Çöpten eski parçaları toplayıp nükleer santrale yeniymiş gibi sattılar

Özgür Gürbüz-Birgün/10 Haziran 2011

Greenpeace Kori Nükleer Santrali'ndeki tehlikeyi işaret ediyor



Nükleer santralin tehlikeleri denince herkesin aklına büyük kazalar gelir. Aslında Çernobil, Üç Mil Adası ve Fukuşima kazaları nükleer tehlikeyi anlatmaya yetmez, asıl risk detaylarda gizlidir. Nükleer enerjinin kirli tarihine baktığınızda, onlarca minik 'kaza'yla ya da 'hadise'yle karşılaşırsınız. Nükleer lobi bu hadiseleri pek önemsemez ama dikkatli bakıldığında her biri, nükleer enerji santrallerinin iddia edildiği gibi dünyanın en ileri güvenlik önlemlerine sahip fabrikaları olmadığını bize anlatır. İşlerin anlatıldığı gibi tıkır tıkır yürümediğini görürsünüz. Karşılaşılan teknik sorunlar, insan hataları ve güvenlik zaafları hayatlarımız üzerine nasıl bir kumar oynandığını olanca çıplaklığıyla ortaya koyar.

Dünyada nükleer enerjide ısrar eden sayılı ülkelerden Güney Kore'de birkaç hafta önce yaşananlar atomspor taraftarlarının görmek istemediği, basında yer almaması için ellerinden geleni yaptığı hadiselerden biri. Olay, ülkenin en eski nükleer santrali Kori'de geçiyor. Skandal, kayıtlara adı “Hwang” diye geçen Güney Kore'li işadamının Kori nükleer santraline kusurlu parça satması. Üç yıl hapse mahkum edilen Hwang, 2008 yılından bugüne dek tam üç kez kullanılmış parçaları temizleyip boyadıktan sonra nükleer santrale yeniden satmış. Bu işten 2 milyon 600 bin ABD Doları kazanmış. İşin daha da ilginç tarafı, Hwang'ın bu parçaları nükleer santralin çöplüğünden, santral çalışanı bir işçi aracılığıyla alıyor olması. Santralde eskiyen parça çöpe gidiyor, çöpe giden parçaları işçi Hwang'a getiriyor ve Hwang o parçaları boyuyor, cilalıyor ve yeniymiş gibi santrale geri satıyor. Dört yılda üç kez nükleer santralin tüm güvenlik denetimlerini geçmeyi başarmış! Parçaları çalan kişi de bu işin ortaya çıkmasıyla yakayı ele vermiş, ona da üç yıl ceza vermişler. Hakim, bu olayın santralin güvenliği konusunda ciddi endişe duyulmasına neden olacağını söylemiş. Hatırlayın, benzer bir skandal Mersin'e nükleer santral kurmak isteyen Rosatom firması'nın alt şirketi Zio-Podolsk'ta da yaşanmıştı. 4 Mart 2012 tarihinde Birgün'de, “Mersin’e yapılmak istenen nükleer santral “dandik” olabilir mi?” başlığıyla onu da yazmıştık.

Tahmin edersiniz, bu Güney Kore'deki ilk 'hadise' değil. Yaklaşık bir buçuk ay önce yine Kori'de bir başka skandal ortaya çıktı. Santralde yapılan incelemede, bir Güney Kore firması tarafından üretilen parçaların, yasadışı yollardan elde edilmiş Fransız teknolojisi temel alınarak üretildiği ortaya çıktı. Merdiven altı üretim diyeceğim nükleerci dostlar kızacak. Bu defa kızdırmayalım 'atomsporu' sonra yazının devamını okumuyorlar. Halbuki yazının devamında Şubat ayında Kore'de meydana gelen bir başka 'hadise' var; bitmiyor yani.

GÜNEY KORE'DE TEHLİKE ÇANLARI
Tarih 9 Şubat, saat sabah 8:30. Kori'deki 1 numaralı reaktör bakım için kapatılmış. Çoğu kimse bilmez ama nükleer reaktörler dışarıdan aldıkları elektrikle çalıştırılır, bir anlamda dışa bağımlıdır. Kori-1 reaktörü de elektrik almak için üç ayrı noktadan şebekeye bağlıymış ancak beslendiği iki noktada bakım çalışmaları olduğundan kazanın olduğu sırada tek kaynaktan elektrik alıyormuş. Çalışanlardan birinin hatasıyla son şebeke bağlantısından alınan elektrik de kesilmiş. Reaktör, güvenlik fonksiyonları ve soğutma sistemini çalıştıracak elektrik olmadan tam 12 dakika boyunca öyle kalakalmış. Bu gibi acil durumlarda nükleer reaktörlerde dizel jeneratörlerin devreye girmesi beklenir. Kori santralinde de aynen öyle yapmışlar; beklemişler. Beklemişler ama dizel jeneratör de çalışmamış. İşçilerin gayretiyle 12 dakika sonra şebeke bağlantısı yeniden sağlanmış ve büyük bir kazanın ucundan dönülmüş. Soğutma suyu sıcaklığı bu süre içerisinde 36 dereceden 58'e çıkmış. Atık havuzunda ise 21 derecelik ısı artışı yaşanmış. Reaktör bakımda olmasaydı bu 12 dakika, bir başka nükleer felaketle sonuçlanabilirdi. Santralin yöneticisi olayı ülkedeki düzenleyici kuruluşa bir ay sonra, 12 Mart 2012'de bildirmiş. Zahmet etmiş tabi. O saatten sonra santrale giden denetçilerin bir şey bulamayacağı ortada. Santralin sahibi Kore Hidroelektrik ve Nükleer Enerji şirketi, KEPCO adlı Güney Kore'li nükleer devin bir alt kuruluşu. KEPCO mu kim? KEPCO da bizim hükümetin Sinop'a nükleer santral yapması için adeta yalvardığı firma!

DEMOKRASİ MESELESİ
Şu kısacık ömrümde duyduğum, okuduğum bu ve benzeri nükleer kazaları anlatmaya kalksam herhalde ömrüm yetmez. Anlat anlat bitmez. En iyisi ben size bu öykülerden çıkarılacak hisseyi, dersi anlatayım. Ders şu: Ne kadar çok demokrasiniz varsa o kadar az nükleer santraliniz olur. Bugün nükleer santral yapımında ciddi bir şekilde ısrar eden ülkelerin sayısı iki elin parmağını geçmez. Rusya, Çin, Hindistan, Pakistan, Ukrayna ve Güney Kore. Hepsinin ortak özelliği, şeffaflığın, halkın katılımının ve sivil toplumun hükümeti denetleyecek mekanizmalara erişiminin sınırlı olması. Nükleer enerji şirketlerinin devlet elinde olması, kontrolün de yine devlete bağlı kuruluşlarca yapılması halkın hiçbir şeyden haberi olmamasına neden oluyor. Bu ülkelerde halk kolay kolay sokağa çıkamaz, medya denetim altındadır. Nükleer endüstrinin medyayı Japonya'da nasıl kontrol altında tuttuğu Fukuşima sonrası ortaya çıktı. Eski başbakan Naoto Kan bile Fukuşima'daki santrali yöneten şirketi hükümetine bilgi vermemekle suçlamadı mı?

AYILANA NÜKLEER BAYILANA GAZOZ
Türkiye'de demokrasinin ne kadar geri olduğu AKP hükümetinin nükleer enerji konusundaki tutumundan anlaşılabilir. Dört yıllığına iktidara getirilen bir hükümetin halkın 240 bin yıllık geleceğine (nükleer atıklardan bazılarının radyoaktif kalma süresi) ipotek koyacak kararlar alıyor. Enerji Bakanı Taner Yıldız'ın son açıklaması ise müthiş. 2023'e kadar 23 nükleer reaktör yapmak istediklerini söylemiş. Kusura bakmayın ama 11 yılda 23 reaktör yapamazsınız. Yer lisanslarını, zemin etütlerini hesaba katmasanız bile bir reaktörün inşası en iyi ihtimalle 6-8 yıl sürer. Her birinin gücü 1000 MW olsa, ABD Enerji Enformasyon İdaresi'nin iyimser tahminiyle bile yine bir reaktör 5-6 milyar dolara mal olur. Peşin paranız varsa tabi. Bunun bir de faizi var. 200 milyar dolar civarı bir paradan bahsediyoruz. Ne o miktarda kredi, ne de aynı anda 23 reaktörü inşa edecek kapasiteye sahip firmaları bulabilirsiniz. Hükümet nükleer santral kurmayı gazoz fabrikası inşa etmek sanıyor herhalde. Ayılana bir tane, bayılana bir tane. Sinop'a üç tane, Mersin'e dört tane. Aman efendim Yozgat da gelmiş, bir de oraya kuralım...

***
Nükleer Karşıtı Platform 16 Haziran'da Mersin'de büyük bir kongre düzenliyor. Nükleere dur demek için herkesi kongreye katılmaya çağırıyor. Ayrıntılı bilgi: www.nukleerkarsitiplatform.org

Başbakanın gündeminden bize ne?

Özgür Gürbüz-Birgün/3 Haziran 2012 

Bir ülkede halkın gündemiyle o ülkeyi yönetenlerin gündemi birbirinden bu kadar farklı olur mu? Normalde olmaz ama burası normal bir ülke değil. Bu ülkede yaşayan herkes bu gerçeğin artık farkında. Poşu taktığı için 11 yıl hapis cezasına çarptırılan Cihan’dan, kitap yazdığı, haber yaptığı için hapse atılan gazetecilerden dolayı bu ülkenin normal olmadığını artık herkes biliyor. Bu nedenle birinci amacımız ülkenin 'normalleşmesini' sağlamak olmalı. Normalin tanımını yapmak zor. Kabaca ve kısaca söylersek, çoğunluğun azınlığı ezmediği, adil bir gelir dağılımının sağlandığı, doğrudan demokrasinin hakim kılındığı, bireysel özgürlüklerin ve ekolojik dengenin gözetildiği bir demokrasi benim için normal kabul edilebilir. Bunu kim yapacak? Hükümet, yani iktidar. Peki, ya o da 'normal' değilse ve buna yanaşmazsa ne olur?

Halk, ülkenin normalleşmesinin önündeki en büyük engelin mevcut hükümet olduğunun farkında. Referandum oyunuyla kandırıldığının, demokrasi söylemiyle otoriter bir rejimin her gün yerleştiğini görüyor. Seçim barajının yüksekliğinden, “kaldıracağız” deyip sahip çıkılan YÖK’ten, biber gazından ve özel yetkili mahkemelerinden bu memleketin 'özel' bir yer olduğu ortada. Özel ama normal değil. Bu anormalliğin sürdürülmesi için, elindeki siyasi gücü sonuna kadar kullanan bir iktidar, hükümet var. Bu politik taktiğin ve anormalleşme ideolojisinin sözcülüğünü de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan yapıyor. Bir ülkenin normalleşmesinin, diğer birçok normal ülkede olduğu gibi geçim derdini, çevre sorunlarını, kadın sorunlarını, işsizliği, yolsuzluğu, trafiği, sağlık ve eğitim gibi konuları gündeme getireceğini bilen hükümet, gündemi değiştirmek için elinden geleni yapıyor. Bunu da Başbakan’ın eliyle gerçekleştiriyor.

Roboski (Uludere) diyorsun, kürtaj diyor.
HES istemiyoruz diyorsun, eşkıya oluyorsun.
Ekrana çık tartışalım diyecek olsan, usta çırak aynı yerde tartışmaz diyor.
Öğretmenler işsiz diyorsun, “ah o kredi kuruluşları yok mu” diye yanıtlıyor.
Çiftçinin hali ne olacak diye soruyorsun, ananı da alıp gitmen emrediliyor.
Nükleer, termik olmasın, hepimiz kanser olduk diyorsun, Başbakan bir şey demiyor çünkü o sıralarda Libya’yı ve Suriye’yi kurtarmakla(!) meşgul, muhtemelen yurt dışında.
Gezi dönüşü toptan söylüyor söyleyeceğini...

Durum bu. Durum bu ama çözüm ne? Çözüm basit, hükümeti ve sözcüsünü dinlememek. Bırakın istediği kadar konuşsun, yapacak bir şey yok. Benim artık Başbakan’ın normalleşeceğine dair bir inancım kalmadı. İlk iş “twitter”da kendisini izlemekten vazgeçtim, televizyon ve radyolarda da karşıma çıkarsa kanalı çeviriveriyorum. Hayatımdan çıktı mı, hayır çıkmadı tabi. Başında olduğu hükümet yaptığı yasalarla özgürlükleri kısıtlamaya devam ediyor ve edecek. Asıl sorun bu değil. Başbakan’ı dinlerseniz, ona ulaşmaya çalışır, mesajlarınızı iletmek için gayret gösterirseniz bir şeyin değişeceğine inanıyor musunuz? Değiştiğine dair elinizde kaç örnek var? Bir, sıfır?

Ortada bir diyalog yok, monolog var. Ben de bu monologu dinlemekten vazgeçtim artık. Sorunları Erdoğan ve onun etkisinden kurtulamadığı sürece AKP üzerinden çözme şansı kalmadı. Kürtler için de, dindarlar için de, memur ve öğretmenler, çevreciler ve kadınlar için de durum aynı. Başbakan artık başka bir gezegende yaşıyor, halktan uzaklaştı. Stadlarda ona sevgi gösterisinde bulunanlara aldanmayın, bu ülke Cem Uzan’ı, Menderes’i, Demirel’i ve Özal’ı da “ölümüne” sevmişti. Ayaklarına gelen otobüslere binip mitinglere gitmek hiçbir şeyin göstergesi değil. Menderes asılırken sokaklarda kimse yoktu, Cem Uzan sürgünde yaşıyor. Özal ve Demirel’i hatırlayanların sayısı gün geçtikçe azalıyor.

Anormalleşen bir ülkenin başbakanına normal ülkelerde kullandığınız iletişim kanallarıyla ulaşamazsınız. Onu güçsüzleştirmek istiyorsanız, onu dinlemeyi, konuşmayı ve eleştirmeyi bırakmanız gerekir. Bir politikacı için bu an ölümünün ilanıdır. Kontrolünde isterse tüm medya kanaları olsun, kanallar o konuşmaya başlayınca bir bir kapanıyorsa etki gücü de sıfıra iner. Onun haberlerini yapan gazeteler alınmazsa bütün nutuklar boşa gider. Ne zaman o sizin gündeminize, sorduğunuz sorulara yanıt verir, o zaman dinlersiniz. Ne zaman kaybettiği politik cesaretini kazanır, muhalefetin karşısına, açık oturumlara, televizyonlara, gerçek gazetecilerin karşısına çıkar, soruları yanıtlar; o zaman kendisine kulak verirsiniz. Karşıda rakip olmayınca kürsüden atıp tutmak kolay. Sizin, yani halkın gündemini kendi gündemi olarak kabul etmiyorsa, tek çözüm meclis aritmetiğini değiştirmektir. Sizin sorduğunuz sorulara hükümet yanıt verene, hükümet yetkilileri sizinle eşit şartlarda tartışmayı kabul edene kadar bu böyle sürmek zorunda.

Tarif ettiğim boykot hayata geçirilebilirse sonuç verir. Kontrolünde olmayan medya bunu hep birlikte yapabilir mi; emin değilim. Birçok yazarın kendi gündemi, ütopyası, hayal ettiği bir dünyası yok. Çoğu, hükümetten biri bir şey söylese de üzerine bir yazı yazsam diye bekliyor. Yazdıkları konular sınırlı ama her gün yazmak zorundalar. Böyle olunca tekrarlara ve polemiklere muhtaçlar. Bu medyanın sorunu. Okuyucu tarafı da kendini aşmak zorunda. Birçoğu iradesini alım gücüyle birleştiremiyor. Medyadan şikayet ediyor ama parasını yine gidip ana akım gazetelere veriyor, malum kanalları izliyor. Termik santral yapan şirkete kızıyor ama iki sokak ötede, o şirketin mallarını satmayan bakkala gitmeye üşeniyor. Konuşarak dünya değişseydi keşke ama olmuyor. Konformist yanımız ideallerimizin hep önüne geçiyor.

Organik kitaba buyrun!

Özgür Gürbüz/30 Mayıs 2012

Ekolojik bir pazardan daha iyisi ne olabilir? Organik domates, salatalık veya çileğin yanında en iyi ne gider? Tabi ki 'organik kitap'ların satıldığı bir pazar. Organik kitap kavramı da nereden çıktı demeyin, işimizin bir bölümü de yeni kavramlar yaratmak (uydurmak demeye dilim varmıyor) sayılır. Nasıl organik gıdaların içinde kirletici, sizi hasta eden hiçbir şeyin olmaması gerekiyorsa, organik kitapların içinde de sizi, düşüncelerinizi hasta eden hiçbir fikir bulunmamalı. 'Organik kitap', nefret söyleminden, ayrımcılıktan uzak, insan merkezli bakıştan kaçar olmalı. Ekolojiyle ilgili kitaplar bu sınıfa giriyor dersem, sanırım hata yapmış olmam.

Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği ile Yeni İnsan Yayınevi, 2-3 Haziran tarihlerinde, Şişli ve Kartal %100 Ekolojik pazarlarında Ekoloji Kitap Günleri düzenliyor, sizleri "organik kitaplarla" tanıştırmaya hazırlanıyor. 

2 Haziran’da Şişli %100 Ekolojik Pazarı’nda, 3 Haziran’da Kartal %100 Ekolojik Pazarı’nda 9:00-16:00 saatleri arasında gerçekleşecek 'Ekoloji Kitap Günleri', ekolojiyle ilgili bilginin ve ekolojik yaşam alışkanlıklarının yaygınlaşmasını amaçlıyor. Etkinlik çerçevesinde ekolojiyle ilgili konularda yayınlar yapan yayınevleri kitaplarını sergileyecek, yazarlar okuyucularıyla buluşma ve kitaplarını imzalama fırsatı bulacaklar.

EkolojiKitap Günleri’nde Victor Ananias’ın 'Yaşam Dönüşümdür' kitabı ile Buğday dergisinin eski sayıları da set olarak satışa sunulacak. Buğday Derneği üyeleri, Ekoloji Kitap Günleri’nde yüzde 20 indirimle alışveriş yapabilecek.

Biz cam şişeyi unuttuk onlar bebek bezlerinin peşinde

Özgür Gürbüz-Birgün/27 Mayıs 2012

Geçen haftaki yazımda “Okul Sütü Zeka Küpü” projesinin nasıl çevre düşmanı bir proje olduğunu uzun uzadıya anlatmıştım. Okuyucularımızın bazıları bana ulaşıp görüşlerini belirtti. Karadeniz’deki yaylaların tetrapak kutularla dolu olduğundan, plastik torba kullanımının kontrolden çıktığından şikayet eden çok sayıda ileti aldım. Hepsi çok yerinde tespitler içeriyor ve şuna işaret ediyor: Geri dönüşüm, yeniden kullanım ve daha az atık üretme konusunda sınıfta kalmışız!

Tekrar yazıyorum, “Okul Sütü” kampanyası 10 ay sürecek olsa fazladan 1 milyar 440 milyon adet tetrapak kutu üretilmiş olacak. Bu kutuların geri dönüştürülmesi zor ve ne kadarı geri dönüştürülüyor bilinmiyor. Halbuki, sütler cam şişede dağıtılsa örnek bir geri dönüşüm kampanyası başlatılabilir, ilkokul çağındaki binlerce çocuk geri dönüşümü öğrenebilir demiştim. Sütünü içen çocuk boş cam şişeyi sınıftaki kasaya koyar, ertesi gün süt getiren araç boş kasayı alır, dolusunu bırakır. Araçlar zaten okula geldiği için fazladan enerji harcanmaz, çöp çıkmaz. UHT tartışmaları da cam şişedeki süt günlük tüketileceği için son bulur. Biz çocukluğumuzda cam şişeden süt içerdik, tek tük de olsa bazı bakkallarda hâlâ var. Şimdi neden yok? Zekamız ilerlesin diye süt içiyoruz ama pek işe yaramıyor galiba?

AVRUPA MERSİN’E TÜRKİYE TERSİNE
Ne yazık ki ülkemizde fikir üretme konusunda gazetecilere, yazarlara getirilen kısıtlamanın bir benzeri çöp üretenlere getirilmiyor. Her sabah aynı filmi izliyorum. Bir adet simit, sandviç için bile plastik torba isteyen insanlar var. Kağıt amabalajın üstüne bir de plastik torba isteyen bu kişiler, acaba 100-150 yıllık bir günaha imza attıklarının farkında mı? Madem o kadar çok seviyorsunuz bu plastik torbaları, atın çantanıza bir tane, aynıtorbayı kullanın. Çoğunun, alıp aynı gün çöpe attıkları o plastik torbanın yok olduğunu görmeye ömrü bile yetmez. Bunu her gün 2-3 defa yaptığınızı düşünün, dağ kadar plastik torbanın bilfiil sorumlusu olursunuz. Size ülkemizin halini anlatan bir rakam vereyim. 1990-2010 yılları arasında Türkiye'de atıklardan kaynaklanan seragazı emisyonları üç kattan daha fazla artarken Avrupa'da 1990-2010 arasında yüzde 20 civarında azalmış. Avrupa'nın tüketmekten vazgeçmediği düşünülürse sorunun daha ziyade atık yönetimiyle ilgili olduğu; kompost, depozito, geri dönüşüm ve benzeri uygulamaların yeterince hayata geçirilmediği ortada. Avrupalı bunu keyfinden yapmıyor, öğretiliyor ve kurallarla uygulatılıyor. Onlar daha az atık çıkarmaya çalışıyor biz ise adeta daha çok üretmek için yarışıyoruz. Sonra da soruyoruz, kanserli hasta sayısı neden bu kadar arttı diye?

YAPTIRIM OLMALI
Hayatımın bir bölümünü Oxford’ta geçirdim, izninizle orada bu iş nasıl yapılıyor anlatayım. İngiltere’nin hemen hemen her kentinde olduğu gibi Oxford’ta da, geri dönüşüm kurallarına uymak zorundasınız. Belediye size üç farklı geri dönüşüm kutusu ve bir de örülmüş plastikten yapılmış, çok uzun süre kullanabileceğiniz bir bahçe atıkları torbası verir. Bundan sonra sorumluluk sizde. Çöplerinizi ayrıştırmak zorundasınız. Yeşil kutuya en çevreci atıklar konur; gazeteler, kağıtlar, camşişe ve kavanozlar. Mavi kutuya ise kartonları, alüminyum, plastik ve metalden yapılmış ambalajları atarsınız. Bahçe torbası bitki atıkları ve çimler içindir. Evinizin bahçesi varsa kompost, yani bitki atıklarını çürüterek gübre yapmanıza da izin verilir. Ayaklı yeşil çöp kutusu ise geri dönüştürülmesi ekonomik olmayan ya da zor olan, çöp depolama alanlarına götürülecek atıkları içerir. Bugün okullarda çocuklara dağıtılan sütün ambalajlandığı tetrapak kutular, yoğurt kapları, plastik torbalar, deodrant kutuları ve mutfaklarda sıkça kullanmaya başladığımız folyolar bu gruba girer. Bırakın geri dönüştürülebilecek malzemeyi yanlış kutuya atmayı, bu kutuları temiz tutmaz, aşırı doldurursanız cezayı yersiniz; sanıyorum şimdilerde bu rakam 80 pound, yaklaşık 240 Türk Lirası. Yaptırım olmazsa kimse başlamaz ama başlarsa gerisi gelir.

NERDE O ESKİ BEBEK BEZLERİ?
Daha bitmedi, en çarpıcı örneği, bebek bezlerini en sona sakladım. Biliyorum bazılarınız “işin suyunu çıkarma” (argoda konuya uygun bir başka söz daha var) diyecek ama kalemimin kemiği yok, tutamıyorum. İngiltere’de her yıl 3 milyar bebek bezi çöpe atılıyor ve bunun için de 7 milyon ağaç kesiliyor. Oxford'ta bu rakam günde 100 bin. Evden çıkan çöplerin yüzde 4’ü bebek bezi. Çocuğu olanlar, bebeklerin bu konuda ne kadar sıkıçalıştıklarını iyi bilirler. Belediye hesap yapmış, tek çocuklu bir aile, 'kullan-at' bebek bezleri yerine bizim annelerimizin kullandığı klasik bezleri kullansa, bezleri evde yıkasa yılda 600 pound (1700 TL) tasarruf ediyormuş. Hayatında bebek bezi yıkamış olsan bunları yazmazdın” ya da bu iş hep kadınların başına kalıyor, erkekler için konuşması kolay” diyenleri duyar gibiyim. Demokrasilerde çare tükenmez. Oxford ve İngiltere’nin birçok yerinde evinize kadar gelip kullanılmışbebek bezlerini toplayan, yıkadıktan sonra da size getiren firmalar var. Haftada 8-10 pounda bu işi yapıyorlar. İster kendiniz yıkayın ister yıkatın, maddi açıdan tasarruf ettiğiniz gibi çevreyi de korumuş oluyorsunuz. İngiltere’de belediyeler gerçek bez kullanmaları için ailelere bedava örnek bile gönderiyor. İlerleme dediğimiz şeyin dönüp dolaşıp eski yaptıklarımızıhatırlamak olması çok manidar. Annemizin sözünden hiç çıkmamalıydık belki de.

Şimdi sormak lazım, başta Karadeniz olmak üzere, orman alanlarını,dere yataklarını çöp depolama alanı ilan eden belediyelerin kaç tanesi o bölgede yaşayan insanların daha az çöp çıkarmalarıiçin bu ve benzeri yöntemler geliştiriyor? Yerimiz yok” deyip doğaya çöpleri dökmek kolay ama yerimiz yok” deyip, daha az çöp üretin demek neden bu kadar zor? Oy kaygısı, şirketlerin baskısı, nedir elinizi kolunuzu bağlayan?