Talebi tahmin etmek yerine yönet

Özgür Gürbüz-Yeşil Ekonomi/11 Mart 2011

Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi (TEİAŞ), 2005 yılında yaptığı talep tahmininde 2011 yılında elektrik talebinin yüksek senaryoya göre 262 milyar kilovatsaat (kWs) olacağını tahmin etmişti. 2011'de Türkiye'nin elektrik talebi 230 milyar kWs'te kaldı. TEİAŞ, 2005 yılında yaptığı tahmininde yüzde 12'lik bir sapma oranıyla yanıldı. Böylesine hareketli bir elektrik piyasasında altı yıl sonrasını bilmek zor, yüzde 12 iyi bir sapma oranı diyenler çıkabilir.

Ekonomik krizin de etkisiyle elektrik talebi 2008 sonunda beklentilerin aksine 198 milyar kWs'te kaldı. Halbuki önceki iki yılın artış oranları yüzde 8'den fazlaydı. 2008'de ise artış hızı yarı yarıya yavaşladı. 2009'da ise eksiye düştü, yani elektrik talebi artmadı, azaldı. Talep tahminlerinin iki ana kıstas üzerinde (büyüme hızı ve nüfus artışı) şekillenmesinden olsa gerek, ekonomik krizin daha ciddiye alınmasından da etkisiyle; kurumun 2009 yılında yaptığı tahmin sonraki yıllar için daha alçakgönüllüydü. 2009 Haziran ayında yayımlanan raporun düşük talep senaryosuna göre brüt elektrik talebinin 2011 yılında 213 milyar, yüksek talep senaryosuna göre ise 215 milyar kWs olacağı belirtilmişti. Gerçekleşen rakam yukarıda da belirttiğimiz gibi 230 milyar kWs oldu. Bu sefer de tam tersi oldu. Gerçekleşen tahmin edilenden azdı.

Bir başka örnek. TEİAŞ'ın Ekim 2010 ayında yayımladığı kapasite tahmini raporunda ise 2011'de elektrik talebinin yüksek talep senaryosuna göre 220 milyar kWs'nin biraz altında kalması bekleniyordu. Yıllık artışın yüzde 5 olması hesaplanıyordu ama artış yüzde 9’u buldu. Görüldüğü gibi elektrik talep tahminlerinde tek sorun zaman aralığı değil. Bir yıl sonraki talebi tahmin etmek bile oldukça zor. Bu yazının amacı da bu, TEİAŞ'la uğraşmak değil. Talebi tahmin etmenin ne kadar zor olduğuna vurgu yapmak.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız'ın 2013 yılı bütçe konuşmasında da vurguladığı gibi, “...belirli bir anda talep edilen en yüksek elektrik enerjisi talebi (puant talep), 2012 Temmuz ayında rekor seviyede bir artışla 39 bin 45 MW'ı gördü. 2011'de en yüksek talep 36 bin 122 MW, 2010'da ise 33 bin 392 MW'tı. Elektrik piyasasını yakından takip eden herkes biliyor ki yaz aylarında artan bu ani talep yükselişlerinin bir numaralı sorumlusu klimalar. Bu da bize şu mesajı veriyor. Tüketim tarzındaki değişikliklerin hızı ve ekonominin seyrindeki belirsizlik, elektrik talebini tahmin etmeyi giderek güçleştiriyor. Türkiye'de giderek daha fazla eve klima kuruluyor. Bir sıcak hava dalgası, elektrik talebini deyim yerindeyse zıplatabilir. Talebi başı boş bırakırsanız tahmin etmek işte bu kadar zorlaşır. Neredeyse imkansızlaşır. Talebi yönetiyorsanız, yönetebiliyorsanız iş başka...

Anahtar kelime de bu; “yönetmek”. Sınırsız talebi karşılamak için hiç durmadan yeni santraller yapmak yerine, ne kadar enerji veya elektrik harcanacağına karar vermeniz gerekir. Peki, ama nasıl? Enerji harcanan her alanda, ulaşımdan sanayiye bir strateji oluşturacaksınız. Hangi sektörlerde olacaksınız, hangi tür ulaşım araçları kullanacaksınız bunları belirlemek zorundasınız. Ülke yönetiyorsanız verdiğiniz lisans ve izinlerle, şirket yönetiyorsanız aldığınız karar ve tedbirlerle talebi şekillendirebilirsiniz. Klima sayısının artmasını istemiyorsanız, konut yapımında standartları klimaya ihtiyaç duyulmayacak şekilde yeniden düzenleyeceksiniz. Petrol fiyatları arttıkça, enerji ithalatına verdiğiniz paradan yakınmayı marifet kabul etmiyorsanız, toplu ulaşımı destekleyeceksiniz. Bireysel araç kullanımını kısıtlayacak önlemleri beraberinde uygulayacaksınız. Hava kirliliği can alıyorsa Çin’in başkenti Pekin’de olduğu gibi her yıl trafiğe çıkacak araç sayısını kısıtlayabilir, kurayla plaka dağıtabilirsiniz. Çok enerji tüketen aletlerin kullanımını yasaklamak, vergilendirmek veya az tüketenleri desteklemek elinizde. Devlet bunun için var.

Sınırsız tüketimi sınırlı kaynaklarla karşılayamazsınız ama tüketimi sınırlayarak sorunu çözebilirsiniz.

Nükleer karşıtları Japonya'yı uyarmıştı

Özgür Gürbüz-BirGün/10 Mart 2013

Arşiv bir gazetecinin her şeyidir. Yarın, Fukuşima Nükleer Santrali'nde meydana gelen kazanın ikinci yıldönümü. Fukuşima'yla ilgili elimde neler var diye arşivime baktım. 27 Ekim 2007'de Japonya'nın saygın gazetelerinden Asahi Şimbun'da çıkan uzun bir editoryal yazı gözüme ilişti. Yazı şöyle başlıyor: “Bilim insanlarına göre gelecek 30 yıl içinde Tokai bölgesinde büyük bir deprem olma olasılığı yüzde 87. Öngörülen depremin merkezinde yer alan Hamaoka Nükleer Santrali'nin yakınında oturanlar santralin böyle bir depreme dayanamayacağı gerekçesiyle mahkemeye başvurdu. Şizuoka Bölge Mahkemesi santralde deprem karşıtı tüm önlemler alınmış gerekçesiyle bu itirazı reddetti.
Fukuşima Daiçi Santrali-Foto: UAEA

Gazetedeki yazıya göre yerel halk, mahkemenin kararından memnun kalmamış. Santralin, sekiz şiddetinde bir depreme dayanacağı açıklamalarına güvenmiyorlar. 31 yaşındaki reaktörün korozyon gibi birçok nedenden dolayı eskimiş olacağını öne sürüyorlar. Mahkeme bu argümanlarını ciddiye almış ama düzenli kontrollerin nükleer santralin güvenilirliği için yeterli olacağını söyleyip, konuyu kapatmış. Nükleer santrallerin depreme dayanmayacağını iddia edenler iki noktaya dikkat çekiyor. Birincisi, depremin şiddeti çok büyük olmasa bile yüzeye yakın gerçekleştiğinde ciddi hasar verme olasılığı, ikincisi de Japonya'da henüz keşfedilmemiş aktif fay hatlarının bulunması.

Yazının sonunda ise okurken tüylerimi diken diken eden şu cümleler var. “Nükleer santrallerin depreme dayanıklılığı tartışması henüz bitmedi. Hükümet ve enerji şirketleri bu mahkeme kararına dayanarak rahatlayamazlar. Aksine, ülkedeki tüm nükleer santrallerin büyük bir depreme dayanacaklarını biran önce garanti etmeliler.

Görünen o ki, Fukuşima'dan 4,5 yıl önce Japonya'da nükleer santral karşıtları geliyorum diyen tehlikeye karşı hükümeti uyarmış. Büyük bir deprem olursa nükleer felaket kaçınılmaz demişler.  Uyarmış ama bugün de olduğu gibi, nükleer endüstrinin etkisi altındaki medya ve hükümet kılını kıpırdatmamış. Gazeteciler açık seçik yazmışlar, bilim insanları rakamlarla uyarmış, büyük bir deprem olursa sonucu nükleer felaket olur demişler. Üstüne, halk mahkemenin yolunu tutmuş. Hükümet dinlememiş, nükleer endüstri iplememiş, mahkeme es geçmiş. Belki de ülkedeki nükleer santralleri çok önceden kapatıp, Fukuşima'yı önleme şansını ellerinden kaçırmışlar.

Gelelim bizim memlekete. Bizde şu sıralar bir nükleer tiyatro oynanıyor. Oyunun metninden kısa bir alıntı sizlere:

Yaşamspor: Mersin Akkuyu'da nükleer santral olmaz. Burada fay hattı var. Akdeniz'de yeterli sismik araştırma da yapmadınız, geçmişte burada tsunami bile oldu. Fukuşima'yı unutmayın!
Atomspor (Rus aksanıyla): Dünyanın en güvenli nükleer santrallerinden biri olacak, 9 şiddetinde depreme dayanacak.
Yaşamspor: Rusya'da 9 şiddetinde deprem oldu mu, bu şiddette depreme dayanmış bir nükleer santraliniz var mı?
Atomspor: (Yutkunur  ve başını havaya kaldırır, başka yöne bakar).
Yaşamspor: Zemin etütlerini bitirdiniz, neden sonuçları açıklamıyorsunuz, bağımsız kuruluşların incelemesine neden izin vermiyorsunuz?
Atomspor: Iıım, bakın, santralin yanında insanlar yüzüyor.
Yaşamspor: Nükleer santral pahalı ve tehlikeli, Türkiye'nin elektrik üretmek için onlarca farklı seçeneği varken bu ısrar neden?
Atomspor: Tüpgaz da patlıyor...
Yaşamspor: Nükleer atıklar ne olacak?
Atomspor: Satarsınız, iyi para yapıyor.

Nükleer karşıtlarını ciddiye almamanın sonucunu yukarıda alıntı yaptığım yazı çok iyi anlatıyor. Bugün Fukuşima eyaletindeki çocuklar düzenli sağlık taramalarından geçiriliyor. 21 Ocak 2013 tarihinde açıklanan sağlık taraması sonuçları, 95 bin çocuğun yüzde 44'ünde tiroid anormallikleri olduğunu göstermiş. Mali hasarın ilk 10 yıl içinde 250 milyar doları bulacağı söyleniyor. Japon ekonomisi belki de en kötü günlerini yaşıyor. Ülkedeki 50 nükleer reaktörün 48'i kapalı. 160 bin kişi evlerini terk etmek zorunda kalmış. Nükleer enerjiye güvenmenin bedeli çok ağır oldu. Şirketler bir yolunu bulup paçayı kurtarıyor ama insanlar ve doğanın kaçacak yeri yok.

Bu yazı, nükleer karşıtlarını, “bunlar bir şeyden anlamayan çiçek-böcekçiler” diye hiçe sayanlara armağanım olsun.

Milli Çevre Muhabiri Andı

Özgür Gürbüz-BirGün/7 Mart 2013

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan önceki gün gazetecileri uyardı. “Gayri-milli medya” olmayın dedi. Bazı gazete ve siyasi partilerin “milli” olmadıklarını da sözlerine ekledi. Bildiğiniz gibi her şeyin başı eğitim. Gazeteciyi, politikacıyı yıllarca başıboş bırakmışsın. Gerekli eğitimi vermediğin gibi, zamanı gelince dinlendirmemişsin şimdi şikayet ediyorsun. Bu olmaz. Her şeyin başı eğitim.

Kendi alanımdan bir örnek vereyim. Milli çevre muhabiri yetiştirmek için işe iletişim fakültelerinden başlamak lazım. Öyle detaylı bir müfredata da gerek yok. Ne de olsa çevre haberleri kıyıdan, köşeden görülür. Gazetecilerin beyinlerine kazınacak bir andımız olsa yeter. Ben bir örnek hazırladım. İletişim fakültelerinde haftada bir okutulsa, ezberi zorunlu kılınsa sorun hallolur. İşte andımız…

Ben, milli çevre muhabiri olduğumda,
Gazetecilik yaşamım boyunca doğanın sadece yerlisini koruyacağım.
Papatyanın sadece bu toprakta yetişenini,
Ayının sadece anladığım dilden böğürenini,
Derenin sadece başı sonu bu ülke sınırları içerisinde akanını haber yapacağım.

Ben, milli çevre muhabiri olduğumda,
“Milli ekosistemimizi” istila eden yabancı türlerle hayatımın sonuna kadar mücadele edeceğim.
Nükleer, kimyasal atıklar komşu ülkelere gizlice veya alenen götürülürse sesimi çıkarmayacağım.
İnsanları kanser yapan etkiler milli sanayimizden geliyorsa görmezden geleceğim.
Başta küresel ısınma olmak üzere, içinde “küresel”, “global”, “evrensel” geçen hiçbir çevre haberine imza atmayacağım. 

Ben, milli çevre muhabiri olduğumda,
Tarihi eser yağması ecdadın eserleriyle ilgili değilse gözlerimi kapayacağım; gerekirse ecdadın eserleri olsa da aynısını yapacağım.
Madenler ve taş ocakları milli sermaye tarafından işletiliyorsa sökülen ağaçlar zaten yaşlıydı diye yazacağım.

Sel baskını ve deprem gibi afetlerde “takdir-i ilahi” manşeti atacağım.
Park, bahçe gibi “boş alanların” ekonomiye kazandırılması için çalışacağım.
Sokaktaki kedi ve köpekleri canavar gibi gösteren fotoğraflar çekeceğim.
Vejetaryenliği dış mihrakların halkımızı bir deri bir kemik bırakma oyunu olarak yazacağım.

Rantın önündeki engellerin aşılması için gerekirse çimenleri ellerimle yolacağım.
Termik santrallerin kül barajlarında, “külden kale” yapan çocukları fotoğraflayacağım.
Olmadık yerlere dikilen AVM’lerin, TOKİ binalarının fotoğraflarını montajlayıp, yeşil renkte basacağım. Etrafına ağaçlar ekleyip kolajlayacağım.

Bunlar da yetmezse,

Çevre denen illetin ve çevreci denen musibetin kökünün kazınması için her türlü gayreti göstereceğime ve ölümü bile göze alacağıma, milli çevre muhabiri olarak şerefim ve namusum üzerine and içerim.

İstanbul Pekin'e benzer mi?

Özgür Gürbüz-BirGün/3 Mart 2013 

Pekin'de otomobiller bisikletlerin yerini alıyor-Foto: O.Gurbuz
Pekin'de 20 milyon kişi yaşıyor. Yaşıyor ama nefes almakta zorlanıyor. Geçen hafta kenti ziyaret eden kum fırtınası işleri daha da zorlaştırdı.  Pekin'de yaşarken kum fırtınası görmüşlüğüm var. Gökyüzünün kaybolması nasıl tarif edilir bilemiyorum ama öyle bir şey bu fırtına. Kum fırtınaları Pekinlilerin yabancı olduğu bir konu değil, hava kirliliği de ancak bu yıl nefes almakta zorlanır oldular. Öyle ki, Komunist Parti'nin yayın organı “Halkın Günlüğü” bile duruma isyan etti.

1 Mart Cuma günü Pekin'de, PM 2,5 yoğunluğu (çapı 2,5 mikron veya daha küçük olan ve akciğerlere nüfuz edebilen havadaki parçacıklar) metreküp başına 469 mikrograma ulaştı. Dünya Sağlık Örgütü bir gün boyunca maruz kalınacak miktarın metreküp başına 25 mikrogramı geçmemesi gerektiğini söylüyor. 469 bir şey değil, Pekin'in bazı bölgelerinde 600 mikrogram görüldü. Kabaca söylersek sınır değerin 20-25 katı bir hava kirliliğinden bahsediyoruz.

Hava kirliliğin iki ana kaynağı var. Endüstri ve ulaşım. 20 milyon kişilik kentte belediye metro ağını her geçen gün genişletiyor ancak araç sahipliği uçak hızıyla artıyor. Kentte 5 milyon 200 binin üzerinde araç var. Sadece 2010 yılında başkentte yola çıkan yeni araç sayısı 750 bin civarındaydı. 2011'de yerel yönetim duruma el koydu ve plaka dağıtımını kurayla yapmaya başladı. Otomobil almak için paranız olabilir ama önce şansınız olacak. 2012'de yola çıkan yeni araç sayısı, kura çekimi nedeniyle 173 bine düştü. Kentte tek-çift plaka uygulaması olduğunu da hatırlatalım. Kurada şansınız yaver gidip otomobilinize plaka alsanız bile, her gün o otomobili sürme şansınız yok. Yerel yönetimin şimdiki hedefi ise araçların egzoz emisyonlarını düşürmek. Pekin'de Avro 5 standardına yakın Çin 5 standardına sahip olmayan araçların satışı Cuma gününden itibaren yasaklandı. 2016'dan itibaren de Çin 6 standardı mecburi olacak. Otomobil üreticileri ayakta, birçoğunun elinde bu standartlara uyan araç yok. Pekin gibi dev bir pazarı terk etmek zorunda kalabilirler. Ulaşımda petrolün, endüstride ise kömürün rolünü unutmamak lazım. Elektrik üretimi ve sanayi kaynaklı hava kirliliğinde kömür kullanımı ana neden.

Nereden nereye! Çin'in ihracata yönelik ekonomik modelinin sürdürülebilir olmadığını anlayan merkezi yönetim iç tüketimi artırmak ve ekonomik büyümeyi sürdürmek için bireysel tüketimi artırmayı planlamıştı. Formül buydu. Ekonomik krizde büyüme hızının düşmemesinin ardında yatan nedenlerden biri de bu. Aynı bizde olduğu gibi. Çin'de kapağı şehre atıp, düzenli maaş alan herkes şimdi ev ve araba almaya çalışıyor. Bu aynı zamanda bir statü göstergesi haline geldi. Bisikletle dolu Pekin caddeleri otomobillerle doldu. Doldu ama önce trafik tıkandı sonra hava karardı. Şimdi başta Pekin olmak üzere her büyük kent aynı sorunlarla boğuşuyor. Artan nüfus, trafik ve hava kirliliği gibi sorunlarla...

İSTANBUL'DA 3 MİLYON ARAÇ
Türkiye çoğu zaman Çin'le kıyaslanıyor. Büyüme modeli ve hızı benzerlikler taşısa da arada belirgin farklar var. İstanbul ve Pekin'i ele alalım. Pekin'de yeni kurulan mahallelerde çarpık kentleşme daha az. Parklar, geniş caddeler göze çarpıyor. Toplu ulaşım da daha iyi durumda. Pekin'de mevcut metro hattının uzunluğu 442 km. 16 hat, 261 istasyon var. İstanbul'da hafif metroyu da saysanız 50 km'lik bir metro hattından bahsediyoruz.

İstanbul çarpık kentleşme için okullarda örnek gösterilebilir. İstanbul'un merkezinde, mezarlıklar dışında yeşil alan kalmadı. Bir de otoyol kenarları var. Taksim için cennet sayılabilecek Gezi Parkı bile rantın izniyle katledilmek üzere. Park deyince belediyenin aklına ağaç değil 'otopark' geliyor. Nasıl gelmesin? İstanbul'da araç sayısı 2 milyon 906 bin. Pekin'dekine yakın. İstanbul'un nüfusu ise 13 milyon; 7 milyon daha az. İstanbul bugün Pekin gibi bir hava kirliliği kriziyle karşı karşıya kalmıyorsa bunu iklime, coğrafi konumuna borçlu. Ağır metal kirliliği gözle görülmediği için o konu da es geçiliyor. Bu daha ne kadar böyle sürer bilinmez. Şehrin iki yakasını bir araya getirecek raylı sistem, Marmaray bitmeden, otomobiller için bir başka tüp geçit planlayanlar Pekin'den ders çıkarmalı. Halkın tüketim tercihlerini belirlemek her zaman yöneticilerin elindedir. Yüksek vergiler, iyi bir toplu ulaşım ağı, düzgün kentler hava kirliliğini önleyebilir, otomobil sevdasının önüne geçebilir. Enerji ithalatında aslan payının doğalgazda değil petrolde olduğunu hatırlatalım. Bu saçma ekonomik büyüme modelinden vazgeçmenin zamanı geldi. O sizden vazgeçmeden.

NÜKLEER KARŞITLARI SOKAKTA
Bulgaristan'ın Belene nükleer santralini yapmaktan vazgeçmesi geçen haftanın haberiydi. Bizim medyamız pek oralı olmadı. Hükümet korkusu mu, gazetecilik bilmemek mi yoksa Rus şirketin reklam pastası mı kestirmek zor. Almanya, Japonya, İsviçre, İtalya derken komşu Bulgaristan da nükleere hayır dedi. Mersin'e nükleer santral kurmak isteyen Rus şirketi Rosatom da bir açıklama yaptı ve bu yıl başlayacak inşaatın 2015'e kaldığını söyledi. Nükleer enerji miladını doldurdu, boşa kürek çekmenin anlamı yok. Mersin projesi de öyle ya da böyle iptal olacak. Ekonomik gerekçeler ve siyasi konjonktür nükleerin aleyhine. Nükleer enerjiyi ülkeden şutlamak için şimdi tek gereken halkın sahaya inmesi. Tüm dünyada bu iş böyle oldu. İstanbul Nükleer Karşıtı Platform da bunu yapıyor. Fukuşima'nın ikinci yıldönümünde, Galata Köprüsü'nde el ele vererek nükleere karşı bir insan zinciri yapacaklar. 10 Mart Pazar günü saat 12:00'de. Ben zincirin bir ucundan tutmaya gidiyorum. Hormonlu domates gibi çocuklarınız olsun istemiyorsanız siz de gelin.