Cehennem Çukuru Tartarus

Özgür Gürbüz-BirGün/5 Mayıs 2013

Yunan mitolojisinde Tartarus yerin yedi kat altındaki çukurun adıdır. Bu çukura ağır bir demir parçasının yeryüzünden düşmesi dokuz gün sürer; o kadar derindedir. Mitolojideki ölüler diyarının bir parçası kabul edilse de farklıdır, buraya tanrıların yeryüzünde görmek istemedikleri kişileri kapattıkları söylenir.

Tartarus’a gitmek için Hades’ten, Yunan mitolojisindeki ölüler diyarından geçmek gerekir. Buna cesaret edebilenlerin sayısı çok azdır. Orfe bunlardan biridir. Sevgilisi Evridiki’yi Hades’ten çıkarabilmek için bütün bu tehlikeleri göze alır. İnsanı “en cesur insan” yapan onun bir başkasına duyduğu aşktır. Orfe’nin tek silahı elindeki çalgısı “lir”dir. Orfe’nin direnci tanrıları dize getirir. Ona, yeryüzüne çıkana kadar Evridiki’ye bakmama şartıyla sevgilisini alabileceği söylenir. Çukurun tam ucuna geldiklerinde Orfe daha fazla dayanamaz ve sevgilisine bakar. Evridiki ölüler diyarına geri döner, Orfe ise bu acı yüzünden kısa sürede ölür.

Taksim’de 1 Mayıs kutlamalarını engellemek için bahane edilen çukur aslında Tartarus’tur. Hükümetin kaygısı elbette “işçiler Tartarus’a düşmesin” kaygısı değildir. Çünkü bizim memlekette işçiler zaten her gün Tartarus’u aratmayan şantiyelerde çalışır. AVM inşaatlarında yanarak can verenlerin ülkesinde cehennem ateşi nedir ki? İşçiler her gün zaten ölüler diyarının bir santim ötesinde çivi çakar, kaynak yapar, moloz taşır.

Türkiye’de sadece 2012 yılında 878 işçi öldü, hükümetin bir kez olsun kaygılandığını gördünüz mü? Tersanelerden peşi sıra ölüm haberleri gelirken ciddi önlemler alındı mı? AVM ve HES inşaatlarında iş kazalarından sonra ne değişti? Tersine sendikalaşmanın önüne geçen kanunlar çıkarıldı. Taşeronlaşmaya yeşil ışık yakıldı. Hükümetin derdi işçilerin canı, sağlığı değil. Hükümetin tek derdi, 1977’de tanrılara başkaldırdıkları için Taksim’deki o çukura hapsedilen işçilerin ruhunun özgür kalmasıdır. Korku, Taksim alanını dolduran işçilerin Orfe gibi sevdiklerini karanlığın elinden kurtarmasıdır. O ruhu, emekçi arkadaşları kentin dört bir yanında biber gazı yerken meydanda davul zurnalı kutlama yapan sözde sendikacılar anlayamaz. Taksim’i alışveriş merkezi yapmaya niyetlenenler, 17 yaşındaki Dilan’a yapılanı “örgüt üyesi” deyip iftirayla geçiştirmeye çalışanlar hiç anlayamaz. Tanrıların hissettiği ise sadece korkudur. Tanrılar korkar çünkü insanlar onlara inanmazsa, güvenmezse yok olurlar. İnsanların onlara itaat etmeleri için de zaman zaman ölüler diyarının tanrısı Hades’in yeryüzüne çıkmasına izin verirler. Hades bugün Türkiye’dedir. İşçileri örgüt üyesi, ona başkaldıranları marjinal ilan eder. Gazetecileri hapseder, üniversite öğrencilerini hapse atar. Yeraltından getirdiği gaz bombalarını sağa sola fırlatır. Taksim’de gördüğünüz cehenneme giden değil, cehennemden Hades’in çıkışına izin veren bir çukurdur. Hades evine giden yolun yanında park, ağaç, başkaldıran işçiler ve daha da önemlisi umut görmek istemez.

Termik santralin gerçek maliyeti

Özgür Gürbüz-BirGün/21 Nisan 2013 

Türkiye zararlı yatırımlarla karşı karşıya. Yine ne işler çeviriyorsun Özgür dediğinizi duyuyorum. Soruyorsunuz, “Yatırımın zararlısı olur mu” diye. Olur. Törenle temeli atılır, inşallah-maşallahla açılır, Fatiha’yla alır götürür. Termik santral yatırımları tam da bu türden, götürüsü getirisinden bin kat fazla. İzin verin, bu “zararı” rakamlarla anlatayım.

Avrupa Çevre Ajansı’nın 2011 yılında hava kirliliğiyle ilgili bir raporu yayımlandı. “Endüstriyel Tesislerden Kaynaklanan Hava Kirliliğinin Maliyetini Açıklamak” adlı çalışmada hava kirliliğine neden olan gazların yol açtığı maddi zarar hesaplandı. Çalışmanın sonunda da havayı en fazla kirleten 622 endüstriyel tesis açıklandı. İlk 22’de sadece termik santraller var. İlk 100’de de sonuç benzer. En çok kirleten 100 endüstriyel tesisten 82 tanesi termik santral. Kalan 18 tanesi ise demir-çelik ve rafinerilerden oluşuyor. Listedeki santrallerin çoğu kömürle çalışıyor.

Hesaplamada ağır metaller, partikül maddeler (PM10), kükürt oksitler, azot oksitler ve karbondioksit gibi hava kalitesini etkileyen belli başlı kirleticiler esas alınıyor. Avrupa Birliği’nde endüstriyel işletmeler, Türkiye’nin imzalamayı ısrarla reddettiği Aarhus Konvansiyonu’ndan gelen baskıyla ne kadar kirlettiğini, bu verileri, halkın erişimine açmak zorunda. Verilere ulaşım hakkı, böylesine can alıcı raporların hazırlanmasına olanak sağlıyor.

Peki, neden bu maddelere bakılıyor? Çünkü bu maddeler insan sağlığına ve çevreye ciddi zarar veriyor. Azot oksitler, asit yağmurlarına, sudaki azot ve fosfatın artmasına yol açıyor. İnsanda nefes alma sorunlarına, karaciğer, dalak ve kanla ilgili hastalıklara neden oluyor. Azot oksitler genelde yakıtların yakılmasıyla ortaya çıkıyor.  Partikül maddeler herhalde en tehlikelisi. Solunum sisteminden kalp rahatsızlıklarına, sinir sisteminden üreme organlarına kadar birçok hastalığın kaynağı. Bunlar hava kirliliğinin etkilerine dair sadece birkaç örnek.

Rapor, 2009 verilerine göre zararın tutarının 102 ile 169 milyar avro arasında değiştiğini gösteriyor. 10 bin civarındaki endüstriyel işletmeden alınan rakamlarla hazırlanan rapora göre hasarın yüzde 75’inden isimleri de açıklanan 622 tesis sorumlu. Anlayacağınız, büyükler “büyük” kirletiyor.

SANTRALİN ZARARI 1,5 MİLYAR AVRO
Afşin-Elbistan Termik Santrali
Foto: http://www.afeltesa.gov.tr
Listenin en başında Polonya’daki Belçatov kömür santrali var. 5 bin megavat (MW) kurulu güce sahip, linyit kömürü yakıyor. Onu yine linyit yakan 3 biner MW güce sahip Maritsa Iztok (Bulgaristan) ve Janschwalde (Almanya) termik santralleri izliyor. Raporda detaylı ve ilginç bir hesaplama yöntemi var. Hava kirliliğinin yol açtığı ölümlere ve kısalttığı ömürlere maddi karşılık bulunuyor. Acımasız bir istatistik de olsa rapor gözü paradan başka bir şey görmeyenlere en azından bir mesaj veriyor. Bu hesabın sonucuna göre, Belçatov santralinin neden olduğu ölümlerin maliyeti 1 milyar 550 milyon avro. Santralin insanların hayatından çaldığı yılların parasal karşılığı da hesaba katılırsa toplam maliyet 2 milyar 518 milyonları bulabilir deniyor. Maritsa Iztok’un neden olduğu ölümlerin maliyeti 1 milyar 432 milyon, Janschwalde’nin ise 1 milyar 232 milyon avro.

Gördüğünüz gibi, zararlı yatırım, havayı kirleten tesis deyince akla ilk kömür santralleri geliyor. Bizim hükümet de malumunuz yatırımın zararlısını, havanın puslusunu sever. Afşin-Elbistan’da 8 bin MW gücünde yeni kömür santrali yapmak için Birleşik Arap Emirlikleri’yle anlaşma imzaladı. Afşin’de halihazırda 2 bin 800 MW’lık linyit santrali çalışıyor. Bu zaten Avrupa’nın en kirli santrallerinin kurulu gücüne yakın bir rakam. Kömür ve santral tipine göre çıkan kirleticiler değişse de, ortalama bir hesapla Afşin-Elbistan’ın yol açtığı zararın da 1-2 milyar avro civarında olacağını tahmin edebiliriz. Üstüne 8 bin MW’lık üç yeni santral daha ekleyin, Elbistan’da nefes alamazsınız. Ne karlı yatırım ama!

BEDELİNİ HALK ÖDÜYOR
Amasra’da durum farklı mı? Değil. Hema Grubu 2 bin 640 MW’lık kömür santrali kuracağız diye tutturmuş. Ne yargı dinliyor ne çevre. Gerze’de 1200 megavatlık santralde ısrar eden Anadolu Grubu da farklı değil. Halk aylardır nöbette, devlet bile yan çizmiş ama onlar bir punduna getirip santrali kurma peşinde. Alarko ve Cengiz İnşaat, Çanakkale Biga’da 1200 MW’lık bir başka kömür santrali için kolları sıvadı. Biga zaten termik santral kuşatması altında. Bölgenin oksijen kaynağı Kazdağları’nın altın madenleriyle zehirleneceğini de hesap ederseniz tehlikenin ne kadar büyük olduğunu anlarsınız. Kömür santrallerine her gün övgüler dizen hükümet ve enerji uzmanları bu gerçek yatırım rakamlarını görünce ne diyecekler acaba? Şirketleri hiç sormayın. Bu zarar hesabı şirketlerin umurunda değil çünkü bedelini halk ödüyor.

Tarık’ın gözünden Filistin

Özgür Gürbüz-BirGün/18 Nisan 2013

 Foto: www.whenisawyou.com
Kendini bir anda mülteci kampında bulan bir çocuk ne yapar? Sorunun yanıtı basit aslında; evini özler. Tarık, 1967 Arap-İsrail Savaşı sırasında annesiyle birlikte Ürdün’deki bir mülteci kampına getirilir. Tek isteği, eski okulundaki öğretmenine, nerede olduğunu bilmedikleri babasına ve evine kavuşmaktır. Annesi ona evlerinin güneşin batığı yönde olduğunu söyler, o da evini bulmak için sırtında okul çantası yollara düşer. Kendini, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) fedailerinin kampında bulur. Tarık’ın inadı annesini de kampa getirir.

Annemarie Jacir’in, “Seni Gördügümde”  adlı bu filmi bizi görüntü ve ses efektleriyle süslenmiş egemen sinemanın dilinden bir buçuk saatliğine de olsa uzaklaştırıyor  ve bağımsız sinemayı bir kez daha hatırlamamıza yardımcı oluyor. Jacir’in filmi, kendisinin de şair olmasından olsa gerek, şiirsel ve sade bir anlatıma sahip. Bizi 40-45 yıl öncesinin Filistin’ine götürüyor. Mülteci kampalarını, fedailerin duygularını ve evine dönmek isteyen 11 yaşındaki bir çocuğa evinin yolunu gösteremeyen bir annenin çaresizliğini sakin bir dille anlatıyor. Tarif edilmesi imkânsız acıları tebessümle izletiyor. Bir bakıyorsunuz ki, İsrail’in çitlerinin yerini dev duvarlar, ciplerinin yerini insansız hava araçları almış. Filistin Kurtuluş Örgütü’nün fedailerinin yerini kim almış, o hiç belli değil. Türkiye’den bakınca, Arafat’ın ölümüyle etkisizleşen direnişin yerini bu işten çıkar sağlamak için nutuk atan politikacılar almışa benziyor. Çok yakından tanıyorsunuz bu isimleri. Film, belki bilerek belki de bilmeyerek, FKÖ’nün militanlarının zaman içerisinde ne kadar değiştiğine de işaret ediyor.

 Foto: www.whenisawyou.com
Jacir daha önceki filmi, “Bu denizin tuzu”nda da, Amerika’da doğan Filistinli bir mültecinin evine dönüş hikâyesini konu almıştı. Dünyadaki dört mülteciden birinin Filistinli olduğu söylenir. Jacir onlardan biri. Onun, filmlerde ev ve memleket temalarını işlemesine şaşırmamak gerek. Aksine, Jacir’e teşekkür etmeliyiz. Çekilen acıları bir mültecinin gözünden bize sakin sakin anlatmayı başardığı için.

***
“Emek”siz olmuyor
İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın düzenlediği otuz ikinci film festivalini de geride bıraktık. Festivalin bu yılki havasını tarif etmek zor. Beyoğlu’nda festival filmlerini gösteren sinema sayısı ikiye düştü (Atlas ve Beyoğlu). Eskiden, festival zamanı Beyoğlu’nda sadece film konuşulurdu. İstiklal caddesinde tanıdıklara rastlar, ellerinde festival kitapçıklarıyla dolaşan insanlar görürdünüz. Nişantaşı’ndaki sinemada elinde patlamış mısırla film izlemeye gelen ve ona “popcorn” demeyi tercih eden bir güruhla film izlemeye çalışmak hoş değildi. Gel de “Emek Sineması”nı arama.

İstanbul’a yeni havaalanı çözüm mü?

Özgür Gürbüz-BirGün/14 Nisan 2013

BirGün’ün perşembe günkü manşeti İstanbul’a yapılmak istenen 3. havaalanıydı. Ön Çevre Etki Değerlendirme Raporu’nu hazırlayan firma projeyi belli ki savunamamış ve “daha iyi yer yoktu” demiş. Daha iyi yer olmadığı doğru. Havaalanının yapılacağı tüm alanın yüzde 80’i orman. Bundan iyi yer mi olur? Sahibi, istimlak derdi yok. Aslında rapordaki cümlenin doğrusu şöyle olmalı: İstanbul’da bu havaalanını yapacak başka yer yok. Birkaç orman dışında beton dökecek boş yer kalmadı İstanbul’da. Onları da olimpiyat, havaalanı bahanesiyle teker teker hallediyorlar. Gezi Parkı’ndaki on küsur ağaca bile yer yok planlarında. Yeşile alerjisi var bu hükümetin. Ağaç gördüklerinde yatağa düşüyor olmalılar. Merak ediyorum yaprak deyince uçuk da çıkıyor mu?

İSTANBUL NE KADAR BÜYÜYECEK?
Üçüncü havalimanı yerine Atatürk ve Sabiha Gökçen’in kapasitesinin artırılmasını önerenler var ama asıl sorulması gereken soru “3. havaalanına ihtiyaç var mı” olmalı. İstanbul daha ne kadar büyüyecek? Dünyanın en kalabalık ülkesi Çin’in en kalabalık kenti Şanghay’ın nüfusu 23 milyon civarında. Çin’in nüfusu ise 1 milyar 350 milyon. Şanghay’da yaşayanlar Çin’de yaşayanların sadece yüzde 1,8’i. Türkiye’nin 2011 nüfusu 74 milyon 724 bin. İstanbul’da yaşayanların sayısı ise 13 milyon 854 bin. Bu demektir ki Türkiye nüfusunun yüzde 18,5’i İstanbul’da. Çarpıklığı görebiliyor musunuz? Dünyanın en kalabalık ülkesinde bile böyle bir saçmalık yok. O nedenle İstanbul’un nüfusunu artıracak yeni yerleşim, iş ve finans merkezleri, havaalanı, kanal, AVM, tünel, köprü, iskele gibi her proje sorunu daha da çözülmez kılacaktır. Türkiye’de anakentlerin nüfusunun 5 milyonu geçmemesine hatta çok daha az nüfuslu kentler kurulmasına çalışmak gerekir. Bu da büyümeye sınır koyarak olur, ranta kucak açarak değil.

Havaalanına itirazın bir başka gerekçesi de iklim değişikliği. Türkiye’nin 2011 yılı seragazı emisyonları iki gün önce açıklandı. 2011 yılı verileri bize gösteriyor ki, Türkiye'nin toplam emisyon miktarı 422 milyon tona ulaşmış. Toplam emisyon miktarı 1990’a göre yüzde 124 artmış. Havacılık sektöründeki artış hızı ise daha yüksek. Havacılık kaynaklı karbondioksit emisyonları 1990’dan bu yana yüzde 368 oranında arttı. Ulaşım kaynaklı emisyonlar içinde aslan payı lastikli taşıtlarda olsa da giderek daha fazla uçak kullanıyor ve daha fazla küresel ısınmaya neden oluyoruz. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin son değerlendirme raporuna göre (2007) küresel emisyonların yüzde 13’ü ulaşım kaynaklı. Havacılığın küresel emisyonlardaki payı da o zaman yüzde 2’ydi. Ucuz uçak bileti furyasıyla bu oran artıyor. Avrupa Birliği bu yüzden hava sahasını kullanan uçaklardan emisyon vergisi almaya başladı. Uçak şirketleri de daha verimli motorlar peşinde. 40 yıl öncesine göre yeni uçaklar yüzde 70 daha az yakıtla aynı yolu yapıyorlar. İki hafta önce Hollanda Kraliyet Havayolları’na (KLM) ait bir uçak, Amsterdam’dan New York’a atık yağlardan elde edilen biyoyakıtla uçtu.

Tüm bu çabalara rağmen dolu bir otobüs veya tren uçağa göre daha çevreci bir tercih olmayı sürdürüyor. Bisiklet ve yürümek dışında tabi... Bu yüzden yeni havaalanları yerine yeni demiryolları döşemek, toplu taşımayı, özellikle kent içinde teşvik etmek çok önemli. Öte yandan bazı kısıtlamalar da getirilmeli. Örneğin Ankara-İstanbul gibi kısa mesafelerde uçakların kullanılmaması için ek vergilerle bilet fiyatları pahalandırılmalı. Aslında bu örneğin kendisi de garip. İstanbul’dan Ankara’ya otobüsle beş saatte gidiliyor. İstanbul’dan normal bir trafikte havaalanına bir buçuk saatte gittiğinizi, bir saat önce orada olduğunuzu düşünürseniz, yolculuk, bagaj, rötar vs. derken hemen hemen aynı sürede Ankara’da olduğunuzu göreceksiniz. Uçağı öncelikli ulaşım aracı kabul etmek, bu basit hesabı bile yaptırtmıyor çoğumuza.

Çok değil, üç hafta önce Karadeniz kıyılarını vuran ve Abdulsamet Kahrıman adlı gencin ölümüne neden olan o dev dalgaları hatırlayın. O dalgaların nedeninin küresel ısınmayı ciddiye almayan politikacılar olduğunu unutmayın; hesap sorun. Hesap sorun ki, İstanbul’un yeni havaalanından kalkacak uçaklar Karadeniz’de dalga çıkarıp başka canlar almasın.

NOYAN ÖZKAN
Türkiye’de çevre ve hukuk mücadelesi deyince ilk akla gelen isimlerden biriydi. İzmir Barosu Eski Başkanı, Çevre Hareketi Avukatları’nın kurucularındandı. Noyan Özkan ile ilk kez 1995 yılında Akkuyu’da, nükleer karşıtı şenlikte tanışmıştım. İzmir, Bergama derken tüm Türkiye’de çevrecilerin en büyük destekçilerinden biri oldu. Geçen hafta acı haberi aldık. Seni çok özleyeceğiz Noyan Ağabey. Hepimizin başı sağ olsun.