Toprağı kaybediyoruz

Toprak Atlası 2025
Özgür Gürbüz-BirGün / 13 Ocak 2026

Türkiye’de her yıl 642 milyon ton verimli üst toprak kayboluyor. Toprağın bozulmasının en yaygın iki nedeni su ve rüzgar erozyonu. Ülke topraklarının yüzde 59’u erozyon riski altında. Bir diğer sorun da tuzluluk. Türkiye’de sulanan alanların yüzde 32,5’i tuzluluktan etkileniyor. İklim krizi, aşırı gübre kullanımı gibi nedenlerle toprakta asitleşme de artıyor. Büyük bölümü Karadeniz’de olmak üzere asidik toprakların yaklaşık 900 bin hektarı bulduğu tahmin ediliyor.

Tüm bunlar yetmezmiş gibi Türkiye inşaat nedeniyle kaybedilen arazi sıralamasında Avrupa’da ilk sırada yer alıyor. Son altı yılda inşaata verilen alanın büyüklüğü 1860 kilometrekare. İstanbul’un Anadolu Yakası’ndan daha büyük bir alandan bahsediyoruz. Devasa bir alana beton dökmüşüz. Erozyonun götürmediği, asitleşme ve tuzlanma nedeniyle kaybetmediğimiz toprağı müteahhitlere veriyoruz.

Veriler Heinrich Böll Stiftung Derneği’nin hazırladığı Toprak Atlas’ından. Hem Türkiye’nin hem de dünyanın hayatını borçlu olduğu toprakla verdiği sınav, yukarıda sıraladığım rakamlarla ortaya konuyor. Dünya çapında toprakların üçte biri bozulmuş durumda. Gıdaların yüzde 95’inin toprakta yetiştirildiğini unutmuş gibi davranıyoruz. Devasa toprak katmanının yüzeye yakın çok küçük bir kısmında tarım yaptığımızı düşünürsek, topraktaki değerli mineral ve organik maddeleri korumanın önemi daha da iyi anlaşılıyor.

Toprak Atlas’ının Murat Güvenç ve Funda Ferhanoğlu tarafından kaleme alınan İstanbul’la ilgili bölümü de ranta teslimiyetin matematiksel ifadesi gibi. İstanbul’da 2006-2021 yılları arasında 178 kilometrekarelik yeni geçirimsiz alan oluşmuş. Ülke çapında kaybedilen alanın onda biri İstanbul’da. 2006 yılında büyükşehirin yüzde 9,12’sini kaplayan geçirimsiz alan oranı 15 yılda yüzde 12,2’ye çıkmış. Betonlaşmadaki artış eski İstanbul’da nispeten zayıf ancak İstanbul Havalimanı ve üçüncü köprü yüzünden kentin Kuzey Ormanları’nın olduğu kuzeyinde ve Kanal İstanbul hattında yüksek. İstanbul’un su havzalarının yapılaşmaya açılmasını önlemek isteyenlerin, Boğaz’daki kaçak yapılaşmayı yıkanların, Gezi Parkı’nı savunanların ve Kanal İstanbul’a karşı çıkanların neden hapiste olduğunu da bu rakamlar açıklıyor.

Bir kenti betona boğmak, iklim kriziyle artan aşırı hava olaylarının felakete dönüşmesini kolaylaştırıyor. Betonlaşma yüzünden aşırı yağışlar su baskınlarına, sıcak hava dalgaları saunalara dönüşüyor.

Toprağın başı sadece betonla belada değil. Yanlış tarımsal uygulamalar da hem toprağı hem de bizi zehirliyor. Bunların başında kimyasal gübre ve pestisit kullanımı geliyor. Ayrıca bir tekelleşmeye de yol açıyorlar. Dört dev şirket (Syngenta, Bayer, Corteva ve BASF) pestisit pazarının yüzde 62’sini, tohum pazarının yüzde 51’ini, gübre pazarının yüzde 24’ünü ve tarım makinaları pazarının yüzde 44’ünü kontrol ediyor. 2023 yılında dünyada yaklaşık 73 milyar dolar değerinde pestisit ve 200 milyar doları aşan suni gübre satıldı. Türkiye’de yılda 2,3 milyon ton kimyasal gübre ve 55 bin ton pestisit kullanılıyor. Son 20 yılda dönüm başına gübre kullanımı yaklaşık 3 kilogram arttı. Tüm bu sorunlara yaşlanan ve sayıları azalan tarım emekçilerini, mevsimlik işçileri, kadın istihdamındaki ve arazi sahipliliğinde düşen paylarını de eklersek yaşadığımız gıda krizinden çıkmak için ciddi kamusal politikalara ihtiyaç duyduğumuzu söyleyebiliriz. Koskoca Türkiye tarım alanlarının sadece yüzde 0,9’unu organik tarıma ayırmış. Bu oran Polonya’da yüzde 4,4, Yunanistan’da yüzde 17,6. Avusturya’da ise yüzde 26,4.

Gıda ithalatına değil toprağı onarmaya, organik tarıma, biyoçeşitliliği korumaya, tek tip ürüne odaklı monokültürden kaçmaya, pestisit, hibrit tohum ve kimyasal gübre kullanımını azaltan agroekolojiyi ön plana çıkarmaya ihtiyacımız var. Her şeyden önce de tekellere hizmet etmeyecek, tarım ve toprak kullanımıyla ilgili kamusal politikaları hayata geçirecek bir hükümete.

İklim krizinden Venezuela’ya uzanan yol

Özgür Gürbüz-BirGün / 6 Ocak 2026

Resim: YZ Nano Banana

Filmi biraz başa, son ABD seçimlerinin öncesine saralım. Petrol ve gaz şirketleri Donald Trump’ın seçim kampanyasına Ocak 2023 ile Kasım 2024 arasında 96 milyon dolar bağışladı. Rakibi Kamala Harris ise aynı sektörden sadece 10 milyon dolar alabildi. Doğrudan Trump’a verilen bağışın yanı sıra 243 milyon doları Kongre’ye lobi yapmak, 80 milyon doları da reklam kampanyalarını desteklemek için harcadılar. Temsilciler Meclisi’nden valilere kadar birçok farklı bağış da eklenince miktar yarım milyar dolara (445 milyon dolar) yaklaşmıştı. Bu konuda detaylı bir rapor hazırlayan Climate Power adlı grup, gerçek rakamın açıklanmayan ve farklı yollarla aktarılanlar da hesaba katılırsa çok daha yüksek olduğunu belirtiyor.

Özetle söylersek Trump ve arkadaşları, seçimi kazanmalarında büyük paya sahip petrol ve gaz şirketlerine borcunu ödemeye devam ediyor. Venezuela’ya yapılan saldırı ve ardından yaptığı açıklamalar, fosil yakıt (petrol, kömür ve gaz) şirketlerine yeni sahaların ve yeni ticaret kanallarının silah zoruyla, zorbalıkla hediye edileceğinin itirafı gibiydi.

Trump’ın fosil yakıt şirketleri adına çalışması aslında seçimden hemen sonra başladı. İklim krizini inkar eden Trump, aslında bunu bilimsel verileri ciddiye almayan biri olduğu için değil, iklim krizinden çıkışın fosil yakıtlarla vedalaşmayı gerektirmesi nedeniyle yapıyordu. İkisi bir arada olamazdı. Kömür, petrol ve gaza öncelik verip, rüzgar ve güneş enerjisine çocuksu argümanlarla her fırsatta saldırması onu destekleyen çıkar çevrelerine hizmet etmek içindi.

NASA’dan Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi’ne kadar birçok bilimsel çalışma yapan kurumun verilerine müdahale edildi. İklim kriziyle ilgili resmi internet sitelerinden bazı bilgiler çıkarıldı. “İklim krizi”, “çevresel adalet” veya “iklim değişikliği” kavramları, “iklim değişkenliği” veya “iklim değişimi” gibi iklimin değişmesinde insan etkisinin olmadığını ima eden başka kelimelerle değiştirildi.

Trump kabinesini de iklim krizinin finansörlerinden seçti. Çevre Koruma Dairesi’nin başına getirdiği Lee Zeldin, gaz ve petrol şirketlerinden 400 bin dolarlık bağış kabul etti. Enerji Bakanı koltuğuna oturtulan Chris Wright, ABD’de hidrolik kırılma yöntemiyle petrol ve gaz çıkaran (kaya gazı veya petrolü de deniyor) en büyük şirketlerinden Liberty Enerji’nin Yönetim Kurulu Başkanı’ydı. Elbette o da iklim inkarcısı. Trump’ın, “iklim değişikliği histerisi, Amerika’daki işleri Meksika ve Çin gibi yerlere ihraç etmek için siyasi bir bahane” sözlerini sahiplenen Brooke Rollins Tarım Bakanı oldu. Paris Anlaşması’ndan çıkılmasını savunan biriydi.

Trump’ın Çin ile ilgili sözleri aslında iklim inkarcılığından fosil yakıt destekçiliğine uzanan politikalarının arka planını özetliyor. Dünyadaki kanıtlanmış petrol rezervleri sıralamasında ilk 10 ülke arasında Venezuela birinci, İran üçüncü, Rusya sekizinci ve ABD 10. sırada. ABD’yle “işbirliği” içinde olmayan ülkeler dünya petrol rezervlerinin yaklaşık yüzde 35’ine sahip. İran ve Venezuela’da durum değişirse ABD dolaylı da olsa dünya petrol rezervlerinin yüzde 95’ine yakınını kontrol edecek.

Küresel gaz rezervlerine bakıldığındaysa Rusya yüzde 24 ile zirvede yer alıyor onu yüzde 17 ile İran izliyor. İran’ın ABD’nin istekleri doğrultusunda hareket ettiği bir durumda dünya gaz rezervlerinin yaklaşık yüzde 70’i Trump’ın kontrolüne geçebilir. İsrail’le birlikte Somaliland ve Yemen üzerinden ticaret yollarının kontrol edilmesi de işin bir başka ayağı. Trump’ın planının ilk bölümü bu.

İkinci bölüm ise Çin’le ilgili. Çin’in ciddi bir petrol rezervi yok, gaz rezervi de kendi talebini bile karşılayacak düzeyde değil, halihazırda talebin yarıya yakını ithalatla karşılanıyor. Çin bu yüzden enerji politikasında çok farklı bir yol izliyor. Hem rüzgar hem de güneş enerjisinde dünyadaki kurulu gücün yarıya yakını Çin’de. Haliyle Çin üretimde de her iki alanda lider. İklim kriziyle mücadelede güneş ve rüzgar enerjisinin öne çıkması Çin’in başka ülkelere güneş paneli ve rüzgar türbini satmasının da yolunu açıyor. ABD bu yarışta çok geride kaldı ve üretimde Çin’le maliyet ve kapasite yarışına girme şansı yok denecek kadar az. O yüzden de enerjide asıl oyuncunun petrol ve gaz olması işine geliyor. Böylece Çin’i hem elinde tuttuğu kaynaklarla sıkıştırabilecek hem de yenilenebilir enerjideki liderliğini boşa çıkaracak.

ABD’nin iklim müzakerelerini sabote eden, iklim inkarcılığını destekleyen tüm politikalarının Venezuela ve İran saldırılarıyla ilişkisi var. Fosil yakıt imparatorluğunda ABD önemli bir güce sahip ve daha da güçlenebilir. İklim krizini durdurma mücadelesinin ve fosil yakıtlardan vazgeçme hareketinin güçlenmesi ise dünyadaki dengeleri değiştirecek güce sahip.

Mevcut politikalarla doğa korunamaz

Özgür Gürbüz-BirGün / 3 Ocak 2026*

Türkiye’de doğa koruma mücadelesi zor bir yılı geride bıraktı. Doğaseverler sadece şirketlerle değil, adeta onların işlerini kolaylaştırmayı kendisine görev edinmiş iktidar ve bürokrasiyle de mücadele etmek zorunda kaldı. Madenciler için çıkarılan adrese teslim yasalar bunun en net örneğiydi. Sokak hayvanları birikmiş bir nefretin veya gündem değiştirme çabalarının kurbanı oldu. Adalet sisteminde yaşanan sorunlar, kıyılar, meralar ve orman alanları gibi önemli doğa alanlarını yağmadan korumak isteyenlerin önünü de tıkamaya başladı. Bundan yaklaşık 10-20 yıl önce doğayı korumak adına hukuka başvuruluyordu. Şimdi ise yeni düzenlemelerin yanlışlarını ve eksikliklerini ortadan kaldırmak için ayrı bir hukuki süreç yürütmek doğa koruma mücadelesinin bir parçası haline geldi. Siyaset mekanizması doğayı korumak için değil onu yok etmek için çalışır oldu.

2025 yılında Türkiye’nin nükleer santral gibi pahalı ve çok tehlikeli projelerde ısrar ettiğini, enerji politikasının temelini hâlâ petrol ve gaz gibi fosil yakıtlara dayandırdığını gördük. Kuraklık, orman yangınları, su baskınları gibi aşırı hava olaylarıyla kendisini gösteren iklim krizine karşı ciddi bir önlem almayan Türkiye, güncellediği Ulusal Katkı Beyanı ile 2035 yılına kadar iklimi değiştiren seragazı emisyonlarını artırmanın da önünü açtı. Ekonomik koşullar nedeniyle yenilenebilir enerjinin payının arttığını görsek de enerji dönüşümünün temel prensiplerinden uzak bir politikasızlık dönemi sürüyor. Enerji ve ekonomi politikalarında enerji üretimini şirketlerden bireylere, kooperatif ve belediyelere geçirecek, devletin payını güçlendirecek kamusal bir anlayışın eksikliğini görüyoruz. Dağıtım özelleştirmeleriyle kaynakların şirketlere ayrılması halkı daha pahalıya elektrik satın almak zorunda bırakıyor.

Tüm bu yanlış politikaların acısı, daha fazla santral kurmayı ve daha fazla tüketmeyi destekleyen politikalarla doğadan çıkarılıyor. İnsanlar için bunun anlamı temiz su, hava ve gıda kaynaklarının yok edilmesi anlamına geliyor. Türkiye, sahip olduğu potansiyelle daha az enerji tüketerek, ihracat amaçlı madenciliği sınırlayarak, üretim ve tüketim süreçlerini doğa dostu denetim mekanizmaları ve talep yönetimiyle şekillendirerek son birkaç yılda hızlanarak artan doğa talanını durdurabilir. Bölgesinde ve dünyada örnek bir gelişme modeli ortaya koyabilir. Çözüm var ancak mevcut politikalarla çözüme ulaşmak, doğayı korumak mümkün görünmüyor.

*BirGün gazetesinde yayımlanan, "Yaşam kuşatıldı, direniş harlandı" başlıklı habere verdiğim görüşüm.

Gündemden kaçma çabaları

Özgür Gürbüz-BirGün / 26 Aralık 2025

Foto: Tarım Orman Ekranı
Ne iş yapıyorsun diye soran olursa “yarı zamanlı gazeteci” demeyi seviyorum. Haber kovalamadan, dışardan yazı yazmak ve gündemi yakalamak kolay değil. Hep ‘eksik kalma’ duygusuyla mücadele ediyorum. Beni daha çok zorlayan ise gündemden kaçmak. Gazeteci gündemden kaçar mı? Kaçar. Birkaç nedenim var.

Çoğu zaman bize dayatılan gündem, hükümetin konuşmamızı istediği konular oluyor. Asgari ücret yerine uyuşturucu kullanan ünlüleri, tutsak siyasetçiler yerine futbol skandallarını, erken seçim yerine Bahçeli’nin çıkışlarını konuşmamızı istiyorlar. Gündemden kaçmaya çalışmamın ikinci nedeni ise neredeyse medyanın tamamının aynı konuları ele alması, benzer yorumlarla haberleri sunması. Çevre sorunlarından enerji politikalarına, sağlıklı gıdaya erişimden hayvan haklarına kadar birçok konu gereken ilgiyi görmüyor ve gündem olmadıkça çözülmüyor.

Hayvan kaçakçılığı nedeniyle yolu Türkiye’ye düşen, “zeytin” adı verilen goril yavrusunu hatırlayın. Olması gereken yerde, hem cinsleriyle rehabilite edilmesi gerekirken Gaziantep’te bir hayvanat bahçesine hapsedilmek isteniyor. Gündemde tutulmadıkça unutulup gidiyor. Halbuki Zeytin’in tek şansı onun için konuşacak, derdine tercümanlık yapacak bizleriz. Rümeysa’nın avukatı var, X hesabı var, gazeteci dostları var. Zeytin ise tek başına.

Ekoloji haberciliğinin en zor yanı da bu. Kurdun kuşun, insanlar gibi konuşamayanların sesi olmak, onların gözüyle olaylara bakmak zorundayız. Ne kadar istesek de çoğu zaman insan merkezli haberciliğe teslim oluyoruz. İnsan haberin öğesi olmazsa haber olmaz sanıyoruz. Öyle ki madenler için toprağın tahrip edilmesi, yüzlerce ağacın kesilmesi bile doğa katliamlarının gündem olmasına bazen yetmiyor. Türkiye’nin maden şirketlerine altın tepside sunulan toprakları, yerel halk ayağa kalkıp jandarmayla karşı karşıya gelince haber oluyor. İşin içine insan girince… Haberlerin içeriği de ekoloji vurgusundan, yani sorunun özünden uzaklaşıyor. Çözüme ise hiç sıra gelmiyor. Kendimize klavyenin tuşlarına doğayı savunmak için bastığımızı sürekli hatırlatmalıyız.

Siyaset dedikoduları ve klasikleşen siyasi eleştiriler medyada kendisine her zaman yer bulurken, yaşamla ilgili sorunlar magazin haberleri kadar konuşulmuyor. O yüzden az okunma pahasına gündemden kaçmayı tercih ediyorum. Yazdıklarımızın kamuya faydası olmayacaksa köşeleri işgal etmenin de anlamı yok. Haberlerin, yazıların toplumu dönüştürmesi gerektiğine hep inandım. Cinayetin, yolsuzluğun kötü, doğayı korumanın, onuruyla yaşamanın iyi olduğunu anlatmayan haberin eksik olduğunu düşünüyorum örneğin. Haber ve yorum arasına çizgi çizmek zor bir iş olsa da amacımız o ince çizgiyi çizerek, doğruyla yanlışı okuyucular (ya da dinleyiciler, izleyiciler) için ayırmak olmalı.

Sosyal medya okuyucuyla medya mecralarını birbirine yakınlaştırdı, etkileşimi artırdı. Ancak aynı zamanda doğru haber ve iyi analizi diğerlerinden ayırmayı da zorlaştırdı. Afili başlıkların altındaki boş satırlar, tıklatmayı amaçlayan sansasyonel girişler ve çarpıtma haberler, okuyucunun güvenini azalttığı için doğru haberlere de kuşkuyla yaklaşmasına neden oluyor.

Altı yedi gazetenin haber verdiği günlerde değiliz. Yüzlerce farklı kaynaktan, sosyal medya ve görsel mecralardan haber alıyoruz. Bu haber bombardımanının tek amacı sizin gündeminiz olabilmek. Burada okuyucu devreye giriyor. İyi okuyucu, artık kendisine zarar verecek ‘bomba haberlerden’ kaçmasını ve kendi gündemini seçmeyi bilmek zorunda. Kaynağı belirsiz sosyal medya paylaşımlarını değil, güvenilir medya mecralarının haberlerini paylaşmalı. Yoksa medyanın reyting, iktidarların ise gündem saptırma oyununa yem olmaktan kaçma şansı yok.

Özensizce yapılan haberlerden kurtuluşun bir yolu da okuyucu ile kitle iletişim araçları arasındaki bağı güçlendirmek. Bu da karşılıklı iletişimin kalitesinin artmasına, okuyucunun güvendiği medya kuruluşunu destekleyerek sahiplenmesine bağlı. İyi habere giden yol bu formülden, iyi habercilik kadar iyi okuyucudan da geçiyor. Zor zamanlardan geçiyoruz ve geçeceğiz; uzaktan okumayı bırakıp birbirimize yaklaşmalıyız.