31 Mayıs 2013

Yıkım değil park istiyoruz

Taksim Gezi Parkı’nda günlerdir, binlerce insan, ağaçları ve İstanbul’un canlılarını korumaya
çalışıyor. Türkiye’nin hemen her yerinde milyonlarca insan bu coşkunun farkında... Ağaçlarla birlikte yaşamlarımız yok ediliyor. Biz aşağıda imzası bulunan yapılar, İstanbul Gezi Parkı’nda devam eden kıyımın bir an önce durmasını istiyoruz. Tarihsel mirası gelecek kuşaklara taşımak hepimizin görevi ve sorumluluğudur. Yıkım değil Park İstiyoruz.

1. Çevre ve Ekoloji Hareketi Avukatları
2. Yalova Platformu
3. Ekoloji Kolektifi
4. Loç Vadisi Koruma Platformu
5. Solaklı vadisi
6. Artvin Çevre Platformu
7. Yeşil Artvin Derneği
8. Yeşil Gerze Çevre Platformu
9. Karadeniz İsyandadır Platformu
10. İzmir Barosu Kent ve Çevre Komisyonu
11. Yeşilırmak Tozanlı Çevre Platformu
12. EGEÇEP Ege Çevre ve Kültür Platformu
13. Ergene Platformu
14. Alakır Nehri Kardeşliği
15. Ege Sanat Atölyesi
16. Yeşil ve Sol Çalışma Grubu
17. Çevre İçin Hekimler Derneği
18. EKODER Ekolojik Yaşam Derneği
19. DOĞADER Doğayı ve Çevreyi Koruma Derneği
20. YADEM Çevre Derneği
21. Yağcılar ve Demircili Köylerin Çevresini Koruma ve Güzelleştirme Derneği
22. Çağdaş Hukukçular Derneği
23. YAYED Yerel Yönetim Araştırma Yardım ve Eğitim Derneği
24. Allianoi Girişim Grubu
25. Nükleer Karşıtı Platform
26. Atina’nın Deniz’i ve balıkları ile direnen Navarinou parkının kedileri
27. Sulukule Platformu
28. GDO’ya Hayır Platformu
29. Tonya Çevre Platformu
30. Bolkar Dağlarını koruma Platformu
31. Porsuk Köy Meclisi Derneği
32. Maden Köyü Çevre Platformu
33. Hayvanların Yaşam Haklarını Koruma Derneği – HYHKD
34. Seda Meşeli Allard
35. İnci Akalp
36. Türkiye Tabiatını Koruma Derneği Hatay Şubesi
37. EÜD Ekolojik Üreticiler Derneği
38. Ordu Doğa ve Yaşam Alanlarını Koruma Platformu
39. Gökova Sürekli Eylem Kurulu
40. Fethiye Saklıkent Koruma platformunu
41. Muğla Barosu Kent ve Çevre Komisyonu
42. Bayramiç Yeniköy Kaz Dağları Ekolojik Yaşam ve Tohum Derneği
43. Toprak Ana Platformu
44. Bartın Platformu
45. Munzur Platformu
46. Gördes Çevre Kültür ve Tarih Derneği (GÖRÇEV)
47. Foça Çevre Platformu (FOÇEP)
48. Fırtına Ekoloji Gurubu,
49. Fırtına Vadisi Girişimi,
50. Palovit Vadisi Koruma Platformu
51. Papart Deresi Platformu
52. Vardiya Bizde İzmir Platformu
53. Merih Şenözlüler
54. Belgrad Ormanı Koruma Gönüllüleri Derneği
55. Ege Su Platformu
56. Lambdaistanbul LGBT Dayanışma Derneği'
57. Cevahir Özgüler
58. Ersel Bedir Sezer
59. Yeni İnsan Yayınevi
60. Yeryüzü Derneği
61. Fatma Doğu
62. Mete Güneş
63. Sarıyer Kent Konseyi Hayvan Hakları Komisyonu
64. Levent Öztunc
65. Gevne Vadisinde HES'lere hayır platformu
66. Nesrin Algan
67. Slow Food Fikir Sahibi Damaklar
68. Kültürlerarası Araştırmalar Derneği
69. Peri Suyuy Koruma Platformu
70. Su Hakkı Kampanyası,
71. Küresel Eylem Grubu
72. Hasankeyf'i Yaşatma Girişimi
73. ZMO İstanbul Şubesi
74. Şavşat Derelerin Kardeşliği Platformu
75. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Klubü
76. Bergama, Eşme, Sivrihisar Havran/Küçükdere ELELE
77. Küresel Denge Derneği
78. Ece Aysal
79. Bartın Çevre Meclisi
80. Yavuz Aksoy
81. İstanbul Ardahan İli Sosyal Kültür ve Dayanışma Derneği


Çağrı metnine imza atmak isteyenler cehav.sekreterya@gmail.com adresine mail atabilirler ya da 532 456 94 18 no.lu telefondan Çehav'a ulaşabilirler.
Gezi parkına yazdığımız telgrafı mail gruplarınızda ve sosyal medyada paylaşmanızı, twitterdan #geziparkinatelgraf başlığı ile yaymanızı rica ediyoruz.

26 Mayıs 2013

Atomik bilim insanları Türkiye’yi uyarıyor

Özgür Gürbüz-BirGün/26 Mayıs 2013

Nükleer enerji ve nükleer silah konusunda uzman bilim insanlarının çıkardığı Atomik Bilim İnsanları Bülteni’nde (The Bulletin of Atomic Scientists), geçenlerde Türkiye’nin nükleer enerji programını değerlendiren bir makale yayımlandı. Atomik Bilim İnsanları Bülteni, ilk atom bombasını yapan bilim insanları, mühendis ve diğer uzmanlar tarafından halkı nükleer silahların tehlikesi konusunda uyarmak için 1945’te çıkarılmaya başlandı. Herkes onları “Kıyamet Saati”yle tanıdı. Bu saat, nükleer savaş, biyoçeşitliliğin azalması ve iklim değişikliği gibi tehlikeler nedeniyle dünyanın sonuna ne kadar yaklaştığımızı gösteriyor. 1947’de Kıyamet Saati ilk kez tanıtıldığında gece yarısına (kıyamete) 7 dakika vardı, şimdi 5 dakika var. Saatin kıyamete en uzak olduğu zaman (17 dakika) soğuk savaşın bittiği 1991 yılıydı. Kıyamete en yakın olduğumuz zaman (2 dakika) ise ABD ve Sovyetler Birliği’nin hidrojen bombasını bulup denedikleri 1953’tü.

Bülten’deki makalenin yazarları Aaron Stein ve Chen Kane, Türkiye’nin nükleer enerji programının silah üretme amaçlı olmadığına inanıyor ve bu alanda bir tehlike görmüyor. Ancak aynı yazarlar, Ankara’nın sınırlı finansal kaynaklarla bu işe girmesini ve santrallerin yapımını çok kısa bir sürede gerçekleştirmek istemesini riskli buluyor. Türkiye’nin Sinop ve Mersin için izlediği model “yap-sahip ol-işlet”. Bu modelin nükleer santrallerin yapımında hiç kullanılmadığını söyleyen yazarlar, Türkiye’nin tüm kontrolü yabancı şirketlere devrettiğine dikkat çekiyor. Makalede aynen şu ifade var: “Türkiyeli yetkililer santral tedarikçilerinin maliyetleri aşağıda tutmak için kestirme yollara sapıp sapmadığını denetlemenin bir yolunu bulmak zorundalar”. Şimdi soru şu, bu denetimi kim yapacak? Hayatı boyunca bürokratik işlerle uğraşan, nükleer santrallerde hiç çalışmamış Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) çalışanları mı yoksa Rusya’ya gönderilen mühendis adayı öğrenciler mi? TAEK’in nükleer enerji konusundaki becerilerini Gaziemir’deki nükleer atık meselesinde daha yeni sınamadık mı?

Atomik Bilim İnsanları, Erdoğan’ın 2023’ten önce en az bir reaktörü çalıştırma arzusunu da tehlikeli buluyor ve Uluslararası Atom Enerji Ajansı’nın (UAEA), nükleer enerjiye yeni geçecek ülkelere 10-15 yıllık bir hazırlık süresi tavsiye ettiğini anımsatıyor. Bu da ikinci uyarı. Üçüncü uyarının hedefinde ise Enerji Bakanlığı ve TAEK var. UAEA, nükleer enerji konusunda kontrolü ve denetlemeyi sağlayan düzenleyici kurumların, TAEK gibi nükleer enerjinin promosyonunu yapan kurumlardan ayrı ve bağımsız olmasını istiyor. Türkiye’de TAEK’in hem lisans veren, hem denetleyen hem de nükleer enerjiyi özendiren kurum olmasını bu yüzden tehlikeli buluyorlar. TAEK’in finansal ve idari açıdan Başbakanlık tarafından kontrol altında tutulması da ayrı bir dert. Özetle; şeffaflık, denetim eksikliği ve güvenliğin ikinci plana atılıp, işin aceleye getirildiği yönünde kaygıları var. Nobel ödüllü 18 bilim insanının desteklediği bu örgüte Başbakan acilen bir telefon açmalı. İnşa ettiğimizin nükleer santral değil “tüpgaz” olduğunu anlatmalı ve kaygılarını azaltmalı.

Murat Boz ve Greenpeace
Greenpeace kampanyalarında ünlü yüzler kullanmaya devam ediyor. Sonuncusu da Murat Boz oldu. BirGün yazarlarından Bedia Ceylan Güzelce eleştiri işini bana havale edince boynumuzun borcu deyip bir kelam etmek zorunda kaldım. Boz, Kuzey Kutbu’nu kurtarmak için Greenpeace’in yeni yüzü olmuş. Hatırlarsınız, bir önceki yüzü Ayşe Arman’dı. Greenpeace Arman’ı “dört çeker cipiyle” Kuzey Kutbu’na götürmüştü. Arman durumun umutsuz olduğunu görmüş olmalı ki dönünce bir inşaat firmasının reklamlarında oynamaya başladı. Boz’da herhalde yakında otomobil reklamlarına çıkar. Merak edenler için söyleyelim. Kutbu kurtarmak için yapmanız gereken sosyal medyada Greenpeace’i takip etmek, imza vermek. Siz imza veriyorsunuz onlar da size bir sanal ayı veriyorlar. Mesajı yaydıkça da ayı büyüyor sizin de sertifika, bileklik ve tişörtünüz oluyor. Vapurlarda kalem aldığınızda yanında tarak verirlerdi ya, o hesap. Sonra Kuzey Kutbu kurtuluyor, yerinizden kalkmanıza bile gerek yok.

Kimse yanlış anlamasın, Greenpeace’i severim. İki yıl çalışanıydım, gönüllülük yaptım ama son 5-6 yıldır örgüt çok kötü yönetiliyor. Tek dertleri daha fazla bağış almak, sanal alemde takipçi sayısını arttırmak. Facebook’ta binlerce takipçi olunca sanki dünya kurtulacak. Oyuncak ve promosyonla takipçi edinmek kolay ancak eylemci bulmak, bu iş için hayatını veren insanları harekete katmak zor. Kampanya başarıları azaldı, mesajlar yanlış. Enerji Bakanı Taner Yıldız’a “Nükleere hazır mısınız” yazılı tişört verdiklerinde bakanın kendilerine, “hazırız” dediği anı hiç unutmuyorum. Kampanya o an yerle bir olmuştu. En güçlü olduğu yanı kampanya yapmaktı artık en zayıf yönü. Sanal alemde destekçiler çoğaldı ama sokakta yalnızlar. Güncel bir örnek daha: 11 Mayıs’ta iklim değişikliğine dikkat çekmek için yazdıkları yazıda, “Türkiye sera gazı salımlarını 1990'dan beri %95 artırdı” yazmışlar. Halbuki artış yüzde 124. İki yıl önce bile yüzde 98’di. Aynı yazıda, “Türkiye'de 57 kömürlü termik santral planı var” diyor, bir satır aşağıda ise bu rakam 50 oluyor. Böyle yaparsanız size kim inanır? Greenpeace şirketlerden bağış almıyor iyi ama bireylerin verdikleri paralar da boşa gidiyor.

Yaşam ve Çevre Politikaları
TMMOB Çevre Mühendisleri Odası, 1-2 Haziran’da Levent Kültür Merkezi’nde “Yaşam ve Çevre Politikaları” başlıklı bir çalıştay düzenliyor. Çalıştayda çok değerli konuşmacılar var. Sanayi ve enerji politikalarından halk sağlığına kadar birçok ilginç konu başlığı var. Ayrıntılar Oda’nın internet sayfasında. www.cmo.org.tr

25 Mayıs 2013

Arnavutköy'de şenlik var

İstanbul'un Arnavutköy semtinde bu pazar (26 Mayıs) şenlik var. Boğaziçi Arnavutköylüler
Derneği'nin düzenlediği şenliğin ana teması doğal ve kültürel kimliğimiz. Şenlik çağrısında Arnavutköylüler şöyle diyor: "16 yıl önce 3. Köprüye karşı verdiğimiz mücadelenin ifadesi olarak başlayan şenliğimiz ‘rezidans’lı, ‘AVM’li ve ’kule’li bir tüketmeye karşı varlığını sürdürmeye çalışan mahallemizde gerçekleşecek. Her geçen gün bir parçasını daha yitirdiğimiz doğal ve kültürel kimliğimizi korumakta ve kaybedilenleri geri almakta kararlı olan kentlilere bir kez daha ev sahipliği yapacağız. Bilim insanları, sivil toplum kuruluşları, sanatçılar, İstanbul’u sevenler aramızda olacaklar".

Arnavutköy'ün o güzel sokaklarında gezmek ve mücadeleye destek olmak için iyi bir fırsat.

Tarih : 26 Mayıs 2013 Pazar, 12:00
Yer : Satış Meydanı – Arnavutköy
Detaylı bilgi için : 212. 287 85 80 – 554. 305 99 35

19 Mayıs 2013

Biz marjinaller

Özgür Gürbüz-BirGün/19 Mayıs 2013

Bizler marjinaliz. İşçiler, emekçilerle Taksim Meydanı için direnir, gaz yeriz. Üniversitelerin, ülkelerin kalbi olduğuna inanırız. Bilime, düşünce özgürlüğüne üniversitelerin beşiklik etmesi gerektiğini düşünürüz. O yüzden oralarda okurken sadece çimlere yayılıp oturmayız, hoşumuza gitmeyen her şeyi orada protesto ederiz. Bu yüzden de yine gaz yeriz, coplanırız. Bizler marjinaliz, protesto etmenin demokrasinin gereği olduğuna inanırız.

Bizler marjinaliz, pilavımızla oynanmasına karşı çıkarız. O kadar marjinaliz ki, pilavın, domatesin, mısırın doğalını severiz. Şirketler daha çok kâr etsin, köylüler daha fazla sömürülsün diye genetiği değiştirmiş organizmaların marketleri, tezgahları doldurmasından hoşlanmayız.

Aramızdaki marjinallerin bazıları daha da marjinaldir. Onlar içki içer. Bazen deniz kıyısında, bazen bir barda. İçki içince gülüp eğlenirler; marjinallik işte. Bazıları takıntılı marjinaldir. İçki içerken müzik dinlemeyi de sever.

Marjinallik sadece erkeğe mahsus değildir. Marjinal kadınlar da var. Onlar istedikleri gibi giyinmek, istediklerini sevmek ister. Kimi mini sever kimi çok renkli. Kimi kısa saçlıdır, kimi saçlarını kırmızıya boyar. Marjinallik olsun diye yapar bunu, yoksa kırmızı saçın memlekete hayır getirmediğini bilir.

Aramızda dini anlamda da marjinaller vardır. Alevi oldukları için ibadetlerini cemevlerinde yaparlar. Diyanetin fetvalarını tanımaz, yaradanı imamdan değil yüreklerden dinlemeyi tercih ederler. İnançlarını tartışabilecek kadar açık yürekli marjinallerdir. Sayıları milyonları bulsa da onlar bu devlette marjinal sayılırlar aynı Kürtler gibi.

Din demişken, aramızdaki marjinaller arasında dinsizler de vardır. Din haneleri boştur, din derslerini sevmezler. Onlar da herkes gibi güzel insanlardır, iki gözleri, kulakları ve elleri vardır. Futbol da severler. Dini konuşmanın tabu olduğu bu ülkede zorunlu din derslerini dava edecek kadar marjinal, bir o kadar da cesurdurlar.

Biz marjinallerden eşcinseller, biseksüeller de çıkar. İş sevmeye gelince erkek-kadın ayırt etmeyiz. Para, kariyer, çıkar için değil, sevdiğimiz için severiz. Anlatması zor.

Biz marjinaller “yetmez ama evet”le yetinmeyiz. Halk oylamasında sandıktan demokrasi çıkmasını beklerken ilk harfin “D” olmasıyla yetinmez, ikinci harfin “E” değil “İ” olma ihtimalinden korkar, tüm kelimeyi görmek isteriz.

Aramızda otomobil almayan, aklını peynir ekmekle yemiş marjinaller de vardır. Bunlar bisiklete biner. Kimseyi egzoz gazına boğmaz, iklimi değiştirmez.

Bir de bu ülkede marjinal olmayanlar var; çoğunluktalar.

Bu çoğunluk kadın döver, adam bıçaklar, küfür eder.

Coplar, coplatır. Gazlar, gazlatır.

Maça gider olay çıkartır, zencilere “maymun” der.

Reyhanlı ve Uludere’nin sorumlusudur ama hiç oralı olmaz.

Alkolü yasaklamaya çalışır ama silahı serbest bırakır.

Bu çoğunluk, Deniz Feneri’ni sever, emekliyi, işçiyi, öğrenciyi sevmez. Kumardan nefret eder ama konu spor olunca bahse girmek ister. Ne de olsa liberaldir.

Alevilerin vergisiyle imamların maaşını, dinsizlerin vergisiyle camilerin elektrik faturasını öder ama elhamdülillah müslümandır.

Kömür, petrol ve nükleer lobisiyle arası iyidir ama temiz ve yerli enerjiye karşıdır. Ne de olsa milliyetçidir.

Çoğunluk başını derde sokmamak için hükümeti kızdırmaz, gerekirse “evet” der, gerekirse susar.

Onlar heteroseksüeldir. Hem cinslerini sevmez ama 15 yaşında çocuklara bayılır, onları gelin ederler. Kendisi yapmasa da yapana ses çıkarmaz.

Bir de sessiz çoğunluk vardır. Meydanlara inmez, sendika sevmez, greve, boykota destek olmaz. Keyfini hiç bozmaz ama keyfi bozulacak diye korkudadır. Sosyal medyada bile bir vardır bir yoktur. Partiye, derneğe üye olmaz, siyaset konuşmaz, gazete okumaz. Gönüllülükten ise hiç hoşlanmaz, gerekirse biraz para bağışlar ama ortalarda hiç dolaşmaz. Marjinalleşirse paçayı kurtarır, marjinalleşene kadar aslında birer hiçtir.

Marjinaller hep haksızdır, çoğunluk ise hep haklı.

Aferin size, çoğunluğa!

14 Mayıs 2013

HES’ler: Büyük felaket, büyük kötülük

Söyleşi: Semahat Sevim-Özgür Gürbüz-Perspectives/Nisan 2013

Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, Türkiye’de bin 500 adet hidroelektrik santral (HES) projesi [1]. Başvuruların sadece dörtte birinin tamamlanması bile Türkiye’deki çevrecileri ayağa kaldırmaya yetti. Ayağa kaldırmaya yetti diyoruz çünkü son birkaç yıldır Türkiye’de en çok tartışılan konulardan biri HES’ler. HES’lere karşı eylemler yapılıyor, güvenlik kuvvetleriyle karşı karşıya geliniyor ve projelerin iptali için yüzlerce dava açılıyor. HES’lere karşı mücadele etmek zorlu bir süreç. Bu süreçten galip çıkanlar da yok değil. Perspectives okurları için Artvin’in Şavşat İlçesi Meydancık Beldesi’nde kurulmak istenen HES’lere karşı mücadele eden ve santral projelerini iptal ettirmeyi başaran yöre halkıyla konuştuk. Karşı çıkış nedenlerini, nasıl mücadele ettiklerini sorduk. Türkiye’deki çevre hareketinin önemli bir parçası haline gelen HES karşıtı mücadeleyi onlardan dinledik.

***
Önce bize beldenizi biraz anlatır mısınız, Artvin’in neresinde?
Dursun Sevim: Şavşat Meydancık Beldesi. Papart Vadisi Karçal dağlarının devamında. Rize’de Kaçkar dağları var, Artvin’de de Karçal dağları.

HES kurulmak istenen derenin adı nedir?
Dursun: Papart Göknar Deresi. Bu bir taraftan Gürcistan’a kadar ulaşıyor. Vadinin başlangıç yeri Gürcistan sınırı.

Vadi devam ediyor yani.
Dursun: Vadi devam ediyor ama bize gelen sular ayrı. Yukarıdaki dağlardan bir kısmı bize geliyor işte.

Peki bu dere sizin oturduğunuz Meydancık Mahallesine ne kadar uzakta?
Dursun: Köyün ortasından geçiyor. Karçal dağlarında, Papart Vadisi’nden, yaylalardan doğan bu sular, Göknar deresi adı altında akarak Artvin’de su kavuşumu dedikleri yerde Çoruh’la birleşiyor. Şimdi Papart vadisinden gelen bu su sekiz köyün ortasından akıyor. Çoruh’un bu Göknar deresinin sağında solunda köyler var. Meydancık Beldesi Mısırlı, Taşköprü, Meydancık, Balıklı mahallelerinden oluşuyor. Bu mahallelerin ortasından Göknar deresi akıyor, sekiz HES de bu derenin üzerinde kurulmak isteniyor.

Hepsini aynı firma mı yapıyor?
Servet Ekin: Hayır. EBARA şirketi dört tanesini yapıyor. Öbürleri birer tane.

Yabancı bir şirket mi?
Servet: EBARA Elektrik Üretim A.Ş. Asıl sahibi Japon. Ama taşeron şirket Rize’de.
Dursun: Şimdi süreç şöyle işliyor. Çevre ve Orman Bakanlığı, Devlet Su İşleri projeleri hazırlıyor. Bazen Elektrik İşleri Etüd İdaresi de hazırlıyor projeyi. Projeler Devlet Su İşleri tarafından internetten ilan ediliyor. Firmalar talip oluyor. Bir de firmalar proje hazırlayıp Devlet Su İşlerine başvurabiliyorlar. Bu başvuru üzerine ihaleye çıkılıyor. İhaleye çıkarılması da öyle birdenbire olmuyor tabii. ÇED raporunun da hazırlaması gerekiyor. Halkın katılımı toplantılarının yapılması gerekiyor.

Burada HES yapılacağını ne zaman, nasıl duydunuz?
Servet: 2008’de. Dört köyün merkezinde bir kahve var, insanlar genelde orada toplanır. Ben bir gün o kahvede arkadaşlarla otururken kahveye iki yabancı geldi. Merhabalaştık. Birisi mühendis, Arhaviliyim dedi. Arhavi Artvin’in bir ilçesidir. Ben de Arhavi de öğretmenlik yapmıştım. Arhavi’yi iyi tanıyorum, çalıştığım köyü sordum. Ben o köylüyüm dedi. O köyden benim hatırladığım isimleri sordum. Biraz bocaladı. Yalan söylediğini sonradan anladım.

HES’ler: Büyük felaket, büyük kötülük
Servet: Arhaviliymiş ama benim çalıştığım köyden değilmiş. Bize, buraya bir şelale aramaya geldik dedi. Bize bir şelale lazım, doğal şelale dediler. Ne yapacaksınız diye sorduk. Elektrik üreteceğiz dediler. Bir de rüzgardan elektrik üreteceklerini söylediler. Bu konuşmayla süreç başlamış oldu.
Dursun: Önce suyun üzerine debi ölçer aletler koydular. Bundan kuşkulandık ama kimseden bilgi alamadık.
Servet: Bu ortaya çıkıncaya kadar, o suları elimizden herhangi bir kimse alır diye aklımızdan geçmezdi. Kimse böyle bir ihtimali düşünmüyordu. Su devamlı akıyor, içinde balıklar yaşıyor, insanlar yüzüyor; her şey gayet güzel. Daha sonra projeler yavaş yavaş meydana çıkmaya başladı. Niyetleri HES’ler yapmakmış ama biz burada HES yapacağız, suları kanala alacağız, bu derelerdeki sular bir daha böyle akmayacak, ya az akacak ya hiç akmayacak gibi bir şey söylemediler. Şelaleden düşen suyun enerjisinden faydalanarak elektrik üreteceğiz dediler. Birkaç ay sonra yine geldiler, HES’ler yapacağız, bunları 49 yıllığına biz devletten kiraladık dediler. Sonbahardan sonra insanlar büyük kentlere gittikleri için buralarda az insan kalır. Halkın katılımı toplantısını o zaman yapmışlar ve bunları açıklamışlar.
Dursun: Halkın katılım toplantısı 10 Nisan 2008’de yapılıyor. Toplantı da niyetlerini açıklıyorlar. 26 Haziran 2008 tarihinde bizim haberimiz oluyor.

Muhtarın hiç haberi olmamış mı, suya debi ölçer falan konduğunda, muhtara gelip söylememişler mi?

Dursun: Belde olduğu için mahalle muhtarları var, onlar belde başkanı ile ilişki kuruyorlar. Önce belde başkanını ikna ediyorlar.
Servet: Debi ölçer konuldu ve yıllarca orada durdu. Suyu ölçüyorlar ama niçin ölçüyorlar, ne yapacaklar, bunun üzerinde kimse durmadı. Haberi de olmadı kimsenin. Zaten suya bu aleti şu amaçla koyduk diyen de olmadı.

Ama halkın katılım toplantısını yapınca burada santrallerin yapılacağını anladınız.
Dursun: Evet ama HES’in ne olduğunu da bilmiyoruz. Ne yapacaklar, nasıl yapacaklar? Hidroelektrik santrali diyorlar, elektrik üreteceğiz, insanları işe alacağız, bedava elektrik yaktıracağız. Bir sürü yalan ve dolanla halkı ikna etmeye çalışıyorlar. Burada amaç ileride oluşabilecek tepkiyi önleme.

Halkın katılımı toplantısına katıldınız mı?
Servet: Biz katılmadık, biz İzmit’teydik.
Dursun Ali Durmuş: Hiç katılan yok içimizde.
Dursun: Toplantıyı ikna ettikleri insanlarla, itiraz etmeyecek insanlarla yapıyorlar. O toplantıda bir tek kişi itiraz etmiş. Onu da toplantı salonundan dışarı atmışlar.

Zorla mı atmışlar?
Dursun Ali: Belediye başkanı kalkmış, çık dışarı demiş, kovmuş.
Dursun: Ne zaman ki bize açıktan ilan edildi, biz kendi aramızda, bu işte koşturacak insanlar bir ön görüşme yaptık, araştıralım dedik. 2008’in Haziran ayında Hopa’da bir panele katıldık. Orada Derelerin Kardeşliği Platformu’nun sözcülüğünü yapan bir avukatla da tanıştık. Rize’de de, Çayeli’nde, Fındıklı’da neler oluyor gördük. Rahmetli Metin Lokumcu’yla da, Hopa’da tanıştık. Şöyle bir hikaye anlattı, bir gün köyden inerken deredeki ölçüm aletini görmüş, nedir bu deyip kopartmış kafasını atmış. Orada Fındıklı’dan, Rize’den Çayeli’nden gelenlerle konuştuk, sorular sorduk. Biz de karar vermiştik, tepkisiz kalmayacağız diye ama neler yapılıyor, onlarla nasıl birlikte hareket edebiliriz diye görüş alışverişinde bulunduk.

HES yapılacağını öğrendiniz, Hopa’da panel var gidip bilgilenelim mi dediniz? Bu işin kötü olduğuna nasıl karar verdiniz? Başka bir yer mi sizi şüpheye düşürdü?
Dursun: Fırtına vadisini biliyorduk.
Servet: Zaten duyulan şeyler var, göz görüyor. Suyu havuzdan boruya aldığın zaman o suyun alındığı yerden döküldüğü yere kadar en az 5-10 km bir mesafe oluyor. Bu 10 km mesafede köylülerin o dere üzerinde sulama kanalları var. Arazileri sulamak için yüzlerce sene önce yapılmış sulama kanalları. Su boruya girdiği zaman bize su kalmaz kanalımız da arazimiz de kurur endişesi kendiliğinden başladı.

Fırtına Vadisi örneği de size örnek oldu…
Dursun: Tabii, tabii. Biz Meksika’da yaşananları da biliyoruz. Dünya Su Forumu’yla yapılanları da.
Dursun Ali: Bizim oralarda kimsenin böyle bir şey olacağından haberi yoktu, bir gün mahalleden yukarı doğru giderken bizim köyde yaşayan İsmunur Abla beni çağırdı. Bir ahbabı bir gün bu ablaya telefon etmiş ve 20-25 kişilik bir yemek hazırlamasını istemiş, misafir getireceğim demiş. Yemeğe 20 kişilik bir grup gelmiş ve yemekten sonra iki gruba ayrılmış. Bir grup yaylaya doğru giderken diğer grup Papart’a gitmiş. Niye geldiler, ne yaptılar diye sorduğumda, bunlar suları inceliyorlar yanıtını verdi. Bunlar sularımızı götürecekler haberiniz olsun dedi bana. İsmunur Abla bunu sezmişti. Ertesi yıl da Papart’ta çalışmalar başladı.

Katıldığınız bu panelden sonra HES’lere karşı çıkacağız diye karar aldınız mı?
Dursun: Beldenin merkezinde çevre köylerden (5-6 köy) gelen kişilerle bir toplantı yaptık, halkla buluşma toplantısı düzenledik ve belediye başkanı da katıldı. Belediye başkanı bizim zorumuzla katılmıştı.
Servet: Belediye başkanı ikili oynadı.
Dursun: Belediye başkanı açıktan yapılsın diyemiyor yapılmasın da diyemiyor. Toplantılara katılıyor daha sonra direnişe de katıldı, oralarda konuşmalar da yaptı.

Karşı olmak zorunda kaldı yani.
Servet: Evet dese bile karşı olmak zorunda kaldı.
Dursun: Biz şunları biliyorduk; bunların arkasından özelleştirme geliyor. Bütün halk biliyor, köylüler de bilir. Toprak kutsaldır. Su yaşamdır. Susuz yaşam olmaz. Havasız yaşam olmaz. Gelmiş devlet zamanında halktan ceviz ağaçlarını almış, ormanını almış. Tepki göstermişler ama yetmemiş. Şimdi de geldi suyunu alıyor. Bunları alınca göç başlamış çünkü doğal yaşamı bozmuşlar. Cevizi adam ekmeğine katıp çocuğunu besliyordu ama artık ceviz ağacı yok.

Nasıl aldılar ceviz ağaçlarını?
Dursun: Kesip kesip götürdüler. Parayla satın aldılar. Öküzlerle halatlarla çekip Çoruh suyunda dereden akıttılar. Artvin’de kamyonlara yüklettiler İstanbul’da mobilya oldu bu ağaçlar. Bölgede ceviz bitti. Sonra orman bitti. Orman bitince kendine yeten halk geçim sıkıntısı çekmeye başladı.

Yeniden sürece dönelim, Hopa’daki panelden sonra biz bu işe karşı çıkacağız diye kesin bir karar aldınız mı?
Dursun: Evet. Panelle beraber, özelleştirmelerin Meksika’daki sonuçları ve bunun Türkiye’ye yansımasının nasıl olacağına dair öngörümüz oluştu. Çünkü en küçük bir pınara, kaynak suyuna işaret konulmuş. Betondan bir taş dikmişler, kalıp yapmışlar. Üzerine de işaret koymuşlar. Haritaları var. Hangi su nerede biliyorlar. Bütün temiz su kaynaklarını işaretlemişler. Bu Hes’lerde bu alanda yapılacağı için halkın sulama kanallarını susuz bırakıyor ve burada yaşayan hayvanlarda susuz kalıyor.

Beldede kaç kişi yaşıyor?

Dursun: Yaz nüfusu 2000’i geçiyor. Kışın bine yakın insan yaşıyor. 
olduğunu bunların halihazırda sadece 350’sinin faaliyete geçtiğini söylüyor

Neyle geçiniyorlar?
Dursun: Tarımla. İnekleri var, patates ekiyorlar.

Yani, susuz yapılmayacak işler yapıyorlar, suya muhtaçlar.
Dursun: Evet. Bu HES’ler de bu alanda yapılacağı için aynı suyu hem borulara hem kanala dolduruyor ve doğayla ilişkisini kesiyor, dereyi kurutuyor. Halkın sulama kanallarını da susuz bırakıyor. ÇED (Çevre Etki Değerlendirme) raporunu göreceksin, çevrede yaşayan hangi tür hayvanlar var onların hepsini göreceksin.

Sizin evinizde bu su var değil mi?
Servet: Var. Su kaynaklardan alınmış, evlere kadar getirilmiş.

Şebekeden değil, dağdan getirilen su.
Ali Alkan: Dağdan gelme.

Biz kentte belediyenin şebekesine mecburuz ama sizin suyunuz zaten o kaynaktan dağdan geliyor şimdi bu kaynaktaki suyu HES alırsa size su kalmayacak öyle mi?

Dursun: Riske sokacak.
Ayla Alkan: Sular azaldı mı üst kısımlardan çıkan pınarlarımız bile kesiliyor.
Servet: Biz Rize’ye gittik oradan Çayeli’ne. Kalın boruların yanına ince borular getirmişler. Orada çalışanlar dediler ki, çapı 45 cm ince borularla doğadaki kaynak sularını toplayıp büyük olana katacaklar. O çalışmalar bize gösterdi ki, yer üstünde 1 gram suyu kimseye vermeyecekler. Endişe oralardan başladı zaten.

Sonra ne oldu, toplantıdan bir karar çıktı mı?
Dursun: Toplantı sonrası köylülerle ilişki kuracak bir heyet oluşturduk. Birinci hedef halkı sürekli aydınlatma. İkincisi, yörede şirketlerin elemanlarına dokunmadan, şiddete başvurmadan çalışacakları alanlarda mitingler düzenlemekti.

Kaç miting yaptınız?
Dursun: Bir tane yaptık ondan sonra vazgeçtiler. Çok büyük bir miting oldu, çevre halkı, herkes katıldı. Ben 67 yaşındayım. 70-80 yaşındaki adamlar da katıldı. Belediye başkanı konuşma yaptı, muhtarlar konuşma yaptı. Halk konuştu ve ortak bir karar, bir meclis oluştu orada. Meydancık Beldesi Halk Meclisi oluştu. Bu meclisin ortak kararı suyumuzu ne olursa olsun vermeyeceğiz idi. Her şeye rağmen bu suyu bizden kimse alamayacak, burada ortak karar olarak çıktı. Arkasından sanırım Ağustos ayının ortasında 55 araçla, otobüslerle Artvin merkez’de basın açıklaması yaptık. Emniyet ve valilik bizden görüşme talep etti. Biz de vadide görüşeceğiz dedik. Biz dilekçelerimizle başvuru yaptık, ikazlarımızı yaptık ama hiçbirini dikkate almadınız, asıl görüşmemiz ÇED toplantısında olacak diyerek halk valilikle görüşmeyi reddetti.

Herkesin ortak kararı mıydı?
Dursun: Herkesin ortak kararıydı, canlı bir basın açıklaması yapıldı. 2009 yılında da İstanbul Taksim'de miting yaptık. Davullu zurnalı, tüm televizyonlar ve gazeteler yazdı. Muhtarlarla toplantılar yaptık. Bu toplantıların birinde fiili mücadelenin yanında hukuki mücadeleye de başlamamız gerektiğine karar verdik. Bu da 2008 Ağustos sonuna doğruydu.

Bu sırada şirketler ne yapıyordu?
Servet: Etüd çalışmalarına devam ediyorlardı. Ama endişeleri de vardı. Halkın müdahalesini içlerine sindiremiyorlardı. Hükümet bizim arkamızda, istediğimizi yaptırırız diye bir inançları vardı. Mahkemeye verince, Rize İdari Mahkemesi'nin getirdiği bilirkişinin yaptığı inceleme sonucunda yöre halkı haklı bulundu ve ÇED raporu iptal edildi.

ÇED ne zaman iptal edildi?
Dursun:Rize İdari Mahkemesi'ne ÇED raporunun iptali için açtığımız tarih Aralık 2008. Hemen karara itiraz ettiler. Bir üst mahkeme, Bölge İdare Mahkemesi Trabzonda'dır. Onlar da Rize'nin kararına uydu. Daha sonra Danıştay'a gittiler. Danıştay da Rize'nin kararını onaylayınca ÇED iptal edildi. Biz de bir yandan bölgenin Sit alanı olması için 600 dilekçeyle Anıtlar Kurulu'na başvurduk. Sit alanı başvurumuz da kabul edildi.

Sonuçta HES'leri yaptırmadınız...
Dursun: Hayır. Biz bir şirkete ait dört tanesini durdurduk. Cüneyt-1, Cüneyt-2, Cüneyt-3, Cüneyt-4. Bu iptal ettirdiğimiz HES projeleri. Yapan şirket EBARA. Diğer dört taneden biri üretime geçti diğeri de geçmek üzere.

Onlarla ilgili bir talebiniz olmadı mı, sit alanının dışında mı kalıyorlar?
Servet: Hepsiyle mücadele verilmediği için onlar yapıldı.
Dursun: Çok masraflı bir iş.

Aşağı yukarı ne kadar harcadınız bu mücadeleye?
Dursun: 100 bin liraya yaklaştık değil mi?
Servet: Halkın yardımıyla topladık.
Dursun: Bizim yöre halkı Nisan-Mayıs'ta köylerine gidiyor, Kasım-Aralık gibi geri dönüyor, Sekiz ay yörede, üç-dört ay büyük kentlerdeler. Bu dört ay konuyu gündemden düşürmemek, Ankara'da devlet üzerinde bir baskı unsuru oluşturmak için dernekleşme faaliyeti de yürüttük. Artık bir derneğimiz var. Derneğimizin adı Mey-Der.

Diğer HES'ler neden durdurulamadı?
Servet: Onlar pasif kaldılar. Hatta bir tanesinde taşeron o köylü olduğu için yakın akrabalarını susturdu. Onlar da diğer insanlara baskı kurdu, alavere dalavere işini götürmeye çalıştı.
Dursun Ali: Servet Abi’nin az önce söylediği o müteahhidin o köyden olması kendi çevresini akrabalarını etkiledi.
Ali: Ekonomik çıkarlar, şahsi menfaatlerde etkili oldu tabi.

Peki, oradaki derelerin üzerine HES yapılması sizi etkileyecek mi?
Ali: Etkilemez olur mu? Yapılan yer bizi etkiliyor, bizi şöyle etkiliyor, kurtardığımız yerde bizim sulama kanallarımız var. O sulama kanallarına giden suyu vadiden aldığımız zaman aşağıda yapılan HES’ler zarar görecek.
Servet: Susuz kalacak. Devlet Su İşleri'ne diyecek ki suyu sen bana sattın ama köylüler benim suyumu kesti. Çelişkiler devam edip gidecek orada.

Siyasî durum nasıl beldede? İki bin kişiyi yan yana getirmişsiniz, hepsi aynı siyasi görüşte mi?
Ali: Değil.
Dursun: Şöyle bir hedefte buluştu halk, şunu gördü. Dedik ya cevizi gitti, ormanı gitti, suyunun da gideceğini gördü. Su gidecekse hayat burada bitecek. Bu noktada herkes siyasi görüşüne bakmadan birleşti, bütünleşti ama daha sonra seçim süreci girdi.

Seçimde yine farklı partilere oy attılar.
Servet: Evet.

HES birleştirmiş sizi.
Ali: Tabii birleştirdi.

Ali Bey başka bir şey söylüyor. HES bir taraftan birleştirdi bir taraftan da dağıttı diyor. Yani Balıklı Mahallesinde de başka bir şey oldu diyor.
Ali: Balıklı baştan beri bize uysaydı, Balıkla’da görüştüğümüz arkadaşlar var. Biz 30 yıldır köye gelmiyorduk, anlamadık böyle olacağını diyorlar. Bizi yalnız bıraktınız, biz böyle düşünmüyorduk diyorlar. Pişmanlar, pişmansınız ama son pişmanlık fayda etmiyor, iş işten geçti bu HES’ler yapıldı. Müteahhit de şimdi şunu düşünüyor. Yukarıdaki HES’ler yapılmazsa, Meydancık’ta diğer sulama kanallarına su giderse aşağıya dereye onların santrallerine yeterli su gitmeyecek.

Öyleyse onlar da çok rahat değiller.
Ali: Rahat değiller. Şimdi o işbirlikçiler de öğrenmiş: Karşı tarafın yanında yer alanlar, kendisini uyanık, aydın görenler şahsi menfaatleri için aradıklarını bulamadıklarından biz de HES’lere karşıyız diyorlar. Ama iş işten geçti.
Dursun: Rahatlar, ama sonra rahatları bozulabilir. Biz sulama kanallarına suyu alırsak o zaman bozulabilir. Dolayısıyla sorun burada, Sekiz HES’in dördü iptal edildi. Danıştay karar verdi ama sorun bitmedi.

Su çok azalırsa, siz tarım için su kullandığınızda geriye bir şey kalmayabilir, öyle mi?
Servet: Kuraklık yaparsa olabilir.

Hükümet bu izinleri vererek karışık bir durum yaratmış. Bir taraftan iptal edilen HES’ler var. Ortada su var ama ne olacağı belli değil. Aynı suyu tarım için kullanmak isteyen var, HES için kullanmak isteyen var, durum karışık.
Dursun: Karışık. Burada sekiz tane HES yapılmak isteniyordu. ÇED raporlarında bu HES’lerin kaynakları ayrı ayrı gösterilmiş. Aslında hepsinin kaynağı aynı yer. Hepsinin aynı kaynak üzerine kurulduğunu göstermemek için başka başka isimler vermişler.

O zaman bu ÇED’lerin hepsi yanlış.
Dursun: Kaynak bir, dere bir, isimler farklı. Sekiz HES’ten dördü iptal edildi. Danıştay kararı var. Bu artık halkın suyu ama yine de tehdit var. İnşaatı devam eden HES’ler yapılırsa, yukarıdan o HES’lere giden su azaldıkça firma sahipleri su benim hakkım diye itiraz edecek. Ben yine jandarmayla karşı karşıya geleceğim.

Çok çatışma, kavga oldu mu bu süreçte?
Dursun: İzin vermedik. İlk bilirkişi heyetini etkiledik. Öyle bir gösteri yaptık ki heyet gelirken, miting gibiydi. Dört mahallenin halkı pankartlarla, dövizlerle karşıladı onları. Jandarma geldi, yasal değil indirin dedi ama biz kaldırdık. Gelip elimizden toplayamadı. Heyette bunları görünce gelip sizinle sohbet edeceğim dedi. Gitti keşfini yaptı dönüşte bizimle sohbet etti. Burada söylediklerimizi heyete de söyledik. Kavgaya gürültüye meydan vermeden hoşgörü içerisinde yaptık. Yalnız bir şey oldu. İki defa kadınları topladılar, karakola götürdüler.

Gerekçe neydi?
Servet: Gerekçe, sürece müdahale ediyorsunuz diye. Gözaltına aldılar, karakola götürdüler. İfadelerini alıp bıraktılar.
Dursun: Şunu atlamayalım. Şimdi halk biraz bölündü ama önce birlikteydi. Balıklı Mahallesi başta sonuna kadar sizinleyiz dedi. Paraysa para, fiili mücadeleyse fiili mücadele sizinle beraberiz. Ama orada inşaatı yapan Ati Şirketi Kemal Türkoğlu denen mühendis o köyden, o mahalleden. O köyden istemeyenlerle bütünleşti ve dayanışmayı, birliği bozdu. Boşa akıyor komşum yararlanıyor diyorlar. Müteahhit ufak tefek işlerini de yaptırıyor tabii. Camileri var, camiye yardım ediyor. Yolu var, yoluna yardım ediyor.
Dursun Ali: Dava açtık ama kaybettik.
Dursun: Ati şirketi açılan davayı kaybettik. Dava Cüneyt 1-2-3 ile beraber açılsaydı, dava o vadiyi bütün olarak değerlendirecekti. Bir de bilirkişi heyeti değişti. İlk heyet olsaydı onu da katardı ama. Zaten bilirkişi heyeti referandum sonrası geldi, öyle değil mi?
Dursun Ali: Davayı 12 Eylül Referandumu kaybettirdi, başka bir şey değil ki. Şimdi o mahkemeler yerindelik denetimi yapamaz diye bir madde var orada. O maddeye dayanarak.
Dursun: Önceki bilirkişi ile sonraki bilirkişi değişti. İlk bilirkişi Rize’den geldi, öbürleri Erzurum’dan geldiler.
Dursun Ali: İlk bilirkişinin ardından hemen yürütmeyi durdurma kararı verdi mahkeme. Ondan sonra mahkeme heyeti değişti, gelen mahkeme heyeti bizim aleyhimize kararlar verdi.
Servet: Referandumda verilen evet oyları Türkiye’nin yıkımı oldu. Yani Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca bu evet oylarının verdiği zararı hiçbir şey vermedi. Çünkü evet oylarıyla Anayasa değiştirildi, mahkemelerin bağımsızlığı ortadan kalktı. Mahkemeler bağımsızdır deniyorsa da bunlar yalan. Başbakanın iki dudağı arasından çıkan lafla karar veriyorlar. Evet diyenlerin Türkiye için yaptıkları en büyük felaket, en büyük kötülük. Savaşı kaybetmek kadar kötü. Mahkemeleri değiştirdiler, bağımsız düşünen kimseden korkmayan, doğrudan yana karar veren yargıçlar gitti başımızdakiler ne istiyorsa o doğrultuda karar veren insanlar geldi. Biz hukukla kazandık bu davayı ama daha önceki hukukla.

Ya şimdi açsaydınız?
Servet: Kazanamazsınız, mümkün değil.
Dursun: Kazananlar da var. Tortum da türbanlı bir kızcağız sembol olmuş. Demek ki arkasında halk durursa…
Servet: Halkın direnişi başka.
Dursun: Önemli olan bu, halkın direnişi. Mücadelede devletle karşı karşıyasın. Ona karşı yürüteceksin mücadeleyi. Müteahhitle karşı karşıyasın, müteahhide karşı halk olarak örgütleneceksin. Bir de o yörede yaşayan işbirlikçiler. Bu üç unsur bütünlüklü olarak karşımızda olacak. Sen de bunu karşısına bütünlüklü çıkacaksın. Kararlı olacaksın.

Buradan şu sonuç çıkıyor. 2010 referandumundan sonra yargıya daha az güveniyorsunuz.
Hiç güvenmiyoruz.

Mahkemelere ne olursa olsun hiç güvenmiyorsunuz ama halk birlik olursa bu mücadeleyi kazanırsınız diyorsunuz. Öyle mi
Dursun: Evet. Esas olan bu. Çünkü bu direk insan hayatına bir saldırı. Hem doğayı hem suyu yok ediyor. Dolayısıyla halk siyasi olarak nerede durursa dursun, hangi hükümet olursa olsun, halkı karşısına alıyor yaşam alanlarına müdahale ediyor. Bu müdahaleye karşı kenetleneceksin. Yoksa alt edemezsin.

Peki bu mücadele de kadınlar ne yaptı?
Ayla Alkan: Tepkileri oldu.

Yürüyüşlere gittiniz mi mesela sizde?
Ayla: Şahsen gitmedim. Ama hem kendi köyümden hem çevre köylerden kadınlar itiraz ediyor ve mitinglere katılıyorlar.
Vesbiye Dursun: Kadınlar gittiler, Papart’ta eylem yaptılar. Sağ olsunlar komşu kadınlar ve diğer köylerdeki kadınlarda gittiler ve mücadele ettiler, orada eylem yaptılar, yapılan eylemlere katıldılar.
Ayla: Bunların bu dereceye geleceğini böyle bilseydik tabii ki burada köy adına, insanlık adına, yaşam adına, su adına tabii ki biz de örgütlenirdik, karşı çıkardık.
Vesbiye: Biz sadece mitingler vardı onlara gittik.
Dursun: Kadınlar mücadelenin içinde var. Artvin’deki konuşmacı kadındı. Papartta yaptığımız konuşmacılar kadınlardı. Muhtar konuştu belediye başkanı konuştu ama kadınlar da konuştu.

İki yıl çok hareketli geçmiş, süreç içerisinde vazgeçen, göç eden birileri oldu mu?
Servet: Üç-beş kişi arazimi istimlak ettireyim paramı alayım dedi ama azınlıktı bunlar. İnsanlar suyun yaşam kaynağı olduğunu biliyor. Suyumuz kalmazsa biz burada yaşayamayız bu bilinci taşıyorlar.

İnsanlar suyun yaşam kaynağı olduğunu bilir diyorsunuz bunu nasıl biliyorsunuz? Ben kentte büyüdüm benim için su hiç çaba harcamadan edindiğim bir şey. Musluğu açıyorum su geliyor.

Servet: Köylünün yaz boyu elinde kazma var kürek var, sulama işiyle uğraşıyor. O arazisini sulamazsa kendisine araziden hiçbir fayda gelmeyeceğini iyi bilir. Susuz yaşayamaz, bunu çok iyi bilir. Belki, oturup bunu size anlatamaz, düşündüğünü ifade edemez ama suyun kendisine faydalı olduğunu en iyi su mühendisinden daha iyi bilir. Susuz hayat olmaz onu çok iyi bilir.
Vesbiye: Bahçeye su veremediğim zaman ağaçlar kuruyor, meyve yok. Yaylalara gittiğimizde koyunlarımızı, kilimlerimizi derelerde yıkardık, o sularda hayvanlarımız da su içerdi, bizde güzel yaşıyorduk, şimdi Ağustos ayında suyumuz yok, bahçeleri sulayamıyoruz, meyvemiz yok.
Servet: Yaşam bitiyor suyu halkın elinden alırsanız halkın yaşamını bitirirsiniz. Bunu dallandırmaya hiç gerek yok. Bana göre bu işin özünde elektrik üretimi yok. Gelecekte dünyanın en pahalı kaynağının su olacağını kapitalistler çok iyi bilir. Elektrik üretimini bahane ederek dağdan gelen temiz sulara şimdiden el koymanın peşindeler. Panellere gittiğimiz zaman bize elektrik mühendisleri anlatıyor. Bütün Türkiye’de yapılmakta olan HES’lerin üreteceği elektrik Türkiye’nin tüketeceği elektriğin binde 4’ü. Bu kadar az bir elektrik kaynağı için milyonlarca senede zor meydana gelmiş o güzelim doğayı tahrip ediyorsunuz. Bu vatan için dedelerimiz, babalarımız can vermiş. O insanların torunları orada suyla yaşıyor siz gelmişsiniz o insanların suyunu alıyorsunuz. Bunu yapanlar halka en büyük ihaneti yapıyor. Bu ihaneti hiç kimse ifade edemez o kadar ağır ve yıpratıcı, öldürücü ki, sudan mahrum etmek acayip bir kötülüktür. Türkiye’de iletim hatlarındaki kayıplar yüzde 25. Eğer kalkınmış ülkeler seviyesine gelirse yüzde 15 elektrik boşa gitmeyecek. Yüzde 15’i feda ediyor, binde 4’ü için Türkiye’yi mahvediyor. Bunu yapanlar kendilerini nasıl savunacaklar?

Peki, diyelim ki bu mühendisler haklı, HES’ler yapılmazsa Türkiye elektriksiz kalacak. Elektriği daha az kullanmak zorunda kalacaksınız, televizyonunuzu mesela iki saat önce kapatacaksınız. Kapatır mısınız?
Vesbiye: Kapatırız.
Servet: Tasarruf etmek tutumlu olmak benim ilkemdir. Bir lambayla ben evimi aydınlatıyorsam, beş tanesini fuzuli yakıyorsam benim insanlığımda bir eksiklik vardır, ben böyle düşünüyorum. Bizim oraya bu HES’çiler kamyon dolusu yalanlarla geldiler. Bize dediler ki elektrik olmazsa karanlıkta kalırız. Aradan beş sene geçti bir de duyduk ki, Suriye bizden elektrik alıyormuş ve vazgeçmiş almaktan. Hani elektrik yetmiyordu? Türkiye’de elektrik kıtlığı yok sadece yöneticilerin yalanları var.
Ali: Benim için elektrik tabii ki medeniyettir ama su hayattır. Benim hayatım yoksa sağlığım yoksa temizliğim yoksa elektrik neye yarar. Elektrik olmadığında da yaşıyorduk.

Kaçta geldi köye elektrik?
Ali: 80-82’ler de elektrik geldi. 80’e kadar yoktu. Kar yağdı,10 gün arıza oldu, elektriksizliğe dayanıyorum ama su kesilse… Her şeyin başı su.
Servet: Merzifon’dan geçerken gördüm. Tepelerde rüzgar türbinleri dikmişler. Peki, elektrik sade suyla mı üretilir, elektrik sadece atom enerjisiyle mi sağlanır, rüzgarla da elektrik üretilir. Erzurum yaylarında bu yapılsa dünyaya yetecek enerji üretilir. Oraya niye gitmiyorlar. Çünkü rüzgar satılmıyor alınmıyor. Su yarın satılacağı için suya sahip çıkıyorlar, suyu bu amaçla bizim elimizden alıyorlar. Su akıyor, biz bakıyoruz diyenler çıkıyor. Bu dereler 40-50, 100 senedir akıyordu da ne oldu, orada sağlık vardı temizlik vardı. Karıncalar, kurtlar kuşlar her şey yaşıyordu, tüm hayvanlar yaşıyordu bütün bunlar su sayesinde gerçekleşiyor. Elektriksiz hayat olabiliyor ama susuz asla olmaz. HES olmazsa size elektrik yok mantığı da çok ayıp. Rüzgarla elektrik üretilir, ben lambamı da yakarım. Çernobil patladığı zaman yüz binlerce insan kanser oldu hayatını kaybetti. İnsan hayatı mı önemli, elektrik mi önemli? Atom enerjisiyle nükleer santral kuracaksın orada yüz binlerce insanın hayatını tehlikeye atacaksın, sen elektriği satıp para kazanacaksın, insanları solucan yerine koyacaksın. Böyle mantık olmaz.

Suyun kullanım hakkı sadece halka mı ait, diğer canlılara ait değil mi?
Dursun: Tabii, su kullanım hakkı A veya B şirketinin değil. O yörede yaşayan halk onu kullanıyor, kullanmış bugüne kadar ama bugün artık bu özelleşiyor. Neden özelleşiyor, bunu iyi düşünmek gerekiyor. Türkiye temiz su kaynakları açısından fakir bir ülke. Kişi başına tüketilen su açısından baktığın zaman düşük. Ancak giderek artacak. Ne yapıyor şimdi uluslararası su şirketleri? Temiz su kaynaklarını şimdiden kontrol altına alıyor. Elektrik üretimi bahanesi.

Asıl gerekçenin bu olduğuna inanıyorsunuz.
Dursun: Evet, buna inanıyoruz. Hazır su boruların içine girmiş, yarın akıtacak pet şişesine veya petrol boru hattı gibi uzatacak. Kolayca ulaştırabilecek dünyaya. Zaten Tayyip (Erdoğan) öyle diyor. Artvin’in suyunu İstanbul’a akıtacağım diyor.
Vesbiye: Haberlerde söyledi.
Dursun: Dolayısıyla burada elektrik üretimi bahane edilerek suyun borularla kanallara alınması, el konulması, 49 yıllığına uluslararası konsorsiyumlarla verilmesi bu yüzden. Ebara taşeron şirket, Ati taşeron şirket. Dolayısıyla özelleştirilecek bu sular, yarın halkın elinden tamamen çıkacak, o yöreyi de herkes terk etmek zorunda kalacak.

Göçe zorlanacaksınız.
Dursun: Göçe zaten zorlanmış, yaban hayvanlarda su içemeyecek artık. Eskiden ayılar köyün içine mahallenin içine gelmezdi. Çünkü ormanda meyve vardı. Ama kestiler meyve ağaçlarını. Şimdi ayı ormanda yiyecek bulamayınca yazın dalıyor köylere, bahçedeki mısırı, dutu, kirazı yiyor.

Orman Bakanı çözüm buldu biliyorsunuz, biber gazı sıkın diyor ayılara. (Gülüşmeler).
Dursun: Evet gaz sıkın diyor…



[1] BES’te rekor HES’te arayış. httP: //www.hurriyet.com.tr/ekonomi/22627371.asp adresinde 5 Mart 2013 tarihinde görüldü.