Enerjide dışa bağımlılık nedir?

Özgür Gürbüz-Yeşil Ekonomi /

Enerjide dışa bağımlılık herkesin dilinde. İthal kömüre karşı çıkanlar yerine yerli kömür kullanılmasını istiyor. Nedeni enerjide dışa bağımlılık, küresel ısınma da pek umurlarında deaçıkçası. Tüketilen doğalgazın yüzde 99'u dışarıdan geldiği için doğalgazdan yakınanlar nükleer santral istiyor. Nedeni yine enerjide dışa bağımlılık. Rusyadan gaz almayalım nükleer santral alalım diyorlar, mantıksız ama halkın bir bölümü buna inanıyor. Çevreciler nükleere, kömüre karşı çıkarken yenilenebilir enerjiyi savunuyor. Onların bu isteklerinin gerekçelerinden biri de enerjide dışa bağımlılık çünkü rüzgar, güneş, biyokütle ve su yurt dışından aldığınız bir mal değil. Kafanız karıştı değil mi? Karışması normal. O halde enerjide dışa bağımlılığı yeniden tanımlamak gerekiyor ama vatandaşın durduğu yerden.


Foto: Yatağan Termik Santrali - O. Gurbuz
Genelde bir enerji santralinin yerli mi yabancı mı olduğunu tanımlarken üç kıstas öne çıkıyor. Mülkiyeti, yeri ve kullandığı yakıt. Örneğin Yatağan'daki termik santral yerli kömür yakan ve mülkiyeti de EÜAŞ'ta (Elektrik Üretim A.Ş.) olan bir santral. Buradan üretilen elektrik yerli üretim olarak kabul ediliyor. Bu en kolay örnek, santral burada, kömür burada, sahibi de burada. Özelleştirmelerden sonra bu kadar net ayrımlar yapmak zorlaştı. Adana'daki İSKEN Sugözü termik santraline baktığımızda Yatağan için yaptığımız hesabı yapmak zor. Elektrikle ilgili verilere baktığınızda üretim yeri Türkiye olduğu için burada üretilen elektrik “yerli” sayılıyor. Halbuki santral Adana'da ama yakılan kömür yurtdışından geliyor. Santralin sahipleri arasında Türkiye'den OYAK, Almanya'dan da Evonik ve Steag var. Santralin kendisi de yerli imalat değil, Alman firmaları geldi kurdu. Gelin siz karar verin bu santralin yerli mi yabancı mı olduğuna.
Türkiye yıllardır binbir çeşit enerji santrali kuruyor ama bir tane yerli imalat yok, sadece Temsan'ın küçük hidroelektrik santraller için ürettiği türbinler var. O yüzden bugün güneş paneli dışardan getirilecek diyen nükleer ve termikçilerin yakınmalarına aldanmamalı. Rüzgar türbini üretimi için Tübitak'ın çalışmaları var, başarılırsa önemli bir adım atılacak.

Petrol yerine nükleer olur mu?
Türkiye'nin enerjide dışa bağımlılığı dendiğinde aslında doğalgaz ve petrol ithalatına işaret ediliyor. Elektrik ithalatı yok denecek kadar az hatta ihracatın gerisinde kaldığı yıllar bile var. İşte bu bile nükleer santral kurarız enerjide dışa bağımlılığı azaltırız diyenlerin savını çürütmeye yetiyor. Çünkü nükleer santral sadece elektrik üretebiliyor; ne petrolün ne de evinizde ısıtmak için yaktığınız doğalgazın yerine geçebilecek bir kaynak. Nükleeri yerli yapabilmek için tek yapabileceğiniz, ithal doğalgazla çalışan ve elektrik üreten doğalgaz çevrim santrallerini kapatıp yerine nükleerden elektrik üretmek ama bu da politikacıların halkı uyutmak için söylediği bir masal aslında. Bize anlattıkları enerji ihtiyacı rakamlarına kendileri de inanıyorlarsa eldeki hiçbir santralin devre dışı bırakılması mümkün değil. Kaldı ki, özel sektörü milyar dolarlık santrallerini kapatmaya nasıl ikna edecekler o da belli değil. Bir üçüncü sorun ise nükleer santralin kendisi. 20 milyar dolara bir Rus şirketi tarafından kurulacak santral Türkiye'de yapılacak ama yakıtından teknik personeline kadar her şeyi yabancı olacak. Bu santrali enerjide dışa bağımlılığa çare olarak öne sürmek için ya art niyetli olmak lazım ya da bu işten hiç anlamamak. Bir de hükümete sorarlar; madem doğalgaza bağımlılığı azaltmak istiyorsun, jeotermalle ısıtabileceğin kentlere neden doğalgaz boruları döşüyorsun, yeni doğalgaz santrallerine neden lisans veriyorsun diye. “Yalandan kim ölmüş” derler, işte bizimkisi o hesap.

Hangisi yerli?
Vatandaşın gözünden baktığımızda ise durum daha farklı. Enerji piyasasına gün geçtikçe özel şirketler hakim oluyor. Elektrikten doğalgaza, dağıtımdan üretime artık her şey onlardan soruluyor. Bu şirketlerin bazıları Türkiye kökenli, bazıları değil. Türkiye kökenli olanların bazıları da yabancı ortaklı. Şimdi yabancı “A” firması Türkiye'de santral kursa, o santralde üretilen elektriği yabancı “B” firması bana satsa ben yerli elektrik kullanmış, dışa bağımlılığımı azaltmış olur muyum? Onu da geçtim...“A” ve “B” firmalarının ikisi de yerli olsa vatandaş için ne fark eder? Hepsi dev şirketler, vatandaş elektriğini, ısısını kendi üretmedikçe o şirketlere bağımlı. Çatısına güneş panelini koymadıkça, yalıtımla, ısı pompasıyla, doğalgaz kullanımını azaltmadıkça, küçük ve yerel santrallerin kooperatifler aracılığıyla sahibi olmadıkça bu bağımlılık sürer gider. Gerçek bağımsızlık biz vatandaşlar için şirketlerden bağımsızlıktır, gerisi biraz yalan dolan. Hem bize, “sermayenin yerlisi yabancısı olmaz” diye öğretilmedi mi? Şimdi nerden çıkardılar bu enerjide dışa bağımlılığı, yerliyi yabancıyı?

Hükümetin bahsetmediği başka şeyler de var. Türkiye'nin enerjide dışa bağımlılık oranı yüzde 70'lerin üzerinde. Peki, bize örnek gösterilen ve dünyada Amerika'dan sonra en çok nükleer reaktöre sahip ülkesi Fransa'da bu oran kaç? Yüzde 51,4! Ey nükleer santrallere methiyeler dizen gazeteci dostlarım. Nükleerci profesörlerin kulaklarına fısıldadıkları her şeyi ballandıra ballandıra köşe yazılarında anlatan kalemşörler. Elektriğinin yüzde 77'sini nükleerden üreten, 58 nükleer reaktörü olan Fransa'nın dışa bağımlılığı neden bu kadar yüksek hiç merak ettiniz mi? Petrol tüketiminin yüzde 92'sini dışarıdan karşılayan sevgili ülkemizin güzide hükümetine, “neden daha fazla karayolu yapıyorsun, toplu taşımayı teşvik etmiyorsun, enerjide dışa bağımlılığı arttırmaktan korkmuyor musun” diye bir kere olsun sorabildiniz mi? Daha Marmaray bitmeden lastikli geçiş ve üçüncü köprü projelerini kimler ortaya attı acaba? Enerjide dışa bağımlılığı azaltacaksanız önce petrol tüketimini azaltın. Toplu taşımayı teşvik edin, bisiklet yolları açın, çok yakıt harcayan araçların vergilerini arttırın. Bakın bakalım o zaman otomobil ve petrol lobisi size ne yapıyor?

Yazıyı Yeşil Ekonomi'den okumak için tıklayınız.

Ormanspor atakta, seyircilerin sahaya inmesi şart


Özgür Gürbüz-Birgün/19 Şubat 2012

Bu haftaki öykümüz Antalya Ormanspor ile başlayan bir çevre katliamı girişiminin öyküsü. Ormanspor adından da anlaşılacağı gibi Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın kurduğu bir spor kulübü. Birçok ilde benzer isimde faaliyet gösteriyorlar ama Antalya’daki Ormanspor diğerlerinden daha farklı. Attığı son çalımla diğer Orman Bakanlığı takımlarına ciddi bir fark attı. Sportif başarıdan söz etmiyoruz tabii. Antalya’nın Kemer ilçesine bağlı Çıralı kumsalının bir şahısa kiralanmasında üstlendikleri rolden bahsediyoruz. Çıralı kumsalı ‘Caretta Caretta’ diye bildiğimiz deniz kaplumbağalarının Akdeniz’deki en önemli yuvalama alanlarından biri. Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF-Türkiye) ve Ulupınar Çevre Koruma, Geliştirme ve İşletme Kooperatifi deniz kaplumbağalarını koruma çalışmalarını hâlâ sürdürüyor. Çıralı aynı zamanda 1. Derece Doğal Sit Alanı. Yani, en ufak bir yapılaşmaya bile izin verilmeyen bir kumsal. Bir ucu da 1. Derece Arkeolojik Sit alanı Olimpos zaten. Bu nedenle de el değmemiş bir bölgeden bahsediyoruz, Türkiye’de beton girmemiş birkaç sahilden biri burası.

2011 sonunda işler biraz değişmiş. Antalya Orman Bölge Müdürlüğü, T.C. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve Antalya Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Komisyonu’nun 19 Aralık 2011’de verdiği olur ile 18 dönümden fazla bir alan Ormanspor’a tahsis edilmiş. Ne diye? Futbolcu kardeşlerimiz antrenman yapsınlar diye. Ormanspor’ın merkezi Antalya’da, Çıralı’ya 70 km uzakta. Futbolcular oradan kumsalda idman yapmaya gelip, idman sonrası duş almaya Antalya’ya geri mi dönecek? Bu sorunun üzerinde fazla düşünmenize gerek yok. Gelmeyecekleri zaten bir süre sonra anlaşıldı…

Ormanspor bu alanı sponsorluk karşılığında Çıralı’da turizm işiyle uğraşan Hüseyin Gedik’e yıllığı 55 bin TL karşılığında 10 yıllığına kiraladı. Çıralı’daki köylüler ve bölgeyi bilen herkes ayaklandı. Yıllardır o bölgede turizmden ekmek yiyen ve kumsalı koruyanlar da isyanda. Ulupınar Çevre Koruma ve İşletme Kooperatifi, Çıralı Dolmuşçular Kooperatifi, Çıralı Doğal Hayatı Koruma Derneği... Liste uzayıp gidiyor. Köylüler mahkeme kapısına da dayandı. Ulupınar Köyü Muhtarı Sami Ilgaz kiralama işleminin yasal olmadığını ve iptali için dava açtıklarını söylüyor. İkinci bir dava da yürütmeyi durdurma talebiyle açılmış. Ilgaz, olası bir yapılaşmanın Caretta Caretta’ların sonu olacağını vurguluyor. Muhtar, yıllık 55 bin lira olan kiranın da çok düşük olduğuna, o paranın alandan birkaç gün içinde çıkarılabileceğine de dikkat çekiyor.

Antalya Isparta Burdur Denizli Kaş Platformu Sözcüsü Hediye Gündüz ise olayın bir başka boyutuna dikkat çekiyor. Bölgede 18 endemik bitki bulunduğunu belirten Gündüz, kiralanan alana çit çekileceğini duyan halkın ayağa kalktığını, o gün bugündür sahilde çadırlarda yatıp kalktığını söylüyor. Hediye Gündüz’e göre bölgenin doğal değerlerinin yanında bir başka özelliği daha var, o da örnek teşkil etmesi. Gündüz, “Çıralı Türkiye’nin yüz akıdır. Çevrecilerin hayalindeki yaşam tarzıdır. Gelecek kuşaklara doğayla uyum içinde yaşamı biz buradan örnek vererek göstereceğiz. Hava temiz, gürültü yok, su temiz. Bu kadar önemli bir örneği korumamız lazım. Burayı örnek alacak, turizmi doğal değerlere saygılı, insancıl bir yaklaşımda sunacaksak Çıralı örneği çok önemli” diyor.

Gelin size bu doğa katliamı öyküsünü özetleyeyim...

Ormanspor, Orman Bakanlığı’nın takımı, 1. Amatör Küme’de başarılı maçlar çıkarıyor 1. Derece Sit Alanı falan tanımıyor. Köylülerin ve çevrecilerin deyimiyle kumsalın ve ağaçlık arazinin adeta peşkeş çekilmesine aracılık ediyor.

Antalya Ormanspor’un formasında bir inşaat şirketinin, Ulu İnşaat’ın reklamı var. Şirket turizme sektörüne hiç yabancı değil. Mardan Palace, Limak Lara Hotel, Venezia Palace Hotel, Libya’daki Rixos Al Nasr oteli ve daha niceleri Ulu İnşaat tarafından yapılmış. Orman Bakanlığı’nın takımı Ormanspor’un formasında bir inşaat şirketinin reklamına rastlamak başka hangi ülkenin yurttaşlarına nasip olur acaba?

Ormanspor, 150 yıllık fıstık çamlarının da içinde olduğu kumsal ve ağaçlık alanı kiralayana kadar bir kez bile gidip o alanda idman yapmamış. Zaten Çıralı’da öyle boş alan da yok. İlla Çıralı’da idman yapacağız diyorlarsa Çıralıspor’un sahası profesyonel bir takım için tek uygun yer, buyursun orada çalışsın Ormanspor.

Ormanspor sessiz ama ilk 11’i tehlikeli. Kalede Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu var. Geri dörtlü de Orman, orta sahada ise Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan oyuncular var. Hücum hattında ise inşaat firmaları mevzilenmiş. Carettaspor’da ise kalede kaplumbağalar, önlerinde yöre halkı ve orta sahada ise çevreciler var. Hücum hattı ise bu cennet mekânı gözü dönmüş inşaat firmalarından kurtarmak için oyuna girecek yeni oyuncuları bekliyor. Maç başladı, doğanın kazanması için bu maçta izleyicilerin sahaya inmesi şart. Olimpos’ta, Çıralı’da tatil yapanlar, haydi, top sizde.

Yazıyı Birgün'den okumak için tıklayınız...

Kültür Bakanı Topçu Kışlası'nın içine ne koyacak?

Özgür Gürbüz-Birgün/12 Şubat 2012

Foto: www.kenthaber.com
Taksim'de Gezi Parkı yerle bir olacakmış. Hoşuma gitmedi bu plan ama anladım.

Gezi Parkı'ndaki ağaçlar kökünden sökülecekmiş. İstanbul'da iki tane çimen yan yana dursa milli park sayılır. Midem bulandı ama onu da anladım.

Taksim'deki bu son yeşil alanın yerine de, 1939'da yıkılan “Halil Paşa Topçu Kışlası”nın bir benzeri yapılacakmış. Vallahi, bırakın onaylayıp onaylamamayı, neden böyle bir şey yapacaklar onu anlamadım!

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, 8 Şubat akşamı Cüneyt Özdemir’in televizyon programına konuk oldu. Ertuğrul Günay diyor ki, İstanbul Taksim Meydanı'ndaki yeni düzenlemede alışveriş merkezi (AVM) olmayacak. Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu böyle bir plan önlerine gelirse reddedermiş. İyi de, o zaman neden yapıyorsunuz o koca kışlayı? Çatısı var, odası var; içi boş mu kalacak? Ne koyacaksınız içine? Top mu, uçaksavar mı?

Bakan Günay diyor ki, belki kafe olur, kitapçı olur ya da cd satan bir müzik dükkanı olur ama AVM olmaz. Gülsek mi ağlasak mı duruma. AVM dediğin şeyin içinde ne var ki? Kafe, kitapçı ya da müzik dükkanı, öyle değil mi? Sorun konfeksiyonsa, topçu kışlası büyük onu da bir yere sıkıştırırsınız, olur size Halil Paşa Alışveriş ve Kültür Merkezi. Alışveriş ve kültür merkezi olur mu demeyin, Ankara'daki meşhur Kocatepe Cami'nin altında var bir tane. Süpermarketlisinden. En makbulünden, hem dindar hem tüccar! Tinersavarı da mutlaka vardır.

Dert belli. Taksim'de kalan son yeşil alan bir ticaret merkezine dönüştürülecek.

Bana kimse gelip de eskiden yıkılmış tarihi bir binanın yeniden canlandırılmaya çalışıldığı masalını anlatmasın. Var olan eserleri korumayan hükümet mi yapacak bunu? Emek Sineması'nın yerine alışveriş merkezini ben mi yaptırıyorum? Bergama'daki Allionai Antik Kenti'nin sular altında kalmasına kim göz yumdu? Hasankeyf'i yok edecek barajın inşasına kim izin verdi? Baraj inşaatı aldı başını gidiyor, set Hasankeyf'i sular altında bırakacak kadar yükseldiğinde iş işten geçmiş olacak.
Bakan Günay'ın hükümetin yanlış icraatlarını aklamak için yapmak zorunda kaldığı açıklamalar sadece Taksim Meydanı'yla sınırlı değil. İnönü Stadı'nın yerine yapılması düşünülen yeni stada karşı çıkarken kullandığı argümanlar da beni ikna etmedi. Günay, “İstanbul ve Türkiye'nin tarihini korumaktan sorumlu bakansam bu projeye evet demem” diyor. Stadın bir metre altında içinden otomobil geçecek büyüklükte kanallarının olduğunu, yıkımda bu kanallar ortaya çıkarsa yerine hiçbir şey yapılamayacağını söylüyor. Yeni stad planında AVM, 2500 araçlık otopark ve otel projelerinin olduğunu, buna müsaade etmeyeceğini belirtiyor. Buraya kadar tamam. Tarihi ve kültürel değerlere zarar verecek bir projeye evet demektense ben eski statta, yağmur altında maç izlemeyi tercih ederim. Yalnız...

İnönü Stadı'nın hemen arkasında Gökkafes adında bir ucube durmuyor mu Sayın Günay? Duruyor. O ucubenin içinde mağaza da, otel de, otopark da var mı Sayın Bakan? Var. Gökkafes'i yıkacak mısınız Sayın Bakan? Hayır. İnönü Stadı'nın hemen yanındaki Dolmabahçe Sarayı'nın bahçesini Swissotel'den geri alıp, içinde mağaza, otel ve otopark olan o binaları da yerle bir edecek misiniz? Yine hayır. Beğenmediğiniz sosyal demokratların eski belediye başkanı Nurettin Sözen, Park Otel'i seçim kaybetme pahasına yıkmıştı. Siz de Gökkafes'i, Swiss Otel'i yıkacak mısınız? Hiç sanmıyorum. Beşiktaşlılara stadı başka bir yere taşımalarını önermeniz de dikkat çekici. Kim bilir o stad boşalınca yerine neler yapılacak. O kanalların içine butik alışveriş merkezleri olur mu acaba?
Yanlış anlamayın Sayın Günay, İstanbul'un üzerine titreyen hükümetin bir üyesiyim diyorsunuz ya, o yüzden soruyorum. Çatılarda kaçak bir şehir var dediğiniz için ucube binalardan bahsediyorum. Kaçak deyince benim aklıma nedense fakir fukaranın gecekondusu değil, sıra sıra gökdelenler geliyor.

Unutmadan, bir de Beyoğlu'nun yıkıntıya dönüşmüş, bir türlü onarılamayan kaldırımlarıyla ilgili soruya verdiğiniz, Beyoğlu'nda gezerken kaldırımlara değil başka yerlere bakıyorum yanıtınız vardı. Ben bunu da anlamadım. Uçabiliyorsanız başka ama Beyoğlu'nda kaldırımlara bakmadan yürümek mümkün değil. O kadar çok kırık, oynayan kaldırım taşı var ki; bakmazsanız sakatlanırsınız. Bileğiniz döner, ayağınız kırılır.

Allah korusun!

Hamsinin kafası

Özgür Gürbüz-Birgün/5 Şubat 2012

İstanbul'daki Rumelikavağı Su Ürünleri Kooperatifi Başkanı Ahmet Aslan'ın bir başka balıkçı tarafından kurşunlanması, Türkiye'nin garip ve saçmalıklarla dolu gündeminde kendisine birkaç gün de olsa yer bulabildi. Mahkemece kesinleşmemiş iddialara göre Ahmet Aslan, trolle avlanan bir balıkçıyı uyardığı için kurşunlandı ve sol gözünü kaybetti. Gazete ve televizyonlar olaya birkaç gün ilgi gösterdi. Daha sonra gereksiz muhabbetlerimize geri döndük. Başbakan'ın yazar Paul Auster'a ne dediğini her kanalda en az 10 defa dinledik. Paul Auster'a laf yetiştirmek için vakit bulabilen Başbakanımız bu hafta da balık mafyası, bireysel silahlanma, otopark mafyası, kaçak tersane, sigortasız işçi, genleri değiştirilmiş gıdalar ve bunun gibi hayat memat meselelerine dair kayda değer bir şey söylemedi. Üçüncü dünya ülkelerinin liderleri bile artık böyle değil. Dindar olsan ne yazar, çocukları umreye göndersen neye yarar? Balık bitti, kel göründü...

Gelelim asıl meselemize. Dünyadaki balık rezervlerinin yüzde 80'i ya yok oldu ya da yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Geri kalan yüzde 20'lik bölüm, şimdilik, aşırı avlanmadan uzak ve balıkların yeniden üremesine imkân veriyor. Sadece yüzde 20'sinde!

Akdeniz'de aşırı avlanma yüzde 82

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü'ne (FAO) göre 2009 yılında dünyada balık üretimi 145 milyon tonu geçecek. Bu rakamın 55,1 milyon tonu yetiştiriliyor. Geri kalan 90 milyon tonu ise avlanıyor. Rezervlerin yüzde 80'i tehlike altında olunca fabrikasyon üretimin yolu açılıyor. Yüzde 80’i için tehlike altında dediğime bakmayın, bir bölümü çoktan yok oldu, bitti. Halihazırda dünyadaki balık rezervlerinin yüzde 28'i tükenmiş veya tükenmeye çok yakın rezerv konumunda. Yüzde 52'sinde ise avlanma sürdürülebilirlik sınırlarını zorluyor. Bizim buralarda, Akdeniz'de, aşırı avlanma oranı ise yüzde 82. Ölmüşüz ama ağlayanımız yok.

Çevre açısından baktığımızda durum tam bir facia. Tüketim toplumu ve beraberinde öğretilen para hırsı, insanın geleceği ve diğer canlıları düşünmeden doğanın dengesini bozmasına neden oluyor. Sadece balıkçılıkta değil her yerde karşımıza çıkan bir sorun bu. İnsanların bir yıl içinde tükettiği doğal kaynakları ve bıraktıkları atıkların yükünün doğa tarafından sindirilmesi için gezegenin 1,5 yıla ihtiyacı var. Yani, şu andaki yaşam tarzımızla her yıl 1,5 dünyanın sağlayabileceği doğal kaynağı tüketiyoruz; açıkçası cepten yiyoruz.

Sofralarımıza gelen balıkların 100 milyon tonu denizlerden, 45 milyon tonu ise iç sulardan geliyor. Yakalanan balıkların yüzde 80'ini insanlar yiyor. Geri kalanı ise hayvan yemi ve balık yağı üretimi için kullanılıyor. Hayvansal protein talebinin karşılanmasında gelişme yönündeki ülkelerde balığın rolü büyük. Kuzey ve Orta Amerika'da hayvansal protein talebinin yüzde 7,6'sı, Avrupa'da yüzde 11'i, Afrika'da yüzde 19'u ve Asya'da yüzde 21'i balıktan karşılanıyor.

Balıkçılıktan geçinenlerin çoğu kadın
İşin bir de sosyal boyutu var. Balıkçılık, avcılıktan işlenmesine kadar dünyada toplam 170 milyon kişiye iş sağlıyor. Bunların yarısından fazlası ise kadın. Avcılıkta değil ama işleme kısmında hep onlar var. Balık stoklarının tükenmesi, iş bulma şansı erkeklerden daha az olan kadınların hayatlarını daha fazla etkileyecek. Balıkçıların yüzde 85'i de Asya'da. Balık bittikçe, işsizlik ve yoksulluk artacak. Stokların azalması, balık fiyatlarının artmasına neden olacak ve mafyanın ilgisini bu alana daha fazla çekecek. Türkiye'de olduğu gibi şiddet olayları artacak.

Biliyorum ciddi yasal önlemler alınmaz, kontroller arttırılmazsa bu yazı trolcüleri durdurmaya yetmeyecek. Onlar avlar ama satamazlarsa, yani siz almazsanız iş değişir. Çocuklarımız balık görebilsin diye gözünü feda eden balıkçı sizi çinekop yemekten alıkoyamıyorsa bir de şu yazacaklarımı okuyun. 2008 yılında Sabah gazetesinde çalışırken özel bir haber hazırlamıştım. İstanbul’un tanınmış dört suşi restoranından aldığımız örnekleri İstanbul Üniversitesi İleri Analizler Laboratuarı’nda kontrol ettirmiştik. Suşi yapımında kullanılan ton balıklarının üçünde beklenen değerlerin üstünde arsenik, birinde ise balıklarda kabul edilebilir miktarın altı katından fazla cıva tespit edilmişti. Nedeni her gün denize bıraktığımız milyonlarca ton atık. Belki bu, “gelecek kuşaklardan bana ne” diyenleri biraz olsun düşündürür.

Hamsinin kafası
Bu kadar karamsarlık yeter, yazıya bir fıkra ile nokta koyalım. Bizim balıkçı Temel bir gün trene binmiş karşısına da bir Kayserili oturmuş. Bir süre sonra Temel çantasından bir paket hamsi çıkarmış ve yemeye başlamış. Kayserili dayanamamış, Temel'e “Parası neyse vereyim biraz da bana hamsi ver” demiş. Temel kabul etmiş ama hamsiler de çok değil. “Bak, bu balığın en yararlı tarafı kafasıdır, zihni açar. Ver bana 100 lira kafalarını sana vereyim” diye teklifte bulunmuş. Kayserili kabul etmiş, etmiş ama bir süre sonra kazık yediğini de anlamış ve Temel'e çıkışmış. Temel hemen yanıtlamış: “Uy gözünü sevdiğimin hamsisi, nasıl da çalıştırdı kafanı”.

Ey bu gidişata dur demeyenler. Yakında değil balığın kafası, kılçığını zor bulacaksınız. O zaman kafayı çalıştırsanız da boş, çalıştırmasanız da...