geldi. Bazılarını yoldan tanıyordum ya da onlar beni hatırlıyordu. Yol boyunca beni ağırlayanlar, arada yanıma gelenler, televizyonlarda gören veya radyolarda dinleyenler... #Çevre mücadelesinden bildiğim dostlarım. Herkes oradaydı. Sarılmalar, kucaklaşmalar... Beş bin civarında insanın o yılki etkinliğe geldiğini söylediler, çadır kuracak yer bulamayıp dönenler oldu. Akkuyu'daki en coşkulu, en büyük mitinglerden birini yapmıştık. Birlikte bir şeyler yapmakta zorlanan arkadaşlarıma tatlı bir mesaj vermek için kurduğum tek kişilik "Don Kişot Platformu" misyonunu tamamlamıştı.

Gündüz yolda ve kahvehanelerde, gece sitelerin bahçelerinde binlerce insanla konuştum. Çoğu zaman akşama sesim kısılıyordu. İlk gün en zoruydu, 10 değil 15 belki 17 kilometre yürümüştüm. Gece kaldığım pansiyonda yemek yemek için terastaki restorana merdivenleri emekleyerek çıkmıştım. Ayaklarımı kıpırdatamadım, ileri adım atmakta, merdiven çıkmakta zorlanıyordum. Sabah ise pansiyon etrafında düz yürüyerek prova yaptım. Neyse ki hâlâ "normal" bir şekilde yürüyebiliyordum. Gün geçtikçe anarya yürümeye alıştım, bisikletimden alıp çantama taktığım dikiz aynasına bile ihtiyaç duymadan çok hızlı yürüyebiliyordum. Adeta arkamda gözüm vardı. Yürüyüşün sonuna doğru bana desteğe gelen ailem sayesinde sırt çantamdan çadır gibi ağırlık yapan yüklerden de kurtulunca dağ yolculuğu da biraz kolaylaştı. 

En ciddi problemi ise Silifke'de yaşadım. Akşam olmadan Silifke'ye varmam için ısrar ediliyordu, biraz polis korkusuydu sanırım. 1990'lı yıllar. Ben de kendimi çok zorladım ve Silifke'ye girdim ama kaslarımda yanma hissettim. Sabah sağ ayağımı yere basamıyordum. Geçmesi için üç gün Silifke'de kaldım, sekerek yürüyor, parktaki gazete bayindeki dostlarla sohbet ediyordum. Silifke'ye kadar planladığımdan çok hızlı geldiğim için 3-4 gün kazanmıştım. Kaldığım belediye otelinde her hareketim izleniyordu, resepsiyondaki çocuk odaya girer girmez bir yeri arıyor, geldiğimi haber veriyordu. #Silifke Postanesi'nden Beyoğlu'ndaki kendi posta kutuma bir mektup yazıp attım. O zamanlar "Duval" adlı bir fanzin çıkarıyordum, "peltekçe" yazılmış :) bugün Zaytung'un yaptığı işe benzer bir şeydi ve okuyucular için posta kutusu almıştım. Cep telefonu çok yeni bir şeydi ve sosyal medya yoktu. Aylar sonra vardı o mektup İstanbul'a; okunmuş gibiydi. Baktım ayağım iyileşmiyor, doktora gittim, yürümeye devam edersen bir daha yürüyemezsin dedi. Nedense bu defa doktoru dinlemedim. Normalde ne derlerse yaparım. Beklemekle olmayacaktı, bir eczaneden soğutucu sprey aldım. Dördüncü gün sabahı bileğime sprey sıkarak #Taşucu 'na doğru yola koyuldum. Taşucu'na vardığında ayağımı yere değdirdiğimde başlayan yanma ve sızı kesilmiş gibiydi. Sonrasında ağrı pes etti, ben etmedim. Boğsak'ta peşime takılan çoban köpeklerini ve dar dağ yollarında iki aracın geldiği anlarda kayalara yapışıp beklediğim anları saymazsak sıcaklar ve yokuşlar dışında pek sorun yaşamadım. İnişler de sorunluydu tabi, geri geri yürüyünce ikisi de zor.

Geri geri yürümemin nedeni açıktı. Nükleer santral yapmak, Türkiye'yi ileriye değil geriye götürecek bir adımdı. #Güneş enerjisi gibi çözümlerin geleceğe hakim olacağını görebiliyorduk. #Fukuşima kazası, nükleer enerjinin maliyeti ve güneş enerjisinin yükselişi bizi haklı çıkardı. Bugün baktığımda attığım adımların gerçekten de "ilerici" olduğunu bana gösteriyor. 

Hayatım boyunca hem eylemler hem de yazılarımla hep daha ileriye gitmek istedim. Daha paylaşımcı, daha yavaş, az tüketen çok seven bir toplum düşledim. 170 km'lik geri geri yürüyüş de onların içinde özel bir yere sahip. Türkiye'deki #sivilitaatsizlik eylemleri örneklerine de sanırım neşeli bir katkıda bulunmuş oldum. Haksızlığa karşı ses çıkarmak iyidir. Tek başınıza olduğunuzu düşünebilirsiniz, yola çıkınca yalnız olmadığınızı göreceksiniz.   

Ormanları yaktılar demek herkesi rahatlatıyor

Özgür Gürbüz-BirGün / 21 Ağustos 2025

Foto: Landon Parenteau on Unsplash
İklim değişikliğini inkâr etmek mi kolay onu durdurmaya çalışmak mı? İnkâr etmek daha kolay çünkü iklim krizi yoksa aynı tas aynı hamam devam etmenin de mahsuru yok. Mücadeleye de hayatımızı değiştirmeye de gerek yok.

Orman yangınlarıyla ilgili söylemlerde de aynı motivasyonu görüyoruz. Veriler bize yangınların yüzde 90’ının insan eylemleriyle başladığını söylüyor. İletişimdeki özensizlik nedeniyle çoğu insan yangınları art niyetli insanların çıkardığını düşünüyor. Böyle olunca da ne ormanları ranta açan, iklimi değiştiren siyaset değişiyor ne de bizim siyasi ve bireysel tercihlerimiz.

İletişimdeki özensizliği de açayım. “Yüzde 90’ı insan kaynaklı” dediğimizde çoğu kişi bunu, ‘orman yangınlarının yüzde 90’ını insanlar yakıyor’ diye anlıyor. Halbuki iklim değişikliği kaynaklı sıcak hava dalgaları nemi azaltıyor, ortamı hazırlıyor, insan faaliyetleri yangını başlatıyor. Hangi insan faaliyetleri?

2024 yılında çıkan 3797 yangının yüzde 30’unun nedeni bulunamamış. Yüzde 7’ye yakını anız yakmadan, yüzde 6’sı avcılık ve çoban ateşinden, yüzde 2,7’si ise sigara izmaritinden çıkmış. Kasıtlı başlatılan yangınların oranı ise sigara izmaritine çok yakın; yüzde 3. Enerji tesisleri kaynaklı yangınların payı da avcılık kadar. Ormanların yanmasında anız yakma ve enerji kadar paya sahip olan avcılık ya da kasıtlı yangınlar kadar paya sahip sigara izmariti meselesinin gündeme gelmemesi garip değil mi?

Görüldüğü gibi işi bir ‘meczuba’ yükleyince sistemsel bir eleştiri ve değişiklik şansı kalmıyor. Herkesin de işine geliyor sanki bu durum. Avcılık eleştirisi yok, sigara izmaritlerinin gelişi güzel her yere atılması eleştirisi yok. Sistemsel eleştiri ise hiç yok. Çalışan ve ekipman yetersizliği, orman alanlarının tahribatı, enerji hatlarındaki bakımsızlık ve yangınların hazırlayıcısı iklim krizi gündem dışı. Öyle ya, insanlar bir bidon benzin alıp ormanları yakacak kadar kötüyse başka bir neden aramaya gerek var mı? Hükümeti de bireyleri de değişime zorlayacak toplumsal baskı yangınlardan önce suçu bir kişiye atarak söndürülüyor. 

Kasıt arıyoruz ki daha çetrefilli sorunlarla uğraşmayalım. Petrol, kömür ve gaz kullanımını azaltmayı, enerjiyi verimli kullanmayı, tüketim toplumundan ekolojik topluma geçmeyi konuşmak önemsiz hale geliyor. Belki de bu ekolojik dönüşümün daha zor olduğuna hatta imkansız olduğuna inanıyoruz ya da dönüşümün kaçınılmaz olduğunu kabul etmiyoruz. Hayat kısa, bizden sonrası umurumda değil diyor da olabiliriz. Öyle söylemesek de yaşamaya gelince biz de eleştirdiklerimiz gibi yaşıyor olabiliriz.

Açık Semalar Anlaşması gibi iklimle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir konuyu, kimyasal madde püskürtmeyle ilişkilendirmeye çalışarak saçma sapan komplo teorileri üretmeyi seviyoruz. Ormanları lazerle yaktıklarını bile iddia edebiliyoruz. Bütün bu bilimi inkâr eden komplo teorilerini sosyal medyada paylaşmaktan, eşe dosta anlatmaktan hiç çekinmiyoruz. Bu garip davranışın bilime uzaklık, cahillik, araştırma yeteneğine sahip olmamak gibi nedenleri olabilir ama sadece bunlarla açıklanamaz. İşin içinde, belki de bilinç altında değişimden kaçmak veya korkmak yatıyor.

O zaman bize düşen, değişimin insanları korkuttuğu gerçeğini hesaba katıp, çözümün hiç de düşündükleri kadar zor olmadığını anlatmak olmalı. Fosil yakıt imparatorluğundan güneş cumhuriyetine geçmenin insanların hayatını zorlaştırmayacağını, kapitalizmden paylaşımcı bir ekonomiye geçmenin toplumun her kesimini mutlu edeceğini tam anlamıyla tasvir etmeli, gerektiğinde örnekleriyle göstermeliyiz. Çalışma saatlerini azaltmanın işsizlik, petrolsüz bir dünyanın evde oturmak, lüksten uzak durmanın yoksulluk anlamına gelmediğini anlatmalıyız. Mutluluğun yeni bir telefon ya da pantolonla satın alınmadığını ama paylaşıldığını tüm dostların kulağına fısıldamalıyız. Gezegenin kaynaklarının değil 8 milyar insana, 18 milyar insana da yetebileceğini asıl derdimizin bir insanın 180 insan kadar tüketmesi olduğunu verilerle açıklamalıyız.

Nobel ödüllü bilim insanı Marie Curie’nin dediği gibi, “Hayatta korkulacak bir şey yok, sadece anlaşılması gerekir. Şimdi daha fazla anlamanın zamanı, böylece daha az korkabiliriz”. Anlamak ve anlatmak zorundayız.

TÜİK enflasyondan sonra emisyonları da düşürdü


Özgür Gürbüz-BirGün / 14 Ağustos 2025


Türkiye’nin her yıl raporladığı ve Birleşmiş Milletler’e de ilettiği seragazı envanteri, yayımlandıktan yaklaşık üç ay sonra değiştirildi. Böylece 598,9 milyon ton olarak açıklanan 2023 yılı  seragazı emisyonları düzeltmeyle 552 milyon ton oldu. Bir yıl öncesine göre yüzde 6,9 gibi ciddi bir oranında yükseldiğini sandığımız emisyonlar, 8 milyon ton azaldı. Türkiye’nin kişi başına düşen emisyon miktarı da 7 tona çıkmış ve AB ülkelerine yaklaşmaya başlamıştı, bu düzeltmeyle o da 6,5 tona geriledi.

Türkiye’nin Paris Anlaşması kapsamında verdiği Ulusal Katkı Beyanı’ndaki ‘zayıf’ hedefi bile ıskalayabileceğini düşünüyorduk, üç ay sonra düzeltilen rakamlarla bir anda iş değişti. İşin kötüsü bu TÜİK’in ilk vakası değil, 2006 yılında da benzer ama miktarı daha az bir düzeltmeye tanıklık etmiştik.

Bir ülkenin enerjiden tarıma, sanayiden atıklara tüm bu sektörlerdeki emisyonlarını hesaplaması elbette kolay bir iş değil ve hatalar olabilir. TÜİK’in yaptığı gibi geriye dönük düzeltme yapmak da çok rastlanılmayan bir durum değil. Ancak bu defa yapılan düzeltmenin miktarı tam 47 milyon ton karbondioksit eşdeğeri seragazı. Az buz değil, 47 milyon ton. Hırvatistan’ın toplam emisyonlarının iki katı, Avusturya’nın emisyonlarının yaklaşık üçte ikisi veya Hollanda’nın emisyonlarının üçte birine eş bir rakamdan bahsediyoruz.

Düzeltilen rakam bu kadar büyük olunca, bilgi edinme hakkımı kullanarak TÜİK’e nedeni sordum. Aldığım yanıt, “enerji sektörü emisyonları tahminindeki maddi hatadan kaynaklanmaktadır” oldu. Dünyadaki birçok ülkenin bir yıllık seragazı emisyonlarından bile fazla olan bu maddi hata, ilk bültende 442 milyon ton şeklinde açıklanan enerji sektöründen kaynaklanıyormuş. Düzeltmeden sonra enerji sektörü emisyonları da 395 milyon tona geriledi. Böylece, Türkiye’nin emisyonlarında aslan payına sahip enerji sektörü emisyonları iki yıllık yükselişin ardından inişe geçti.

Yenilenebilir enerji kaynaklarının elektrik üretiminde payı artıyor. Artan ithal kömür tüketimine rağmen bu azalma gerçekleşmiş olabilir. Zaten sorun TÜİK’in en son açıkladığı verinin doğru ya da yanlış olması değil. Yapılan hatanın büyüklüğü, bu konuda detaylı bir açıklama yapma gereği bile duyulmaması. Benzer hataların ileride Türkiye’ye mali sorunlar yaratabilme olasılığı. Türkiye kısa bir süre önce adı ‘iklim kanunu’ adı verilen, aslında emisyon ticaretini düzenlemeyi amaçlayan bir yasayı yürürlüğe koydu. Emisyon ticareti yapacaksanız bu hatalar çok pahalıya patlayabilir. Bu hatanın faturası 3 milyar 290 milyon avroya eş.

Emisyon ticareti özellikle enerji yoğun sektörlerdeki işletmelerin emisyonlarını azaltmaları için aralarında karbon ticareti yapmalarını sağlıyor. Etkisi tartışmalı bir mekanizma. Süreç de kabaca şöyle ilerliyor. Devlet, sektörlerdeki oyunculara güncel değerler ve hedeflere bakarak emisyon tahsisatı yapıyor. Bu kotaların altında kalan şirketler, kullanmadıkları kotalara denk düşen, “karbon kredilerini” satışa sunuyor. Krediler bir ton karbondioksit eşdeğeri cinsinden belirleniyor. Kotaların üstünde emisyon çıkaran, yani emisyonları artıranlar da bu kredileri satın alarak açıklarını kapatıyor. Kredi fiyatı da aynı borsa gibi arz ve talebe göre belirleniyor.

Burada asıl mesele elbette yapılan tahsisatlar. Türkiye belli şirketlere bu tahsisatı yaparken dönüp geçen yıl ne kadar seragazı emisyonu çıkarttığına bakacak. 47 milyon tonluk hatalar yapılır, tahsisatlar hatalı rakamlara dayanarak firmalara verilirse işin içinden çıkılamaz. İşin maddi karşılığı konusunda fikir sahibi olmanız için Avrupa Birliği Emisyon Ticareti’ndeki karbon kredisi fiyatını baz alalım. Bugün bir ton karbon kredisi 70 avro civarından alınıp satılıyor. 47 milyon ton emisyonun maddi karşılığı 3 milyar 290 milyon avro. Hükümet ille de emisyon ticaretiyle haşır neşir olacağım diyorsa daha titiz çalışmak, şeffaflığı ve hesap vermeyi önemsemek zorunda. Fazladan yapılan tahsisat şirketleri emisyon azaltımıyla uğraşmadan hedeflerine ulaştırır, iklim krizini de derinleştirmekten öte bir şeye yaramaz.

Türkiye’nin emisyon hesaplarının uluslararası standartlara uygun olması ve onaylanması gerektiğini de hatırlatalım. Enflasyon rakamları nasıl pazarda, markette halktan vetoyu yiyor, inandırıcılığını yitiriyorsa, Türkiye’nin emisyon rakamlarının BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin uzman ekibinin radarına takılabilir ve bir süre sonra Türkiye itibar kaybına uğrayabilir. 

Plastik anlaşması ve Türkiye

Özgür Gürbüz-BirGün / 7 Ağustos 2025

Foto: IISD/ENB - Kiara Worth
Plastik 100 yıldan fazla bir süredir hayatımızda. Bu süre içerisinde daha önce plastik kullanmadan yaptığımız birçok eşya ve aleti artık plastik kullanarak üretmeye başladık. Plastiğin hayatımızı bazı noktalarda kolaylaştırdığını söyleyebiliriz ancak doğaya da büyük zarar verdi ve vermeye devam ediyor.

Sorun o kadar büyüdü ki çözümü için BM koordinasyonuyla Hükümetlerarası Müzakere Komitesi (INC) oluşturuldu. Komite beşinci oturumunu bugünlerde İsviçre’nin Cenevre kentinde yapıyor. 14 Ağustos’ta sonlanacak bu oturumda plastik kirliliğini önlemeyi amaçlayan dünyanın ilk küresel bağlayıcı anlaşmasının ortaya çıkması bekleniyor.

Görüşmeler kritik bir noktada çünkü petrol üreticisi ülkeler anlaşmanın plastik üretiminin azaltılmasını içeren kısımlarına itiraz ediyor. Dünyayı geri dönüşüm, yeniden kullanma ile oyalamaya çalışıyorlar. Plastik üretiminin azaltılmasını isteyen ülkelerin sayısı ise hiç az değil, 100’ün üzerinde ülke, milyarlarca insan bu talebi destekliyor.

Avrupa Birliği ve plastik kirliliğinden en çok etkilenenler arasında yer alan küçük ada devletleri üretimin sınırlandırılmasını destekleyenler arasında ancak aynı iklim müzakerelerinde olduğu gibi petrol dostu ülkeler sürece çomak sokma peşinde. Petrokimya sektörü ve petrol üreticileri ABD Başkanı Donald Trump’ı harekete geçirmeye çalışıyor. Rusya ve Suudi Arabistan da süreci baltalamak ve plastik üretimini azaltacak bağlayıcı bir maddenin çıkmasını önlemek için uğraşıyor. Bağlayıcı hedefe sahip Kyoto Protokolü’nden, gönüllü taahhütlere dayalı Paris Anlaşması’na nasıl geçildiyse, yine hemen hemen aynı ülkeler, bu defa da aynı zayıflatmayı plastik anlaşması için istiyorlar. Çevrecilik ve kapitalizm aynı ipte oynayamıyor.

Dünyanın bu hali artık iyice can sıkmaya başladı. Her yıl 400 milyon ton plastik üretiliyor ve 2040’a kadar bu rakam yüzde 70 oranında artabilir. Her yıl 11 milyon ton plastik atık denizleri boyluyor. Her 10 deniz kuşunun dokuzunun midesinde plastik var. Bazı balık türlerinde de durum aynı. İnsan sağlığı da besin zinciriyle doğrudan tehdit altında. Böyle bir durumda, işlemediğini bildiğimiz geri dönüşüm ve yeniden kullanım yöntemlerine güvenerek çözüme ulaşamayız. Bilim insanları plastik atıkların yüzde 10’undan azının geri dönüştürüldüğünü belirtiyor. Bir noktada da plastikler ya doğaya ya da yakma tesislerine gidiyor ki bu da bambaşka çevre sorunlarına yol açıyor.

Plastik kullanmadan üretebileceğimiz onlarca ürün var. Greenpeace tek kullanımlık plastik kullanımı sonlandıracak, 2040’a kadar plastik üretimini yüzde 75 oranında azaltacak bir anlaşmanın mümkün olduğunu söylüyor. Kolay kolay vazgeçemeyeceğimiz plastik ürünler de var. Doktorlar, nüfus artışına da bağlı olarak, hem hijyen koşullarını artırdığı hem de hızlı olduğu için plastik şırınga kullanıyor. Eskiden cam şırıngalar vardı ve bunlar kullanıldıktan sonra sterilize ediliyordu. Hasta sayısı az olan yerlerde cam şırınga kullanılmasının önünde bir engel yok ama bir kısıtlama yoksa kolay olan tercih ediliyor.


Cam şırıngadan plastiğe geçişin kısmen kabul edilebilir gerekçeleri olsa da cam şişeden plastik şişelere geçmeyi haklı çıkaracak argümanlar oldukça zayıf. ‘Tek kullanımlık plastik’ dediğimiz, pet şişeler, pipetler, kahve bardağı kapakları, plastik çatal ve bıçaklar, torbalar bir zorunluluktan çok üreticilerin dayatmasıyla hayatımıza girdiler. Cam meşrubat şişeleri varken, depozito uygulaması nedeniyle boşalan şişeyi markete götürür, onların yeniden kullanılmasını sağlardık. Meşrubat firmaları için de aslında değişen bir şey yoktu, dolu kasayı getirdiklerinde boş kasayı alırlardı. Yıka ve yeniden kullan. Elbette onlar en kolayı seçtiler ve depozitolu şişeleri hayatımızdan çıkarttırdılar. Ürettikleri plastik şişelerin nereye atıldığı onların sorunu olmadıkça ya da cezai bir yaptırım uygulanmadıkça da değişmek istemeyecekler. Çünkü işleri çok kolaylaştı. Sorunu doğaya yüklediler.

Şimdi ise birçok ülkede depozito geri geldi, plastik kullanımıyla ilgili yasaklar artıyor. Türkiye ise yıllardır kapsamı çok dar olan bir depozito yönetim sistemini hayata geçiremedi. Ertelenmezse 2026 yılında uygulanmaya başlanacak. Tek kullanımlık plastikler konusunda ise hiçbir hazırlık yok. Türkiye her yıl 5,6 milyon ton plastik atık üretiyor, üstüne tonlarca plastik atık ithal ediyor ve sadece izliyor. Yok mu hükümette afili bir üniversiteden ‘atık yönetimi diploması’ yaptırmış bir kişi? Çözelim şu işi!