Çernobil ve Nükleer Enerji Gerçeği (Yazı Dizisi - 3 gün)

Özgür Gürbüz
Bu yazı dizisi, Birgün Gazetesi'nde 27-28-29 Nisan 2007 tarihlerinde yayımlandı.

 
Aradan geçen 21 yıla rağmen, tarihin en büyük nükleer kazasının ardından temizlik çalışmalarına katılan 800 bin kişinin akıbeti hala bilinmiyor. Tasfiyeci adı verilen ve çoğu asker olan bu 800 bin kişiden, 25 bininin öldüğü, 70 bininin sakat kaldığı Sovyetler Birliği dağılmadan önce elimize ulaşan tek resmi bilgi. Bazı bağımsız kaynaklar ise ölü sayısının toplam 60 bin ve sakat kalanların ise 165 bin olduğunu söylüyor. Tasfiyecilerin bir kısmı hala Çernobil kazasının sonuçlarına katlanmak zorunda olan Ukrayna, Belarus ve Rusya’da yaşıyor. Bir kısmı da, kazadan sonra ölen insan sayısının tam olarak hesaplanamaması için bilerek gönderildikleri eski Sovyetler Birliği’nin değişik ülkelerindeler           ya da çoktan öldüler.
Çernobil Kasabası’nın merkezindeki itfaiye müfrezesinin tam önünde, 4 numaralı reaktördeki patlamaya müdehale eden itfaiyeciler adına dikilen bir anıt var. O anıtta, “Dünyayı kurtarmak için öldüler” yazıyor. 26 Nisan 1986 yılında, sabah bir buçuğa doğru kontrolden çıkan ve patlayan reaktördeki yangını söndürmek için alevlerin içine atlayan bu insanlar için söylenebilecek tek cümle bu olsa gerek. Tam 1800 uçuş yapan helikopterlerin 5 bin tona yakın kum ve kurşunu yangını söndürmek için reaktörün tepesine boşalttığını da söylersek sanırım bu kazanın büyüklüğü hakkında doğru bir fikir vermiş oluruz.
Çernobil’in sonuçları, nükleer santral planlarını etkilediği için saklanıyor
Kazanın ilk anında yaşananlar tam bir trajedi olsa da, içindeki radyasyonun havaya ve toprağa bulaşmasıyla etki ettiği alan ve tehdit ettiği insan sayısı da arttı. İlk olarak 27 Nisan’da, santrale 3 kilometre uzakta olan Pripyat Kasabası’ndaki 45 bin kişi başka bölgelere göç ettirildi. Bugün bilebildiğimiz, toplam 400 bin kadar insanın başka bölgelere göç ettirildiği. Radyoaktif bulutlar, Rusya, Belarus ve Ukrayna’da 7 milyon insanın yaşadığı bir alanı etkiledi. Daha sonra ise hepimizin bildiği gibi rüzgarların etkisiyle neredeyse tüm dünyaya yayıldı. Edirne ve Karadeniz’de yağan yağmurların da etkisiyle toprağa ve suya karıştı. Mayıs başında Edirne derken Karadeniz ve tüm Türkiye bu bulutlardan nasibini aldı.
Geçen yıl Türk Tabipler Birliği ve Hopa Belediyesi’nin yaptığı ortak çalışma gerçekleri gözler önüne serdi. Hopa’da son 3 yılda meydana gelen ölümlerin yüzde 47’sinin nedeni kanser olarak açıklandı. Ama bu rapor da görmezden gelindi aynı, kazanın olduğu yıl çayda bulunan radyasyonun görmezden gelindiği gibi. Zamanın Başbakanı Turgut Özal, “Radyoaktif çay daha lezzetlidir” derken dönemin Sanayi ve Ticaret Bakanı Cahit Aral, “Biraz radyasyon iyidir” gibi halkı rahatlatacak açıklamalar yapıyor, televizyon karşısında çay içiyorlardı. O zaman Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun başında olan Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre de, çaydaki radyasyonun tehlikeli olmadığını söylüyor, bir yandan da yaptıkları analizlerde yüksek seviyede radyasyon bulan ODTÜ Kimya Bölümü’nden Dr. Olcay Birgül, Dr. İnci Gökmen ve Biyoloji Bölümü’nden Dr. Aykut Kence’nin hazırladığı raporun basına sızmasından dolayı rektör Mehmet Gönlübol’a hiddetli bir mektup yazıyordu. “Çayda Radyoaktivite Ölçümleri” adlı raporda, 1985 tarihli bazı Çay Çiçeği paketlerinde yüksek radyoaktiviteye rastlandığı belirtiliyor, bulunan oranların bildirilen yüzde 3’ten çok daha yüksek olduğu ve yüzde 65’leri bulduğu açıklanıyordu. Bilinen eşik değerleri geçmek için her gün bu çayla demlenmiş 5 bardak “tavşan kanı”na ihtiyacınız vardı. Kaldı ki raporda da belirtildiği gibi radyasyonda eşik değer yoktu ve temel amaç mümkün olan en az radyasyona maruz kalmak olmalıydı. Raporu hazırlayanlar hamile kadınlar ve çocukların daha az çay içmeleriyle başlayan bir dizi öneride bulunuyordu ama sorumluların sesi daha gür çıkıyordu. Zaten bir süre sonra böyle raporlar hazırlamak ve sunmak da kontrol altına alındı; YÖK işbaşındaydı. Radyasyonla ilgili sorularınızı artık malum yetkililere sormak zorundaydınız ama aldığınız yanıtlar pek tatmin edici olmuyordu. Hele de radyasyon düzeyleriyle ilgili rakamları sorarsanız şöyle yanıtlar alabiliyordunuz: “Radyoaktiviteyi bilmeyen halkım rakamı ne yapsın? Çernobil’le ilgili olarak benden başka kimsenin konuşmaması için emir verdim. Ben Osmanlı devlet geleneğinden geliyorum ve bu hiyerarşi anlayışını benimsiyorum”. (Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre, 6 Haziran 1986 TAEK Başkanı)
Greenpeace’in 1996 yılında yayınladığı raporda da açıkça ortaya konduğu gibi radyasyonlu çayı halka içirmenin tek yolu, “temizdir” demek değildi. İlginç yöntemler ortaya çıktı. Örneğin harmanlama tekniği; 1985 yılı çaylarıyla yeni hasat edilmiş çaylar harmanlanıp yeniden paketleniyordu. Sözümona radyasyon seviyesinin düşürüldüğü söylenen bu teknik tam tersine, tüm çayları kirletiyor ve herkese radyasyonlu çay servisi yapıyordu. 30 Aralık 1986’da, 58 bin ton çayın gömülmesi için karar alındı ancak bu karar ancak Ocak 1998 yılında Resmi Gazete’de yayınlandıktan sonra yürürlüğe girdi. Depolarda bekleyen çaylar kaçırıldı. Dere kenarlarında bekletilenler suya, yakılan çaylardan çıkan radyoaktivite havaya karıştı. Yakma seçeneğinden vazgeçildi ancak tüm bu kargaşada 130 bin ton çay tüm Türkiye’ye afiyetle içirildi.
O gün, çaydaki, topraktaki ve havadaki radyasyonu saklamanın tek bir nedeni vardı. Türkiye’ye nükleer santral kurulmak isteniyordu ve nükleer enerjinin maskesini düşüren bu kazanın etkilerinin tam olarak bilinmesi nükleer lobinin işine gelmiyordu. Geçen yıl Hopa’da açıklanan raporun görmezden gelinmesi ve Karadeniz insanıyla adeta alay edercesine, çığ gibi artan kanser vakalarını sigaraya ya da insanların psikolojilerine bağlamanın ardında da aynı neden var. AKP Hükümeti, kolları sıvamış, nükleer lobiye Türkiye’de uygun bir yuva bulmaya çalışıyor. Böylesine büyük ihaleler gündemde olduğu sürece, binlerce insanın önemsiz hayatlarını konu alan raporların tabi ki değeri olmayacak. Çünkü işin ucunda büyük paralar diğer tarafta ise ucuz hayatlar var. 
Nükleer enerji geri mi geliyor?
Amerika’daki Üç Mil Adası ve ardından meydan gelen Çernobil kazası nükleer endüstriye büyük bir darbe vurdu. O güne kadar pek konuşulmayan, atık sorunu, gerekli güvenlik önlemleri alınsa bile sıfıra indirilemeyen büyük risk ve elektrik üretim maliyetleri daha dikkatli incelenmeye başlandı. Bu ince hesapların ardından yeni siparişler iptal edildi ve birçok ülke arka arkaya nükleer santrallerini kapatma kararı aldı. 103 reaktörü olan ABD’de 1978 yılından sonra yeni bir sipariş olmadı. Hatta 1973 yılından sonra alınanlar da tamamlanmadı. Bugün söylenenin aksine, en başta gelişmiş ülkeler nükleer enerjiden vazgeçti. Avusturya tek reaktörü Zwentendorf’u (Siemens yapımı) 1978 yılında hiç çalıştırmadan kapattı. Bugün Avusturya elektriğinin % 70’ten fazlasını yenilenebilir enerjiden sağlıyor. Hiç nükleer santral kurmayan Norveç’te bu oran daha da yukarıda. İtalya, 4 reaktörünü de kapattı. İsveç’te referandum sonuçları uygulanmaya başlandı. 1999’da Barseback I, Haziran 2005’te ise Barseback II kapatıldı. 
11 Mayıs 2005’te, Almanya’da Obrigheim(357MW) reaktörü kapatıldı ve nükleer enerjiden vazgeçme yönünde alınan karar uygulanmaya başlandı. Bu reaktörü Stade(672MW) izledi. Bir sonraki durak ise bu yıl kapatılacak olan Biblis A(1225MW) reaktörü. İspanya 30 Nisan’da Jose Cabrera santralini kapatarak çalışır reaktör sayısını 8’e indirdi. 7 nükleer santrali olan Belçika, santrallerini en fazla 40 yaşlarına kadar çalıştırmayı ve daha sonra kapatmayı kabul etti. 2025 yılında Belçika’da nükleer santral kalmayacak. İngiltere’de ise şu andaki durumda bir değişiklik olmazsa aynı tarihte sadece 1 santral çalışıyor olacak. Halihazırda 1 adet reaktörü olan Hollanda’da yeni reaktör yapmama kararı aldı. Avrupa’da 1989 yılında 172 olan reaktör sayısı şu anda 145’e düşmüş durumda. Tüm bu kararlar, küresel ısınma yüzünden kömür ve doğalgaz santrallarından da kurtulmaya çalışan bu ülkelerde hala değişmedi. Zaten, yaşlanan reaktörlerin yenilerinin yapılması yönünde bir karar alınsa bile nükleer enerjinin düşüşü engellenecek gibi gözükmüyor. Nükleer santraller ilk yatırım maliyetlerinin pahalı olması, en erken 8-10 yılda inşa edilmeleri, nükleer atık sorunun halledilememiş olması nedeniyle enerji sektörü tarafından çok sevilen bir seçenek değil. Buna, inşaat sırasında çıkan gecikmeler, kamuoyu baskısı ve rüzgar, güneş, biyokütle ve küçük hidro gibi yenilenebilir enerjilerin önelemez yükselişi de eklenince nükleer lobi gözünü bu hesapların daha fazla kapalı kapılar ardında yapıldığı Türkiye gibi ülkelere dikiyor. Yapılan tüm bu propagandaya rağmen ükleer enerjinin çaresizliğini en iyi, Uluslarararası Enerji Ajansı’nın, Dünya Durum Raporu 2006’daki tahmini özetliyor. Elektrik enerjisi üretiminde nükleerin %16 olan bugünkü payı 2030’da %10’a gerilerken, hidroelektrik hariç tutulmasına rağmen yenilenebilir enerjinin %2 olan payı, %7’ye çıkıyor. Nükleer karşıtlarına inanmayanlar bakalım UEA’ına inanacaklar mı?


Nükleer enerji ucuz mu?
Çoğu kez unutulan bir gerçek nükleer enerji santrallerinin radyoaktif atıkları saymazsak ürettiği tek şeyin “elektrik enerjisi” olduğu. Nükleer santrali olan bir ülkenin aya gideceği masallarıyla nükleer mühendis yetiştirildiği ülkemizde, bu da pek konuşulmayan acı bir gerçek. Nükleer santrallar da aynı, hidroelektrik, doğalgaz, kömür ve rüzgar santralleri gibi elektrik üretiyor. Bu nedenle de atlanılan önemli nokta nükleer santrallerin diğerlerine göre ne kadar ucuza ya da pahalıya elektrik ürettiği.
Bugün, bir kömür santrali ya da doğalgaz santralinde üretilen 1 kilovatsaat elektriğin kaça malolduğu, yakıtın fiyatına, işletme giderlerine, santralin verimliliğine ve ilk kuruluş maliyetine bağlı olarak değişir. Çevre bilinci gelişmiş bazı ülkelerde bu hesaplara “harici maliyetler” ya da “çevresel/toplumsal maliyetler” de katılır. Bugün çok konuşulan karbon vergileri de aslında bu tür bir hesaplamanın sonucu. Örneğin Yatağan termik santrali yüzünden etrafındaki zeytin ağaçları zarar görmüşse, bu ağaçlardan normal şartlarda elde edilmesi beklenen gelir santralin maliyet hesaplarına eklenir. Böylece gerçek maliyetler hesaba katılmış olur. Kyoto Protokolü’nün iklim değişikliği için önerdiği mekanizmalardan biri olan “Emisyon Ticareti” de benzer bir mantıkla çalışır. Bu maliyetlerin hesabı nükleer santrallerde gerçekten çok zor. Nükleer sızıntı ya da kazanın getireceği toplumsal maliyetlerin hesaplanamayacak kadar büyük olması, santrallerden çıkan ve binlerce yıl radyoaktif kalan atıkların ekonomik külfetinin nasıl hesaplanacağının bilinmemesi ekonomistleri oldukça zorlayan konular. Tüm bu belirsizlikler nükleer santrallerin maliyetlerini hesaplamayı zorlaştırsa da, daha kolay hesaplanabilir verilerle yapılan araştırmalar bile nükleer enerjiye neden eskisi kadar sıcak bakılmadığını ortaya koymaya yetiyor. 



2003 yılında Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nün (MIT) “Nükleer Enerjinin Geleceği” raporu aslında nükleer enerjinin hangi koşullarda diğer kaynaklarla başedebileceğini araştırmak için yapılmış bir anlamda “taraf” bir çalışma. Nükleer santraller için ilk yatırım maliyetlerinin 1 kilovatlık kurulu güç için 2000 dolara düşmesi ve işletme-bakım giderlerinin üretilen her kilovatsaat için 1,5 sent olması durumunda ortalama maliyetin ne olacağı araştırılmış. Burada unutulmaması gereken, Finlandiya’da kurulan reaktöre verilen ve damping yapıldığı gerekçesiyle AB içinde mahkemelik olan santralin bile ilk yatırım maliyetinin 1 kilovat için 2310 dolar olduğu ve bu rakamın da, daha inşaatın 18 ayında yaşanan aksilik sonucunda şimdiden 3000 doları bulduğudur. Tüm dünyaya en modern nükleer reaktör olarak lanse edilen bu modelin inşaasının şimdiden 18 ay geciktiğini de belirtmek lazım. Yine, bilinen en ucuz işletme ve bakım giderlerinin de çalışmadaki iyimser rakamın üsütünde, 2 sent civarında olduğunu da anımsamakta fayda var. Bu hesaplamada biraz önce bahsettiğimiz çevresel maliyetler yer almazken, atıklar ve sökümle ilgili maliyetler de hesap dışı bırakılmış. Nükleerle karşılaştırılan doğalgazın ise fiyat artışı gözönüne alınmış. İşte tüm bu nükleerin lehine yapılan tahminlere rağmen, nükleer santraller 25 ve 40 yıl çalıştıkları varsayılan iki senaryoda da kömür ve doğalgaz (yüksek fiyat senaryosu bizim ödediğimiz miktara yakın) santrallerinden pahalıya elektrik üretiyor.


25 yıl
40 yıl
Nükleer santral
7,9 sent
7,5
Kömür santrali
4,8
4,6
Doğalgaz santrali
5,5
5,7
Future of Nuclear Power, MIT

Nükleer enerji oldukça uzun deneyimleri olan ülkelere baktığınızda bu ekonomik tablonun ne kadar doğru olduğunu görebilirsiniz. Bugün örnek gösterilen Fransa’nın elektrik şirketi EDF’in nükleer santral kaynaklı borcu 30 milyar doları aşmıştır. Bir devlet politikası olarak 1973’teki petrol krizinden sonra benimsenen nükleer enerji politikası sonucu Fransa bugün bir Türkiye kadar, 40 bin MW’lık fazla güce sahiptir. Diğer ülkelere maliyetine elektrik satarak zararını kapamaya çalışan Fransa’da bazı nükleer santraller hafta sonları kapatılıyor. Çünkü elektrik ihraç edilen komşu ülkelerin sanayi tesisleri hafta sonu elektrik talep etmiyor! Bugün 59 nükleer santrali olan Fransa ile 17 santrali olan Almanya’da elektrik fiyatları aynı seviyelerde seyretmektedir ama Türkiye’de açıklama yapan kimi yetkililer hala 2 sent’e elektrik üretildiğini iddia ettikleri nükleer santralleri hayata geçirmeye çalışmakta. Eğer Türkiye bundan sonraki enerji politikalarını nükleere dayandırma niyetindeyse, doğalgazdan sonra ikinci bir krizin de nükleer enerji yüzünden yaşanacağı açık. Kanada’da son 50 yılda nükleer endüstriye verilen sübvansiyonların miktarı 17,5 milyar doları bulmuş[1]. Türkiye’de herkes pahalı elektrikten yakınır ama bir yandan da nükleer enerji gibi ülkeleri finansal bataklığa sürükleyen seçeneklere sübvansiyon verilmesi söz konusu olmasına rağmen sesini çıkarmaz.

Yenilenebilir enerji kaynakları ve enerji verimliliği
Bugün bahsi geçen yenilenebilir enerji kaynakları içinde rüzgar enerjisinin kilovatsaat maliyetleri 4-6, hidroelektriğin 3-7, jeotermalin 4-7, biyokütlenin ise 5-12 sent arasında[2]. Bu maliyetler ülkeden ülkeye görede değişmekte. İşçiliğin ucuz olduğu ya da rüzgarın Türkiye gibi kuvvetli ve düzenli olduğu ülkelerde maliyetler daha da aşağıya iniyor. Bozcaada rüzgar santrali yüzde 40’lara varan kapasite faktörüyle Almanya ortalaması olan yüzde 20’lerin çok daha üstünde bir verimliliğe sahip. Bugün Almanya’da 20 bin MW’ın üstünde rüzgar kurulu gücü varken Türkiye’de bu rakam 50 MW’a ancak gelebildi. Yenilenebilir enerji kaynakları, enerjinin startejik araçlardan biri olarak benimsendiği günümüzde, gerek teknolojisi gerek yakıta ihtiyaç duymayışıyla dışa bağımlı kaynaklara göre önemli avantajlara sahip. Bir başka avantaj ise istihdam yaratması. Bugün sadece Almanya’da yenilenebilir enerji kaynaklarında çalışan insan sayısı 220 binlere yaklaştı.
Almanya'da hali hazırda 20 bin 622, İspanya'da 11 bin 615, ABD’de 11 bin 603, Danimarka'da 3 bin 136 ve Portekiz, İtalya ve İngiltere’de 2 bin MW civarında kurulu güçler var. Almanya tek başına Türkiye'nin tüm enerji santrallerinin sahip olduğu kurulu gücünün yarısına yakın rüzgar gücüne sahip. Türkiye'de 2020 yılına kadar kurulması gerekli denilen 2-3 nükleer santralin sağlayacağı elektrik enerjisini rüzar enerjisinden daha ucuza ve çok daha kısa bir sürede sağlamak mümkün. Almanya’da 2006 yılında eklenen rüzgar kurulu gücü 2 bin 233 MW. Nükleer enerji için bu, hayal bile edilemeyecek bir hız ve eğer acil enerji yatırımlarıyla korkutulan halka ciddi ve hızlı bir çözüm önermek istiyorsanız bunun adı nükleer değil rüzgar olmalı.
Bugün gerek “iklim değişikliği”nin önüne geçmek gerekse temiz bir çevrede yaşayabilmek için yenilenebilir enerji kaynaklarına geçmek, daha az tüketmek ve enerji verimliliğini ciddiye almak çok önemli. Türkiye enerji savurganı bir ülkedir. Resmi rakamlar , kayıp kaçak oranının %20 civarında olduğunu gösteriyor. OECD ortalaması ise sadece %7'dir. Türkiye bir güneş ülkesi olmasına rağmen gerek yalıtım, gerek plansız yapılaşma ve yanlış yapı malzemelerinin kullanılması yüzünden, Türkiye'de bir evin ısınması için Almanya'dan 6 kat fazla enerji harcanıyor. Beş kat az enerji harcayan ve 10 yıl daha uzun ömürlü olan verimli ampullerin kullanımı için bile bir kampanya veya teşvik yok. Halbuki Türkiye'nin en büyük ve bağımsız enerji kaynağı, enerji verimliliği ve tasarrufu için yapacağı çalışmalar olmalı. Bugün Gayri Safi Milli Hasıla’da 1000 Avro yaratmak için Türkiye 450 kilogram civarı petrol harcamak zorunda. Almanya aynı katkıyı 158 kilo eşdeğeri petrol, enerji savurganı ABD bile 313 kilogram ile sağlayabilmektedir. Üstelik tüm dünyada “enerji yoğunluğu” dediğimiz bu kavram giderek aşağıya çekilirken Türkiye neredeyse yerinde saymış ama pahalı petrol ve doğalgaz fiyatlarından yakınmayı sürdürmüştür. Öyle ki, yürürlükte olan yenilenebilir enerji yasasını BP, Shell ve Amerikan Enerji Ajansı’nın görüşünü alarak[3] aylarca bekleten Ali Babacan bile bugün cari açığın büyümesinde pahalı petrol fiyatlarının etkili olduğundan yakınmaktadır.

Nükleer atık sorunu çözüldü mü?
Nükleer santrallerin başımıza açtığı tüm sorunlar ne yazık ki maliyet hesaplamalarıyla açıklanacak kadar basit değil. Nükleer atıkların, özellikle de yüksek seviyeli radyoaktif atıkların yarattığı sorun, matematik ve ekonomi bilimlerinin sınırlarını zorlar. Prof. Dr. Hayrettin Kılıç, bu sorunu gayet iyi özetlemiştir. “Bir nükleer reaktör normal operasyonlar sırasında bile atmosfere ve kuruldukları yerlerdeki nehir, göl ve denizlere, düzenli olarak radyoaktif gazlar ve radyoaktif izotopları içeren soğutma sularını deşarj etmektedir. Buna ek olarak kullanılmış nükleer yakıt çubuklarının yeniden ayrıştırma tesislerine gitmeden, santral civarındaki havuzlarda soğutulması gerekmektedir. Bu tonlarca kullanılmış yakıt çubukları, bozunma ömürleri yüzbinlerce yıl olan, binlerce yeni radyoaktif izatop ihtiva eder.” TAEK’in web sayfasında 2 yıl öncesine kadar yer alan şu bilgi de nükleer atık sorununun ciddiyeti hakkında bizlere bilgi vermektedir. Ortalama 1000 MW gücündeki bir reaktör bir yılda 30 ton yüksek düzeyde, 300 ton orta ve 450 ton düşük düzeyde atık üretir.
Nükleer atık denildiğinde hep nükleer santrallerden çıkan atıktan bahsederiz ama aslında uranyum madenciliğinden başlayan tüm nükleer yakıt zinciri içinde radyoaktif atıklar üretilir ve birçoğu binlerce yıl boyunca tehlike yaratacak radyoaktif bir tarihi gelecek kuşaklara bırakırlar. Nükleer reaktörlerde ise yüksek radyoaktivite içeren atıkların düzenli bir şekilde reaktörlerden alınması gerekir ve bu kullanılmış yakıt çoğu santrallerde su dolu havuzlarda soğutmaya alınır. Bağımsız uzmanlara göre, kullanılmış yakıt miktarı 2010’a gelindiğinde 322 bin tonu bulacaktır. 50 yıllık nükleer macera boyunca değişik öneriler konuşulup durulsa da, hala nükleer atıkları doğadan tamamiyle izole edilecek bir yöntem bulunabilmiş değildir. Yeraltındaki depolara gömeriz diyenler, atıkların gömülmüş olduğu bir tek son depolama alanı gösteremezler. İçlerinde Plütonyum-239 gibi tam 240 bin yıl radyoaktif kalan atıkların oraya buraya atılabileceğine hangi 5 yıllık hükümetin karar vereceği de ciddi bir politik sorundur.

Çernobil son nükleer kaza mıydı?
9 Ağustos 2004’te, Mihama Nükleer Santral’inde meydana gelen kazayı, BBC, Japonya’nın tarihinde yaşadığı en büyük nükleer kaza olarak duyurdu. Mihama nükleer santralinin bir türbininden sızan 200 derecedeki buhar, 5 kişinin ölümüne, 18 kişinin yaralanmasına yol açtı. En üst düzeyde güvenlik önlemlerinin alındığı söylenen bir nükleer santralde, korozyon ve kontrol yetersizliği gibi basit nedenlerden dolayı böyle kazalar yaşanması insanları ürkütüyor. Bu kaza, nükleer enerji konusunda örnek gösterilen Japonya’nın yaşadığı tek macera da değil. Japonya’nın bundan önce yaşadığı ve o zamana kadar en tehlikleli nükleer kaza olarak bilinen Tokaimura kazasında (29 Eylül 1999), radyasyon sızıntısı olmuş ve ölçülen radyasyon düzeyinin normal seviyeden 15 bin kat fazla olduğu ortaya çıkmıştı. Reaktörde çalışan 400’den fazla insanın radyasyona maruz kalmasının yanı sıra, reaktörün etrafında yaşayan binlerce insan, yetkililer tarafından evlerinden çıkmamaları için uyarıldı. Herhangi bir yağış halnde elbiselerin hemen yıkanması söylendi. Aralık 21’de de bu kazanın ilk kurbanı 35 yaşındaki Hisashi Ouchi hayatını kaybetti. Japonya’daki kazalar da gösteriyor ki, güvenli nükleer santral diye bir şey yok. Nükleer santraller “tıkır tıkır” çalışan teknoloji örnekleri değiller. Alınan risk, trafik kazalarıyla karşılaştırılamayacak derecede yüksek ve bu risk, sadece eski reaktörlerde değil en modern teknolojilerin kullanıldığı, örneklerde bile mevcut. Uzay mekiklerinin başına gelenler bize risk faktörünün, yüksek teknoloji kullanılarak sıfırlanamayacağının en büyük kanıtı. Riskin yüzde kaç olduğu değil aldığınız riskin büyüklüğü önemli. Bugün hiçbir sigorta şirketi bir nükleer facianin sonuçlarını sigortalamaya işte bu yüzden yanaşmıyor.

Japonya’daki diğer kazalardan örnekler
Nisan 1998
Tokyo Elektrik Firması’na ait reaktör, soğutma pompasının bozulması sonucunda kapatıldı.
Temmuz 1997
Tokyo Elektrik Firması’na ait bir başka reaktörde radyasyon sızıntısı
Kasım 1997
Tokyo yakınlarındaki uranyum zenginleştirme labaratuvarında yangın çıktı.
Ağustos 1997
Tokaimura santralinde, 2000 çelik varil içinde bekletilen atıklarda sızıntı meydana geldi.
Mart 1997
Tsuruga reaktöründe çalışan 35 işçi radyasyona maruz kaldı.
Aralık 1995
Tsuruga’da soğutma sisteminden kaynaklanan sızıntı yüzünden santral bir yıl kapatılmak zorunda kaldı.
Kaynak: BBC

Kazalar halktan gizleniyor!
Nükleer kazalar Japonya ile sınırlı değil. Çernobil kazasının 2 gün boyunca dünyadan saklanmaya çalışıldığı gibi dünyanın hemen hemen her ülkesinde bu kazalar halktan gizleniyor. En güncel örneği 18 Nisan 2007 yılında TASAM tarafından “Stratejik Rapor No:18” adı verilen belgenin 25. sayfasında yazılı. Uzun yıllar Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nda çalıştığı belirtilen Önder Öner’le Prof. Vural Altın arasında geçen konuşma metne aynen şöyle aktarılmış: Ya, Önder Bey; bu Koreliler reaktörlerini A’dan Z’ye kendileri yapıyor.Sanki işi Japonya’dan bile iyi götürüyorlar. Çünkü orada ikide birde kazalar, sızıntılar filan oluyor. Hatta ölümler de oldu. Bu nasıl iş? Bir an durup düşündükten sonra, “Japonlar daha açık bir toplum dedi; “Bu konuda daha hassaslar, Hiroşima ve Nagazaki nedeniyle. Koreliler bazı şeyleri daha iyi gizliyor...” Bu tüyler ürpertici konuşma yıllardır Çernobil konusunda yaşadığımız gizemin nedenini de gayet iyi açıklıyor. Çernobil’in 21. yıldönümünde yapılan bu itiraf kulaktan kulağa yayılacak cinsten. Yayılmalı ki, nükleer kazaların halk sağlığı hiçe sayılarak gizlendiği gerçeğini bilmeyen kalmasın.




[1] Financial Meltdown, Federal Nuclear Subsidies to AECL, November 2000
[2] Renewable Energy Global Status Report 2005 – Worldwatch Institute
[3] 18 Ekim 2004, Dünya Gazetesi

***
“Radyasyondan Korunmanın En İyi Yolu Kaçmaktır”
28 Nisan 1986’da kazanın duyulmasıyla kendini Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği sınırları dışına atanlardan biri olan Catriona Munro, kaza olduğunda Minsk’te bir bir öğrenci pansiyonunun çatısında güneşleniyordu. Haberi, BBC Dünya Servisi’nden duydu. İngiliz Havayolları kendisini Londra’ya getirmeden önce, Moskova’daki bir klinikte bazı testlerden geçmesi istendi. Gayger cihazıyla ölçümler yapıldı; kan testi, kilosu ve boyu ölçüldü. Londra’da kendisini fotoğraf makinalarıyla gazeteciler ve ellerinde gayger cihazlarıyla Ulusal Radyoloji Kurulu üyeleri karşıladı. Munro, radyasyondan korunmanın en iyi yolunun kaçmak olduğunu öğrendiğini söylüyor. Orada yaşayanlar için durumun daha acı olduğuna da değinen Munro, geride bıraktığı dostlarından birinden aldığı mesajı anlatıyor BBC’ye; “Sizin gidişinize gülmüştük ama şimdi benim çocuklarım devamlı hasta. Ormandan topladığımız mantarları yiyemiyor, gölde de yüzemiyoruz”.
Kaynak: BBC

Çernobil’deki yasak alan
Kazadan 21 yıl geçmiş olmasına rağmen santralin etrafını çevreleyen 30 kilometrelik alana girmek hala izinlere bağlı. İzin alabilirseniz, bu alanda rehber eşliğinde dolaşabiliyorsunuz, toprağa ve binalar değmemeniz öğütleniyor. Radyasyon uyarı levhalarıyla çevrili bu alandan çıkarken hem araçların hem de tek tek tüm insanların vücutlarındaki radyasyon seviyesi ölçülüyor.
Yüksek dozda radyasyon varsa, ölçüm yapan aletin sağ tarafındaki kapı açılmıyor ve siz alan içinde kalıyorsunuz. Yeşil ışık yandığında ise kapı açılıyor. Gözle görülemeyen sinsi düşman radyasyonu görmenin birkaç yolu da bu dedektörler. Bugün başta Belarus olmak üzere birçok ülkede kirlilik devam ediyor. Belarus’un yüzde 22’si 1986’da kirlenmişti ve bu oran şu anda sadece yüzde 21’e gerileyebildi. 
“Çernobil insanların kobay olarak kullanıldığı bir labaratuvara beziyor”
Eğer buradaki tüm farklı tıp enstitülerini gezerseniz hepsi size hastalıkların sayısında bir artış gördüklerini söyleyecektir. Neden böyle bir artış var? Dilediğiniz tahmini yapabilirsiniz. Çernobil, Ukrayna’da insanların kobay olarak kullanıldığı büyük bir labaratuvara benziyor. ...Çernobil’den önce çocukların kanser olması akla gelmez bir şeydi. Yılda en fazla 2 ya da 3 vakaya rastlıyorduk. 1989’da 7 vakaya rastladık. 1991’de 21 oldu. 1992-94 arasında 41 civarındaydı. Daha sonra 48, 50 42 vaka şeklinde yükseldi.
İgor Komisarenko
Komisarenko Endokronoloji ve Metabolizma Enstitisü Direktörü


“Çocuklarımız temiz süt içebilmeli”
Kırsalda yaşıyorsan neye ihtiyaç duyarsın? Arazi, su ve yol; sonrası mutlu bir hayat! Köyümüzde, gazın bitiği için şikayet etmezsin. Burada güzel bir toprağın varsa patatesini eker, temiz samanını biçersin. Çocuklarımız temiz süt içebilmeli. Şu an radyoaktiviteyle kirlenmiş durumda. Çernobil olmasaydı topraklarımız temiz olacak, burada yaşayanlar için hayat daha kolay olacaktı.
Danilo Vyzhichanin
Yelno Köyü Muhtarı

“Hükümet yaşamımıza son noktayı koydu”
“Sovyetler Birliği’nde insan yaşamının değeri yoktu. Orta yaşta, halihazırda ailesi ve çocukları olan insanları çağırmalıydılar. Benim gibi gençleri Çernobil’e göndermemeliydiler. Hükümet yaşamımıza son noktayı koydu. Geleceğimizi yok etti”. Sergey, Çernobil kazası sırasında Ermenistan’da askerdi. Kazadan sonra temizlik çalışmalarında görevlendirildi ve reaktöre 18 km. uzakta bir okulda kaldı. Her gün tasfiyecileri taşıyan aracı kullanıyordu. Şimdi her ay burun kanamaları ve şiddetli baş ağrıları çekiyor. 1989 yılında vücudunun sağ yanındaki kan damarlarının daha küçük olduğu ortaya çıktı. Riga’daki doktoru Çernobil’deki tasfiyecilerin yaşıtlarına göre 10-15 yıl yaşlandığını söylüyor.
Sergey Volkovs
Çernobil’deki tasfiyecilerden. Şimdi Latviya’da yaşıyor.
“Artık yeter, başka Kazımlar ölmesin”
Kazım Koyuncu 25 Haziran 2005’te aramızdan ayrıldığında sadece 33 yaşındaydı. Çernobil kazası olduğunda ise sadece 14 yaşındaydı. "Neredeyse her ailede bir kanser vakası var ve bu tesadüf değil" diyor ve ekliyordu: "Eğer bu insanlar karşımızda çay içeceklerine erken teşhis için birtakım çalışmalar yapsalardı, sonuç daha farklı olurdu. Şimdi bunlar cinayet değil mi? Buna karşı önlem almamak o çok korktukları terörden daha kötü değil mi?" 33 yıla sığdırdığı kocaman bir müzik öyküsü ve Lazca müziğe yaptıkları unutulacak gibi değil. Trabzonspor’a olan aşkı da. Kazım Koyuncu’nun unutulmayacağını, 2005 yılında Hopa’daki cenaze töreninde herkes gördü. O Hopa ki, 2006 yılında Türk Tabipler Birliği ve Hopa Belediyesi’nin yaptığı araştırmaya göre kanserden adeta kan ağlıyordu. Yapılan araştırma sonucu Hopa’da son 3 yılda meydana gelen ölümlerin yüzde 47,9’unun kanser kaynaklı olduğu ortaya çıktı. Hopa Belediye Başkanı Yılmaz Topaloğlu, “Türk Tabipler Birliği ile ortak yürüttüğümüz bir çalışmada ilçede toplam bin 939 evde yedi bin 831 kişiyle konuşuldu. Son üç yılda hayatını kaybedenlerin sayısının 96 olduğu ve bunların yüzde 48’inin sebebinin kanser olduğu belirlendi. Afyonkarahisar’a bağlı Çobanlar ilçesinde son 5 yılda kanserden ölenlerin sayısı 26 iken, Hopa’da son üç yılda 46 olarak gözüküyor” açıklamasını yapıyordu.

Evren Paşa'ya da radyasyonlu çay içirmişler!

Çernobil Faciası'ndan Sonra Çankaya'dan Analize Gönderilen Çay da Temiz Değildi!

Özgür Gürbüz - Yeni Aktüel / 26 Nisan - 3 Mayıs 2007

Ukrayna'daki Çernobil Santralı'nda 1986'da meydana gelen tarihin en büyük nükleer kazasının Türkiye'deki etkileri çok tartışılmıştı. Dönemin Sanayi ve Ticaret Bakanı Cahit Aral ise çay içip "Dinine, imanına inanan radyasyon var, demez" demişti. 21 yıl sonra ortaya çıktı ki; Bakan Aral'ın açıklamasından on gün sonra Çankaya Köşkü'nden gönderilen çay, ODTÜ Kimya Bölümü Nükleer Laboratuarları'nda analiz edilmiş ve kilogram başına 5600 bekarel (aktivite dozu) radyasyon bulunmuş.

Tarihin en büyük nükleer kazası olarak nitelendirilen Çernobil kazasının Türkiye'yi etkileyip etkilemediği yıllardır tartışılıyor. Çernobil'deki 4 numaralı reaktörün patlaması sonucu Hiroşima ve Nagazaki'ye atılan atom bombalarının 100 katı kadar radyasyon havaya karıştı, radyoaktif bulutlar rüzgârların da etkisiyle Güney Afrika'ya kadar ulaştı. Yağan yağmurlar, Karadeniz ve Edirne'de bulutları yere indirdi. Radyasyonun en çok süt, çay ve fındık üzerinde etkili olduğu belirtilirken radyasyonlu çayların ne yapıldığı uzun yıllar polemik konusu oldu.

Çayda radyasyon olup olmadığı sadece sade vatandaşın merak ettiği bir konu değil. 21 yıl önce dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren bile, içtiği çayları analiz ettirmiş. Üstelik ODTÜ'de Prof. Dr. Namık Aras, Doç. Dr. Ali Gökmen ve Doç Dr. İnci Gökmen tarafından yapılan analizler sonucunda cumhurbaşkanlığından gönderilen çayların da radyasyonlu olduğu ortaya çıktı. İşin ilginç yanı analiz yapılmadan önce yetkililerin kamuoyuna yaptığı açıklamalar. Dönemin Sanayi ve Ticaret Bakanı Cahit Aral, 24 Haziran 1986'da Günaydın Gazetesi'ne "Dinine, imanına inanan radyasyon var, demez" derken, 13 Aralık 1986'da Cumhuriyet Gazetesi'ne, "Çaydaki radyasyon tehlikesiz" açıklamasını yapmıştı. Ancak Aral'a inanmayanların başında dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren gelmiş olmalı ki, bu açıklamadan on gün sonra, 23 Aralık 1986'da köşkten gönderilen bir şoför elindeki çay dolu şişeyi analiz edilmesi için ODTÜ Kimya Bölümü nükleer laboratuvarlarına teslim etti. Analiz sonucu gönderilen numunede kilogram başına 5600 bekarel radyasyona rastlandı. ODTÜ'de o tarihte doçent olan İnci Gökmen, Olcay Birgül ve Aykut Kence, daha önce yaptıkları analizlerde çaylarda kilogram başına ortalama 10 bin 300 bekarel radyasyona rastlamıştı. Bu rakam bazı Çay Çiçeği marka çaylarda 36 bin 800'e kadar çıkıyordu. Eski Cumhurbaşkanı Kenan Evren'in çayıysa diğer örneklere kıyasla daha az radyasyona sahip olsa da temiz değildi.

Kazadan hemen sonra ölçüm yapılmadı!

Cahit Aral, kazadan sonra krizi kontrol etmek için kurulan Türkiye Radyasyon Güvenliği Komitesi'nin açıklama yapmaya yetkili tek kişisiydi. Komitenin amaçlarından biri, ölçüm sonuçlarını iç ve dış kamuoyuna duyurmak, "özellikle de ihracatımız ve ülkemize yönelik dış turizm üzerinde olumsuz sonuçlara yol açabilecek tesir ve izlenimleri bertaraf etmek" olarak belirtilmişti. Çaydaki radyasyonla ilgili çelişkili açıklamaların ardında aslında bu "hassasiyet" yatıyordu. Analizleri yapan ODTÜ Kimya Bölümü'nden Prof. Dr. İnci Gökmen ise şimdi Yeni Aktüel'e, çayda radyasyon olup olmadığına ilişkin ölçümlere aslında kazadan hemen sonra başlamadıklarını, yurtdışına ihraç edilen çayların bazı ülkelerden geri gönderilmesi sonucunda başladıklarını söylüyor. Yani Türkiye'deki çaylarda radyasyon olup olmadığına ilişkin araştırma Çernobil kazasından yaklaşık sekiz ay sonra başladı. Nitekim Greenpeace de 1996'da yayımlanan raporunda "geç kalındığını" vurgulamıştı. Rektörlüğe teslim edilen ilk raporun basına sızmasıysa öğretim üyelerinin rektör Prof. Dr. Mehmet Gönlübol tarafından "Başka işlerle uğraşsanız daha iyi olur" uyarısıyla karşılaşmasına neden oldu. Daha sonra Türkiye Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Ahmed Yüksel Özemre de Gönlübol'a sert bir mektup yazarak bu çalışmayı eleştirdi. ODTÜ'nün bu ölçümleri yapabilecek olanaklara sahip olmadığını öne süren Özemre, "Hatalı deney sonuçlarının gazete aracılığıyla kamuoyuna duyurulmasında bilimsellikten öte başka amaçların gerçekleştirilmek istendiği anlaşılmaktadır" diyordu. Özemre, açıklamanın hamile kadınlarda panik yaratabileceğini de öne sürüyordu. Çünkü raporda, hamile kadınlar ve çocukların çay tüketimlerini azaltmaları salık verilmişti. Ayrıca, çayın demlenmeden önce sıcak suyla yıkanmasının da radyoaktiviteyi yarı yarıya azaltacağına dikkat çekilmiş ve piyasaya sürülen radyoaktif çayların toplatılıp imha edilmesi gerektiği belirtilmişti. Tüm bunlar, hükümetin o zamana kadar "tehlike yok" şeklinde yaptığı açıklamalarla çelişince tartışma da alevlenmişti.

22 saat boyunca tartıştılar
ODTÜ Biyoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Aykut Kence, TAEK'i kızdıran raporu aslında TAEK'e verilmesi için hazırladıklarını, çünkü YÖK'ün emrine göre bu konularda demeç vermenin, araştırma yapmanın yasak olduğunu söylüyor. "Üniversitede çalışmalarımızı yapıyorduk ama bu rapor Hürriyet'te çıkınca sorunlar yaşamaya başladık" diyen Kence, daha sonra Çekmece Nükleer Araştırma Merkezi'ne çağrıldıklarını, 22 saat süren ve yaklaşık 20 kişinin katıldığı bir toplantı yapıldığını anlatıyor. Kence, "Çekmece'deki tartışma sabah başladı. Biz oraya, ölçümleri tekrarlamamız söylenecek diye gittik, ama bize ölçümlerin doğru olduğunu belirterek 'ama insan sağlığı üzerindeki etkilerini tartışalım' dediler. 22 saat onu tartıştık. İnsan sağlığı üzerinde ciddi tehdit olmadığı yönünde değişiklik yapmamızı istediler. Savımızın ve rapordaki uyarıların doğru olduğu konusunda diretince toplantı 22 saat sonra bitti. Ben hâlâ savımızın doğru olduğunu düşünüyorum" diyor.

Türkiye etkilendi
Prof. Dr. İnci Gökmen, yüzlerce çay üzerinde ölçüm yaptıklarını ve özellikle iyi kaliteli çaylarda yüksek seviyede radyasyon tespit ettiklerini belirtiyor. Normalde hiç olmaması gerekirken, bu çaylarda kilogram başına 30-40 bin bekarele ulaşan rakamlarla karşılaşmışlar. Gökmen, daha sonra bazı paketlerdeki tarihlerinin değiştirildiğini fark ettiklerini belirtiyor ve nadiren temiz çayların geldiğini de ekliyor. İnsanların kendilerine çaylarını analiz için getirdiklerini belirten Gökmen, bazı insanların yüksek rakamlar bulunduğunda çaylarını “bakkala geri veririm, temizlikçi kadına hediye ederim” diyerek almak istediklerini anlatıyor. Gökmen, “Yaptığımız deneyler, çayın ılık suyla çalkalanması sonucunda radyoaktivitenin yüzde 60'ından kurtulunmasının mümkün olduğunu gösterdi” diyor. Bu rapor basına yansıyana kadar rahat çalıştıklarını belirten Gökmen, raporu kimin basına sızdırdığını ise hala öğrenemediğini söylüyor. TAEK'in 2005 yılında yaptığı, Türkiye radyasyondan etkilenmedi açıklamasının doğru olmadığını belirten Gökmen, “Türkiye maalesef etkilendi. Radyasyonda doz önemli ancak etkilenen kişi sayısı daha önemli. Sırf çaydan dolayı bile Türkiye'de etkilenen kişi sayısı oldukça fazla. Bir kişiye yüksek doz verirseniz öldürürsünüz, ama çok kişiye az doz vermek daha çok kişiyi etkilemek demek. Türkiye Çernobil'den etkilenmemiş demek bu konuyu biraz hafife almak gibi geliyor bana” diyor. Gökmen, Karadeniz'dekilerin aldığı dozun sadece çaydan kaynaklanmadığını, oradaki insanların besin dışında su ve topraktaki çevre dozuna da maruz kaldığına dikkat çekiyor.

“Mutasyonlar Meydana Gelecek”
Prof. Dr. Aykut Kence
ODTÜ Biyoloji Bölümü Öğretim Görevlisi.


Sadece çay içmekle alınan ve kişi başına düşen doz 52-100 miliremdi. Bir insanın alabileceği dozun bir alt sınırı yok. . Çayların tamamen imha edilmesi gerekirdi, temiz çaylarla harmanlanıp dağıtılması yanlıştı. Çünkü bir insanın belirli bir dozu bir yılda ya da iki yılda alması, oluşacak mutasyonlar açısından sonucu değiştirmiyordu.( Şöyle bir yaklaşım da var: Bu doz bir insanın yılda bir ya da iki göğüs filmi çektirmesiyle alacağı dozdur deniliyor. İngiltere’de araştırıcılar herkesin yılda bir göğüs filmi çektirmesiyle toplumun alacağı kollektif doz ve bu dozdan kaynaklanan genetik zararı hesaplıyabiliyorlar).

Sadece çay değil, suya, toprağa da karıştı. İnsanlar çok yüksek doz aldı ama ne kadarı kanser oldu bilemem, şu insanlar radyasyondan dolayı, şunlar ise başka bir nedenle kanser oldu demek mümkün değil.. Benim asıl ilgilendiğim konu, bu çayı tüm Türkiye'deki insanlara içirterek herkesi gereksiz yere radyasyona maruz bırakmaktı. Bunun sonucunda mutasyonlar meydana gelecek. Bağışıklık sistemi zayıflayabilir, alerjiler ortaya çıkabilir. Çok değişik genler var, bu genlerin hepsi mutasyona uğrayabilir. Hangi genin değişeceğini tahmin edemeyiz ama böyle bir değişikliğin olacağı kesin. Her türlü karakterimizi genler etkiliyor.. Çok zeki ya da az zeki olmak ya da nezleye, gribe karşı bağışıklığımızın derecesi hep genlere bağlı. Kanser bir kuşak sonra biter ama kaza nedeniyle ortaya çıkan radyasyonu tüm Türkiye'ye yayıp mutasyona yol açmak bir cinayettir.

Çernobil Kazasının Tarihçesi

26 Nisan 1986
Saat 23:00
Çernobil Nükleer Santralı’ndaki 4 numaralı ünitede soğutma sistemi denenmeye başladı.

Saat: 23:40
Acil durumda santrali kapatacak sistem çalışmadı.

23:44
Reaktör kontrolden çıktı ve patladı.

26 Nisan – 4 Mayıs 1986
Reaktörün içindeki radyasyonun büyük bir bölümü ilk 10 gün içerisinde doğaya karıştı. İlk günlerde rüzgar kuzeye doğru esmesine rağmen daha sonra güneye doğru yön değiştirdi. Sık ama bölgesel yağmurlar da buna eklenince radyasyona bulaşmış alanlar bölgesel ve yerel farklılıklar gösterdi.

27 Nisan – 5 Mayıs 1986
Bu tarihler arasında 1800 adet helikopter kurşun ve kumdan oluşan 5 bin tonluk bir maddeyi reaktördeki yangını söndürmek için kullandı.

27 Nisan 1986
3 km. uzaktaki Pripyat Kasabası’nda yaşayan 16 bini çocuk 45 bin kişi tahliye edildi.

28 Nisan 1986
Sovyetler Birliği Haber Ajansı Tass ilk kez kazayı ve kayıplar olduğunu dünyaya duyurdu.

29 Nisan 1986
Çernobil’de “en yüksek düzeyde” bir kaza olduğu ilk kez Alman basınına yansıdı.

27 Nisan - 5 Mayıs 1986
Bu süre içinde reaktöre 30 km. uzaklıktaki alanda bulunan 130 bin kişi tahliye edildi.

23 Mayıs 1986
Sovyet yetkilileri halka iyot tabletleri dağıtılmasına karar verdi ancak radyoaktif iyot ilk 10 gün içinde etkisini gösterdiğinden bu geç kalınmış hamle kirlenmiş bölgede yaşayan binlerce insanın tiroid kanseri olmasını engelleyemedi.

15 Kasım 1986
Reaktörün üstünü örten “lahit” tamamlandı.

1989
İkinci tahliye dönemi başladı. Belarus, Ukrayna ve Rusya’da bulunan 100 bin insan daha köylerini terk etmek zorunda kaldı.

11 Kasım 1996
Rusya Belarus ve Ukrayna’da tiroid kanseri vakalarındaki artış 1980’lere göre yüzde 200 arttı. Dünya Sağlık Örgütü, bu üç ülkede 4 milyon insanın bu kazadan etkilendiğini belirtti. Bu tarihlerde üç ülkede halen yaklaşık 1 milyon kişi Çernobil kazası ile ilgili tedavi görüyordu.

5 Temuz 2000
Diğer ülkeler tarafından, Ukrayna’ya reaktörün üzerini kaplayacak ikinci bir koruma duvarı için 715 milyon dolar verildi.

12 Mayıs 2005
Aynı ülkeler, koruma duvarı için 49 milyon euro daha bağışladı. Toplam rakamın bu zamana kadar 1 milyar 91 milyon dolar olduğu belirtiliyordu.

3 Ağustos 2005
Ukrayna’ya 2000 yılında kapatılan Çernobil santralindeki atıklarla başetmesi için bir başka uluslar arası bağış organizasyonu yapıldı ve 7 milyon dolar daha bağışlandı.

30 Ağustos 2005
Kazadan 19 yıl sonra radyoaktif kirlenmede azalma tespit edildi. Ukrayna hükümeti 2 bin 800 kilometre karelik bir alanı yeniden yerleşime açtı.

26 Nisan 2007
Hala santrali cevreleyen 30 kilometrekarelik bir alana girmek yasak. Bu alanın dışında kalan bölgelerde de çok az sayıda insan yaşıyor.

Türkiye’de Çernobil’in Tarihçesi

30 Nisan 1986
Türkiye’nin Karadeniz kıyılarında ve Trakya bölgesinde radyasyon düzeylerinde yükselme görüldü.

1-4 Mayıs 1986
Trakya’da yağan etkili yağışlarla havadaki radyokatif bulutların toprakla teması hızlandı. Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) da sütteki radyasyonun Avrupa’da belirlenen sınır değerlerden yüksek olduğunu belirledi.

2 Mayıs 1986 ve sonrası
Başta Doğu Karadeniz Bölgesi olmak üzere radyokatif bulutlar hemen hemen tüm ülkede etkili oldu. TAEK en yüksek dozun Batı Karadeniz kıyısındaki Karasu’da bulunduğunu belirtiyor.

14 Mayıs 1986
Zamanın Dışişleri Bakanı Vahit Halefoğlu, Başbakanlığa yazdığı gizli damgalı mektupla Türkiye Radyasyon Güvenliği Komitesi’nin (TRGK) kurulmasını ister. Sanayi Bakanı Cahit Aral, açıklama yapmaya yetkili tek kişidir.

29 Mayıs 1986
TRGK ilk toplantısını yapar. Katılımcılardan TAEK Başkanı Prof. Ahmed Yüksel Özemre, “Türkiye’de radyasyon doğal düzeydedir” der.

28 Ağustos 1986
14 Ağustos 1986’da Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nın YÖK’e yolladığı mektup, 28 Ağustos’ta tüm üniversitelere gönderilir. TRGK’nın bilgisi dışında radyasyonla ilgili yapılacak tüm yayınlar yasaklanır.

17 Eylül 1986
Sanayi ve Ticaret Bakanlığı Doğu Karadeniz Bölgesi’nde gelen bütün fındıkların Fiskobirlik tarafından alınacağını ve bölgeden çıkarılmayacağına dair basın açıklmaası yaptı. Buna rağmen Fiskobirlik fındık alımını durdurdu. 5 bin işçi işsiz kaldı, 41 fabrika kapatıldı.

1994
Çernobil kazasından 8 yıl sonra ”Türkiye’nin Karadeniz Kıyılarında Çernobil Radyoakivitesi” adlı raporu hazırlayan ODTÜ Kimya Bölümü’nden İnci G. Gökmen, M. Akgöz ve A. Gökmen, 1994’te, 10 yıl sonra yaptıkları ölçümlerde sezyum aktivitesini, 1986’da TAEK tarafından yapılan ölçümlere göre daha yüksek bulduklarını açıklar.

1-2 Mayıs 2004
Önce Prof. Dr. Ahmed Yuksel Özemre sonra Çay-Kur eski Genel Müdürü Tuncer Ergüven radyasyonlu çayların bir bölümün yakıldığını yıllar sonra söyledi. Ergüven, özel sektöre ait olan fabrikalardaki radyasyonlu çayların büyük bir bölümünün de piyasaya sürüldüğünü belirtti.

5 Eylül 2005
TAEK, nükleer santral inşasının gündeme gelmesiyle yeniden alevlenen Çernobil tartışmalarıyla ilgili bir basın açıklaması yapmış, Türkiye genelinde ortalama olarak alınan dozun, uluslararası kuruluşlarca öngörülen sınırlarının altında kaldığını açıklamıştır. 1986 yılında Türkiye'nin “ekonomik ve sosyal faktörleri dikkate alarak mümkün olan en düşük dozun alınmasını sağladığını" da öne sürmüştür.

12 Nisan 2006
Türkiye Tabipler Birliği, Hopa’da yaptığı araştırma. sonucu ilçede son 3 yılda meydana gelen ölümlerin yüzde 47,9'unun nedeninin kanser olduğunun belirlendiğini açıkladı.

Çernobil'in kazasının sonuçları

· Yaklaşık 800 bin kişinin “tasfiyeci” olarak temizlik çalışmalarına katıldığı sanılıyor. Sovyetler Birliği dağılmadan önce açıklanan tek resmi bilgi 25 bin tasfiyecinin öldüğünü doğruluyordu. Diğerleri hakkında hala kesin bir bilgi yok.

· 7 milyon kişinin kazadan etkilendiği bildiriliyor. Bunlardan 400 bini başka bölgelerde yaşamak üzere tahliye edildi.

· En mütevazi akamlar üç ülkede 146 bin km2 lik bir alanın radyoaktif kirlenmeye maruz kaldığını belirtiyor. Bu, İtalya'nın yarısı kadar bir alana denk düşüyor. Yine, 52 bin km2'lik, Danimarka büyüklüğünde bir tarımsal alanın kirlendiği belirtiliyor.

· Belarus’un Gomel bölgesinde, 1986 ve 2000 yılları arasında, doğum oranı %44 oranında azalırken ölüm oranı %60’ın üzerine çıktı ve doğal nüfus gelişimi +%8 ‘den -%5’e düştü.

· 1970 ve 2001 yılları arasında Beyaz Rusya’da tiroid kanserindeki ortalama artış oranı erkeklerde 9’a, kadınlar arasında da 20’ye katlandı.

AB küresel ısınmayı durdurmak için hedeflerini belirledi

Küresel ısınma Türkiye'de olduğu gibi tüm dünyada da en çok konuşulan ve tartışılan konuların başında geliyor. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli, geçen ay Paris'teki toplantısında son yüz yıldaki artışın 0,74 C'ye ulaştığını belirtmiş, kutup bölgelerinde yaşanan ısınmanın da 125 bin yıldır görülmemiş bir sıcaklık artışını ortaya koyduğunu belirtmişti.

Özgür Gürbüz - Atlas Dergisi (web) / Nisan 2007

Sevinsek mi üzülsek mi bilemiyorum ama sıcaklık arttıkça tartışmaların harareti de artıyor ve küresel ısınmayı durdurmak için alınan önlemler de çıta yükseliyor. Mart ayında yapılan toplantıda AB'ye üye 27 ülke sıkı pazarlıklar sonucunda Kyoto Protokolü'nü de gölgede bırakan bir hedefte uzlaştılar ve seragazı emisyonlarını 1990 seviyesinin yüzde 20 altına indirmeye karar verdiler. Bilindiği gibi Kyoto Protokolü, 2008-2012 arasındaki ilk dönemde sadece yüzde 5,2'lik bir indirimi hedefliyor. AB üyeleri, bu hedefe ulaşmak için izlenecek yolda da anlaşmaya vardı. 2020 yılına kadar tüketilen enerjinin yüzde 20'si yenilenebilir enerji kaynaklarından yani rüzgârdan, güneşten, küçük su santrallerinden sağlanacak, birçok ev ve işyerinde verimli ampuller (kompakt floresanlar) Edison Amca'nın hediyesi ampullerin yerlerini alacak. Daha çok izalasyon ve daha çok toplu taşımacılık anlamına gelen bu tedbirlerin alınmasında ülkeler kendi tercihlerini kendileri belirleyecek. Bu hedeflerin zorunlu olması küresel ısınmayı durdurmaya çalışanları sevindirse de nükleer enerjiyi çözümlerin arasına katmaya çalışan Fransa ve zorunlu hedeflerin kendi enerji politikalarını etkileyeceğini düşünen bazı Doğu Avrupa ülkeleri ise çok memnun görünmediler. Polonya ve Slovakya bu hedeflere ulaşmak için paralarının olmadığından yakındılar ve adeta Türkiye'nin Kyoto'ya imza atıp ardından onaylamasına karşı çıkan bizdeki muhaliflere göz kırptılar. (Bir ayrıntı tartışmalarda gözden kaçırılıyor. Örneğin ABD ve Avustralya Kyoto'ya imza attı ancak taraf olmayı reddetti. ABD Başkanı George Bush'un başa gelmesinin bunda büyük payı olduğu düşünülüyor. Yine yanlış bilinen bir bilgi de Çin'in Kyoto'ya taraf olmadığı. Çin, Kyoto'ya taraf ancak ilk dönem için seragazı azaltma yükümlülüğü yok)

Kararı memnuniyetle karşılayanlar arasında BM Sekreteri Ban Ki-moon, bu kararın iş dünyasının daha ileri teknolojiler bulması için yatırım yapmasına yol açacağını söyleyerek mutluluğunu dile getirirdi. Bilim insanlarının konsensusu olan 2020'ye kadar yüzde 30 indirimin şart olduğunu söyleyen bazı çevreci kuruluşlar ise temkinliydi. Associated Press tarafından aktarılan Almanya Başbakanı Merkel'in sözleri ise gayet ilginçti. Merkel, herkesin hemen evindeki eski ampulleri çöpe atmasından bahsetmiyoruz ama dışarıdaki seçenekleri düşünmeye başlamasını istiyoruz dedi ve evindeki ampullerin birçoğunun verimli ampul olduğunu dikkat çekti. Merkel, 'Çok parlak değiller, halının üzerine bir şey düşürdüğümde bazen bulmakta zorlanıyorum' demeyi de ihmal etmedi.

Kyoto'yu imzalasak da mı saklasak, imzalamasak da mı saklasak tartışması
Türkiye Yeşilleri'nin başlattığı imza kampanyası 2 ay içinde 100 bin imzayı hedefliyordu ancak daha ilk ay içerisinde sayı 150 bini geçince ortalık biraz karıştı. Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe'nin önderliğinde bazı akademisyenler ve bürokratlar Türkiye'nin Kyoto'ya taraf olması halinde büyük maddi zarara uğrayacağını söylüyor. Osman Pepe 20 milyar dolarlık yatırım gerek diyor ama bu hesabın nasıl yapıldığını bilen yok. Çünkü Türkiye'nin Kyoto Protokolü'ne nasıl imza atacağı aslında bilinmezliğini koruyor. Bu konuda doyurucu bir açıklama da Enerji Ekonomisi Derneği'nden (EED) geldi. Bilindiği gibi, BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (İDÇS) Ek-I listesinde yer alan gelişmiş ülkeler, Kyoto Protokolü'nde seragazlarını indirmek zorunda olanların listelendiği Ek-B listesinin de temelini oluşturuyor. EED, 1997 yılında imzaya açılan ve 16 Şubat 2005 tarihinde yürürlüğe giren Protokol'e bugün itibarı ile 165 ülkenin taraf olduğunu belirtiyor ve Türkiye'nin durumunu şöyle açıklıyor: 'Türkiye, BMİDÇS'si Ek-I listesinde bulunmakla birlikte, Kyoto Protokolü Ek-B listesinde yer almamaktadır. Ayrıca, 2001 yılında BMİDÇS 7.Taraflar Konferansı'nda (COP7) alınan karara göre, Türkiye'nin Ek-I de yer alan diğer ülkelerden farklı bir durumda bulunduğu kabul edilmiş ve taraf ülkeler Türkiye'nin özel koşullarını tanımaya davet edilmiştir'. EED, Türkiye'nin Kyoto'ya yükümlülük almadan taraf olmasının, 'Temiz Kalkınma Mekanizması' gibi mekanizmalar sayesinde Türkiye için avantajlı olacağını da belirtiyor. Kısacası Türkiye'nin durumu ancak imza atmaya kara verdiğinde yapılan pazarlıklar sonucunda karar verecek ve ancak 2012 sonrası hayata geçecek ikinci döneme yetişecek gibi gözüküyor. AB'nin protokole taraf olma zorunluluğu getirdiği de düşünülürse sorumluluğumuzu yerine getirmek için harekete geçmek inkar etmekten daha akıllı bir girişim olacağa benzer. Kaldı ki; petrol, kömür ve doğalgaz gibi fosil yakıtlar yerine rüzgar, güneş gibi yerli kaynakları kullanma dillerden düşmeyen dışa bağımlılığa da çare olacak. Su kaynaklarına sahip çıkmanın, daha az tüketmenin, daha az atık çıkarmanın ve orman alanlarına villa yapmamanın, otoyollarda onlarca insanın ölmesini seyretmek yerine trenlerle seyahat etmeyi öğrenmenin Türkiye'ye zarar vereceğini söyleyenleri anlamak açıkçası biraz zor.

Karbon borsası, karaborsaya mı dönüştü?
Emisyon ticareti olarak da adlandırdığımız karbon borsası Kyoto Protokolü'nün en çok tartışılan yöntemlerinden biri olmaya devam ediyor. Her zaman çok eleştirilen 'kirleten öder' ilkesini esas alan bu yöntem sonucu firmalar kendilerine ayrılan kotaları aşmamak için kotaların altında kalan diğer firmaların borsaya sunduğu hisseleri alarak hesaplarını düzeltiyor. Protokol gereği yükümlülük altında olmayan firmalar da aynı işlemi bir sosyal sorumluluk projesi olarak yapmaya başladılar. Ne de olsa küresel ısınmaya duyarlı olmak artık çok moda! Yalnız iş yine çığırından çıkmışa benziyor. 10 Mart'taki sayısında New Scientist'in verdiği örnek dehşet verici. Avustralya'nın Brisbane kentinde düzenlenen geleneksel nehir festivalinde Australya Hava Kuvvetleri'nden bir jet uçağı, kutlamaya renk katmak için yakıtının büyük bir bölümünü gökyüzüne bırakıp ardından yakarak aşağıdakilere oldukça sıcak bir gösteri yapmış. Festivali organize edenler çok düşünceli olduğu için, saniyeler süren gösteride ortaya çıkan 68 ton eşdeğeri karbondioksiti emecek 300 adet fidanı toprakla buluşturduklarını bildirmişler. Ağaçların kaç yılda bu kadar karbondioksiti emeceği ise pek düşünülmemiş anlaşılan.Bu örnekten yola çıkan New Scientist, özellikle ucuz olduğu için tercih edilen ağaç dikme gibi yöntemlerle atmosfere salınan karbondioksitin emilmesini öngören bu metodun ne kadar işe yaradığını tartışmaya açıyor. Özellikle Kyoto kapsamında olmayan ve bunu sosyal sorumluluk altında yapan firmaların bir pazar yarattığına dikkat çekilen makalede, 30 kadar aracı firmanın bu hisseleri internet üzerinden sattığına dikkat çekiyor. Açıkçası çevre için işlemiş olduğunuz günahlarınızı bir tuşa basarak silmek ne kadar etik, ciddi bir tartışma konusu. Merak edenler için söyleyelim, bu firmaların sattıkları CO2 'in ton fiyatı 7,5 pound ile 165 pound arasında değişiyor. Bazı ağaçlar zor büyüyor anlaşılan.
Karbon Borsası Her yıl 50 bin ton CO2 salımı yapan bir firmaya 45 bin tonluk bir limit konulduğunu düşünün. Bu firma, yıl sonunda CO2 salımlarını 40 binde tutmayı başarırsa, satabileceği 5 bin ton karbon hissesine sahip oluyor. Limit aşımında ise diğer kuruluşlardan bu hisseleri satın almak zorunda. Temiz karbon hisselerinin çokluğu ve azlığı da fiyatı belirliyor.

Nasıl Çalışıyor?
AB'nin 2012 yılına kadar, 1990 yılındaki emisyonlarını yüzde 8 azaltması için her üye ülkenin üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirmesi gerekiyor. Her üyenin hedefi farklı ama amaç aynı; yüzde 8'lik ortalamayı yakalamak. Örneğin, Avusturya yüzde 8, Danimarka ve Almanya yüzde 21 azaltma hedefiyle yola çıkarken; Portekiz yüzde 27, Yunanistan yüzde 25 ve İrlanda 90 seviyesine göre artışlarını yüzde 13'ün üstüne çıkarmamak zorundalar. Tüm bu sınırlamalarla bağlantılı olarak, ülkelerin salabileceği miktarlar da belirlenmiş oluyor. İşlemlerin kolaylaştırılması için tüm sera gazları CO2 cinsinden hesaplanıyor ve karbon dioksit eşdeğeri olarak adlandırılıyor. Daha sonra her ülke, emisyon ticaretine dahil olan firmalarını ve onların kotalarını belirliyor. Bu kota normal koşullar altında atmosfere salınacak sera gazlarının daha altında bir rakam olarak belirleniyor. Firmalar bu sınırı aşmamak için ya teknolojilerini ya da üretim yöntemlerini değiştirmek zorunda kalıyorlar. Bir diğer seçenek ise kotalarının üstünde kalan her birim karbonu pazardan satın almak. Eğer bunu yapmazsanız bir cezası da var tabii. 2008'e kadar ton başına 40 Avro ödemek zorundasınız. 2008'den sonra bu rakam 100 Avro'ya çıkacak.

Enerjide karbon gömme yöntemiyle kömüre dönüş

Artan enerji talebi, Ukrayna kriziyle yüzünü gösteren Gazprom İmparatorluğu ve herkesin korkulu rüyası küresel ısınma Avrupa’yı harekete geçirdi. Uzmanlar hem artan talebi karşılayacak, hem küresel ısınmayı yavaşlatacak ve hem de enerji güvenliğini sağlayacak mucizevi formülün peşine düştüler.

Özgür Gürbüz - Referans Gazetesi / 3 Şubat 2007

İngiltere’nin güneyinde, kameralarla korunan, sanki konuşulanları kimsenin duymaması için etrafında tarla ve ağaçlardan başka bir şey barındırmayan eski bir malikane kapılarını Avrupa’nın dört bir yanından gelen 51 katılımcıya açtı. İçeri giren üst düzey bürokratlar, büyük şirketlerin ve sivil toplum örgütlerinin temsilcileri ile akademisyenler 3 gün boyunca Avrupa’nın enerji güvenliği sorununu tartışmak üzere bu malikaneye adeta hapsedildi.
Çözüm için enerji verimliliğinden başka bir uzlaşma ortaya çıkmasa da enerji güvenliği tartışmalarında Avrupa’nın Rusya’ya olan bağımlılığı, küresel ısınma konusunda Çin ve Hindistan’ın da Amerika gibi bir tehdit haline gelmesi, nükleer enerjide ise İran’la bütünleştirilen nükleer silahların yayılması sonucu ortak sorunlar olarak dile getirildi. Bütün bu sorunlar ayrı ayrı başlıklar altında masaya yatırıldı ve çözüm önerileri tartışıldı.

En temel sorun yüksek talep artışı
Uluslararası Enerji Ajansı (UEA) 2006 yılında hazırladığı World Energy Outlook raporunda, 2004 yılında 11 milyar 204 milyon TEP (Ton edeğeri petrol) olan enerji talebinin 2030’da 17 milyar tonu geçeceğini belirtmişti. Bunun Çincesi, her hafta açılışı yapılan bir kömür santrali. 2004’te 1 milyar TEP olan Çin’in talebi 2030’da 2 milyarı geçecek. Dünyanın toplam talebinin yaklaşık dokuzda biri Çin’den gelecek. Hindistan’ın enerji talebi de benzer bir artış hızıyla 1 milyar 100 milyon TEP’i geçecek. Çin’de elektrik üretiminde kömürün payı yüzde 61, Hindistan’da ise yüzde 70 olacak. İşte sadece bu iki ülkenin artışları bile küresel ısınmayı durdurma konusunda elini taşın altına koymuş Avrupa’nın canını sıkmaya yetiyor. Üstüne kişi başına düşen emisyonları Çin’den fazla olan Avustralya ve ABD’yi de eklerseniz Avrupa yatağa bile düşebilir.

Gazprom imparatorluğu
Bunun üstüne kendi talep artışları ve giderek artan oranda tek bir ülkeye, Rusya’ya, olan bağımlılıkları ise toplantıda da tartışmalara yol açıyor. Bundan 15 yıl sonra hemen hemen her tür enerji formatında AB dışarıya el açmak zorunda kalacak. Aslan payı halihazırda Avrupa’nın gaz tedarikinin yüzde 27’sini sağlayan Rusya’da olacağa benziyor. Aslında Rusya yıllardır Avrupa’ya gaz sağlıyor ve geçen yıl meydana gelen Ukrayna krizi dışında ciddi bir krizde yaşanmamış. Artan talebi karşılayarak daha çok kar etmek isteyen Ruslar daha çok petrol ve gaz çıkarmak için yatırım yapmak istiyor. Yatırımları garantilemek için de Avrupa’dan uzun dönemli alım anlaşmalarına imza atmalarını.

Avrupa ise bu kaynaklara kendi firmalarının ulaşmasını sağlayacak bir serbest piyasa oluşturulmasını istiyor. Bu sayede sermaye sahibi Avrupa firmaları işin başında olacak ve Gazprom’un tekeli kırılacak. Yemek ve kahve molalarında Rusya ve AB temsilcilerinin masadan birbirlerine öfkelenerek hiddetle kalktığını görmek oldukça şaşırtıcı. AB, Gazprom’dan daha ucuz gaz ve liberal piyasa koşullarında ticaret istiyor. Son yıllardaki en iyi ekonomik dönemlere imza atan Rusya ise bu başarının ardında yatan enerji kaynaklarının kontrolünü Rus şirketlerde tutmakta ve ucuz fiyata gaz satmamakta kararlı. Rusya ürettiği gazın üçte birini, petrolün ise üçte ikisini dışarıya satıyor. Bir konuşmacının da belirttiği gibi Rusya’nın tekelci kimliğinden çok Avrupa’yı rahatsız eden onun kontrol edilemeyecek kadar güçlü bir ülke olması belki de. Kimse, Suudi Arabistan’ın petrol tekelinden rahatsız görünmüyor örneğin.

Talebi karşılayacak yeterli kaynak var mı?
Talebi karşılayacak kaynak var mı? Bu sorunun yanıtı evet ama kullanmaya kalkarsanız insan yaşamının devam edip edemeyeceği bir tartışma konusu. Bilinen petrol rezervleri için 40, doğalgaz için 67, kömür içinse 160 yıl ömür biçiliyor. Yalnız talebi tüm bu fosil yakıtlarla karşılarsanız 2020’de 1990 yılına göre en az yüzde 30, 2050’de ise yüzde 80 azaltılması gereken seragazları tavan yapıyor. Küresel ısınma yüzünden fosil yakıtları kullanmak mümkün gözükmüyor ancak özellikle büyük enerji şirketlerinin desteklediği bir formül her şeyi değiştirebilir. Karbon gömme (Carbon sequestration) teknolojisi ile gaz ve petrol yatakları küresel ısınmaya yol açan CO2 ile doldurulacak. Örneğin çıkarılan doğalgazın içindeki karbondioksit ayrıştırılarak atmosfere bırakılmadan yeraltına verilecek. Ek maliyet gerektiren bu işlemin kısa zamanda hayata geçeceği konusunda uzmanlar hemfikir gibi gözüküyor.
Bu tekniğin gerçekleşmesi Ocak 2005'te başlayan ve 14 milyar euroluk işlem hacmini bulan karbon borsasında temiz karbon hisselerinin göstereceği performansa bağlı. Bunun için, 4 eurolara kadar düşmüş olan karbondioksitin tonunun 20-25 eurolara ulaşması gerek. O zaman firmalar, atmosfere saldıkları karbondioksit miktarını kendilerine verilen kotalara çekmek için karbon borsası aracılığıyla temiz hisse almayacak. Bunun yerine daha ucuza malolacak karbon gömme teknolojisine geçecekler. Durumun ümitsizliğinden olsa gerek birkaç yıl önce bu yönteme kuşkuyla bakan çevrecilerin de sesi pek duyulmuyor artık. Özellikle kömür yataklarını tekrar ön plana çıkarmak isteyen ABD’de bu konuda ciddi hazırlıklar var. Bir katılımcıya göre, bu teknoloji gelişirse 2050’ye kadar 5000 Terevatsaat elektrik kömür santrallerinden elde edilebilir.

Enerji verimliliği şart
Karbon gömme teknolojisine olan ilgiye bakıp çözümün yine fosil yakıtlarda yattığını sanmak aslında bir yanılgı olur. Karbon gömme yöntemi hayata geçirilirse birçok ülke başta kendi kömür kaynaklarını kullanarak dışa bağımlılığı azaltacak ve sera gazı salımı yapmayacak. Toplantıdaki gerçek konsensus enerjinin daha verimli kullanılması yönündeydi. Hemen hemen her konuşmacı birinci öncelik olarak enerji verimliliğinden bahsetti. Bu alanda üç farklı oyuncuya görev düşüyor. Yasalarla verimliliği artıracak, enerji yoğunluğunu azaltacak siyasi otoriteler, bu konuda acilen bilinçlenmesi ve elini taşın altına koyması gereken halk ve enerji verimli teknolojileri üreterek kar etmeyi öğrenecek bir endüstri. Yenilenebilir enerji kaynakları da talep artışını karşılamak için kullanılacak ve prim yapmaya devam edecek. Zaten toplantıda en az itirazın olduğu konulardan biri de buydu. AB birkaç ay önceyi çıtayı yeniden yükselterek yenilenebilir enerji kaynaklarının payını 2020’de yüzde 20’ye çıkarmayı kendine hedef koydu.

Fosil yakıtlar
Birçok gelişmiş ülkede seragazlarını düşürmede ve dışa bağımlılıkta petrol büyük rol oynuyor. Fiyattaki dalgalanmalar da herkesi derinden etkiliyor. ABD’de yıllar sonra petrol tüketimi azalmış. Tüm ülkelerde hibrid arabalar ön plana çıkıyor. Arazi araçlarını ise daha fazla vergiler bekliyor. Tüm bunlara rağmen ulaşım kaynaklı sera gazlarını düşürmek en zor iş gibi gözüküyor. Gaz ısınmada da kullanıldığı için ayrı bir yerde duruyor ancak elektrik üretiminde kömür ile birlikte kaderleri hem karbon gömme teknolojisindeki hem de yenilenebilir enerji kaynaklarında ki maliyetlere bağlı. Gaz depoloma ise garanti açısından gerekli ama pahalı bir seçenek olarak değerlendiriliyor. Tankerlerle istenilen bölgeye götürülebildiği için LNG‘nin yıldızı da parlayacak. Tek bir boru hattından tek bir ülkeye bağlı Avrupa bu yolla, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’dan da gaz sağlamayı umuyor. Yine de enerji verimliliğiyle talep artışı düşürülemezse çevresel sorunlardan savaşlara kadar birçok problemin ortaya çıkacağını toplantının sonuçları arasına kaydetmek lazım.

Nükleer enerji geri dönecek mi?
Fosil yakıtlara göre daha az karbondioksit ürettiği için Avrupa’da yeniden hararetle tartışılmaya başlanan nükleer enerji konusu toplantının en çok farklı görüşe sahip tartışmalarından biri oldu. Nükleer enerjinin, Üç Mil Adası ve Çernobil kazalarından sonra gözden düştüğünü belirten bir katılımcı, yaşlanan nükleer santraller sayesinde kurulu nükleer gücün düşüşe geçtiğini belirtti. Yeni santraller yapılmaz, Belçika, Almanya ve İsveç gibi ülkeler kapatma kararlarını değiştirmezlerse 2015’te 400 gigavatı bulacak kurulu güç 2035’te 100 gigavata kadar inebilir. Asya’dan gelep talep sinyalleri bu düşüşü yukarıya doğru çıkartmaya tek başına yetmeyecek gibi görünüyor. Avrupa 15’te hala Finlandiya ve Fransa dışında nükleere sıcak bakan ülke olmaması, Amerika’nın kömüre yönelmesi endüstriyi düşündürüyor. Nükleer seçeneği tekrar gündeme getiren Tony Blair’in ülkesinde bile milletvekillerinin yüzde 36’sı nükleeri desteklerken yüzde 41’i karşı görüşte. Nükleer enerji taraftarı bir katılımcıya göre nükleer atıklar, yüksek ilk yatırım maliyeti, IV. jenerasyon reaktörler, kamuoyu baskısı, terör tehlikesi ve küresel ısınmanın ne kadar ciddiye alınacağı konularındaki gelişmeler nükleerin geleceğini belirleyecek.

Wilton Park Konferansları
Tarihi 1946 yılına dayanan Wilton Park konferansları, Londra’dan güneye, Brighton’a inen yolda 16. yüzyıldan kalma bir malikanede yapılıyor. II. Dünya Savaşı sonrasında Winston Chuchill’in, biraz da Almanya deneyiminden yola çıkarak, Avrupa’da demokrasiyi geliştirmek için ortaya attığı bir fikir olarak doğdu. Proje Wilton Park adındaki bir malikanede hayat buldu. 1948 yılında Dışişleri Bakanlığı altında akademik olarak bağımsız olarak faaliyetlerini sürdürmeye başlayan Wilton Park, 1951 yılından bu yana “Batı Sussex”deki yeni evi olan Wiston House’da her yıl onlarca toplantıya ev sahipliği yapmakta. Katılımcıların büyük bir çoğunluğu dışişleri ve diğer bakanlık temsilcilerinden oluşuyor. Akademisyenler, iş dünyasından üst düzey temsilciler, sivil toplum örgütleri, milletvekilleri ve az sayıda medya mensubu da toplantılara katılabiliyor.

Chatham House kuralları geçerli

Wilton Park toplantılarında, aksi belirtilmediği takdirde tüm konuşmacıların kimlikleri oda içerisinde kalıyor. Katılımcılar buradaki bilgileri istedikleri gibi paylaşabiliyorlar ancak bilginin kaynağını, alıntı yaptıkları kişinin ismini söyleme hakları yok. 1920 yılında benzer amaçlarla kurulan ve uluslararası sorunların tartışıldığı “Chatham House”dan ismini alarak “Chatham House Kuralları” olarak bilinen bu yapı sayesinde katılımcılar, daha rahat görüşlerini dile getirebiliyor ve tartışmalar daha büyük bir açıklıkla yapılabiliyor.

Jonathan Stern
Oxford Enerji Araştırmaları Enstitüsü, Gaz Bölümü Direktörü
Hazar gazının Türkiye'den Avrupa’ya gelmesi çok zor

Hazar gazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya gelmesi uzun dönemde 2010’lı yılların sonunda gerçekleşebilecek. Bu aslında oldukça eski bir fikir ve gerçekleşmesi çok zor. Birinci neden anahtar ülke olarak düşünülen İran’ın konumu. Artık birçok kişi İran’ın güvenli bir tedarikçi olmadığını düşünüyor. İranlılar da gazı, boru hatlarıyla satmak yerine LNG olarak satmayı planlıyor. Kazakistan ve Türkmenistan gibi ülkeler de gazı Rusya’ya ve ondan da karlısı Çin’e ihraç ederek daha fazla kar elde edebiliyorlar. Kısaca Hazar’dan gelecek ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaşacak olan gazın rekabet şansı çok az. Ayrıca enerji güvenliği anlamında bu ülkelerin Rusya’dan daha güvenli olacakları konusu da belirsizliğini koruyor.
Avrupa probleminin giderek artan oranda dışa bağımlı olmak olduğunu sanıyor. Asıl problem dışa bağımlı olduğunuz ülkelerle Avrupa’nın ilişkisi. İyi politik ilişkileriniz yoksa iyi enerji ilişkileriniz de olamaz. Biz giderek LNG dünyasına doğru ilerliyoruz. Eğer fiyat Amerika’da pahalıysa Kuzey Afrika’dan gaz alabileceksiniz. Avrupa’nın sıkıntısı boru hatlarıyla alabileceği gazın sadece Rusya’dan geliyor olması. Gelecek 10 yıl içinde buna rakip olabilecek tek yer Kuzey Afrika.

Keith Parker
Nükleer Endüstri Birliği CEO

Nükleerde rönesans yok ama ilgide bir canlanma var

Nükleer rönesans sanırım biraz fazla iddialı bir terim. Kuşkusuz nükleer enerjiye olan ilgide bir canlanma görülüyor. Üç Mil Adası kazasından sonra Amerika’da, Çernobil’den sonra ise İtalya, İsveç ve Almanya’nın da nükleerden vazgeçme kararlarıyla Avrupa’da nükleer enerji konusunda bir yavaşlama yaşandı ve durma noktasına geldi. 10 yıl önce de bir canlanmadan bahsetmek zordu. Şimdi ise iklim değişikliği ve enerji güvenliği sorunlarından ötürü insanlar nükleeri yeniden tartışıyor. Fransa ve Finlandiya dışında fazla sipariş görmediğimiz doğru. İngiltere’de de özel sektörün nükleer santral yapması ve sökümü üstlenmesi konuşuluyor. Daha önce liberal bir piyasada nükleer santral inşa edilmediği için zorluklar var. Küresel bakarsak Asya’da daha çok sipariş görebiliyoruz. Çin’de Westinghouse 4 yeni sipariş aldı. Ancak nükleerin Çin’de büyük bir rol oynayacağını düşünmüyorum çünkü çok miktarda hidroelektrik ve kömür kaynakları var.
Nükleer enerji için yönetmelikler çok önemli. İngiltere’den örnek verirsem; şu andaki tüm reaktörler kamu tarafından yapıldı. Uzun süren planlama işlemleri ve santraller inşa halindeyken bile değişen yönetmeliklerle karşılaşıldı. Bu nedenle devamlı ek işlerle karşılaşıldı. Özel sektör için riski daha aza indirecek yeni bir planlama süreci, yasalar ve nükleer atık konusu çok önemli. Atıkların idare edilmesi çok uzun yıllar gerektiriyor, firmalardan bu sorumluluğu alması beklenemez. Firmaların bu konuda yardımda bulunmaları önerilebilir. Maliyetler içinde atıkların payı %5 kadar ama bir sosyal sorun olduğu kesin. Halka bu konuda bir tazminat ödenebilir. Yeni jenerasyon reaktörlerin çabuk ve ucuza inşa edilmesi daha az atık üretmesi gerekecek. Artık nükleer enerjinin maliyetini daha net anlaşıldığını düşünüyorum. Koskoca bir ilk yatırım maliyeti var. Eğer inşa sırasında problemler, bir gecikme yaşanırsa maliyetler ciddi şekilde artabilir. Bu yüzden planlama ve lisanslama gibi aşamalara çok önem verilmeli ki bu sırada bir duraklama yaşanmasın. Yatırımcılar pazar koşullarını net bir biçimde görmezlerse ya da karbon gömme gibi teknikler hayata geçerse başka kaynaklar arasında bir ticari seçim yapacaklar. Yakıt maliyeti nükleerin maliyeti içinde küçük bir paya sahip. Uranyum fiyatları arttı ama yapılan hesaplar eski madenlerin de çalıştırılması halinde günümüzdeki kapasiteye 40 ila 60 yıl kadar yetecek.
İran’ın neden nükleer enerji programına sahip olmak istediği üzerine büyük şüpheler var. İran buna hakkı olduğunu söylüyor, Batı için de biz de var ama sen yapamazsın demek zor. Bu büyük bir güvenlik ve politik sorunu. Tartışma ve diplomasının rol oynaması gerektiğini düşünüyorum. İran’ın üstüne giden yönetimlerin sonuç vereceğini düşünmüyorum. Nükleer silah probleminin uluslararası güvenlik usulleriyle halledilmemesi halinde nükleer enerjinin gelişmesinin önünde de problem olacağını düşünüyorum.

Yurdakul Yiğitgüden
Enerji Bakanlığı eski Müsteşarı - Danışman
Türkiye enerji köprüsü olma yolunda hız kesmemeli

Türkiye Avrupa Birliği’ne tam üyelik müzakereleri yapması ve İklim Değişikliği Çerçeve Anlaşması’na imza atmış olması nedeniyle iklim değişikliği konusunda alınan tedbirlerde ortak olma veya ilerisi için hazırlanmakla yükümlü. Aslında Türkiye neler yapılacağına dair, örneğin enerji verimliliği gibi bazı işaretler verdi. Ama artık hedefler belirleyip bu hedeflere nasıl ulaşılacağını belirten politikaları belirlemek gerekiyor. Bu konferansta da belirtildiği gibi hükümetler piyasaların nasıl işleyeceğini belirten çerçeveleri belirlemekle yükümlü ancak piyasaya müdahale etmemeliler. Bizde piyasa ekonomisine geçişte bir yavaşlama yaşandı. Elektrik fiyatlarını yukarıdan önlemlerle biryerlerde tutma anlayışı ileride mutlaka bazı sorunlar doğurur. Burada arz güvenliği tartışmalarında konuşulan en önemli sorun Avrupa’nın tek bir ağızdan konuşamaması sorunu. AB içinde konuyla ilgili farklı komisyon ve birimler var, ortak bir politika belirlenmesi konusu
Türkiye üzerinden boru hatlarının Avrupa’ya ulaşması için son birkaç yılda AB’den büyük destek geldi. 90’lı yılların sonunda böyle bir destek yoktu. Türkiye biz Avrupa’nın enerji köprüsüyüz derken bunun gereklerini de yerine getirmeli. Hazar’dan Türkiye’ye gelecek gaz konusunda liderliği üstlenmek ve pazarlıkları sürdürmek zorunda. Hiç kimse BTC sürecinde Türkiye’nin “ağır abi”yi oynayarak hedefe ulaştığını sanmasın. Türkiye’nin geçiş ülkesi olma konusunda çabalarını hızlandırması gerekir. Türkiye’ye ümit bağlamış yabancı kuruluşlarda son aylarda bu momentumun kaybedilmesi sonucu doğan bir ümitsizlik var.