Özgür Gürbüz / 30 Ağustos 2025
Gündüz yolda ve kahvehanelerde, gece sitelerin bahçelerinde binlerce insanla konuştum. Çoğu zaman akşama sesim kısılıyordu. İlk gün en zoruydu, 10 değil 15 belki 17 kilometre yürümüştüm. Gece kaldığım pansiyonda yemek yemek için terastaki restorana merdivenleri emekleyerek çıkmıştım. Ayaklarımı kıpırdatamadım, ileri adım atmakta, merdiven çıkmakta zorlanıyordum. Sabah ise pansiyon etrafında düz yürüyerek prova yaptım. Neyse ki hâlâ "normal" bir şekilde yürüyebiliyordum. Gün geçtikçe anarya yürümeye alıştım, bisikletimden alıp çantama taktığım dikiz aynasına bile ihtiyaç duymadan çok hızlı yürüyebiliyordum. Adeta arkamda gözüm vardı. Yürüyüşün sonuna doğru bana desteğe gelen ailem sayesinde sırt çantamdan çadır gibi ağırlık yapan yüklerden de kurtulunca dağ yolculuğu da biraz kolaylaştı.
En ciddi problemi ise Silifke'de yaşadım. Akşam olmadan Silifke'ye varmam için ısrar ediliyordu, biraz polis korkusuydu sanırım. 1990'lı yıllar. Ben de kendimi çok zorladım ve Silifke'ye girdim ama kaslarımda yanma hissettim. Sabah sağ ayağımı yere basamıyordum. Geçmesi için üç gün Silifke'de kaldım, sekerek yürüyor, parktaki gazete bayindeki dostlarla sohbet ediyordum. Silifke'ye kadar planladığımdan çok hızlı geldiğim için 3-4 gün kazanmıştım. Kaldığım belediye otelinde her hareketim izleniyordu, resepsiyondaki çocuk odaya girer girmez bir yeri arıyor, geldiğimi haber veriyordu. #Silifke Postanesi'nden Beyoğlu'ndaki kendi posta kutuma bir mektup yazıp attım. O zamanlar "Duval" adlı bir fanzin çıkarıyordum, "peltekçe" yazılmış :) bugün Zaytung'un yaptığı işe benzer bir şeydi ve okuyucular için posta kutusu almıştım. Cep telefonu çok yeni bir şeydi ve sosyal medya yoktu. Aylar sonra vardı o mektup İstanbul'a; okunmuş gibiydi. Baktım ayağım iyileşmiyor, doktora gittim, yürümeye devam edersen bir daha yürüyemezsin dedi. Nedense bu defa doktoru dinlemedim. Normalde ne derlerse yaparım. Beklemekle olmayacaktı, bir eczaneden soğutucu sprey aldım. Dördüncü gün sabahı bileğime sprey sıkarak #Taşucu 'na doğru yola koyuldum. Taşucu'na vardığında ayağımı yere değdirdiğimde başlayan yanma ve sızı kesilmiş gibiydi. Sonrasında ağrı pes etti, ben etmedim. Boğsak'ta peşime takılan çoban köpeklerini ve dar dağ yollarında iki aracın geldiği anlarda kayalara yapışıp beklediğim anları saymazsak sıcaklar ve yokuşlar dışında pek sorun yaşamadım. İnişler de sorunluydu tabi, geri geri yürüyünce ikisi de zor.
Geri geri yürümemin nedeni açıktı. Nükleer santral yapmak, Türkiye'yi ileriye değil geriye götürecek bir adımdı. #Güneş enerjisi gibi çözümlerin geleceğe hakim olacağını görebiliyorduk. #Fukuşima kazası, nükleer enerjinin maliyeti ve güneş enerjisinin yükselişi bizi haklı çıkardı. Bugün baktığımda attığım adımların gerçekten de "ilerici" olduğunu bana gösteriyor.
Hayatım boyunca hem eylemler hem de yazılarımla hep daha ileriye gitmek istedim. Daha paylaşımcı, daha yavaş, az tüketen çok seven bir toplum düşledim. 170 km'lik geri geri yürüyüş de onların içinde özel bir yere sahip. Türkiye'deki #sivilitaatsizlik eylemleri örneklerine de sanırım neşeli bir katkıda bulunmuş oldum. Haksızlığa karşı ses çıkarmak iyidir. Tek başınıza olduğunuzu düşünebilirsiniz, yola çıkınca yalnız olmadığınızı göreceksiniz.