31 Aralık 2006

Nükleer Lobi Kapıda; Sakın Açma!

Özgür Gürbüz

Nereden baksaniz, bir çoğumuzun ömrü kadar geçmişi olan “nükleer enerji” maceramız, tam öldü, zaten ölü doğmuş bir fikirdi gömüldü derken tekrar hortladı. Enerji Bakanı Hilmi Güler’in, 2004 Ocak ayında Enerji Forumu’nda açıkladığı nükleersiz planlarına 3 ay sonra, aniden ve acemice nükleer enerjiyi eklemesi, “merhum”un yine yabancı ellerin yardımıyla hortlatıldığı yorumlarına yol açtı. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Fransız gezisinde, 15 milyar dolarlık nükleer ihalemiz var deyip bir Fransız kamu kuruluşu ve dünyanın sayılı nükleer güçlerinden biri olan, adı sık sık plütonyum ticaretiyle de gündeme gelen Areva yetkilileriyle el sıkışması da yine nükleer lobinin kapımızı çaldığına inananların savlarının çok da boş olmadığını gösterdi. Greenpeace, hem Türkiye’de hem de dünyada yıllardır sürdürdüğü nükleer karşıtı mücadeleden edindiği tecrübelere dayanarak bu bildik düşmana karşı Türkiye’yi tekrar uyarıyor: Nükleer lobi tekrar kapımızda, aman kapıyı açmayın, açtırtmayın!

Türkiye'nin nükleer tarihi yazılıp kitap olarak basılsaydı; daha ilk sayfasında siyaseti, arkasındaki entrikaları ve belki daha sonra da teknik tartışmaları bulurduk. Türkiye’de nükleer santralleri destekleyen bir avuç bilim insanı ve politikacının nükleeri savunma adına ortaya attıkları tezler, Çernobil kazası sırasında yaşanan trajediler, nükleer atık hikayeleri bir değil birkaç kitap yazmaya yetecek materyal sağlayabilir. Öyle ki, enerji açığı ve yerel kaynakların yetmediği palavraları ancak kitabın en sonunda kendilerine yer bulabilir. Tüm bunları anlatmamın nedeni, nükleer santrallerden konu açılınca, nükleer karşıtlarının ilk aklına gelen “nükleer lobi yine faaliyette” düşüncesinin aslında bunca yıllık nükleer santral kurma girişimlerinden gelen bir bilgi birikiminden kaynaklandığını göstermek istememdi. Ayrıca, teknokratların pek de haz etmediği; sivil vatandaşlarımızın, çevreci ve yeşillerin, sivil toplum örgütleri ve sendikaların nükleer enerji konusunda ahkam kesmelerinin ne kadar doğru bir davranış olduğunu da, yukarıdaki örneklerin ışığında rahatlıkla göstermek istememdi. Nükleer enerji, tüm dünyada, beraberinde getirdiği teknik, politik ve ekonomik sorunlarla halkın çözmek zorunda kaldığı bir problem haline gelmiştir. Bu yüzden de herkesin bu konuda söz söyleme hakkı vardır. Öyle olmasa, enerjisinin yarıdan fazlasını nükleer santrallerden sağlayan İsveç'te, referandum yapılmaz, çıkan “nükleere hayır” sonucu doğrultusunda nükleer santraller kapatılmaya başlanmazdı. Eğer nükleer enerji teknik bir sorun olsaydı, 20 tane bilim adamı bir araya gelir karar alırdı. Ama sonuçlarına tüm halkın katlandığı her girişim üzerine halkın söz söyleme hakkı vardır. Bu herşeyden önce bir demokrasi sorunudur. “Bilimde demokrasi olmaz” diyen sevgili bilim insanlarının adlarını burada anmak istemiyorum ama bu örneğin kulaklarına küpe olmasını umuyorum.

Ümit Otan'ın Çaynobil kitabından bir alıntı bize, demokrasi sorununun nükleer santral söz konusu olduğunda da ne kadar önemli olduğunu ispatlıyor. Bakın, Silifke Kültürel ve Doğal Hayatı Koruma Derneği Başkanı Esen Ertürk, 2000’de sonlanan son ihale aiamasında ne diyor: “Biz yaşanan bu duruma, antidemokratik nükleer dayatmacılık diyoruz. Yöre halkının gelişmelerden hiçbir bilgisi yok. Yöre insanına nükleer santrallerle ilgili hiçbir bilgi verilmedi. Hiç kimseye de birşey sormadılar. Kendi kendilerine karar alıyorlar. Demokrasi, şeffaflık diyorlar ama bunların hiçbirisi yok”. Durum değişti mi? Tabii ki hayır! İşte sorunlardan bir tanesi bu.

İkinci sorun ise, Türkiye’nin enerji sorununa (ki bu sorun kapasite yetersizliğinden çok yönetimdeki yetersizlik ve beceriksizliklerden kaynaklanıyor) nükleer enerjinin çözüm olup olamıyacağı değil, dünyanın enerji sorununa çözüm olması umulan nükleer enerjinin yarattığı sorunlara nasıl çözüm bulacağının asıl tartışılan konu olduğu gerçeğinin gizlenmeye çalışılmasıdır. Her ne kadar Enerji Bakanlığı elle tutulur verilerle karşımıza çıkmasa da, dünyada nükleer enerjinin durumunu gösteren birçok bilgi ve belge mevcuttur. Örneğin 50 yılı aşkın geçmişine karşın nükleer gücün toplam enerji içinde payı %5; toplam ticari elektrik içinde ise %16. Kısaca, Türkiye'de çizilmeye çalışan tablonun aksine dünya nükleerle ayakta durmuyor. İşin daha da ilginci, 1960'lı ve 70'li yıllarda olduğu gibi nükleer enerjinin dünyanın enerji sorununu çözeceğine de inanılmıyor. Uluslararası Enerji Ajansı'nın (IAEA) rakamlarına bir göz atmak yeterli bunun için. 1974 yılında yaptıkları tahminde, 2000 yılına gelindiğinde nükleer gücün 4500 GW'a ulaşacağı söyleniyordu. Oysa ki şu andaki gücün 350 GW civarında seyrettiği biliniyor. IAEA'nın tahmin ettiği yatırımın yüzde 90'ını gerçekleşmedi. Artan maliyetler, Çernobil gibi onlarca kaza sonunda ortaya çıkan “tahmin edilemeyen ve karşılanamayan” riskler ve sorunların belki de en büyüğü, atık sorununu çözmeyi garanti eden tüm zayıf teorilerin boşa çıkması, nükleer enerjinin sonunu getirdi.

Nükleer endüstri aksini iddia etmeye devam etse de gelişmiş ülkeler nükleer enerjiye açıkça “hayır” demiştir:

  • Avusturya tek reaktörü Zwentendorf’u (Siemens yapımı) 1978 yılında hiç çalıştırmadan kapattı. Avusturya elektriğinin % 70’ten fazlasını yenilenebilir enerjiden sağlıyor. Hiç nükleer santral kurmayan Norveç’te bu oran daha da yukarıda.

  • İtalya, 4 reaktörünü de kapattı.

  • İsveç’te referandum sonuçlarını uygulayarak 1999’da Barseback 1’i, Haziran 2005’te ise Barseback 2’yi kapattı.

  • 11 Mayıs 2005’te, Almanya’da Obrigheim(357MW) reaktörü de kapatıldı ve bu Stade(672MW) reaktöründen sonra Almanya’nın kapatılan ikinci reaktörü oldu. Bir sonraki durak ise 2007’de kapatılacak olan Biblis A(1225MW) reaktörü.

  • AB, tehlikeli gördüğü İgnalina santralini AB’ye giriş koşulu olarak kapattırıyor. İlk ünite 2004 sonunda kapatıldı.

  • İspanya 30 Nisan’da Jose Cabrera santralini kapatarak çalışır reaktör sayısını 8’e indirdi.

  • 7 nükleer santrali olan Belçika, santrallerini en fazla 40 yaşlarına kadar çalıştırmayı ve daha sonra kapatmayı kabul etti. 2025 yılında Belçika’da nükleer santral kalmayacak. İngiltere’de ise şu andaki durumda bir değişiklik olmazsa sadece 1 santral çalışıyor olacak.

  • Avrupa’da 1989 yılında 172 olan reaktör sayısı şu anda 147’e düşmüş durumda

Avustralya, Küba, Meksiko, Portekiz, Yunanistan, İskoçya, Hollanda, İsviçre, Norveç, Endenozya, Vietnam, Tayland ve daha pekçok ülke nükleer planlarını terk etti.

Nükleer enerjiden kaçışın nedeni çoğu zaman Çernobil kazası olarak gösterilir ya da gösterilmek istenir. Çernobil’den kaynaklanan radyoaktif serpinti 160 000 km2 toprağı kirletmiş, en az 9 milyon insanı etkilemiş ve 400 000 kişinin evinden olmasına yol açmıştır. 800 000 kişi kaza sonrasındaki temizlik çalışmalarına seferber edilmiştir; çocuklardaki tiroid kanserleri 100 kattan fazla artmıştır. Kazanın Ukrayna, Beyaz Rusya ve Rusya’ya maliyeti, 352 milyar dolar olarak hesaplanmıştır. Çernobil kazası gerçekten de şu ana kadar olan nükleer kazalar içinde en büyüğüdür ama nükleer endüstrinin iddia ettiği gibi meydana gelmiş tek kaza değildir. Ayrıca kazaların sadece eski “Rus” teknolojilerinde meydana geldiği de bir yalandır. Bırakın Çernobil’i, en modern teknoloji ve standartların eksik olmadığı Japonya’da bile kazaların ardı arkası gelmemektedir.

9 Ağustos2004’te, Mihama Nükleer Santral’inde meydana gelen kazayı, BBC, Japonya’nın tarihinde yaşadığı en büyük nükleer kaza olarak duyurdu. Mihama nükleer santralinin türbünlerinden birinden sızan 200 derecedeki buhar, 5 kişinin ölümüne, 18 kişinin yaralanmasına yol açtı. En üst düzeyde güvenlik önlemlerinin alındığı söylenen bir nükleer santralde, korozyon ve kontrol yetersizliği gibi basit nedenlerden dolayı böyle kazalar yaşamak sizin içinizi ne kadar rahatlatıyor bilmiyorum ama milyonlarca nükleer enerji karşıtınının tezlerini haklı çıkartıyor. Bu kaza, nükleer enerji konusunda örnek gösterilen Japonya’nın yaşadığı tek macera da değil. Japonya’nın bundan önce yaşadığı ve o zamana kadar en tehlikleli nükleer kaza olarak bilinen Tokaimura kazasında (29 Eylül 1999), radyasyon sızıntısı da olmuş ve ölçülen radyasyon düzeyinin normal seviyeden 15 bin kat fazla olduğu ortaya çıkmıştı. Reaktörde çalışan 400’den fazla insanın radyasyona maruz kalmasının yanı sıra, reaktörün etrafında yaşayan binlerce insan, yetkililer tarafından evlerinden çıkmamaları için uyarıldı ve herhangi bir yağış halnde elbiselerin hemen yıkanmasını istedi. Aralık 21’de de bu kazanın ilk kurbanı 35 yaşındaki Hisashi Ouchi hayatını kaybetti. Japonya’daki kazalar da gösteriyor ki, güvenli nükleer santral diye bir şey yoktur. Nükleer santraller “tıkır tıkır” çalışan teknoloji örnekleri değildir. Alınan risk, trafik kazalarıyla karşılaştırılamıyacak derecede yüksek ve tehlikelidir. Ve bu risk, sadece eski reaktörlerde değil en modern teknolojilerin kullanıldığı, örneklerde bile mevcuttur. Uzay mekiklerinin başına gelenler bize risk faktörünün, yüksek teknoloji kullanılarak sıfırlanamadığının en büyük kanıtıdır. Tek çözüm toplumsal maliyeti, çevresel riski düşük tercihlere yönelmektir. Riskin yüzde kaç olduğu değil aldığınız riskin büyüklüğü önemlidir. Bugün hiçbir sigorta şirketi bir nükleer facianin sonuçlarını sigortalamazken, insan hayatını, Türkiye'nin ekonomisini başka seçeneklerimiz varken böyle bir riske neden atalım?

Japonya’daki diğer kazalardan örnekler

Nisan 1998
Tokyo Elektrik Firması’na ait reaktör, soğutma pompasının bozulması sonucunda kapatıldı.

Temmuz 1997
Tokyo Elektrik Firması’na ait bir başka reaktörde radyasyon sızıntısı

Kasım 1997
Tokyo yakınlarındaki uranyum zenginleştirme labaratuvarında yangın çıktı.

Ağustos 1997
Tokaimura santralinde, 2000 çelik varil içinde bekletilen atıklarda sızıntı meydana geldi.

Mart 1997
Tsuruga reaktöründe çalışan 35 işçi radyasyona maruz kaldı.

Aralık 1995
Tsuruga’da soğutma sisteminden kaynaklanan sızıntı yüzünden santral bir yıl kapatılmak zorunda kaldı.

Kaynak: BBC

Doğal olarak nükleer enerjiden vazgeçilmesinin ardında sadece kaza riski yatmıyor. 1985 yılında Amerikan İş Dünyası'nın ünlü dergisi Forbes’de çıkan bir yazı işin aslını, ABD’de nükleer enerjinin terkedilme nedenini çok net bir biçimde tarif etmiştir: “ABD nükleer programının başarısızlığı, iş dünyasının tarihindeki en büyük yönetim facialarındandır”. Amerika'da federal hükümetin, nükleer endüstriyi 40 yılda 100 milyar dolar kadar sübvanse ettiği hesaplanmıştır. Bu endüstri için farklı maddi destekler de sağlanmış, radyasyon kurbanlarına ödenen tazminatlar bu rakama dahil edilmemiştir. Bilinen en deneyimli nükleer güç ekonomistlerinden C. Komanoff, yaptığı araştırma sonucunda, ABD'de 1968-1990 yılları arasında nükleer enerjiye harcanan 389 milyar doların, nükleer güç santrallerinden elde edilen elektriğin kwh'ini ortalama olarak 7.2 sent'e çıkardığını gözler önüne sermiştir. 1973'te 3.2 sent'le başlayan hesaplar, 1990'da 9.1 sent'le devam etmek zorunda kalmıştır. Amerika'nın nükleer santral siparişlerini durdurmasının arkasındaki gerçek budur.

Nükleer enerjinin pahalı olduğu gerçeği sadece ABD’nin gerçeği de değildir. İngiltere’de 2003 yılında Ticaret ve Sanayi Bakanlığı tarafından düzenli olarak yayınlanan ve özellikle iklim değişikliğini önlemek için enerji sektörüyle ile ilgili genel değerlendirmelerle birlikte tavsiyelerin de bulunduğu raporda aynen şöyle söylenmiştir: “Nükleer güç, karbonsuz bir seçenek olmasına rağmen, günümüzdeki maliyetleri nükleer gücü çekici olmayan bir seçenek olarak bırakmaktadır ve nükleer atık konusunda da önemli ve çözülmeyi bekleyen problemler vardır”.(1) Bir kez daha, bu sefer de İngiltere’de, nükleer enerjinin pahalı ve atık sorunu gibi çözülmemiş sorunlarla boğuştuğu gerçeği hem de resmi makamlarca dile getirilmiştir. Amerika’da, dünyanın en çok nükleer reaktöre sahip ülkesinde, 1978 yılından beri yeni nükleer santral siparişi verilmeyişinin ardında, artan yapım, işletim ve güvenlik maliyetleri vardır. Üç Mil Adası (Three mıle Island) kazasından sonra arttırılan güvenlik tedbirleri birçok firmayı iflasın eşiğine getirmiştir.(2) İngiltere’de nükleer enerji sektörünün özelleştirilmesinden sonra yapılan gözden geçirme sırasında, İngiliz Hükumeti, nükleer endüstrinin iklim değişikliğine karşı savaşmak adına yeni reaktörler yapılmasını için para talebine “hayır” yanıtı vermiştir. 6 ay sonra da iki yeni nükleer santral planını iptal ederek, ilk kez 40 yıllık nükleer tarih içinde İngiltere’yi yeni nükleer santral planı yapmadığı bir döneme sokmuştur. (3)

Nükleer santrallerin maliyetlerini arttıran nedenler sadece ilk yatırım, işletim ve güvenlik tedbirlerinin yüksek olması da değil. Nükleer santrallerin ekonomik ömrü dolduğunda ortaya çıkan söküm maliyetleri ise işin bir başka boyutunu gösteriyor. ABD'de kapatılan Maine Yankee nükleer santralinin sökülmesinün maliyeti 2 milyar dolara mal olmuştur. Aynı santral, 1972 yılında 231 milyon dolara yapılmıştır.(4) Yine nükleer endüstrinin pek bahsetmediği ama başta bizim gibi finansman sorunu yaşayan gelişmekte olan ülkelerde görülen bir başka sorun da yapım sürelerinin planları tutmaması (ortalama 10 yıl) nedeniyle artan maliyetlerdir. Arjantin'de Atucha-2 reaktörünün 1979 yılından bu yana bitirilemediğini anımsatmak yeter herhalde. Yapım yılının uzaması maliyet hesaplarının altüst olması, kredi faizleri ve geri ödemelerin de başlamasıyla yatırımın ölü doğması demektir.

Bütün bunlar gibi, nükleer endüstrinin pek söz etmediği bir başka maliyet ise “toplumsal” ya da “sosyal maliyet” kavramıdır. Her yatırımın bir çevresel riski ve getirdiği sosyal maliyetleri vardır. Sosyal maliyet, çevreye verilen zararı, bir kaza sonrası insan sağlığına ve topluma verilebilecek olanları, konu nükleer santral ise nükleer atıkları, söküm sırasında yaşanan problemleri ve sübvansiyonlar ile çalışanların olası sağlık problemlerine kadar oldukça geniş bir alanda yaratılacak olan maliyetleri inceler ve ekonomik karşılığını bulur. Bütün bunlar elektriğin maliyetine eklenince zaten pahalı olan nükleer santrallerden elde edilen elektriğin oldukça pahalı olduğu rahatlıkla görülebilir. Aşağıdaki tabloda da görüldüğü gibi, 1992 ve 1997 yılında yapılan iki ayrı çalışmanın sonucunda sosyal maliyetleri eklenmiş bir hesaplama sonucunda nükleer santrallerden üretilen enerjinin kilovatsaat maliyeti 11 sent civarında hesaplanmıştır. Rüzgar enerjisi bundan 7 sene önceki fiyatlar hesaplandığında bile sadece 6 sent civarı bir maliyetle doğal gazla beraber en avantajlı alternatiftir. (5) (6) Ele alınan enerji kaynakları sırasıyla eski kömür, yeni kömür ....

Pearce tarafından yapılan araştırmadaki bir tablodan yararlanarak her enerji kaynağının sosyal maliyetini de görebiliriz. Aşağıdaki tabloda hiç yok denecek kadar sosyal maliyeti olan rüzgar enerjisinin bugün, kilovatsaat başına 3.5 ila 4 sent’e kadar inen maliyetlerini de gözönüne aldığımızda; sosyal maliyet dahil toplam maliyetin rüzgar enerjisi için 5 sent’in de altında olduğunu söylemek çok da zor olmayacaktır. Nükleer enerji, iki katı maliyetiyle artık bir alternatif bile değildir.

Merak edenler ve sosyal maliyet kavramını anlamamakta (ya da kabullenmekte) direnenler için klasik maliyet hesaplarını da anımsatmakta yarar olduğunu düşünüyorum. Rüzgar enerjisinin 3.5 ila 4 sent arasında değişen bugünkü fiyatlarını akılda tutarak, 1997’de yapılan bir karşılaştırmada, Almanya’da nükleer enerjiden elde edilen elektriğin kilovat saatinin maliyetinin 7.5, İngiltere’de ise 8 sent civarında olduğu açıkça gösterilmektedir. (7)

Nükleer santrallerin başımıza açtığı tüm sorunlar ne yazık ki sosyal maliyet hesaplamalarıyla ortaya çıkacak kadar yalın ve matematiksel değildir. Nükleer atıkların, özellikle de yüksek seviyeli radyoaktif atıkların yarattığı sorun, matematik ve ekonomi bilimlerinin de sınırlarını zorlar. Nükleer enerji pahalı olmasının yanı sıra, “atık sorunu” gibi kelimenin tam anlamıyla çözümsüz” olan bir probleme de sahiptir. Prof. Dr. Hayrettin Kılıç, bu sorunu gayet iyi özetlemiştir. “Bir nükleer reaktör normal operasyonlar sırasında bile atmosfere ve kuruldukları yerlerdeki nehir, göl ve denizlere, düzenli olarak radyoaktif gazlar ve radyoaktif izotopları içeren soğutma sularını deşarj etmektedir. Buna ek olarak kullanılmış nükleer yakıt çubuklarının yeniden ayrıştırma tesislerine gitmeden, santral civarındaki havuzlarda soğutulması gerekmektedir. Bu tonlarca kullanılmış yakıt çubukları, bozunma ömürleri yüzbinlerce yıl olan, binlerce yeni radyoaktif izatop ihtiva eder.” Atıklar, sadece tükenmiş yakıt çubuklarıyla sınırlanmış değildir. Ortalama 1000MW gücündeki bir reaktör bir yılda 30 ton yüksek düzeyde, 300 ton orta ve 450 ton düşük düzeyde atık üretir.

Nükleer atık denildiğinde hep nükleer santrallerden çıkan atıktan bahsederiz ama aslında uranyum madenciliğinden başlayan tüm nükleer yakıt zinciri içinde radyoaktif atıklar üretilir ve birçoğu binlerce yıl boyunca tehlike yaratacak radyoaktif bir tarihi gelecek kuşaklara bırakırlar. Nükleer reaktörlerde ise yüksek radyoaktivite içeren atıkların düzenli bir şekilde reaktörlerden alınması gerekir ve bu kullanılmış yakıt çoğu santrallerde su dolu havuzlarda soğutmaya alınır. Bağımsız uzmanlara göre, kullanılmış yakıt miktarı 2010’a gelindiğinde 322000 tonu bulacaktır. 50 yıllık nükleer macera boyunca değişik öneriler konuşulup durulsa da, hala nükleer atıkları doğadan tamamiyle izole edilecek bir yöntem bulunabilmiş değildir. Prof. Dr. Hayrettin Kılıç’ın da belirttiği rutin deşarjlar da işin bir başka boyutudur.

Nükleer santrallerin ekonomik olmadıklarına bir başka iyi örnek de, nükleer enerjiye verilen sübvansiyonlardır. Eğer nükleer enerji denildiği kadar ucuz olsaydı sübvansiyonlardan bahsetmek mümkün olmazdı. Ama bugün birçok ülkede nükleer santraller sübvansiyonlara ayakta kalmaktadır. Örneğin, Türkiye’de her nükleer ihalede gündeme gelen Kanada’nın CANDU reaktörleri için yapılan yardımlara göz atmakta yarar var. AECL firması CANDU tipi reaktörlerin dizaynını ve pazarlamasını yapıyor. AECL, 1953’ten 2000 yılına kadar, ayakta kalabilmek için Kanadalı vergi mükelleflerinin 16.6 milyar dolarına gereksinim duydu.(8) Sadece 2000 yılına bakıldığında, Kanada’daki federal hükumetin yenilenebilir enerji kaynaklarına verilen toplam sübvansiyonların 13 kat daha fazlasını, bir yıl içinde AECL’ye verdiğini (1999’da 156 milyon dolar) görüyoruz.

Yenilenebilir enerji kaynakları ve enerji verimliliği

Bugün gerek “iklim değişikliği”nin önüne geçmek, gerek temiz ve ucuz enerjiyi sınırsız kaynaklardan sağlayarak dünya barışına katkıda bulunmak için elimizdeki yegane çözüm yenilenebilir enerji kaynakları ya da bizim sıkça dile getirdiğimiz adıyla “barışçıl enerji” kaynaklarıdır. Petrol gibi sınırlı kaynaklar için insanların öldürülüp, yine bu sınırlı kaynaklar uğruna ölündüğü günümüzde sınırsız ve hemen her ülkede değişik formlarda bulunan bu kaynaklar dünya barışı için büyük bir umut teşkil ediyorlar. Yenilenebilir enerji kaynakları ve enerji verimliliği ciddi çözüm önerileridir ve nükleer bu kaynakların yanında “alternatif” bile sayılmaz. Almanya'da hali hazırda 20 bin 622, İspanya'da 11 bin 615, ABD’de 11 bin 603, Danimarka'da 3 bin 136 ve Portekiz, İtalya ve İngiltere’de 2 bin MW civarında kurulu güçler var. (9 ) (Ekteki harita 2006 yılı rakamlarını gösteriyor) Almanya tek başına Türkiye'nin tüm enerji santrallerinin sahip olduğu kurulu gücünün yarısına yakın rüzgar gücüyle başı çekmektedir. Türkiye'de 2020 yılına kadar kurulması gerekli denilen 2-3 nükleer santralin sağlıyacağı elektrik enerjisini rüzar enerjisinden daha ucuza ve çok daha kısa bir sürede sağlamak mümkündür. Almanya’da 2006 yılında eklenen rüzgar kurulu gücü 2 bin 233 MW’tır. Nükleer enerji için bu, hayal bile edilemeyecek bir hızdır ve eğer acil enerji yatırımlarıyla korkutulan halka ciddi ve hızlı bir çözüm önermek istiyorsanız bunun adı nükleer değil rüzgardır!

Türkiye enerji savurganı bir ülkedir. Enerji Bakanımız Hilmi Güler'in'de teyid ettiği kayıplar %21 civarındadır. OECD ortalaması ise %7'dir! Türkiye bir güneş ülkesi olmasına rağmen gerek yalıtım, gerekse plansız yapılaşmalar ve yanlış yapı malzemelerinin kullanılması yüzünden, Türkiye'de bir evin ısınması için Almanya'dan 6 kat fazla enerji harcanmaktadır. 5 kat az enerji harcayan ve 10 yıl daha uzun ömürlü verimli ampullerin kullanımı için bile bir kampanya veya teşvik yoktur. Türkiye'nin en büyük ve bağımsız enerji kaynağı, enerji verimliliği ve tasarrufu için yapacağı çalişmalardır.

Yenilenebilir enerji kaynakları Türkiye'nin işsizlik sorununu çözmesine yardım edecektir. Almanya'da geçmişi 10-15 yılı bulan yenilenebilir enerjiyle ilgili sektörlerde şimdiden 130 binden fazla insan çalismaktadır. Bu sayı, çağı kapanmış nükleer ve fosil yakıt sektörlerinde 100 - 120 bin arasındadır. Türkiye, hem fosil yakıtlardan kaynaklanan toplumsal maliyetleri azaltmak, hem de yeni iş alanlari açmak için, yenilenebilir enerjiyi tercih etmelidir. Son 10-15 yilda yenilenebilir enerji kaynaklarında görünen gelişme ve fiyatlarindaki düşüş sadece çevre ve insanlar için değil, ekonomi için de büyük bir fırsat olarak karşımıza çıkmaktadır.

Avrupa'da 2006 yılı sonu itibariyle kurulu Rüzgar gücü / Avrupa Rüzgar Enerjisi Derneği

Türkiye, yıllardır Çernobil’den “hızlandırılmış tren”e, TAEK’in kontrol edemediği ve İkitelli’de yüzlerce kişiyi hastanelik eden radyoaktif atıklardan İskenderun’da “MV Ulla” gemisiyle batan toksik atıklara kadar yaşadığımız bir dizi kazayla, olağandışı olayların olağanlaştırılmaya çalışıldığı bir ülke haline geldi. Greenpeace’in bilimsel raporlar eşliğinde yaptığı tüm uyarılara rağmen aktif Ecemiş Fay Hattı üzerine, Akkuyu’da nükleer santral yapmak isteyenler bu “kaza zihniyetini” devam ettirmek istiyorlar. 2 Mayıs 2002’de 4.1, 18 Agustos 2004’te 4.6 ve en son olarak 29 Eylül 2004’te 4.6 şiddetinde gerçekleşen depremler bile bü ülke insanlarının, nükleer santral isteyen ve Akkuyu deprem bölgesi değildir diyen hükumetlere güvenmemesi için yeterli neden teşkil etmektedir. Sinop’un 55 km. Doğusundan geçen fay hattı da başka bir tehlikedir.

Bütün bu nükleer karşıtı argümanlara rağmen Türkiye’de nükleer santral kurmayı istemek, aynı hızlı tren yerine hızlandırılmış tren istemek gibi “kazaya” başından davetiye çıkartmaktır. Son birkaç ayda yaşanan gelişmeler tüm Türkiye’ye bir kez daha göstermiştir ki, ülkemizde böyle bir hatanın sorumluluğunu alacak, kaza anında gerekli tedbirleri sağlayabilecek, güvenlik önlemlerini yerinde ve zamanında hayata geçirebilecek politikacı ve bürokratlar yoktur. Bu çağda nükleer enerjiye bel bağlamak kelimenin tam anlamıyla bir aymazlıktır.

Yapılması gereken; hemen doğru bir yenilenebilir enerji yasa tasarasıyla, Türkiye'de temiz ve barışçıl enerji kaynakları olan rüzgar, güneş, jeotermal, biyokütle gibi kaynaklara gidecek yatırımların önünü açmak, enerji verimliliği ve tasarrufu için harekete geçmek, AR-GE çalışmalarını desteklemek, çift taraflı sayaçlarla gerçek-tüzel kişilerin kendi gereksinimlerini karşılamak ve gerektiğinde gereksinim fazlasını satmasına olanak sağlayacak yatırımlara yönelmesine olanak sağlamaktır. Enerjinin etkin kullanımını sağlayacak yasa, düzenleme ve kampanyaların ise tüm bu önlemlerden önce hayata geçirilmesi olmazsa olmazdır.

(1) Energy White Paper, February 2003, Department of Trade and Industry, page 12.

(2) Nuclear Power Shut It Down Volume 1, The Ecologist,

(3) Construction of N-plants axed, Financial Times, 12th December 1995, UK

(4) Türkiye Enerji Sektöründe Karar Verme ve Rüzgar Enerjisinin Entegrasyonu Doç. Dr. Tanay Sıdkı Uyar

(5) Pearce, D. W., Bann, C. & Georgiou, E. (1992). The Social Cost of Fuel Cycles. Report to the Department of Trade and Industry, HMSO publications. ISBN 011-4142-882.

(6) Grubb, M. & Vigotti, R. (1997). Renewable Energy Strategies for Europe, Volume II. Royal Inst. of International Affairs, Energy and Environment Program. Earthscan Publ'ns. ISBN 1 85383 284 7.

(7) Grubb, M. & Vigotti, R. (1997). Renewable Energy Strategies for Europe, Volume II. Royal Inst. of International Affairs, Energy and Environment Program. Earthscan Publ'ns. ISBN 1 85383 284 7.

(8) Financial Meltdown, Federal Nuclear Subsidies to AECL, November 2000

(9) European Wind Energy Associatıon

19 Ekim 2006

Rüzgar enerjisi sektörü 13 milyar euroluk ciroya ulaştı

Küresel Rüzgar Enerjisi Konseyi ve Greenpeace, 2050 yılında dünyanın ihtiyacı olan elektriğin üçte birinin rüzgar enerjisiyle karşılanabileceğini öne süren bir rapor yayınladı. Raporun en büyük dayanağı cirosu 13 milyar euroyu bulan rüzgar enerjisi sektörü.

Özgür Gürbüz - Referans Gazetesi / Ekim 2006

Küresel Rüzgar Enerjisi Konseyi ve Greenpeace tarafından açıklanan "Küresel Rüzgar Enerjisi Görünümü 2006 raporuna göre, rüzgar enerjisi 2050 yılına kadar dünya elektrik ihtiyacının yüzde 34'ünü karşılayabilecek potansiyele sahip. Bu hedefe ulaşıldığı takdirde yine 2050 yılına kadar toplam 113 milyar ton CO2'in atmosfere salınmasını da engellenmiş olacak. Uluslararası Enerji Ajansı'nın tahminlerini baz alarak hazırlanmış raporun en büyük dayanağı da hızla büyüyen rüzgar enerjisi sektörü.

1995'te 4 bin 500 megavat (MW) olan dünyadaki toplam kurulu güç bugün 59 bin MW. Rüzgar enerjisi sektörünün yıllık cirosu ise 13 miyar euro ve dünya çapında 150 bin kişiye iş sağlamış durumda. Raporun hazırlayıcılarından Küresel Rüzgar Enerjisi Konseyi Başkanı Arthouros Zervos, elektrik talebindeki artışı karşılamaya yetecek kadar rüzgarın estiğini ve bu raporun rüzgar enerjisinin gelecek için bir rüya olmadığını ispatladığını belirtiyor. Zervos, "Önümüzdeki yıllarda alınacak politik kararlar dünyanın ekonomik ve çevresel durumunu belirleyecek" yorumunu yapıyor. Raporun hazırlayan iki kuruluştan biri olan Greenpeace'in Yenilenebilir Enerji Direktörü Sven Teske, "Rüzgar enerjisi küresel ısınmayla olan savaşta anahtar olan CO2 emisyonlarını hissedilir derecede indirir. 2020 yılına kadar 1990 rakamlarının üçte biri, 2050 yılına kadar da yarısı kadar olan gerekli emisyon indirimi ancak rüzgar enerjisinin enerji sektöründe önemli bir rol oynamasıyla sağlanabilir" diyor. Teske, rüzgar enerjisinin bu rolü dünyanın ortalama sıcaklığının 2 dereceyi geçmesinden önce oynamasının önemli olduğunun da altını çiziyor.

Yılda yüzde 28 büyüme
2005 yılı rüzgar enerjisi için yine bir rekor yılı oldu. 60 bin MW sınırına dayanan kurulu güç sadece 2005'te bir önceki yıla göre yüzde 28 arttı. Kümülatif artış hızı ise yüzde 24'lerde. Aşırı talep yüzünden türbin bulmakta zorlanan ve fiyat artışıyla karşılaşan yatırımcılar buna neden olarak ABD'de artan talebi gösteriyor. 2005 yılını 9 bin 149 MW'ı bulan kurulu güçle ABD, Almanya (18428 MW) ve İspanya'nın (10027 MW) ardından üçüncü bitirdi. Aşırı talepten doğan fiyat artışına rağmen rüzgar enerjisinin büyümesinin ardında 20 yıl öncesine göre üretilen her kilovatsaat elektriğin yarı yarıya ucuzlamış olması yatıyor. Kürese Rüzgar Enerjisi Raporu, tüm bu rakamlar, ülkelerin hedefleri ve gerekli politikaların hayata geçirilmesi durumunda 2050 yılında dünya elektriğinin üçte birinin rüzgardan sağlanabileceğini ileri sürüyor. Raporda referans senaryonun yanısıra orta ve yüksek olmak üzere 3 ayrı senaryo üzerinden tahminler yapılıyor. Referans senaryoya göre 2020'de 11 bin megavatın üstünde yeni rüzgar gücü ilave edilirken, orta dereceli senaryoda bu rakam 73 bin, yüksek senaryoda ise 186 bini buluyor.

Referans senaryoya göre rüzgar enerjisi yatırımları ve istihdam

2007 2008 2010 2015 2020
Eklenen kapasite(MW) 10.371 10.713 11.506 11.784 11.784
İlk yatırım maliyeti (Kw) 968 955 933 900 879
Yıllık yatırım (milyon euro) 10.041 10.232 10.732 10.610 10.355
Toplam istihdam 197.208 234.698 241.484 280.866 322.729

15 Ekim 2006

Doğa dostu kumaşa ilgi Yeşim Tekstil'i organik ürüne yöneltti

Özgür Gürbüz-Referans Gazetesi / 14 Ekim 2006

Doğa dostu ürünlere olan talebin giderek artması Yeşim Tekstil'i de organik ürün üretimine yöneltti. Toplam üretimi içinde organik ürünlerin oranını yüzde 5'e getiren Yeşim Tekstil, ilk organik üretimine 2001 yılında Nike için başlamıştı. Soya ve bambu gibi ürünlerden de kumaş üreten firma, Control Union adlı firma tarafından yapılan inceleme sonucunda Sürdürülebilir Tekstil Sertifikası'nı (Sustainable Textile Certificate) almaya da hak kazandı.
Yeşim İşletme Müdürü Mustafa Demiralay, tarımdan sonra tekstil sektöründe de organik üretimin önem kazandığını ve Yeşim Tekstil’in bu tarz kumaş üretebilmek için gerekli olan bilgi ve teknolojiye sahip olduğunu söylüyor.

Organik pamuk üretimi artıyor
Demiralay, son yıllarda müşterilerin talepleri doğrultusunda organik pamuktan yapılmış ipliklerden kumaş üretimi yaptıklarını belirterek “Organik pamuk üretimi her geçen gün daha fazla artıyor ve Türkiye şu an dünyanın en büyük üreticisi durumunda. Organik pamuk elyafı, doğal ortamda, hiçbir kimyasal kullanılmadan yetiştirilen pamuklardan üretiliyor" dedi.

Organik pamukta Türkiye en büyük üretici olurken bambu ve soya elyafı Asya’da yetişiyor, Türkiye'de iplik haline getiriliyor. Demiralay, "Bambu ağacından çekilen liflerden oluşan iplik, pamuktan daha parlak, dökümlü, su emiciliği yüksek ve doğal anti-bakteriyel özelliğe sahip kumaşa dönüşüyor. Soya da bitkinin liflerinden elde ediliyor. Bu bitkiden oluşan iplikle örülen kumaş, kaşmire ve yünlü kumaşa benzeyen, yumuşak, dökümlü, ultraviyole ışınlarına karşı dayanıklı, vücut ısısını regüle eden ve doğal anti-bakteriyel özellik taşıyor” açıklamasını yapıyor.

Yeşim Tekstil'de bu ürünler birbirine karıştırılarak yeni kumaşlar da üretiliyor. Bambu ve soya bitkileri Türkiye'de yetişmediği için bu kumaşların yüzde 30 ile 50 oranlarında daha pahalıya mal olduğunu belirten Demiralay, "Talep artarsa üretim de artar ve fiyatlar düşer" diyor. Firma yetkilileri, başta Nike ve GAP olmak üzere birçok müşterilerinin doğa dostu kumaşları tercih ettiğini belirtiyor.

11 Ekim 2006

Sinop'a yer lisansı için uluslararası heyet gidiyor

Sinop'a yer lisansı için uluslararası heyet gidiyor

Sinop'a kurulması düşünülen nükleer santral için alınması zorunlu olan yer lisansının ön araştırmalarını yapmak için Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'ndan bir heyet önümüzdeki hafta Sinop'a gidecek.

Özgür Gürbüz - Referans Gazetesi / Ekim 2006

AKP Hükümeti'nin tekrar gündeme getirdiği nükleer santral projesi için adı ön plana çıkan Sinop'a yer lisansı alınması için çalışmalar başlatılıyor. Önümüzdeki hafta içinde Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'na (UAEA) bağlı bir heyet Sinop'a giderek ön çalışmalara başlayacak. Ankara'da Türkiye Atom Enerjisi Ajansı (TAEK) ve ilgili kuruluşlarla da temaslarda bulunacağı beliritlen heyet, öncelikle Sinop'a yer lisansı verilmesi konusundaki kriterleri değerlendirecek.

Sinop'a nükleer santral kurulması için en temel kriterlerden biri Birleşmiş Milletler'e bağlı olarak çalışan UAEA'nın onayladığı yer lisansına sahip olmak. Türkiye adına başvuruyu TAEK yapmakla yükümlü. UAEA, başvuruya olumlu yanıt verirse Sinop'a nükleer santral kurulması yönündeki çalışmalar daha da netlik kazanacak. Mersin il sınırları içerisinde yer alan Gülnar ilçesine bağlı Akkuyu beldesi, şu an için Türkiye'de nükleer santral kurmak için yer lisansına sahip olan tek alana sahip. Buna rağmen AKP hükümeti, Akkuyu'nun Akdeniz gibi önemli bir turizm bölgesinde olması, soğutma suyu olarak kullanılacak deniz suyunun Karadeniz'e göre daha sıcak olması ve stratejik kaygılar nedeniyle lisans işlemleri tamamlanmış Akkuyu'dan vazgeçip nükleer santral için Sinop'a yöneldi. Son zamanlarda Enerji Bakanı Hilmi Güler'in açıklamalarında Akkuyu'nun tekrar gözden geçirildiği ima edilse de yer lisansı çalışmalarının başlaması, Sinop için çalışmaların devam ettiğini gösteriyor.

Öte yandan nükleer karşıtları, 1976'da Akkuyu için alınan yer lisansının eski olduğunu öne sürerek geçerli sayılamayacağını öne sürüyor. 1976'da Çevre ve Orman Bakanlığı'nın dahi olmaması ve santrale 25 kilometre öteden geçtiği öne sürülen Ecemiş fayı ile ilgili tartışmalar bu konudaki temel argümanlar olarak göze çarpıyor.

10 Ekim 2006

Çevreciler Cargill'in kapısına dayanacak

Özgür Gürbüz- Referans Gazetesi / 10 Ekim 2006

Çevreciler ve bazı siyasi parti temsilcileri Bursa'daki Cargill fabrikası ile ilgili kapatma kararının uygulanıp uygulanmayacağını yerinde görmek için yarın fabrikanın önünde toplanacak. Bilindiği gibi nişasta bazlı şeker üreticisi Cargill Tarım Sanayi ve Ticaret A.Ş.'nin faaliyet gösterdiği Orhangazi ilçesi sınırlarındaki Karapınar bölgesi, Bakanlar Kurulu tarafından Özel Endüstri Bölgesi olarak ilan edilmiş, Danıştay'ın bu kararı bozmasıyla da fabrikanın kapanması gündeme gelmişti. Orhangazi Kaymakamlığı'nın Bursa Valiliği'ne gönderdiği yazıda fabrikanın yarın sabah saat 10.00'da kapatılacağı belirtildi. Konu hakkında görüşlerini sorduğumuz Bursa Valiliği ise "Yasal süreç devam ediyor" açıklamasını yaptı.

Kapatma kararının uygulanmasını isteyen ve aralarında Türk Mimar ve Mühendisler Odası Birliği (TMMOB), Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP), Doğayı ve Çevreyi Koruma Derneği (DOĞADER) gibi kuruluşların bulunduğu bir grup da "temsili mühürleme" için yarın saat 10.00'da fabrika önünde toplanacak. Bursa'dan iki otobüsle Cargill'in yolunu tutacaklarını söyleyen ÖDP Bursa Yönetim Kurulu Üyesi İkbal Polat, "Yargı kararlarının gereğinin yapılmasını ve kamu idaresinin görevini yerine getirmesini bekliyoruz" açıklamasını yapıyor.

Petrol piyasası Danıştay kararını bekliyor

EPDK tarafından 28 dağıtım şirketine kesilen cezayla ilgili tebliğgatı alan petrol şirketleri yürütmeyi durdurma kararı almak için Danıştay'ın yolunu tutuyor. Danıştay'ın vereceği karara göre daha önce lisansız akaryakıt sattığı için ceza alan bayiler de yeniden mahkeme yolunu tutabilir.

Özgür Gürbüz - Referans Gazetesi / Ekim 2006

Bu ayın başında Enerji Piyasası Denetleme Kurulu (EPDK) tarafından 28 ana dağıtım firmasına tebliğ edilen cezaları haksız bulan petrol şirketleri birer birer Danıştay'ın yolunu tutuyor. 28 dağıtım şirketinin yaklaşık 24'e yakınının Danıştay'a başvurduğu gelen haberler arasında. İçlerinde Shell, Petrol Ofisi, BP, Opet ve Total gibi dev şirketlerin de bulunduğu firmalara kesilen toplam ceza 1 milyar 600 milyon 835 bin 180 YTL'yi buluyor.

Dağıtım firmaları Danıştay'dan kararın iptali ve yürütmenin durdurulması lehinde bir karar çıkmasını umuyor ancak böyle bir kararın çıkması halinde sektörün önüne çözülmeyi bekleyen başka sorunlar çıkıyor. EPDK, dağıtım şirketlerine kestiği cezaya gerekçe olarak lisansız bayilere akaryakıt sağlamayı göstermişti. Bu konuda bayileri de "es" geçmeyen EPDK, daha önce de yaklaşık bin 800 bayiye lisansız akaryakıt sattıkları için bayi başına 57 bin 156 YTL'lik ceza kesmişti. Bayilerde tıpkı dağıtım şirketleri gibi bu karara itiraz etmiş ve Danıştay'a başvurmuşlardı. Danıştay bu başvuruları incelemiş ve idari veya teknik hatalardan kaynaklanan (bayi adının yanlış yazılması gibi) bir neden olmadığı takdirde hepsini reddetmişti. Eğer Danıştay, dağıtım şirketlerinin yürütmeyi durdurma talebine olumlu yanıt verirse daha önce ceza alan bayilerin de tekrar önceki karara itiraz etmesi kaçınılmaz gibi görünüyor.

Petrol piyasasının önündeki bir başka engel ise Danıştay'ın kararı tebliğgat tarihinden itibaren 1 ay süren ödeme süresinden sonra alması. Bu durumda EPDK dosyaları Maliye Bakanlığı'na, Maliye Bakanlığı'da Vergi Dairesi'ne göndermek zorunda kalacak. Vergi Dairesi'nden ödeme emri çıkarılacak ve firmalara gönderilecek. Firmalar bu aşamada süresi 7 gün olan ödeme emrinin iptali için bir dava daha açabilecek. Böyle bir dava belirsizliği daha da uzatacak. Öte yandan tartışmaya konu olan bir başka konu ise, 57.156 YTL idari para cezasının uygulanmasıyla ilgili olan 563/598 sayılı Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu kararı. Bu kararın Anayasa'nın ölçülülük ilkesine aykırı olduğunu öne süren Avukat Gökhan Candoğan kararın iptali için başvuruda bulunmuş. Candoğan, cezaların her bayi için aynı olduğunu bunun da Anayasa'nın 13. maddesindeki ölçülülük ilkesine aykırı olduğunu söylüyor. Avukat Candoğan, Sinop'taki bir bayi ile İstanbul'un işlek bir semtindeki bayinin aynı cezaya tabi tutulmasının bu ilkeyle bağdaşmadığını ve hem bayilere hem de dağıtım şirketlerine verilen cezalarda bu ilkenin gözardı edildiğine dikkat çekiyor.

Benim Memurum Nükleeri Sever!

Hükümetle çevreciler arasında sık sık tartışma konusu olan nükleer enerjinin tehlikeli olup olmadığı konusu devlet memuru olmak isteyenlere soru olarak soruldu. Nükleer santraller için dikkatli davranılırsa tehlike yaratmaz diyenler memur olma şanslarını arttırırken, nükleer santraller tehlikelidir diyenler puan kaybetti.

Özgür Gürbüz

Beş milyon kişinin girdiği 2006 Kamu Personeli Yerleştirme Sınavı'nda (KPSS) sorulan bir soru nükleer enerji konusunda hükümetin görüşünü anlatır gibiydi. Genel yetenek sınavının A kitapçığında sorulan 28 numaralı soruda verilen metinde nükleer enerjinin tehlikeleri ateşin tehlikeleriyle kıyaslandı. Ateşin de kontrol edilmezse zararlı olabileceği ama bu nedenle "kötü" olarak nitelenemeyeceği örnek gösterilerek nükleer enerjinin kontrol edildiği sürece yararlı olacağı mesajı verildi. Yanıt anahtarında doğru seçeneğin "C" şıkkı olarak verildiği KPSS sorusu şöyle:

Eğer kendinize çevreci diyorsanız, nükleer enerjiye hemen "kötü" damgasını yapıştırmaya adaysınız demektir. Oysa, "Ateş iyi mi, kötü mü?" diye sorulsa ne dersiniz? Ateş, her yıl binlerce dönüm ormanımızı yakıyor. Kazayla evlerimiz, teknelerimiz yanıyor. Buna rağmen ateşe kötü diyebilir miyiz? Diyemeyiz; çünkü uygarlığın başlangıcı ateştir. Tıpkı ateşin gelip ormanlarımızı yakması gibi, nükleer enerji de zararlı olabilir.Yapmamız gereken şey, onu kontrol altında tutmaktır.

Bu parçada nükleer enerjiyle ilgili olarak anlatılmak istenen
aşağıdakilerden hangisidir?

A) Zararlarından nasıl korunulacağı konusunda çeşitli çalışmalar yapılmaktadır.

B) Günümüzde oldukça önemli bir yere sahiptir.

C) Üretilirken ve kullanılırken dikkatli davranıldığı sürece, herhangi bir tehlike yaratmaz.

D) Hangi alanda kullanılırsa zararsız olacağı henüz saptanmamıştır.

E) Çevreye ve canlılara vereceği zararlar uzun yıllar sürecektir.

KPSS sınavında sorulan soruyu değerlendiren Nükleer Mühendis Prof. Dr. Tolga Yarman, " Ateş, ya da yazıdaki benzetme itibariyle "nükleer enerji" üretilirken ve kullanılırken dikkatli davranıldığı sürece herhangi bir tehlike yaratmaz, deniyor. Burada her ikisi de bir "meşale ateşi" olgusuna indirgenmiş. Dünyanın en büyük nükleer felaketleri azami dikkatin işletme (kullanım) üzerinde olduğu zamanlarda olabilmiştir" diyerek tepkisini dile getiriyor.

Rakamlar dünyanın durumunu iyi göstermiyor

İşyerinizin penceresinden baktığınızda göremiyor olabilirsiniz ama dünyada geçen yıla oranla daha çok bisiklet var. Bisiklet sayısındaki artışa ve varil fiyatlarının 70 dolarlarda seyretmesine rağmen petrol tüketimi ise hala artıyor. Tüketim arttıkça da yaşlı gezegenin dayanma gücü azalıyor.

ÖZGÜR GÜRBÜZ - Referans / Eylül 2006

On yıl önce size obezitenin bulaşıcı hastalıklar kadar tehlikeli hale geldiğini söyleseler inanır mıydınız? Sanırım hayır. Halk arasında şişmanlık olarak geçen ve vücutta fazla miktarda yağ birikmesi sonucu ortaya çıkan obeziteden muzdarip insan sayısı dünyada 300 milyon civarında. Mısır ve Kuveyt'te nüfusun yüzde 30'dan fazlası obez. Bu iki ülkede obez olanların yüzde 40'tan fazlası kadın. Beterin de beteri var, Pasifik Okyanusu'ndaki ada devletlerden Nauru'da obezite oranı nüfusun yüzde 80'i. Endüstriyel ülkelerde sağlık harcamalarını yüzde 12'si obeziteyle doğrudan ilgili. Tüm bunlar obeziteyi bildiğimiz sarılık, sıtma gibi hastalıklar kadar tehlikeli yapıyor. Worldwatch Enstitüsü tarafından hazırlanan Hayati İşaretler (Vital Signs 2006-2007) raporu obezite gibi dünyanın pek konuşulmayan durumunu çarpıcı rakamlarla ortaya koyuyor.

Herşeyden önce nüfusun artmaya devam etiğini söylemekte yarar var. 1999 yılında 6 milyar olan dünya nüfusu 2005'te 6 milyar 450 milyon oldu. 2005 yılı hububat üretimi de buna artışa paralel olarak arttı ve 2 milyar tonu geçti. 1999'da bu rakam 1 milyar 882 milyon tondu. Nüfus artışı zirve yapmasına rağmen mısır ve buğday üretimleri bir önceki yıla göre düştü. 2005 yılında yaşanan kuraklık, dünya mısır üretiminin yüzde 42'sini üreten ABD'de yüzde 7'lik bir düşüşe yol açtı. İklim değişikliğinden bahsetmeden kuraklıktan bahsetmek olmaz. Kötü haber mi istiyorsunuz, işte size küresel ısınmanın son durumu. Küresel ısınma konusundaki tüm girişimlere rağmen atmosferdeki karbondioksit miktarı 7 milyar 570 milyon tonu buldu. Kyoto için baz alınan 1990 yılına göre 1 buçuk milyar ton daha fazla. Yerkürenin ortalama sıcaklığı arttıkça hava olaylarıyla bağlantılı felaketlerin vereceği ekonomik zararın artacağını söyleyenler son iki yıldaki astronomik rakamlara dikkat çekiyor. 2005 yılında bu rakam tam 204 milyar doları buldu. Sadece 1 yıl önce 109, 1980'de ise 14,5 milyar dolardı. Sanırım bu noktada 2005'te Amerika'nın kapısını çalan Katrina'yı anımsamakta fayda var.

Hava olayları bağlantılı ekonomik kayıpları (milyar dolar)

YIL Ekonomik Kayıp Sigortalı Kayıp
1980 14,5 2,4
1985 23,7 6,2
1990 58,1 20
1995 85,6 15,2
2000 39,2 9,5
2002 57,3 13,6
2003 60,8 16,2
2004 109,1 43,4
2005 204 92,2
Kaynak: Münih RE

Bunca iç karartıcı rakamdan sonra güzel şeylerden bahsetmek de gerek. Dünyamızda bir önceki yıla göre daha çok bisikletimiz var örneğin. Bisiklet üretimi tarihinde dördüncü kez 100 milyon sınırını aşarak 101 milyonu yakaladı. 1988'de 105 milyon bisikletle üretim rekoru kıran sektörün lideri pazarın yüzde 60'ına sahip olan Çin. Bisikletlerle ilgili ilginç bir istatik de 2001'den bu yana elektrikli bisikletlerin satışının 10 kat artarak 10 milyonu bulması. Satışların artışı bir anlamda "para" demek olduğu için küresel ekonominin durumuna bakmanın tam zamanı. Ekonomideki büyüme 2005'te yeni bir rekora imza attı. Gayrisafi Küresel Hasıla (GKH), yüzde 4.6'lık bir artışla tarih içindeki en yüksek değeri olan 59,6 trilyon dolara ulaştı. Bu rekorda, GKH'nin yüzde 21'ini oluşturan ABD'deki yüzde 3,8'lik artışın rolü büyük. Bu artışın arkasında da Amerika'daki ev fiyatlarındaki yükselişin getirdiği zenginlik yatıyor. Katrina kasırgası olmasaydı 60 trilyon sınırının geçilmesi kaçınılmaz gibiydi. Bir başka aktör ise GKH'nin yüzde 14'ünü oluşturan Çin'deki 7.8'lik büyüme. Tüm bu büyüme rakamlarını aldatıcı buluyorsanız Amerika'daki "Redefining Progress" örgütünün alternatif analizi tam size göre. Gerçek İlerleme Göstergeci (Genuine Progress Indicator-GİG) büyümeyi size gayrisafi milli hasıladan (GSMH) kirletilen çevresel değerleri ve diğer ekonomik zararları çıkardıktan sonra veriyor. Hesabı böyle yapınca ABD'nin GSMH'sında 1972 ile 2002 yılları arasında meydana gelen yüzde 79'luk büyümenin GİG'e göre sadece yüzde 1 olduğunu görüyorsunuz. Yeni ekonomik analizler, dünyanın geri gelmeyecek çevresel değerlerinin harcanarak yaratılan büyümeyi sürdürülebilir bulmadığı için ekonomik büyümeyi yeniden tanımlama yoluna gidiyor.

Gayrisafi Küresel Hasıla
Yıl Toplam (trilyon dolar) Kişi başına (dolar)
1970 17,9 4829
1980 26,6 5977
1985 30,6 6311
1990 36,7 6946
1995 41,4 7277
2000 49,9 8212
2005 59,6 9233
Kaynak: IMF

Dünyada ya da bir ülkede üretilen ürün ve servislerin sayısındaki artışla reklamlar arasında doğrudan bir ilgi olduğu kesin. Elektrikli diş fırçasının tüketiciden gelen bir ihtiyaçtan yola çıkarak üretildiğini söyleyen pek az ekonomist kaldı. Bu yüzden de 1950 yılında 50 milyar dolar olan küresel reklam harcamaları da GKH gibi bir rekora imza atarak tüm dünyada 570 milyar doları buldu. Yani, dünyadaki her insan için reklam firmaları yılda 88 dolar harcıyor. Bölgeler arasındaki farklar da dikkat çekili. Reklam harcamalarının yüzde 42'si Kuzey Amerika'da yapılıyor ve yine Amerika kişi başına harcamada 933 dolarla başı çekiyor. En büyük 100 küresel reklam ajansının ana para kaynağı da otomobil reklamları. 100 firma harcadığı 96 milyar doların yüzde 24'ünü otomobil reklamlarına harcadı.

Bölgelere göre reklam harcamaları
Avrupa %27
Kuzey Amerika %42
Afrika/Ortadoğu %5
Güney Amerika %5
Asya-Pasifik %21
Kaynak: ZenithOptimedia

Reklamlar işe yarıyor mu sorusuna en iyi yanıtı sanırım cep telefonu satışları veriyor. Dünyada cep telefonu abonelerinin sayısı 2004'te 1 milyar 750 milyonu buldu. Bazı kaynaklar 2005'te bu rakamın 2 milyar 100 milyon olacağını söylüyor. İnternet abone sayısındaki yükseliş de benzer bir eğilim izliyor. 15 yıl önce 1 milyondan az olan abone sayısı 400 milyon civarında. Gartner pazar araştırma firması telefon satışlarının ekonomik değerinin 2005 yılı için 816,6 milyon olduğunu söylüyor. En çok cep telefonu abonesi olan ülke sıralamasında bu defa Amerika lider değil. Çin'de 394 milyon abone var ve daha da ilginci sadece 2004 yılında satılan telefon sayısı 92 milyon. Bu durumda dünya motorlu taşıt filosunun Hindistan'la beraber yüzde 4,7'sine sahip Çin'de daha çok kişinin araba kullanırken cep telefonuyla konuşacağını tahmin etmek yanlış olmaz sanırım. Dünyadaki otomobil üretimindeki artış da bunu destekliyor. 2005 yılında 45 milyon 600 bin yolcu taşıyan araç üretildi. Araçların hala büyük bir çoğunluğu benzinle çalışıyor. Tüketilen benzinin yüzde 44'ü ABD'deki, yüzde 14'ü ise Batı Avrupa'daki otomobillerin depolarına dolduruluyor.

Bölge ve ülkelere göre benzin tüketimi

Amerika %44
Batı Avrupa %14
Batı Yarımküre (Batı Avrupa hariç) %11
Doğu Avrupa ve eski Sovyet Ülkeleri %6
Afrika %3
Japonya %5
Çin ve Hindistan %5
Diğer Asya ve Pasifik ülkeleri %12
Kaynak: EIA

Hayati İşaretler raporunun belki de en can alıcı istatistiklerinden biri de savaşlar ve çatışmalarla ilgili. Lübnana'a yeni bir barış gücü gönderecek olan Birleşmiş Milletler'in (BM) tüm barış güçleri için yaptığı harcamalar da 2005 yılında yeni bir rekora imza attı ve 5 milyar dolar sınırını ilk kez aştı. BM'nin barış gücünün yüzde 71'inin askerler tarafından oluşması da ilginç bir "ironi" olarak göze çarpıyor. Gönüllülerle beraber toplam personel 85 bini buluyor. Barış gücü harcamalarının artırır da silahlanma faaliyetleri durur mu? 1991 yılından bu yana 1 trilyon doların altında seyreden silah harcamaları 2004 yılında 1 trilyon 24 milyar dolara ulaştı. İşin daha da garibi dünyadaki çatışma ve savaşların sayısı da 1990'lardan bu yana en düşük sayı olan 39'a kadar inmiş. Bunların 28'i savaş statüsünde. Bu üç ayrı istatistik daha yoğunluklu savaşlar yaşandığı anlamına da geliyor olabilir.

BM Barış Gücü harcamaları
YIL Harcama (Milyar dolar)
1986 0,378
1990 0,632
1995 4,063
2000 2,926
2002 2,812
2004 4,558
2005 5,003
Kaynak: BM ve Worldwatch

Savaşlar, taşıt sayısı, akaryakıt ve cep telefonu gibi bireysel elektronik aletlerini kullanmada ortaya çıkan artış hiç kuşkusuz en çok eski dünyayı zorluyor. Elektrik üreten güneş fotovoltaik panellerde yılda bin 727 megavatı bulan yıllık üretime, rüzgarda 2005'te eklenen 11 bin 770 megavatlık yeni kapasiteye ve su ısıtmak için kullanılan 18 milyon metrakareye eşdeğer güneş toplaçlarına rağmen dünya hala sıkıntılı. Mercan kayalıklarının yüzde 20'si yokoldu ve yüzde 24'ü de yokolmak üzere. Kötümser tahminlere göre 2100 yılında bildiğiniz kuş türlerinin yüzde 40'ının soyu tükenebilir. 2000-2005 yılları arasında dünya ormanlarının yüzde 1'i yani 36 milyon hektarı daha hayata elveda dedi. Sadece ekolojik sorunlar değil sosyal sorunlarda dünyanın boğazındaki kementi daraltmaya devam ediyor. Dünya Sağlık Örgütü, 1 milyardan fazla insanın güvenli ve temiz bir içme suyuna ihtiyacı olduğunu söylüyor. Tüm bu rakamlar şu soruyu akla getiriyor: Dünya dönmeye devam ediyor ama nereye kadar?

Şapkayla para topladılar 120 milyar bütçeli festival yaptılar

Beyoğlu İstiklal Caddesi'nde birkaç genç kurdukları masanın önündeki kalabalığa hararetle birşeyler anlatıyor. Gazeteciyiz meraklıyız ya, yanaşıyoruz masaya. "Nasıl bir şey bu Barışarock?" diye çekinerek soruyor masaya yaklaşmış gençlerden biri. "İyi bir şey" yanıtı geliyor, yanındaki arkadaşı da ekliyor: "Biz karşı festivaliz".


Özgür Gürbüz - Referans Gazetesi / Ağustos 2006

Bu hafta sonu İstanbul'da 4'üncüsü gerçekleşecek olan Türkiye'nin en büyük "muhalif" festivali bir rekora hazırlanıyor. Geçen yıl 30 bine yakın kişinin geldiği ücretsiz festivale bu yıl 40 bin kişi bekleniyor. 2003 yılında "Rock şişede durmaz" sloganıyla yola çıktılar. "Küresel kapitalizmin simgesi" olarak niteledikleri Coca Cola'nın rock festivali düzenlemesinden rahatsız olan birkaç genç ve onlara destek veren sanatçıların gayretleriyle sıfır parayla yola çıktılar ve bugün 120-130 bin YTL bütçeli bir konser organize eder hale geldiler; üstelik ücretsiz! Sahnede şarkı söyleyen sanatçılar, afiş asan, standlarda broşür dağıtan gençlerin hepsi gönüllü. Sadece güvenlik elemanları profesyonel çalışacak, o da yasalar gereği zorunlu tutulmuş. Barışarock, Coca Cola'nın 4-5 milyon dolarla ölçülen bütçeli festivaline rakip olarak görülüyor.

Festivalden aylar önce hazırlıklar başlıyor. Haftada en az iki kez toplanıyorlar. Her toplantının sonunda katılımcılar arasında bir şapka dolaştırılıyor. Herkes üç-beş kuruş para atıyor şapkanın içine. Bu yıl toplanan miktar bin YTL'yi geçmiş. Bu para daha çok afiş ve broşürlere gidiyor. Bu yıl tam 100 bin el ilanı, 30 bin çıkartma ve 30 bin afiş basıldı. Ayrıca ilk kez "billboard"lara da ilan verildi. Birçok baskı işi gönüllü matbaalar tarafından karşılansa da haliyle şapkadan çıkan paradan daha fazlasına ihtiyaç duyulunca başka formüller de düşünülmüş. Yer kirası, güvenlik, sahne ve billboardların masrafı alanda yiyecek-içecek servisi yapan firma tarafından karşılanıyor. Alana yiyecek getirmek bu yüzden yasak ama oldukça uygun fiyatlarla yapılan servisten pek şikayet eden de yok. Zaten fiyatları da yine gönüllüler belirliyor.

Sahneye çıkacak grupların seçimi ise içlerinde müzisyenlerin de olduğu bir grup tarafından yapılıyor. İçlerinde işin başında beri her taşın altına elini koyan Moğollar Grubu'nun bas gitaristi Taner Öngür gibi yıllarını müziğe vermiş sanatçılar da var. Rock müzik yapan amatör gruplara ve Barışarock'un ilkelerine uygun profesyonellere her zaman kapıları açık. Her yıl ayrı bir temayla düzenlenen festivalin bu yılki teması "savaş" olunca, bir istisna olarak rock müziği dışında müzik yapan Kardeş Türküler'e de yer vermişler. Yabancı grupların yanısıra, Mor ve Ötesi, Bulutsuzluk Özlemi, Redd, Yaşar Kurt, Çamur ve Kurtalan Ekspres bu hafta sonu sahne alacak 29 gruptan bazıları. Çamur grubundan Çağatay Kadı, orada olmalarını azıcık düşünen insanların savaşa karşı olmaması, nükleere karşı durmaması mümkün değil diyerek açıklıyor. Kadı, "Bizim becerebildiğimiz en iyi eylem müzik yapmak. Barışarock'ta çalmak farklı. Oraya gelen insanların sizinle aynı hayat görüşünü paylaştığını bilmek işi çok eğlenceli kılıyor" diyor.

100'den fazla STK stand açıyor
Barışarock'un bir başka özelliği ise sadece müzik festivali olmaması. Bu yıl belki de Türkiye'de bir rekora imza atarak 100'den fazla sivil toplum kuruluşu (STK) standlarıyla orada olacak. DİSK'ten Gökkuşağı Vosvosları'na, Yeşiller'den Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu'na kadar onlarca STK bir anlamda Sarıyer Mehmet Akif Ersoy Piknik Alanı'nda buluşuyor. Konserler devam ederken film ve belgesel gösterileri, tiyatro atölyeleri ve ekoloji olimpiyatları gibi etkinlikler de müzik dinlemeye ara verenleri bekliyor. Muhalif olduğu kadar renkli ve eğlenceli bir festival olan Barışarock'un kapısı ırkçılar, savaştan medet umanlar, doğaya zarar verenler dışında herkese açık. Hem de beleş! Bazı gazetelerden davetiyeleri keserek ya da "beleşix"ten indirerek festivale ücretsiz girebiliyorsunuz.

Konser programı
26 Ağustos Cumartesi 27 Ağustos Pazar
12:00 The Blow Up's (İngiltere) Pinhani
12.45 Yolgezer Işığın Yansıması
13.30 Erdal Bayrakoğlu Soulitary
14.15 Gevende Koma Rewşen
15.00 Karagüneş Nidal
15.45 Çilekeş Anima
16.30 False in Truth Catafalque
17.15 Deli Karakedi
18.00 Çamur Turgut Berkes
18.45 Zardanadam Redd
19.30 Demirhan Baylan Demir Demirkan
20.15 Aylin Aslım Yaşar Kurt
21.00 Moğollar Kurtalan Ekspres
21.45 Mehmet Ali Alabora konuşması ve Savaşa Karşı Ses Çıkar BGST Kardeş Türküler ve 45'lik şarkılar
22.00 Mor ve Ötesi Bulutsuzluk Özlemi
22.45 Final Final

Dilovası'nda araştırma "ticari sır" engeline takıldı

Özgür Gürbüz - Ağustos 2006

Devlet İstatistik Enstitüsü’nün rakamlarına göre Türkiye’deki ölümlerin yüzde 12,5’u kanser nedeniyle. Dilovası'nda ise kanserden ölüm oranı Türkiye ortalamasının yaklaşık üç katı. Araştırmayı Dilovası Belediyesi'yle beraber Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi yapmış. Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu bu rakamları doğrulamak için nüfus ve hastane gibi sekiz ayrı kayıdı kontrol ettiklerini belirtiyor. Kocaeli'nin tehlike haritasını çıkarmak için yaptıkları diğer bir çalışmada ise "ticari sır" engeline takılmışlar. Kocaeli'nde kullanılan hammaddeler nereden geliyor, hangi süreçlerden geçiyor öğrenememişler. Hamzaoğlu, "İtfaiye Müdürlüğü'ne bile verilmeyen bilgiler var. Bir yangında, İtfaiye bile bazı işletmelerde hangi maddeyle karşılaşacağını bilmiyor. Bunları bilsek hangi önlemler alınacağını da tahmin edebiliriz" diyor. Araştırmaya "ticari sır" nedeniyle valiliğin izin vermediği öne sürülüyor.

1 Ocak 1995 ile 10 Ekim 2004 tarihleri arasında Dilovası'nda toplam 494 ölüm gerçekleşti. Sekiz yılda gerçekleşen ölümlerin yüzde 32,3’ü kanserden. Bu ölümlerin yüzde 44’ü akciğer, yüzde 19,5’u da mide kanseri olarak kayıtlara geçmiş.

Nükleer santralin sökümü 100 yıl sürecek

Tüm dünyada nükleer enerji yeniden tartışılmaya başlanırken santrallerin atıkları ve sökümü hükümetleri korkutuyor. İngiltere'de bu yı sonunda devreden çıkacak Sizewell A reaktörünün söküm işlemlerinin tamamlanması için 100 yıldan fazla bir süre gerekecek.

Özgür Gürbüz-Referans Gazetesi / Ağustos 2006

1980'li yıllardan itibaren nükleer atık ve güvenlik sorunları yüzünden popülaritesini yitiren nükleer enerji, önümüzdeki yıllarda ortaya çıkması beklenen enerji arzı sorunu nedeniyle tekrar tartışılmaya başlandı. Diğer seçeneklere göre ilk yatırım maliyeti çok daha yüksek olan ve 250 bin yıl kadar radyoaktif kalan atıklara henüz kalıcı bir çözüm bulamamış olan nükleer endüstrinin bugünlerdeki en büyük sorunu ise söküm maliyetleri ve işlemlerin zorluğu. Reuters'in İngiltereNükleer Tesisler Müfettişliği'ne dayandİngiltere'de bu yıl sonunda kapanacak olan Sizewell A reaktörünün bulunduğu alanın tamamen temizlenmesi 2110 yılında bitecek. 1966 yılında çalışmaya başlayan 420 megavat toplam güce sahip iki reaktörden oluşan santralin ilk olarak sökülecek türbin ve ek binalarının ise 2017'ye kadar tamamlanması umuluyor.

İngiltere'deki Nükleer Söküm İdaresi'ni (Nuclear Decommissioning Authority) asıl telaşlandıran ise bu değil. İngiltere'de halihazırda 23 nükleer reaktör çalışıyor ve bunların birçoğu yaş haddinden dolayı emekli olmak üzere. Öte yandan çok küçük (toplam kurulu güçleri 1200MW kadar) ve daha çok askeri amaçlara hizmet etmiş 22 reaktör ise zaten kapatılmış durumda ve sökülmeyi bekliyor. İdare'nin yaptığı hesaplara göre atıkların nereye konulacağı sorusunun yanında işin faturası da el yakacak. Tüm bu söküm çalışmalarının tamamlanması için tahmin edilen rakam 130,8 milyar dolar. İngiltere hükümeti yaşlanan bu reaktörlerin yerine yenilerinin konulması konusunda bu rakamları analiz ederek karar vermesi için bir komisyon görevlendirdi. Geçen hafta yaptığı konuşmayla, komisyon raporunu beklemeden nükleer enerjiye "yeşil ışık" yakmak isteyen Tony Blair ise hem parti içinde hem de kamuoyunda ağır eleştirilere uğradı.

Karaca: "Ekonomi çökerse çöksün"

Özgür Gürbüz / Mart 2006

Avrupa Birliği(AB) müzakere sürecinde Türkiye'nin tarım ve çevre politikalarını etkilemek ve kamuoyunu bilgilendirmek için "ABce" adı altında biraraya gelen Buğday Derneği, Çekül Vakfı, Doğa Derneği ve TEMA Vakfı, dünya su günü dolayısıyla ilk görüşlerini su politikaları üzerine açıkladı.

Toplantıda TEMA Vakfı adına söz alan Hayrettin Karaca, tüketim alışkanlıklarıyla ilgili sert eleştiriler yaptı. Karaca, yapılan toplantı gibi birçok toplantı yapıldığını ama sistemin çözümü tıkadığını söyledi. Karaca, "Hakkımdan fazlasını almayacağım(tüketmeyeceğim), çatlasan da patlasan da almayacağım. Ekonomi çökerse çöksün!" diye konuştu. Karaca, köy çeşmelerinin yüzde 70'inde suyun tükendiğine dikkat çekerken, ABce grubunun dönem sözcülüğünü yapan Doğa Derneği adına Genel Müdürü Güven Eken konuştu. Eken, "En geç 2007 sonuna kadar Su Çerçeve Yasası çıkarılarak suyun kim tafaından ne ölçüde kontrol edileceği belli olmalı" dedi. Eken, hiçbir suyun aslında boşa akmadığını, boşa akıyor denen akarsuların bile insanlara soludukları temiz hava ve yedikleri yiyecekleri sağlayan kaynaklar olduğunun unutulmaması gerektiğine dikkat çekti. AB'yle gelecek en önemli değişikliğin entegre havza yönetiminin Türkiye'ye yerleşmesi olacağını da sözlerine ekledi.

Çin nükleere temkinli yaklaşıyor

Son 20 yılda ortalama yüzde 9.5'ları bulan büyüme hızı, 1 milyar 300 milyonu bulan nüfus ve 2004'te 4 bin 600 dolara ulaşan kişi başına düşen milli gelirle devamlı büyüyen Çin'de enerji ihtiyacı da hızla artıyor. Buna rağmen Çin, nükleere temkinli yaklaşıyor.

Özgür Gürbüz - Analiz / Şubat 2006

Çin'i, sadece dünyanın en büyük barajına ya da seddine sahip ülke olarak tanımlarsak haksızlık etmiş oluruz. Çin aynı zamanda dünyanın en hızlı ve düzenli olarak büyüyen ekonomisine de sahip. Son 20 yılda ulaştıkları yüzde 10'lara varan ortalama büyüme hızının, gelecek 5 yılda da yüzde 8'lerde seyretmesi bekleniyor. 2006-2010 yılları arasında bu büyüme hızının da yüzde 8'lerde seyretmesi bekleniyor. Tüm bu rakamlara rağmen, bugün toplam elektriğin yüzde 2'sini sağlayan nükleer enerjinin, 2020 için tasarlanan tüm projeler hayata geçse dahi, toplam kurulu güç içinde payının yüzde 5'i geçemeyeceği tahmin ediliyor. 2003 yılı rakamlarına göre 338 GW'lık (gigavat) kurulu güce sahip olan Çin'in kapasitesinin 253 GW'ı termik santrallerden, 83 GW'ı hidroelektrikten ve sadece 2 GW'ı nükleerden oluşuyor. Üretilen 1 trilyon 807 milyar kilovatsaatlik elektriğin de sadece 42 milyon kilovatsaati nükleerden geliyor.

Geçtiğimiz günlerde TÜSİAD ve Boğaziçi Üniversitesi'nin konuğu olarak Türkiye'ye gelen Çin, Silah kontrol ve Silahsızlanma Grubu Araştırma Bölümü Direktörü Teng Jianqun, Çin'de daha az nükleer santral olmasının tamamen politik bir karar olduğunu söylüyor. Jianqun, "Hindistan'da sanırım 15'ten fazla nükleer santral var. Çin'de bu sayı daha az. Bu santraller 1990'larda faaliyete geçti. Nükleer enerjinin ilk kullanılmaya başlanmasının ardında askeri nedenler vardı. Çin, enerji kaynaklarında çeşitliliğe gitti ve nükleeri en son seçenek olarak gördü" diyor. İşletmede 9 santrali olan Çin'in inşaa halinde olan 1 ve planlanan 4 nükleer santrali daha var.

Çin'in hızla büyüyen ekonomisi, enerji ihtiyacını da arttırıyor. 2004 yılında ihraç edilen petrolün kullanılan petrol içindeki oranı yüzde 48'lere kadar çıktı. Dünyanın en çok kömür kullanan ülkesi olan Asya'nın dev ülkesi, yılda 957 milyon ton petrole eşdeğer kömür kullanıyor. Bu yüzden de iklim değişikliğine neden olduğu bilinen sera gazları içinde başı çeken karbondioksit emisyonlarında, 1 milyar tonun üzerinde bir rakama ulaşmış durumda. Yine de bu rakam her gün Çin'den 3 kat daha fazla petrol kullanan ve nüfusu Çin'in neredeyse 5'te 1'i olan ABD'den daha az. Dünyanın en çok karbondioksit emisyonuna neden olan ABD'de ise yılda 1 milyar 616 milyon ton karbondioksit atmosfere salınıyor.

Jianqun, Çin'in kalkınmasının büyük ölçüde enerjiyle, özellikle de petrolle bağlantılı olduğunu söylüyor. Nükleer enerjide bir başka çeşit enerji kaynağı ama kolay değil diyen Jianqun,"Sadece teknik olarak değil, güvenlik açısından da kolay değil. Çevrenin korunması açısından; eğer nükleer santral kaynaklı bir kaza olursa sonuç felaket" diyor. Jianqun Avrupa ve Çin'in enerji politikalarınındaki farklılığı da şöyle açıklıyor: "Çin petrolü elektrik üretmek için kullanmıyor örneğin, sadece ulaşımda kullanıyor. Su, kömür, petrol, rüzgar ve nükleer gibi başka seçeneklerimiz de var ama Çin'in en büyük enerji kaynağı kömür". Jianqun, "Bugün, birçok Batı ülkesi kendi ülkelerinde nükleer santral kurmaya sıcak bakmıyor. Çin'in de bazı nükleer planları var. Teknolojinin kontrol altında tutulabileceğini düşünüyorum ama yine de kimse bilemez" diyor.

Çin ve bazı ülkelerde petrol kullanımı

Günlük petrol kullanımı ve net ithalat* Kişi başı petrol kullanımı**

Çin 6.7 (3.2) 1.9
Hindistan 2.6 (1.7) 0.9
Almanya 2.6 (2.6) 11.9
Japonya 5.3 (5.3) 15.2
ABD 20.5 (13.3) 25.3

*Milyon varil---ithalat rakamları parantez içinde
**Yıllık, varil örneğin: Çin'de kişi başına her yıl 1,9 varil petrol kullanılıyor.

AKP'ye üç taraftan baskı var

Avrupa Parlamentosu Türkiye Karma Komisyonu Eş Başkanı Joost Lagendijk, müzakere sürecinin başlamasıyla AKP'nin milliyetçiler, AKP'ye oy verenler ve AB tarafından baskı altına alındığını söyledi.

Özgür Gürbüz - Referans Gazetesi / Aralık 2005

Dün Türkiye'deki temaslarını bitiren Joost Lagendijk, AKP hükümetinin üzerindeki baskıların 3 Ekim'den sonra daha da arttığını söyledi. "AB treni rayından çıkıyor mu" sorumuza, "3 Ekim'den sonra, hatta öncesinde, hükümete iki taraftan baskı gelmeye başladı. Daha çok sesleri duyulan ve görülen milliyetçiler ve bir diğeri de AKP'ye oy veren, İmam Hatip okulları ve türban konusunda verdikleri sözleri tutmasını isteyen kesimler". Baskı yapan üçüncü tarafın ise politik reformları hayata geçirin diyen AB olduğunu söyleyen Lagendijk, "Bazen AB'ye giden yol size oy verenlerin, milliyetçilerin sevmediği işleri yapmayı gerektirir. Sanıyorum bunu şimdi anlamaya başladılar. Şimdi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'yle bir problem yaşadılar, sadece bir tane, ve AB'ye girmek isteyip istemedikleri konusunda karar vermeye çalışıyorlar" şeklinde konuştu.

Ordu hakkında verdiği demeçlerle ilgili olarak, demokratik ve şiddetsiz bir çözümü savunduğunu yineleyen Joost Lagendijk, "Kürt sorununun demokratik yöntemlerle çözümünde Başbakan sorumlu olmalı. Sorunun şiddetle çözüleceğini savunan herkesi eleştiriyorum. Benim için Şemdinli olayı, güvenlik güçlerinin bir bölümünün provokasyonuydu. Gazetelerde okuduğum bunlar. Güvenlik güçleri o insanların neden orada olduğuyla ilgili soruları yanıtlamak zorunda. Evet, PKK provokasyonlar yaptı ama ordu da ağır bir karşılık verdi" dedi.

Kıbrıs konusunda Güney Kıbrıs'ı çözüm yolunu tıkamakla eleştiren Yeşil milletvekili, bu konuda AB'yi sözünde durmamakla eleştiren Türkiye'nin haklılığını vurguladı. Lagendijk, "Geçen yıl AB'nin Kuzey Kıbrıs'taki izolasyonun kaldırılması yönündeki taahhütü doğru gerekçelere dayanıyordu ama şu ana kadar gerçekleşmedi. İngiltere, Alşmanya ve Fransa gibi büyük üyeler çözümü engelleyen Güney Kıbrıs'ı yeterince sıkıştırmıyorlar. 24 ülkeye karşı 1 ülke çözümü bir yıldır tıkıyor" şeklinde konuştu.

Türkiye'de özgürlükçü, sol tendanslı bir Yeşil parti olsa işlerinin daha kolay olacağını söyleyen Lagendijk, Yeşillerin en iyi çalıştığı kesimin AB yanlısı muhafazakar AK parti, alternatifin de CHP ve MHP gibi milliyetçi partiler olduğundan yakınarak, "Türkiye'deki yeşillerin gidecek çok yolu var ama Yeşil Parti'nin kurulması Türkiye'deki siyasi yelpaze için iyi olacak" dedi.

Türkiye'nin AB'deki ilk müslüman ülke olacağını söyleyen bir gazeteciyi sözcüklerini dikkatli seçmesi konusunda uyaran Lagendijk, "Ben Türkiye'nin müslüman bir ülke olduğunu hiç bir zaman söylemedim ve söylemeyeceğim. Türkiye çoğunluğun müslüman inanca sahip olduğu bir ülke, ikisi farklı şeyler. AB'de müslüman, katolik, protestan ve benim gibi ateist milyonlarca insan var. Bu yüzden de Türkiye'deki çoğunluğun müslüman olması AB üyeliği için engel değil" dedi.

Temiz enerjinin önlenemeyen yükselişi

Temiz enerjinin önlenemeyen yükselişi

Dünyanın artan enerji ihtiyacı ve klasik enerji kaynaklarının yarattığı çevre sorunları arasında sıkışan enerji sektörünün imdadına yenilenebilir enerji kaynakları yetişti. 2004 yılında dünya elektriğinin yüzde 4'ü temiz enerji kaynaklarından üretildi, toplam yatırımlar 30 milyar doları buldu.

Özgür Gürbüz - Referans Gazetesi /Kasım 2005

"Yenilenebilir enerji artık büyük bir sektör" diyor Worldwatch Enstitüsü'nün hazırladığı "Yenilenebilir Enerji 2005, Küresel Durum Raporu"nun baş yazarı Eric Martinot. Raporun bulduğu rakamlar da öyle. 2004 yılında tam 30 milyar dolarlık yatırım yapılan sektör 2004 yılında üretilen toplam elektriğinin yüzde 4'ünü üretti. Kömür, doğal gaz ve nükleer gibi santral gibi konvansiyonel kaynaklara yapılan yatırımın 150 milyar dolar civarında olduğu düşünülürse temiz kaynakların büyüme hızı daha da iyi anlaşılabilir. 2004 yılında rüzgar, küçük hidroelektrik(1), güneş, jeotermal ve biyokütle gibi kaynaklar 160 Gigavat'lık (GW) elektrik üretme kapasitesine ulaşmış durumda.

Bu kaynakların her geçen gün daha çok kullanılması büyük firmaların da ilgisini çekiyor. General Electric, Siemens, Sharp ve Shell gibi firmalar da bu kaynaklara yatırım yapmaya başladılar. 20 ülkeden 100 araştırmacının hazırladığı rapor, yenilenebilir kaynakların hızla büyüdüğüne dikkat çekiyor. Örneğin güneş toplaçlarıyla sularını ısıtan ev sayısı 40 milyona yaklaşıyor ve bu sistemlerin birçoğu son 5 yıl içerisinde kuruldu. Toplam kurulu panellerin yüzde 60'ı Çin, yüzde 11'i Avrupa Birliği ve yüzde 9'u da Türkiye'de. Güneş enerjisinden elektrik üreten ve bunu enterkonnekte şebekeye aktaran fotovoltaik sistemler ise yüzde 60'lık büyüme hızıyla en hızlı büyüyen enerji kaynağı. Japonya, Almanya ve ABD'nin başını çektiği ülkelerin çatılarında artık 400 bine yakın güneş paneli var ve kurulu güç 1.1GW'tan 1.8GW'a ulaştı. İkinci en hızlı büyüyen temiz enerji kaynağı ise rüzgar enerjisi. Yıllık yüzde 28 büyüme hızına sahip sektörün en çok kurulu güce sahip ülkesi 17 bin Megavat (MW) civarındaki güçle Almanya. Biyodizel'de büyüme oranı yüzde 25, şebeke dışı fotovoltaik panellerde 17, jeotermal ısıtmada 13 ve ethanol kullanımında yüzde 11 oranında gerçekleşti. Petrol fiyatlarının artmasıyla daha çok gündeme gelmeye başlayan ethanol ve biyodizel gibi biyoyakıtların üretiminin 33 milyar litreyi aştığı görülüyor. Dünyada kullanılan yüzde 3'lük benzinin yerine bugün biyoyakıtlar kullanılıyor kısacası. Bu konuda başı çeken Brezilya'da, dizel araçlar dışında kullanılan toplam yakıtın artık yüzde 44'ü ethanol.

Bütün bu büyüme rakamlarının arkasında hükümetlerin yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelik giderek artan destekleri yer alıyor. Bugün, dünyada 48 ülkenin yenilenebilir enerjileri destekleyen hükümet politikaları var ve bunların 14'ü gelişmekte olan ülkelerde. Birçok ülke, yenilenebilir enerji kaynaklarından üretilen elektriğin gelecek 10 yıl içinde toplam elektriklerinin belli bir bölümünü sağlamasını hedefliyor ve bu oran ülkeden ülkeye, yüzde 5-30 arasında değişiyor. Dünya Bankası, Almanya Kalkınma Kredileri Kuruluşu gibi fon sağlayıcılardan gelişmekte olan ülkelere giden yardımlar bu büyümenin arkasındaki nedenlerden ve yılda 500 milyon doları buluyor. Bir başka etken de, Avrupa, ABD, Kanada, Avustralya ve Japonya'da sayıları 4.5 milyonu bulan ve elektriğini temiz enerji kaynaklarından almayı tercih eden tüketiciler. Tüm bunların sonucunda artık 1 milyon 700 bin kalifiye ve iyi ücret alan kişinin çalıştığı bir sektör var dünyada. 2004 yılı için bu büyük pazarın liderleri de, biyoyakıtlarda Brezilya, fotovoltaik'te Almanya, güneşten su ısıtma sistemlerinde Çin ve rüzgarda İspanya.

Türkiye "güneş enerjisi" diye de adlandırdığımız su toplaçlarında Dünya'da ülke olarak Çin'den sonra ikinci sırada yer alsa da, 80 bin MW'larda tahmin edilen büyük rüzgar potansiyeline ve Almanya'dan çok daha iyi olan güneş ortalamasına rağmen fotovoltaik paneller ve rüzgarda oldukça gerilerde yer alıyor. Türkiye'nin rapora da yansıyan ve kayda değer gelişme gösterdiği bir başka sektör ise jeotermal. 2000 yılından günümüze, ev ısıtmasında jeotermal enerjiyi kullanma oranı yüzde 50 arttı ve yaklaşık 70 bin ev jeotermal enerjiyle ısıtılıyor. Dünya lideri İzlanda'da bu oran yüzde 85.

Türkiye'nin raporda eksikliği fark edilen bir başka konu da yerel yönetim düzeyinde temiz enerji planlarının olmayışı. Barselona, Oxford, San Fransisko ve Toronto gibi kentler, kendilerine karbondioksit indirimleri için hedef belirliyor, çatılardaki güneş panellerinin sayısını arttırmak için politikalar oluşturuyor. Örneğin, Oregon, Santa Monika, Kaliforniya belediyeleri kendi binaları için gereken elektriğin tamamını "yeşil" enerji kaynaklarından alacaklar. Bu listede henüz Türkiye'den bir kent yok.

Bazı AB dışı ülkelerin yenilenebilir enerjiden elektrik üretim hedefleri

ÜLKE HEDEF YIL TOPLAM ELEKTRİĞİN %

İsrail 2016 5
Çin 2010 10
Mısır 2020 14
Güney Kore 2010 7
Malezya 2005 5



Şebekeye bağlı yenilenebilir enerji kaynaklarından elektrik üretim maliyetleri

TÜRÜ KİLOVAT/SAAT MALİYETİ (US sent) ANALİZ

Büyük Hidro* 3-4 İstikrarlı fiyat
Küçük Hidro** 4-7 İstikrarlı fiyat
Rüzgar 4-6 1990'a göre maliyetler yarıya düştü Rüzgar Açıkdeniz 6-10 Pazar büyüdükçe fiyatlar düşecek
Biyokütle 5-12 İstikrarlı fiyat
Jeotermal 4-7 1970'e göre maliyetler düştü daha da düşmesi bekleniyor
Güneş Çatı fotovoltaik paneller 20-40 Fotovoltaik modüllerdeki fiyatların
düşmesiyle maliyetler azalıyor
Güneş Termal 12-18 1980'de 44 olan fiyat 12 cent'lerde

SU ISITMADA
Biyokütle 1-6 İstikrarlı fiyat
Güneş Enerjisi 2-25 İstikrarlı fiyat ve az oranda düşüş bekleniyor
Jeotermal 0,5-5 Maliyetler düştü ve düşüyor

BİYOYAKITLAR BENZİN EŞDEĞERİ LİTRE FİYATI
Ethanol 25-30 sent Benzin eşdeğeri litresi İstikrarlı fiyat ve az oranda düşüş bekleniyor
Biyodizel 40-80 sent Benzin eşdeğeri litresi İstikrarlı fiyat ve az oranda düşüş bekleniyor

* 10 MW'dan büyük
** 10 MW'dan küçük

(1) Çin'de 50MW, Brezilya'da 30MW ve diğer yerlerde 10MW'ın aşağısında kurulu güce sahip hidroelektrik santraller küçük hidro kapsamında değerlendirilmiştir.


07 Ekim 2006

Cargill'in kapatılması büyük haksızlık olur hükümet arkamızda

ABD'li gıda devi Cargill'in Bursa İl Çevre ve Orman Müdürlüğü'nün aldığı, Orhangazi Kaymakamlığı'nın 11 Ekim'de uygulayacağını duyurduğu kapatma kararında gözler valilikten gelecek cevaba çevrildi.

Metin Can - Özgür Gürbüz - Referans Gazetesi / 7 Ekim 2006

Türkiye'de yaklaşık 8 yıldır faaliyette olan ve bugüne kadar hakkında 6 dava açılan Cargill'in başı bu sefer de kapatma kararı veren Bursa İl Çevre ve Orman Müdürlüğü ve Orhangazi Kaymakamlığı ile dertte. Türkiye'nin nişasta bazlı şeker üretiminin yüzde 56'sını gerçekleştiren ABD'li gıda devi Cargill'in Murahhas Azası Mustafa Sayınataç, "Kaymakamlığın elinde bulunan kapatma kararı bugüne kadar karşılaştığımız en ciddi sorunlardan biri. Fabrikanın kapatılması büyük bir haksızlık olur. Çünkü ortada büyük bir yanlış anlama var. Bugüne kadar bütün hükümetler arkamızda durdu. Bugünkü hükümet de arkamızda. Çünkü bizim her şeyimiz yasal ve çevreye en küçük bir zararımız yok" dedi.
Bursa Orhangazi Kaymakamlığı'nın aldığı kapatma kararı, Cargill hakkında daha önce açılan davalara dayanıyor. 1998 yılında tarım arazisi üzerinde kurulduğu gerekçesi ile hakkında dava açılan firma, bugüne kadar birçok benzeri dava ile de mücadele etti ve mahkemeden birçok kez kapatma kararı çıktı. Ancak bugüne kadar alınan kapatma kararları uygulanmadı. Son olarak Bakanlar Kurulu Cargill sorununa çözüm bulmak için çevresinde bulunan 20'nin üzerinde fabrikayı da içine alan araziyi endüstri bölgesi ilan etti. Ancak Bakanlar Kurulu'nun bu kararı Bursa Barosu'nun Danıştay'a yaptığı itiraz üzerine bozuldu. Bu da Cargill'in kapatılmasını yeniden gündeme getirdi. Danıştay'dan çıkan son karar üzerine Bursa Orhangazi Kaymakamlığı devreye girerek 11 Ekim saat 10.00'da gerçekleştirilecek kapama işlemini "gizli" ibareli yazıyla valiliğe bildirdi ve yetkililerin görevlendirilmesini istedi. Şimdi gözler Bursa Valisi'nden gelecek yanıta çevrildi.

Burayı biz değil hükümet endüstri bölgesi ilan etti
"Gelinen nokta son derece üzücü" diyen Cargill Murahhas Azası Mustafa Sayınataç, yanlış yorumlamalar nedeniyle kapatma kararı alındığını söyledi. Sayınataç, şöyle devam etti: "Valilik 11 Ekim günü şirketi kapayabilir. Bize de bir tebligat yapıldı. Biz gerekli itirazlarımızı yaptık. 21 Eylül tarihinde Bursa Valiliği'ne yazdığımız yazıda yürütmeyi durdurma kararının Çevre ve Orman Bakanlığı Hukuk Müşavirliği'nin sunduğu hatalı hukuki görüş doğrultusunda alındığını ve valiliğin de kararı yanlış istikamette uyguladığını belirttik. Bu itirazı, 13 Eylül tarihinde valiliğe de yazılı olarak ilettik. Burayı hükümet endüstri bölgesi ilan etti. Biz etmedik!"
Cargill fabrikasının çevresinde 24 adet fabrika bulunduğunu, Türkiye'nin yüzde 90'ının tarım arazisi üzerinde sanayicilik yaptığını öne süren Sayınataç, "Danıştay'ın endüstri bölgesini iptal etmesi bizim kapanmamız anlamına gelmiyor. Ancak durum gerçekten üzücü. Sonuçta itirazımız kabul edilmeyebilir ve valilik şirketimizi kapayabilir. Şu an 3.1 milyon YTL'lik yatırım yapmış durumdayız. Bizim firmamızdan çıkan atık suyu çiftçiler sulama amaçlı kullanıyorlar" diye konuştu. "Kapatma kararı alınırsa Orhangazi halkı ayaklanır" diyen Sayınataç, "Burada tüm halk şirketimizi çok seviyor. Sadece birkaç kişi ve kurum yüzünden bugün bu noktaya geldik. Bu da gerçekten çok acı ve üzücü bir durum. 2006 yılında Orhangazi'ye 1.7 milyon YTL'ye ilköğretim okulu yaptık. Şimdi sağlık ocağı yapıyoruz. Türkiye'de üretilen mısırın yüzde 10'unu karşılıyoruz" dedi. İznik Gölü'nü kuruttukları yönündeki iddiaların doğru olmadığını, bu konuda DSİ'nin raporları bulunduğunu belirten Sayınataç, Cargill'in üzerine bu kadar gidilmesine bir anlam veremediklerini kaydetti.

Cargill'in geçmişi davalarla dolu
09.12.1997 Cargill Tarım San. ve Tic. A.Ş.’nin kurulmasına izin verildi.
17.06.1998 Bursa Valiliği İl İdare Kurulu, 1/1000 ölçekli hazırlattığı Mevzi İmar Planı'na istinaden inşaat ruhsatı verdi.
01.07.1998 Bursa 2. İdare Mahkemesi'ne hazırlanan Mevzi İmar Planı'nın İznik Nazım Planına uymadığı için dava açıldı.
14.08.1998 Bayındırlık ve İskan Bakanlığı plan değişikliğini onayladı ve ilk dava düştü.
27.06.2000 Bursa 2. İdare Mahkemesi imar planı ve yapı ruhsatının iptaline karar verdi.
24.07.2002 Bakanlar Kurulu faaliyetine devam etmesini uygun buldu.
26.12.2002 Danıştay 6. Dairesi, 1/25.000 Nazım İmar Planında yapılan plan değişikliğini iptal etti.
08.11.2004 Bursa 2. İdare Mahkemesi inşaat ve yapı ruhsatını iptal etti.
05.07.2005 Cargill’in bulunduğu alan Bakanlar Kurulu kararı ile “Özel Endüstri Bölgesi” ilan edildi.
20.03.2006 “Özel Endüstri Bölgesi” kararı hakkında Danıştay yürütmeyi durdurdu.
26.06.2006 Danıştay, "Özel Endüstri Bölgesi" kararının yürütmesinin durdurulmasına yapılan itirazı reddetti.
29.09.2006 Orhangazi Kaymakamlığı, Cargill'in 11 Ekim'de kapatılacağını bildirdi.

Validen savunma istenmişti
Cargill'le ilgili kapatma kararının uygulanıp uygulanmaması konusunda gözler Bursa Valiliği'nde. Cargill olayı 2005 yılında gündeme geldiğinde, o zamanın Bursa Valisi Kaan Oğuz Köksal hakkında Cargill'le ilgili kararları uygulamadığı gerekçesiyle soruşturma açılması için izin istenmişti. Hürriyet gazetesi yazarı Emin Çölaşan, Kaan Oğuz Köksal hakkında soruşturma açılması için istenen iznin Bakan Abdülkadir Aksu imzasıyla reddedildiğini yazmıştı. 3 Nisan 2006 tarihinde Yargıtay devreye girmiş ve Köksal'dan yazılı savunma istemişti.

05 Ekim 2006

Atıkları bize bırakmayacaklar

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler önceki gün yaptığı açıklamada* daha önce "satacağız" dediği nükleer atıkların başka ülkelere verilmesinin planlandığı sinyalini verdi. Güler, "Dünyadaki gelişmeleri yakından izliyoruz. Atıkları da bize bırakmayacaklar. Atığın kendisi de bir değer. Aynı zamanda yakıt özelliği olan ve başka amaçlarla kullanılabilecek maddeler" diyor. AK Parti'nin tabanındaki büyük bir kitle de dahil olmak üzere Türkiye'de hiç azımsanamayacak sayıda kişi nükleer enerjiye bölgede yaşanan gelişmelerden dolayı nükleer silah yapımına olanak sağlayacağından dolayı "şartlı" evet diyor. Bunun bir örneği de nükleer karşıtı hareketin ilk imzacılarından olan Doğu Perinçek'in İşçi Partisi. Bakanın açıklamaları ise zaten nükleer silahsızlanma anlaşmasına imza atmış Türkiye'nin nükleer atıklarla "haşır neşir" olmasına pek müsade edilmeyeceğinin sinyallerini veriyor. Güler, "Atıkları da bize bırakmayacaklar" diyor ve yakıtın yeniden değerlendirilmesi (reprocessing) dışındaki "başka amaçlar" kelimesiyle de bu konunun altını çiziyor.

Bilindiği gibi nükleer silah yapmak için ya İran gibi zenginleştirme tesisi kurarak ya da nükleer atıklar içinde yer alan Plutonyum'u kullanarak nükleer bomba yapabiliyorsunuz. AKP hükümetinin İsrail ve ABD ile yaşadığı gerginlik uluslararası arenada nükleer enerji uzmanlarına ister istemez Türkiye bir başka İran olur mu sorusunu sorduruyor. Geçtiğimiz aylarda yürürlüğe giren "Nükleer Enerjinin Barışçıl Kullanımına İlişkin İşbirliği Anlaşması" ve Hilmi Güler'in Amerika'da yaptığı gezide bu konu gündeme gelmiş olmalı. Güler'in dün gazetecilere yaptığı açıklama bu konunun mutabakata varan çözümü olabilir. Bu bir zamanlar, "Nükleer silah yapalım, Yahudinin kafasına atalım" diyen kesimler tarafından nasıl karşılanacak, o ise soru işareti. Çünkü bu kesimlerin çoğu silah söz konusu olmadığında yerli enerjiden yana net tavır koyuyor.

Özgür Gürbüz - Yorum / Ekim 2006

* Bakan Hilmi Güler'in açıklaması için:
http://www.emdistanbul.org/?hn=156

Nükleer santralde ihale olmayacak

Enerji Bakanı Hilmi Güler, kurulması düşünülen nükleer santral için ihale olmayacağını, en kısa zamanda işi en ucuza mal edecek firmanın santrali yapacağını söyledi.

Özgür Gürbüz - Referans Gazetesi /5 Ekim 2006

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Dr. Hilmi Güler, nükleer enerji santrali için ihale yapılmayacağını ve en kısa zamanda en düşük fiyatla inşaatı yapacak firmaya işin verileceğini söyledi. Önceki akşam İstanbul'de Ekonomi Muhabirleri Derneği'nin davetlisi olarak katıldığı toplantıda gazetecilerin sorularını yanıtlayan Güler, nükleer enerji yasasını ihale yapılmayacak şekilde hazırladıklarını ve bir hafta içerisinde yatırımcılarla yapacakları toplantıda özel sektörden görüş alıp yasada son değişiklikleri yapacaklarını belirtti.

Toplantıda gazetecilerin sorularını yanıtlayan Güler, akaryakıt dağıtım şirketlerine verilen cezalar konusunda konu yargıda olduğu için konuşmaktan kaçındı ancak af çıkması için 330 milletvekilinin imzasına gerek olduğunu belirterek sektörün beklediği affın zor olduğu mesajını verdi. Konunun EPDK'yi ilgilendirdiğini belirten Güler, "bu konunun ilgilisi yetkilisi EPDK'dir. Onlar bu çalışmayı sürdürüyorlar. Biz yasayı çıkarttık. Yasayı çıkarırken de herkes bu toplantılara katıldı, görüşlerini belirttiler. Dolayısıyla, yargıya intikal eden bu noktada görüş bildirmek istemiyorum" dedi.

Dargelirliye 4 milyon ton kömür dağıtıldı
Doğalgazda bu yıl problem beklemediklerini ve üç ayrı fiyattan alınan doğalgazı tek fiyat yaparak fiyatı indirdiklerini belirten Güler, elektrik zamında tek yetkili olmadıklarını ve piyasa koşullarının önemli bir faktör olduğunu söyledi. Gazetecilerin soruları öncesinde bakanlığın çalışmaları hakkında da bilgi veren Güler, "Kömürde yaptıklarımız gözükmüyor. Terkedilmiş maden sahaları zarar edilmiş diye kapatılmıştı. Buraları tekrar üretime açtık. 14 bin kişiye istihdam sağladık. Hatta çıkardığımız 4 milyon kömürü yıkayıp, paketleyip evlere kadar götürüyoruz. Böylece dargelirli vatandaşlar soğuk kış günlerini sıcak geçiriyor" dedi. Kömürde Türk tipi bir model geliştirildiğini belirten Enerji Bakanı, "Gel, yatırımını yap, elektriğini üret ve bize karşılığında pay ver diyoruz. Petrol ve doğalgaz daki fiyatlar yüzünden kömür yok satıyor. Zonguldak'ta denizin altından kömür çıkarıyoruz". şeklinde konuştu.

Türkiye'nin "enerji koridoru" ülke konumundan "enerji terminali" olma yolunda ilerlediğini belirten Güler, "İthalatçı pozisyonumuza ihracatçı pozisyonumuzu katmayı düşünüyoruz. Ceyhan bölgesinde rafineriler, petrokimya tesisleri LNG terminalleri ve belki de gemilerin bakımı için tersaneler olacak. BTC yüzyıllık projelerden bir tanesi. Kazakistan'ın petrolü de buraya akacak. 4 milyar dolarlık projenin üçte ikisi Türkiye'deydi ve 1,4 milyar dolara bitirdik" açıklamasını yaptı. 300 milyon dolarlık bir meblağnın da kullanma izni verildiği halde kullanılmayarak hazineye aktarıldığını belirten Güler inşaat sırasında 10 bin kişinin çalıştığını belirtti.

Özel sektör parayı nereden bulacak?
Türkiye'nin elektrik ihtiyacına da değinen Güler, yüzde 8.2'lik büyümeyi esas alan yüksek senaryoya göre 2020 yılına kadar toplam enerji talebi yaklaşık 2,5 kat; elektrik enerjisi talebinin 3 kat, kömür talebinin 4 kat ve doğalgaz tüketiminin 2,2 kat artacağını belirtti. Güler, "Yeni kanun bize enerji yatırımlarını özel sektör yapsın diyor. Senaryolarımıza göre yıllık ortalama 4-5 milyar dolarlık yatırım gerekiyor. Yatırım kabilyeti 1 milyar dolar olan (geçmiş yılların ortalaması) bir özel sektör bu yatırımı nasıl yapacak? Bu soru önemli. 2020 yılına kadar elektrikte 105 milyar, tüm enerji yatırımlarında 128 milyar dolarlık bir kaynak lazım" açıklamasını yaptı.

Toplantıda "bor" konusuna da değinen Güler, boru çimentoda dayanıklılığı arttıran bir ürün olarak kullanacaklarını bunun da maliyeti düşüreceğini belirtirken tarımda da "mikro besleyici" olarak kullanılacak borun sarımsak, buğday, yonca, çilek ve fındıkta verimi arttıracağını söyledi. Bu oran sarımsak için yüzde 22.

İtalya'nın topuğundan gidecek
Enerji Bakanı Hilmi Güler gazetecilerin soruları öncesinde özellikle boru hatlarıyla ilgili projeler hakkında bilgi verdi. Projeler arasında Rusya'dan gelen doğalgazı taşıyan Mavi Akım'ın Ceyhan'a uzatılması, Türkiye, Bulgaristan, Romanya, Macaristan üzerinden Avusturya'ya uzanacak 4 bin kilometrelik NABUCCO projesi de bulunuyor. Bakan Güler, Avrupa Birliği'nin Cezayir, Norveç ve Rusya'dan ibaret olan üç doğalgaz kaynağını bu projeyle 4'e çıkarmak istediğini ve 30 milyar metreküple başlayacak projenin 100 milyara kadar çıkacağını belirtiyor. Güler'in bahsettiği bir diğer projede "Şahdeniz projesi" olarak da adlandırılan Bakü-Tiflis-Erzurum doğalgaz boru hattı BTC'nin kardeşi. Güler bu yıl içerisinde bitirilmesi planlanan projeyi şöyle açıklıyor: "Bu bu hattan gelen gaz, Türkiye'de kullandıktan sonra Yunanistan'a ve oradan da İtalya'ya gönderilecek. Meriç Nehri'nin 700 metre altından geçecek. Yunanistan üzerinden de bu boru hattı Adriyatik Denizi'ni geçecek ve İtalya'nın topuğundan İtalya'ya gidecek. Burası Fatih Sultan Mehmet'in Gedik Ahmet paşa zamanında bir süre için fethettiği bir yer".