İklim zirvesi fare doğurdu


Özgür Gürbüz-BirGün / 26 Kasım 2025

Foto: Ueslei Marcelino / COP 30

Brezilya’nın Belem kentinde, BM İklim Değişikliği Taraflar Konferansı’nın 30. Toplantısı (COP 30) yapıldı. 30 yıldır yapılan görüşmelerde, sonuç metnine iklim krizinin bir numaralı sorumlusu fosil yakıtlardan (petrol, kömür ve gaz) vazgeçilecektir cümlesi yazılamadı. Ne kömüre, petrole verilen bir son tarih var ne de bir yol haritası. Belem’de de sonuç değişmedi.


İşin özünü itinayla ıskalayan devletler, sivil toplumun ağzına bir kaşık bal çalmak için iklim krizini durdurmayacak ama müzakere sürecini ayakta tutacak birkaç karar aldı. Her yıl aynı taktik. Alınan kararlardan belki de en önemlisi, iklim değişikliğine uyum çabalarına aktarılan fonların miktarını 2035’e kadar üç katına çıkarmaktı. 2021’de uyum fonlarını 2025’e kadar 40 milyar dolara çıkarma kararı alınmıştı ama olmadı. Bu sefer olacak mı; belli değil. BM Çevre Programı’na göre 2035’te gereken miktar her yıl için 310 milyar dolar. Kaldı ki finansman ihtiyacının daha da büyüyeceği ortada. İklim krizini durduramadığımız sürece kayıp da pansuman için gereken miktar da artacak. O yüzden önce yangını söndürmeliyiz.

Foto: Alex Ferro / COP 30
Belem toplantısında Adil Geçiş Mekanizması’nın kurulması da iyi haberler arasında sayıldı. Mekanizmanın uluslararası işbirliğini artırması, kırılgan gruplardan hak temelli savunuculuğa kadar birçok alanda Paris Anlaşması’nın açıklarını kapatması bekleniyor. İçi nasıl dolacak yıl içinde göreceğiz, muhtemelen 2026 sonunda Antalya’da yapılacak COP 31 toplantısının ana konularından biri bu mekanizma olacak.

Antalya demişken. Türkiye uzun zamandır bir COP toplantısına ev sahipliği yapmak istiyordu. COP 31 için Avustralya ile girilen yarışta kazanan Antalya oldu ama Türkiye müzakere sürecinin başkanlığını Avustralya’ya verdi. Toplantının ilk haftasında çekilecek aile fotoğraflarında yer alınacak, iç siyasete güçlü ülke imajıyla mesaj verilecek ve ölü sezona girmeden oteller iki üç hafta dolacak. Türkiye’nin hesabı zaten buydu, müzakere sürecini yönetmek gibi çetrefilli işleri Avustralya’ya bıraktı. Pazarlık aşamasında Türkiye’nin sadece ev sahibi ülke olması bile gündemdeydi, eleştiriler artınca formaliteleri halledecek COP Başkanlığı’nı aldı ama müzakere süreci Avustralya’da kaldı.

Türkiye gibi iklim karnesi zayıflarla dolu bir ülkenin COP toplantısına ev sahipliği yapması kimseyi şaşırtmasın. Zaten Türkiye COP toplantısına iklimi dert edindiği için ev sahipliği yapmayacak. Birkaç hafta önce yeni kömürlü santrallara teşvik açıklayan ülkenin iklim krizini durdurmakla ne işi olabilir? Son yıllarda toplantıya ev sahipliği yapan BAE, Mısır ve Azerbaycan’ın durumu Türkiye’den farklı değil hatta daha bile kötü. Fosil yakıt ve nükleer enerji şirketlerinin lobi alanına dönen COP toplantılarına, iklim değişikliğini hiçe sayan ülkelerin ev sahipliği yapmasına alıştık. Bir de Muhittin Böcek’in durumu var. İklim hareketi büyük oranda belediyeler üzerinden yürürken, Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı’nın hapiste olmasını hükümet nasıl açıklayacak, onu da merakla bekliyorum.

Türkiye Brezilya’da resmi olarak açıkladığı gibi, emisyonlarını 2035’e kadar 643 milyon tonun altında tutmayı taahhüt etti. Referans yılı alınan 2018’de Türkiye’nin atmosfere bıraktığı emisyon miktarı 458 milyon tondu. Bu da Türkiye’nin 10 yıl sonra emisyonlarını yüzde 40 oranında artırabileceği anlamına geliyor. Ne zaman azaltmaya başlayacağı, 2053 net sıfır hedefini nasıl yakalayacağı belli değil. Açık konuşmak gerekirse son açıklanan Ulusal Katkı Beyanı, Türkiye’nin “2053 net sıfır hedefinin” bizim de yıllardır söylediğimiz gibi göstermelik bir hedef olduğunun itirafı oldu.

Antalya’nın ev sahipliği elbette önümüzdeki yılı iklim odaklı bir yıl yapacak. Herkes iklimi konuşacak, öğrenmeye çalışacak. Birçok sivil toplum örgütü şimdiden hükümeti öven metinler yayımlamaya başladı bile. COP 31’de sahne alabilmek için hükümete yanaşacaklar. Ormanları mahveden, kentleri betona gömen icraatları övenlere bile rastlayabiliriz. Ya da eleştiri dozunu iyice azaltacaklar. Öte yandan iklimi ve doğayı korumak için canla başla uğraşan doğaseverler, COP sürecinde protestolarla seslerini duyurmaya, hükümetin doğayı tahrip eden politikalarını dünyaya duyurmaya çalışacak. COP 31, iklim hareketi için bir turnusol kâğıdı olacak diyebiliriz. Sivil toplumun samimiyet testinden geçişini izleyip, notunuzu vermeyi unutmayın.

Madencilik sorunu için öneriler

Özgür Gürbüz-BirGün / 20 Kasım 2025

Foto: Kazdağı Derneği
Geçtiğimiz hafta TMMOB Maden Mühendisleri Odası’nın düzenlediği ‘Türkiye 29. Uluslararası Madencilik Sempozyumu’na (IMCET 2025) katıldım. Özel bir oturumunda konunun uzmanları ile madencilik sektörünün artı ve eksilerini tartıştık. Önerilerimi, iletişimde gördüğüm eksiklikleri anlattım. Düşüncelerimi sizlerle de paylaşayım.

Madenciliğin gerçek ihtiyaçlara göre belirlenmesi, ithalat ve kâr amaçlı madenciliğin öne çıkarılmaması gerektiğini düşünenlerdenim. Bu da kamucu bir bakış açkısıyla mümkün. Altın madenciliği ihtiyaç meselesini açıklamak için iyi bir örnek. 2024 yılında dünya altın talebi 4 bin 621 ton. En yüksek pay 2 bin 26 tonla mücevherata ait. Yatırım ve merkez bankalarının talebi de biner tonun biraz üstünde. Gerçek ihtiyaç kabul edebileceğimiz teknoloji kaynaklı talep ise sadece 326 ton. Dünya Altın Konseyi rakamlarına göre şu ana kadar çıkarılan altınların tümü teknoloji talebini 663 yıl karşılayacak seviyede.

Bizim altın madenciliği dediğimiz aslında bir daha yerine koyamayacağımız ekosistemleri, su kaynaklarını bilezik, küpe ve düğün hediyelerine dönüştürmek. Takılarınız ya da düğün hediyeniz için Kazdağları’nı, Karadeniz’i, İç Anadolu’yu feda etmeye gerçekten razı mısınız? Kapitalizm suyun bedelini altından ucuz belirlediği için su altından değersiz olmuyor. İhtiyaçları ve neyin gerçekten vazgeçilmez olduğunu bir kez daha düşünmeliyiz.

Madencilik sorununu çözmede atacağımız ikinci adım ise ‘kent madenciliği’nin payını hızla artırmak olmalı. Yerin altında maden aramayı bırakmalı, yerin üstüne bakmalıyız. Ürettiğimiz onlarca araç ve gereçte tonlarca kullanılmış maden var. Bu madenleri geri dönüştürme ve yeniden kullanma kapasitemizi artırmaya yatırım yapmak yeni maden açmaya kıyasla teşvik edilmeli. Avrupa ve ABD’de elektronik ekipmanların toplanma oranı yüzde 50, Japonya ve Güney Kore’de ise yüzde 30 seviyesinde. Türkiye’de net bir istatistik yok ama farklı raporlara bakarak yaptığım hesaplama, 2020 yılında yaklaşık yüzde 10’a ulaştığımızı gösteriyor. Gidilecek çok yol var.

Altın gibi bir takvim çerçevesinde azaltılması gereken bir madencilik de kömür madenciliği. İklim krizinin bir numaralı sorumlusu kömürden elektrik üretmenin yerine koyabildiğimiz, güneş ve rüzgâr gibi seçenekler var. İkame edebiliyorsak kazmamalıyız. Çimentoyu sadece ülke ihtiyacı için üretmek, doğal taş ihracatını sınırlamak gibi yasal düzenlemeler de doğanın üzerindeki baskıyı azaltır. Türkiye özel bir coğrafya. Avrupa kıtası kadar bitki türüne ev sahipliği yapan, dünyanın en eski yerleşim yerlerini barındıran bir ülkede madenciliğe kapalı alanlar olması bu yüzden bir zorunluluk. Çözüm önerilerimden biri de bu.

Hiç sorgulamadan kabul ettiğimiz endüstriyel yaşam biçimi, kent madenciliği de yapsak, güneş paneli veya buzdolabı da kullansak bizi birçok madene muhtaç bırakıyor. Toksik maddeler yine kullanılacak. Bunu da atlamayıp, iğneyi kendimize batırmayı unutmayalım. Tüketimi azaltabiliriz, alternatifler önerebilir ve takı kültürüyle mücadele edebiliriz. Tüm bunları yapsak da maden ihtiyacı bitmeyecek. Orada da çevre ve güvenlik kültürünü, rehabilitasyon ve denetim süreçlerini en üst düzeyde tutacak bir kural ve anlayışa ihtiyacımız var. Panele katılan Türkiye Madenciler Derneği Başkanı Mehmet Yılmaz’ın, çarpıcı bir örneği oldu. Yılmaz, Kanada’da ziyaret ettikleri bir sivil toplum örgütünün belirlediği standartlara işaret ederek, bunları uygulasak Türkiye’de madenci kalmaz dedi. Standartların ne olduğunu bilmiyorum ancak o seviyeye çıkmazsak, “sömürge madenciliği” ve “vahşi madencilik” eleştirilerine de kızamayız.

Kongredeki yüzlerce madenci içinde çevreye önem veren, doğa koruma mücadelelerine destek olan ve bir orta yol arayan onlarca madenciyle tanıştım. Orta yol arayan, hataları söyleyen, kamuyu savunan madenciler. İklim değişikliğiyle ilgili mücadelenin zayıflamasını hayra yoran, Trump’ın iklim inkarcılarına verdiği desteği destekleyen, kömürün enerji içindeki payının istenildiği hızda düşmemesine sevinen ilginç birkaç kişiyle de tanıştım. Açıkçası bu ruh halini anlamakta zorlandım. Yüz binlerce insan ve canlının hayatını tehdit eden, her yıl binlerce can alan iklim krizinin durdurulmamasına sevinmenin anlaşılır bir yanı yok. ‘İşimi kaybederim’ korkusuyla hareket edersek hepimiz topluma karşı sorumluluğumuzu yerine getirmemiş oluruz. Mesele bu değil, iklim inkarcılığıysa, üniversitelerin bilimsel eğitimden uzaklaşma sorunu acilen masaya yatırmalı. Neredeyse yer çekimi gibi üzerinde fikir birliğine varılmış bir konudan söz ediyoruz. Mühendisler ve madenciler sorunun değil çözümün parçası olmalı.

Trakya’da nükleer santralın yeri belli oldu

Kırklareli’nde yapılmak istenen nükleer santralın sır gibi saklanan yeri belli oldu. Nükleer santralın Vize ve Demirköy ilçelerine bağlı köylere yakın, Poliçe Plajı ile Kumçakıl Sahili arasında kalan, İğneada Longoz Ormanları’na komşu bir alanda yapılması planlanıyor.

Özgür Gürbüz-BirGün / 16 Kasım 2025

Hükümetin nükleer santral kurmak için Mersin Akkuyu ve Sinop’tan sonra belirlediği üçüncü yer olan Kırklareli’ndeki nükleer santral sahasının yeri belli oldu. Vize ilçesi Kışlacık köyü ve Kıyıköy/Güven Mahallesi ile Demirköy ilçesi Sivriler Köyü arasında yapılacak rüzgâr santralına, projenin bir bölümü nükleer santral sahası içinde kaldığı için izin verilmedi.

Bali Rüzgâr Elektrik Üretim Sanayi ve Tic. A.Ş.’nin bölgede yapmak istediği 93,6 MW’lık rüzgâr santralının ÇED başvurusuna, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı üçüncü Nükleer Santral sahası ile çakıştığı için onay vermedi. Rüzgâr santralı ile nükleer santralın çakıştığı alanlarda yapılan revizeyi de kabul etmeyen bakanlık, yeni bir ÇED başvurusu yapılmasını istedi. Böylece Kırklareli’ne yapılmak istenen nükleer santral sahasının sır gibi saklanan yeri de belirmiş oldu. Nükleer santral sahası İstanbul Fatih’e yaklaşık 140, Kırklareli’ne 90 ve Tekirdağ’a 120 kilometre uzaklıkta.

Yıllardır İğneada’da yapılacağı belirtilen nükleer santralın, İğneada Longoz Ormanları Milli Parkı’nın hemen altında kalan Vize ve Demirköy ilçelerindeki ormanlık alanda yapılacağı belli oldu. Santral sahasının kıyı sınırlarının ise Poliçe Plajı ile Kumçakıl Sahili arasında kalması bekleniyor. Istrancaların kalbi kabul edilen bu bölge, yapılaşmadan nasibini en az almış alanlarından biri. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı bir süre önce Kırklareli’ndeki nükleer santral projesi için Çin ile müzakere edildiğini açıklamıştı.

İÇME SUYU KORUMA ALANI
Yerin belli olmasıyla projeye itirazlar da arttı. Trakya Platformu Hukuk Kurulu Üyesi Avukat Bülent Kaçar, söz konusu bölgenin Trakya Alt Bölgesi Ergene Havzası 1/100 000 Ölçekli Revizyon Çevre Düzeni Planı’nda “orman alanı” ve “tarım arazisi” olarak işaretlendiğini, ayrıca “İçme ve Kullanma Suyu Mutlak Koruma Alanı” gibi birçok korunması gereken alan kapsamında kaldığına dikkat çekiyor. Trakya Bölge ve Kırklareli İl Çevre Düzeni planlarında bölgenin ‘enerji üretim alanı’ değildir diye belirtildiğini belirten Kaçar, “Aksine planda, ‘orman alanları bölgenin geleceğini güvence altına alabilmek için mutlak korunması gereken doğal değerlerdir’ hükmü yer alıyor diyor.

İSTANBUL’UN HAVA VE SU KAYNAĞI
Bölgede doğa koruma alanında çalışan kuruluşlar da nükleer santral planlarına tepkili. Kırklareli Doğa ve Kültür Derneği (DOKU) Yönetim Kurulu Başkanı Göksal Çidem, “Dünyanın gözü gibi koruması gereken yerin biz gözünü çıkarmaya çalışıyoruz. Istrancalar son buzul çağını yaşamayan bir bölge olduğu için büyük bir biyoçeşitliliğe sahip. Orman, dere, göl ve denize sahip bu bölge İstanbul’un hava ve su kaynağı. İğneada bizim en büyük turizm bölgemiz, en dokunulmamış sahil kesimi, kum zambakları gibi endemik türlerin olduğu da bir bölge” diyor. Bölgede balıkçılık ve iklim açısından kritik öneme sahip deniz çayırlarının da olduğuna dikkat çeken Çidem, Türkiye’nin Karadeniz’i koruma amacı taşıyan Bükreş Sözleşmesi’ne taraf altı ülkeden biri olduğuna da dikkat çekiyor.

***
“Danıştay kararları var”
Av. Bülent Kaçar

Siyasi iktidarın bizzat onayladığı üst ölçekli planlarda enerji üretim alanı olarak ilan edilmeyen ve mutlak korunması gereken bu sahada nükleer santral çalışması yürütülemez, aksi halde hukuka aykırılık oluşur. Trakya Bölgesine kömürlü termik santral dahi kurulamayacağına dair birçok Danıştay kararı mevcut iken nükleer santral çalışması asla yürütülemez. Ormanların korunması ve genişletilmesi görevi devlete ait olup orman alanına nükleer santral kurulmasına izin verilmesi Anayasa’nın 169. maddesine ve orman kanununa açıkça aykırıdır. Istranca ormanlarının, İğneada Longoz Ormanları Milli Parkı’nın yakınında, Karadeniz sahilinde ve sınırlı orman varlıklarımızın üzerine nükleer santral kurmak, Trakya’nın özel ekolojik değerlerinin ve doğal varlıklarının yok olması demektir.

Çernobil’in izleri hâlâ Karadeniz’de

Çernobil kazasının üzerinden 40 yıl geçti ancak Karadeniz’de Çernobil kaynaklı radyoaktif kirlilik bitmedi. TENMAK tarafından yapılan araştırmalar, sezyum-137 yoğunluğunun Karadeniz kıyılarında Akdeniz’e kıyasla 7 kat daha fazla olduğunu ortaya koydu.

Özgür Gürbüz-BirGün / 7 Kasım 2025

Foto: O. Gurbuz
Dünyanın en büyük üç nükleer kazasından biri kabul edilen Çernobil kazasının üzerinden 40 yıla yakın bir süre geçti ancak kazanın yol açtığı radyoaktif kirlilik Karadeniz’i etkilemeye devam ediyor. IV. Ulusal Denizlerde İzleme ve Değerlendirme Sempozyumu’nda Türkiye, Enerji Nükleer ve Maden Araştırma Kurumu (TENMAK) adına sunum yapan Dr. Aysun Kılınçarslan, Türkiye’nin kıyı suları ve sedimanlarında (çökeller) radyoaktif kirlilikle ilgili izleme çalışmalarının sonuçlarını açıkladı.

Kıyı sedimanlarında 2015-2023 yılları arasında yapılan analizler yüksek oranlarda sezyum-137 ve stronsiyum-90 varlığı tespit etti. Karadeniz’de kilogramda ortalama 21 bekerel sezyum-137 izotopu görülürken bu oran Akdeniz’de sadece 3,2 bekerel olarak kayda geçmiş. Marmara Denizi’nde de nispeten yüksek bulunan değerler Ege ve Akdeniz’e inildikçe düşüyor. Analizlerde bulunan en yüksek değer ise 82 bekereli geçiyor. Bu rakam da Akdeniz’de görülen en yüksek değerin 10 katı. Bölge bazında bakıldığında ise sedimanlarda en yüksek sezyum-137 değerine 50 bekerelle Hopa’da rastlanıyor. Hopa’yı Trabzon ve Sinop izliyor.

TRABZON VE HOPA’DA YÜKSEK RAKAMLAR
2014-2023 yılları arasında kıyı yüzey sularında yapılan ölçümlerde ise sezyum-137 konsantrasyonu Karadeniz’de litrede ortalama 9 milibekerel çıkarken bu rakam Akdeniz’de 1,6 milibekerele kadar düşüyor. İstanbul Boğazı, Marmara ve Çanakkale’de oranlar 8,4 ila 6,9 milibekerel arasında değişirken Ege Denizi’yle birlikte sudaki sezyum-137 miktarı azalıyor ve 1,8 milibekerele kadar iniyor. En yüksek rakamlara ise yıllarca Çernobil’den etkilendiği ve kanser sayılarının arttığı belirtilen Trabzon ve Hopa’da rastlanıyor. Tekirdağ, Ordu, Karasu ve İğneada, yüksek ölçümlerin yapıldığı diğer bölgeler olarak öne çıkıyor. Araştırmanın sonuçlarında bu oranların insan sağlığı ve çevre kirliliği açısından risk oluşturmadığı belirtilse de Karadeniz’le Akdeniz arasındaki ciddi fark, Çernobil kaynaklı kirlenmenin sonuçlarını net bir şekilde ortaya koyuyor.

ÇERNOBİL KARADENİZ’E AKIYOR
Araştırmada dikkat çekici bir başka sonuç ise sezyum-137 gibi doğal ortamda bulunmayan ve nükleer reaksiyonla ortaya çıkan plütonyum-239’un da saptanması oldu. Ortalama değerler denizler arasında fark göstermezken, bu kirlenmenin en çok görüldüğü yerlerin başında Erdek, İstanbul Boğazı, Hopa ve Sinop geliyor. Uzmanlar söz konusu izotoplara bağlı kirliliğin kaynaklarının Çernobil ve Fukuşima gibi nükleer santral kazaları, nükleer silah denemeleri ve çalışır durumda bulunan nükleer reaktörler olduğuna dikkat çekiyor. Karadeniz’deki kirlilik için de Çernobil işaret ediliyor. Kontrolden çıkan erimiş reaktörden ve bölgeden gelen radyoaktif kirlilik, yeraltı suları ve Dinyeper Nehri üzerinden Karadeniz’e ulaşıyor.

DENİZ ÜRÜNLERİNDE ÖLÇÜM YAPILMALI
Özellikle Hopa ve Trabzon bölgelerinde sedimentlerinde yüksek oranda sezyum-137 saptanmış olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. İnci Gökmen, kilogram başına saptanan 21 bekerellik radyasyon seviyesinin oldukça yüksek olduğuna dikkat çekiyor. Denizlerden ve kıyılardan alınan verilerin, toprakta radyasyon seviyesinin ölçülmesi gerekliliğini de ortaya koyduğunu belirten Gökmen, “Denizlerde plütonyumun düşük oranda da olsa görülmesi şaşırtıcı. Stronsiyum şaşırtıcı değil. Ancak stronsiyumun gama ışınımı olmadığından kimyasal ayrıştırma yapılarak ölçülmesi gerektiğinden, Çernobil sonrasında çevrede ve gıdalarda stronsiyum olmasına rağmen ölçümleri pek yapılmadı. Ancak şimdiki sonuçlardan kazadan hemen sonraki stronsiyum değerleri de tahmin edilebilir. Bazı bölgelerde kıyı yüzey suyundaki sezyum seviyelerine bakarak, bu sularda yüzenlerin ya da balıkçılar gibi denizlerde çalışanların alacağı dozların hesaplanması iyi olur. Balıklarda, midye benzeri deniz mahsullerinde ölçüm yapılması yerinde olur. Çernobil kazasının üzerinden 39 yıl geçti. Sezyum sadece bir yarı ömür geçirdi. Bu da denizlerde uzun süre daha radyoaktif elementler olacağı anlamına geliyor” dedi.

---
2015-2023 Kıyı sedimanlarında sezyum-137 konsantrasyonları

 

Minimum (Bq/kg)

Maksimum (Bq/kg)

Ortalama (Bq/kg)

Karadeniz

1,3 ± 0,2

82,7 ± 5,9

21,3 ± 6,7

İstanbul Boğazı

1,5 ± 0,3

13,4 ± 2,4

3,8 ± 1,1

Marmara Denizi

3 ± 0,3

38 ± 3,1

14 ± 6,0

Çanakkale Boğazı

0,51 ± 0,1

7,5 ± 0,8

2,1 ± 0,5

Ege Denizi

0,6 ± 0,2

11,4 ± 1,1

5,1 ± 1,6

Akdeniz

7,6 ± 0,7

7,7 ± 0,9

3,2 ± 1,5

---

Sezyum 137 (Cs-137)
Sezyumun en yaygın radyoaktif formu Cs-137'dir. Sezyum-137, nükleer reaksiyonla üretilir. Cs-137'ye dışarıdan maruz kalmak yanıklara, akut radyasyon hastalığına ve hatta ölüme neden olabilir. Büyük miktarda Cs-137'ye maruz kalma, güçlü bir endüstriyel Cs-137 kaynağının yanlış kullanımı, nükleer bir patlama veya büyük bir nükleer kazadan kaynaklanabilir. Normal koşullar altında çevrede büyük miktarlarda Cs-137 bulunmaz. Cs-137'ye maruz kalmak, yüksek enerjili gama radyasyonunun varlığı nedeniyle kanser riskini artırabilir. Cs-137'ye yutma veya solunum yoluyla maruz kalmak, radyoaktif maddenin yumuşak dokulara, özellikle de kas dokusuna dağılmasına neden olarak kanser riskini artırır.

Damarlı bitkiler, sezyum toprağa güçlü bir şekilde adsorbe edildiği için kök emilimi yoluyla yüksek seviyelerde sezyum biriktirmezler. Ancak, liken veya yosun gibi geniş yüzey alanlarına sahip flora üzerinde radyoaktif kalıntıların birikmesi önemlidir. Bu bitkilerle beslenen hayvanlar, büyük miktarlarda radyosezyum (ve radyoaktif serpintide bulunan diğer radyonüklitler) tüketebilirler. İnsanların bu tür hayvanların etini tüketmesi, bu radyonüklitlerin vücuda alınmasına neden olur.