Sol süpermarketler kurulsun

Üreten biziz ama yöneten olamadık. Tüketen de biziz ama yine yöneten değiliz. Demek ki bu iş yarım yarım olmuyor. Zincirin tamamında söz sahibi olmadıkça işimiz zor.

Özgür Gürbüz-BirGün/22 Temmuz 2012

Birleşik Krallık’taki sürdürülebilir tarım hareketinin öncülerinden Patrick Holden geçen hafta Türkiye’deydi. İstanbul’da bir konferans veren Holden, ekilebilir toprağın, minerallerin ve suyun azalması tehlikesinden bahsetti ve sürdürülebilir tarımın önemine vurgu yaptı. Holden’a göre gıda güvenliği sorunu giderek büyüyor ve 15-20 yıl sonra bütün uygarlık büyük bir tehditle karşı karşıya kalabilir.

Sürdürülebilir Gıda Birliği’nin (Sustainable Food Trust) kurucularından Patrick Holden’ın Galler’de bir mandırası var ve mandırada 70’in üzerinde ineği var. 1973 yılından beri pastörize edilmemiş sütten peynir yapıyorlar. Organik ürünler üreten bir mandırayı 38 yıldır ayakta tutabilme başarısına rağmen Holden kaygılı. Tüketilen gıdaların yüzde 2’sinin organik olduğu İngiltere’de bile rüzgar tersinden esiyormuş. 10-15 yıl önce organik ürünleri yere göğe sığdıramayan medya, şimdilerde organik ürün pazarını fahiş fiyata ürün satmak isteyenlerin ticaret alanı ve tüketicilerini de “seçkin” bir topluluk olarak niteliyormuş. Genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO) ve bunları üreten çok uluslu şirketlerin ellerini ovuşturduğunu tahmin etmek zor değil.

Sadece İngiltere değil, dünyada da işler kirletenlerin lehine gelişiyor. 2009 yılında dünyadaki tarım yapılabilir alanın sadece yüzde 0,85’i organik ürünlere ayrılmıştı. Halbuki dünyadaki ekilebilir alanın yüzde 2’sinde GDO’lu ürünler üretiliyor. Anlayacağınız, kimyasal gübrelere, sanayi atıklarına bulaşmamış toprağın iki katı kadar toprak GDO'lu ürünlere mahkum edilmiş. Geri kalan topraklarda da çok sağlıklı ürünler yetiştirildiğini iddia etmek zor. İngiltere’de ekonomik krizle birlikte organik ürün tüketimi yüzde 30’lara varan oranda düşmüş. Fiyatları aşağı çekemedikçe organik ürünler geniş kitlelere ulaşamayacak gibi gözüküyor. Tüm bu sorunlara çözüm bulacak yeni bir formüle ihtiyaç var. Holden’ın dediği gibi sistemin tümden değişmesi gerekli. Sadece organik ürün yetiştirmek yetmiyor. Dağıtım kanallarında da sizin olmanız lazım. İngiltere’de süpermarketler organik ürünlere sahip çıkmamışlar. Bizde de farklı değil. Süpermarketler artık ürünün fiyatından, çiftçinin tarlasına hangi ürünü ekeceğine kadar her şeyi belirliyor. Olarla anlaşmayan çiftçinin pazara çıkma şansı yok. Küçük çiftçinin dev süpermarketlerle masaya oturma ihtimali de yok. Aracılar bu işi yapıyor ve az bir emekle üreticiden çok kazanıyorlar. Küçük çiftçilerin emeklerinin hakkını alma şansı hiç kalmadı. Ya tarlalarını büyük şirketlere satıp oralarda işçi olacaklar ya da başka bir iş yapacaklar. Holden gibi Prens Charles’la sürdürülebilir tarım üzerine sohbetler yapan bir çiftçi bile geleceğinden kaygılı. Sekiz çocuk babası ve eski bir ‘çiçek çocuk’ olan Holden, “Gıda hareketini sadece küçük, benim gibi birkaç hippi çiftçinin ilgi alanı olmaktan çıkarmak ve bütün tarımın değişmesini sağlamak gerekli” diyor.

İspanya'da "sol" adlı market. Fotoğraf: E. Aslan
Her sorunun, çözüm önerilerini ve bazı fırsatları beraberinde getirdiğine inanırım. Bu karamsar tablo Türkiye’de emekten, işçiden yana duran hareketler için bir fırsat yaratıyor. Hep konuşuruz, “sokakları mı örgütleyelim yoksa fabrikaları mı” diye. Bence süpermarketleri örgütleyelim. Üreticinin pay sahibi olabildiği, ürünlerini raflarına taşıyabildiği bir marketler zinciri kuralım. Bugün, küçük ya da büyük, marketten alışveriş yapmıyorum diyebilen kaç kişi var aramızda? Madem gidiyor ve kullanıyoruz, sahibi de biz olalım. Çok ortaklı işletmeler olur, kooperatifler olur; fark etmez. Tüketiciyle aracısız buluşan, sattığı ürünleri yerel üreticiden tedarik eden, raflarında mümkün olduğunca adil ticaret ve organik ürünlere yer veren, istihdam edilecek kişileri kurulduğu mahalleden seçen “sol ve yeşil” bir süpermarketler zincirimiz neden olmasın? O marketlerden aldığınız ürünlerin ilk başta bir kısmının, daha sonra büyük çoğunluğunun adil bir ticari faaliyet sonucu raflara geldiğini düşünün. Çocuk işçilerin çalıştırılmadığı tarlalardan koparılan domatesler hayal edin. İçine koruyucu madde katılmamış meyve suları. Aldığınız ıspanak için çiftçiye alın terinin hakkının ödendiğini bilmek hoş olmaz mı? Kârın emeğe göre adil bir şekilde paylaşılması önemsiz olabilir mi? Üreten biziz ama yöneten olamadık. Tüketen de biziz ama yine yöneten değiliz. Demek ki bu iş yarım yarım olmuyor. Zincirin tamamında söz sahibi olmadıkça işimiz zor.

Süpermarket de ayakta kalmak için kâr edecek elbet ama üreticiyi sömürmeyecek, tüketiciyi kazıklamayacak. Kısa zamanda çok kar etmeyi değil, çok kişiye gelir sağlamayı hedefleyecek. Böyle bir model, kurucu ortak sayısı çok olacağı için düşük kâr marjına rağmen kısa zamanda ilk yatırım bedellerini geri ödeyebilir. Çeşitli derneklere, dar gelirlilere indirimli ürün satılabilir. Fotoğrafta gördüğünüz süpermarketler içerik olarak anlatmaya çalıştığım tanıma uymuyor olabilir ama İspanyolca’da “sol” güneş anlamına geldiği için benim bir değil, iki kez hoşuma gitti. Süperi bile var. Sizi daha da heyecanlandırmak ve harekete geçirmek için bu fotoğrafları kullanmak iyi olur diye düşündüm.

Böyle bir süpermarket zincirinin ekonomik ve sosyal getirilerini uzun uzadıya yazmama herhalde gerek yok. Üretim ve tüketimde söz sahibi olunan böyle bir modelin başka alanlarda da, örneğin enerji konusunda da gerçekleştirilebileceğine dikkat çekmek isterim. Lisans gerektirmeyen, 500 kilovat kurulu gücün altında mini bir rüzgar santrali (ya da 1 veya 2 türbin) kurarak işe başlanabilir. 1000 ortak, kişi başına düşen 4-5 bin TL’lik (hatta daha az) bir yatırımla ufak bir üretim üssü kurabilir. Avrupa'da özellikle Danimarka'da halkın sahip olduğu çok sayıda enerji santrali var. Almanya'da çiftçiler tarlalarına rüzgar türbinleri kurarak hem tarım yapıyor hem de elektrik satışından ek gelir elde ediyorlar. İleride elektrik tedarikçinizi seçme şansınız da olacak. O zaman bu küçük şirketleri seçerek hem temiz enerji kullanabilir hem de ortak olduğunuz şirketten elektrik satın alarak üreten ve tüketen olma şansına sahip olabilirsiniz. Kömürden, nükleerden veya HES’lerden elektrik üreten bir santrale beş kuruş ödemezsiniz. Türkiye’nin, enerji ve gıda gibi her alanda, halkın üretimden tüketime söz sahibi olduğu, büyük şirketlere mahkum olmadığı modellere ihtiyacı var. İnanın çok zor değil. Var mı 999 gönüllü?

Nükleer enerji tercihi Türkiye’ye pahalıya patlayacak

Nükleer santralin yapım maliyeti bir günde yüzde 25 arttı ama kimse oralı olmadı. Peki, bu beş milyar dolar kimin cebinden çıkacak? Sormaya ne hacet, tabi ki bizim cebimizden.

Özgür Gürbüz-BirGün gazetesi/15 Temmuz 2012

Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Vladimir İvanovski, Mersin’de yapılması planlanan nükleer santralin maliyetinin söylendiği gibi 20 değil 25 milyar doları bulabileceğini söyledi. Radyasyondan değil,  hükümetin gazabından korkan gazetelerimizin birçoğu haberin üzerine gidemedi. Nükleer santralin yapım maliyeti bir günde yüzde 25 arttı ama nükleer enerjinin reklamını yapmaya gelince manşetten ısmarlama haber yayımlayanlar oralı bile olmadı. Peki, bu beş milyar dolar kimin cebinden çıkacak? Sormaya ne hacet, tabi ki bizim cebimizden.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Rusya Federasyonu ile yaptığı uluslararası anlaşma gereği, Türkiye nükleer santralden üretilecek elektriği satın alma sözü verdi. Yatırımı Ruslar yapacak, santralin sahibi olacak, paralarını da bize elektrik satarak çıkaracaklar. Mersin’in Akkuyu mahaline kurulması düşünülen santralde her biri 1200 MW’lık (megavat) dört reaktör olması planlanıyor. Türkiye, iki reaktörün üreteceği elektriğin yüzde 70’ini, diğer iki reaktörün üreteceği elektriğin ise yüzde 30’unu 15 yıl boyunca Rus şirketinden (Akkuyu NGS A.Ş.) satın alacak. Fiyatı da belli, kilovatsaat başına 12,35 dolar sent ödenecek. Türkiye’de birçok yenilenebilir enerji kaynağından bu fiyatın altında elektrik üretmek mümkün. Kaynak var, fiyatı ucuz ve nükleer atık, kaza gibi dertler yok. Tek sorunumuz, tüm bunlara rağmen nükleer santralde ısrar eden bir hükümetin iş başında olması.

5 MİLYAR DOLARI HALK ÖDEYECEK
Bu beş milyar dolarlık farkı Ruslar Türkiye’den isteyebilir. Türkiye’de, anlaşmada böyle bir şey yok deyip yatırıma ortak olmayı reddedebilir. Ruslar, bu defa da alım garantisi için verilen fiyatın yükseltilmesini isteyebilir. Üçüncü seçenek ise inşaata devam edip, bu artışı faturalara yansıtmaları. Ruslar serbest piyasaya daha yüksek fiyattan elektrik satabilirler. Başka türlü maliyeti çıkarmaları mümkün değil. Daha kabaca söylersek, nükleer santral kurulursa elektrik ucuzlayacak diye ortalıkta dolaşanlar bir kez daha havasını alacak. Türkiye beş milyar dolarlık fiyat artışını öyle ya da böyle ödeyecek ve bu bizden tahsil edilecek.

Kötü haberi sona sakladım; bu daha bir başlangıç. Nükleer enerjinin tüm dünyada giderek gözden düşmesinin nedenlerinden biri, belki de en önemlisi yüksek maliyeti. En güncel örnek Litvanya. Merkez-sağ eğilimli Başbakan Andrius Kubilius’un Rusya’ya bağımlılığı azaltma iddiasıyla yeşil ışık yaktığı 1350 MW’lık reaktör için geçenlerde ABD-Japon ortaklığı Hitachi-General Electric firmasıyla anlaşıldı. Anlaşıldı anlaşılmasına ama bu yılki seçimlerde iktidara gelmesi beklenen sosyal demokratlar aynı fikirde değil. Nükleer santral planını rafa kaldırabilir, nedeni de maliyeti. Litvanya Ekonomi Bakanlığı 1350 MW’lık projenin 8 milyar 640 milyon dolara mal olacağını söylüyor. Kilovat kurulu güç başına ilk yatırım maliyeti 6400 dolara geliyor. Böylesine büyük bir ilk yatırım maliyeti nükleeri ekonomik olarak alternatif yapmaktan çok uzak. Sekiz milyar dolarlık kredi bulacaksınız, inşaatın sürdüğü 5-10 yıl boyunca faizlerini ödeyeceksiniz vs. Hâlbuki başka kaynaklarla yatırımın geri dönüşü nükleerden çok hızlı.

RÜZGÂRA YATIRIM 3 KAT UCUZ
ABD Enerji Bakanlığı’na bağlı Enerji Bilgi İdaresi (EIA) 2010 yılında elektrik üreten farklı kaynakların ilk yatırım maliyetlerini kıyaslayan bir araştırma yayımladı. EIA, karada kurulacak rüzgâr santralleri için 1 kW kurulu güç bedelinin 2 bin 438, hidroelektrik için 3 bin 76, doğalgaz santralleri için bin-2 bin (farklı tiplerine göre), güneş termal santralleri için 4 bin 692 ve güneş fotovoltaikler için de 4 bin 755 dolar civarında olduğunu söylüyor. Görüldüğü gibi nükleerin 6 bin doların üzerindeki ilk yatırım maliyetine yaklaşan bile yok. Aynı güçte bir nükleer santralle rüzgâr santrali eşit miktarda elektrik üretmez, kurduğunuz her 1 MW nükleer için 2-3 kat fazla rüzgâr türbini kurmanız gerekebilir ancak ekonomi nükleer enerjinin o kadar aleyhine ki, bu bile nükleere bir avantaj sağlamıyor. Sonuçta, işletme ve yakıt maliyeti çok düşük olan rüzgâr enerjisi nükleeri alt ediyor. Kaza ve atık gibi sorunları olmayan bir kaynaktan bahsettiğimizi de hatırlatayım. Çevre kaygınız yoksa işiniz daha da kolay. Doğalgazın ilk yatırım maliyetinin nükleerden neredeyse 6 kat daha düşük. Doğalgaz fiyatlarında çok ciddi yükselişler olmadığı sürece nükleerin bu mücadeleden de mağlup ayrılacağı ortada. Kısacası, ekonomi nükleer santrallere, “siz ömrünüzü doldurdunuz” diyor.

İNŞAAT DA SORUNLU
Nükleer enerji bir müteahhitle anlaşıp apartman yaptırmaya benzemez. Parayı verip, bir köşeye demir-çelik yığdığınızda o apartmanın maliyetini aşağı yukarı bilirsiniz. Nükleerde siz müteahhitle parayı verip el sıkışsanız bile, inşaat sırasında fiyatın artması ve müteahhidin kapınızı daha fazla para için çalması sürpriz olmaz. Buyurun size iki güncel örnek. Batı Avrupa’da yeni nükleer reaktör inşa eden iki ülke var;  Finlandiya ve Fransa. Finlandiya’da inşaatına 2005’te başlanan reaktörün 2009’da devreye girmesi bekleniyordu. İnşaat hala sürüyor, en erken 2014’te reaktör elektrik üretmeye başlayacak. Bu gecikme sonucunda 3 milyar avroya mal olması beklenen reaktörün maliyeti 6 milyar avroyu geçti. Fransa’da yapımı süren aynı tip reaktörün kaderi de aynı oldu. İnşaatına Finlandiya’dan 2 yıl sonra başlanan reaktör de söylenildiği gibi 4 yılda bitirilemedi. 2016 yılında biterse Fransızlar bayram edecek, maliyeti de yine söylendiği gibi 3 milyar avroda kalmadı, şimdiden 6 milyarı gördü.  

Hükümet olayın farkında ama iktidara geldikleri günden beri nükleere övgüler yağdırdıkları için “U” dönüşü yapmakta zorlanıyorlar. Yapmazlarsa da nükleer bataklığa iyiden iyiye gömülecekler. Politik başarısızlık kaçınılmaz. İnşaat başlamadan planlar iptal edilirse en azından millet bu yanlış tercihin bedelini ödemekten kurtulacak. Bakalım AKP sırtını millete mi yoksa zengin etmeye çalıştığı Rus şirkete mi dönecek? 

Organik Buluşma İstanbul'da

Patrick Holden
Birleşik Krallık'ta (İngiltere) organik gıda ve sürdürülebilir tarım gibi konularda yürüttüğü çalışmalarıyla tanınan Sürdürülebilir Gıda Birliği'nin kurucularından Patrick Holden, 13 Temmuz 2012 tarihinde bir konferans vermek üzere Türkiye'ye geliyor.

Birleşik Krallık’ta sürdürülebilir tarım ve organik gıda üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Patrick Holden, Sürdürülebilir Gıda Birliği’nin (Sustainable Food Trust) kurucularından. Holden, Galler'de organik süt ürünleri üreten ve 1973 yılından bu yana faaliyet gösteren en eski organik mandıranın da sahibi. Patrick Holden, “Soil Association-Toprak Derneği” adlı sivil toplum örgütünde yöneticilik yaptığı 1995-2010 yılları arasında, Büyük Britanya’da organik gıda pazarının oluşmasında önemli bir rol üstlenmiş. Birleşik Krallık’ta organik ürünler hakkında standartların oluşturulmasında, üreticiler arası işbirliğinde ve halkın sürdürülebilir tarım ürünlerine duyduğu güvenin kazanılmasında Holden’in yürüttüğü başarılı medya kampanyalarıyla kurduğu birebir ilişkilerin büyük rol oynadığı belirtiliyor.

Heinrich Böll Stiftung Derneği ile Atlas Dergisi’nin birlikte düzenlediği ve “Organik Buluşma” adı verilen konferans, bu yılki Yeşil Salon toplantılarının ilki. İstanbul Teknik Üniversitesi, Gümüşsuyu Kampüsü, Orhan Öcalgiray Konferans Salonu'ndaki toplantıya katılım ücretsiz. İngilizce'den Türkçeye eş zamanlı çeviri yapılacak toplantı saat 19:30'da başlayacak. 

Kayıt için: Banu Yayla – 0212 249 15 54 / banu.yayla@tr.boell.org

Behzat Ç. RTÜK’ü nasıl atlatır

Behzat ve arkadaşları toplumun genel ahlak kurallarına uyum sağlamak ve polislik mesleğine gölge düşürecek hareketlerden kaçınmak için arada bir yoldan geçen vatandaşları darp edebilirler. Sonra da darp ettikleri kişiye dava açarak ondan şikayetçi olabilirler.

 Özgür Gürbüz-Birgün/8 Temmuz 2012

Son yıllardaki yerli dizi salgını Behzat Ç. 'yi saymazsak beni teyet geçti. Bu yüzden yaz gelince dizilere ara verildiğini Behzat Ç. sayesinde öğrendim. Sezon finali denen bir şey varmış.  Sezon finali olunca oyuncular ve peşlerinde koşturan magazin muhabirleri, cümbür cemaat tatile çıkıyormuş. Milletin ayılıp bayıldığı dizi oyuncularını bu süre boyunca ekranlardan değil magazin haberlerinden takip ederek hasret gidriyorsunuz. Bizim komiser ve arkadaşlarının böyle bir lüksü yok, hepsi devlet memuru olduğu için tahminen magazin muhabirlerinin ana vatanı Bodrum’a pek gidemiyorlar. O yüzden içimdeki hasret büyüdükçe büyüdü ve kalemime vurdu.

Star TV'nin sitesinden alınmıştır.
Zaten para olsa bile Behzat Ç. ve arkadaşlarının tatile gidecek durumları yok. Duyduğuma göre peşlerine RTÜK (Radyo ve Televizyon Üst Kurulu) takılmış. Daha bir hafta önce dizinin yayınlandığı televizyona 1 Nisan’daki bölümde çok içki içildi diye para cezası kesmişler. Söz konusu dizide Komiser Behzat ile Savcı Esra evleneceklerini açıklıyorlar bunu da arkadaşlarıyla kutlamak için içiyorlar. Kutlamayı sıkma portakal suyu yanında güllü lokumla yapmamaları RTÜK'ü rahatsız etmiş olmalı ama evlilik kararı alanlarda bu gibi yan etkiler görülüyor. Bazıları, “ben nasıl böyle saçma bir işe giriştim” diyerek kederden, bazıları da etraftaki akraba ve arkadaşların dolduruşuna gelip, iyi bir halt ettiklerini düşünerek mutluluktan içiyor. RTÜK’ün toplumun gelenek ve göreneklerine daha saygılı olması lazım. Hem, söz konusu bölümde sadece 17 dakika içmişler. Evlendikten sonra o imzayı unutmak için hayat boyu içen birçok kişi tanıyorum; bence 17 dakika az.

RTÜK bununla da yetinmemiş, “Dizide ana karakterler birbirine ‘Lan’ diye hitap etmekte, argo ve küfürlerden bazıları biplenmekte geç kalındığı için açık olarak anlaşılmaktadır. Toplumda belli bir saygınlığı olan komiserlik, savcılık ve polislik görevindeki ana karakterlerin alkol kullanma, kaba ve küfürlü konuşma gibi çocuklar ve gençler açısından olumsuz örnek oluşturabilecek nitelikteki davranışları, özensizce ekrana taşınmaktadır” demiş. Söz konusu kanalın Mart ayı gelirinin yüzde 1’i oranında ceza kesilmiş. Bu ilk ceza değil…

Vallahi ben Behzat Ç.’yi seviyorum. Bunda yazar Emrah Serbes'in payı çok büyük. Behzat'ın dili Ahmet'in, Hüseyin'in dili. Serbes, Bant Dergisi'nde yayımlanan söyleşisinde Barış Kaya'nın “iyi diyalogların sırrı nedir” sorusuna, “Beş sene boyunca çeşitli gazete ve dergilere röportajlar yaptım. O süreçte Türkçenin yazıldığı gibi konuşulan bir dil olmadığını öğrendim. Yani konuşma dili diye bir şey var. Bu da insanların insan gibi konuştuğu, dertlerini en pratik şekilde anlattıkları, edebiyat paralamadıkları bir dildir” yanıtını veriyor. Gerçeğe bu kadar yakın bir dile RTÜK kızıyor, uygun bulmuyorsa bence cezayı Milli Eğitim'e kesmeli. Bu dili öğreten onlar. Bu saçma durum canımı sıktığı için Behzat ve arkadaşlarına RTÜK’ten kurtulmaları için yardım etmeye, bazı önerilerde bulunmaya karar verdim. Dizinin toplumda kabul gören gelenek ve göreneklere biraz uyum sağlaması halinde RTÜK peşlerini bırakacaktır.

Öncelikle şu “lan” kelimesinden kurtulmak lazım, belli ki RTÜK bu kelimeyi sevmiyor. Türkçe’de alternatif çok. “Lan” kelimesi yerine, “Oğlum bak git” denilebilir; “bi takla at” veya “ananı da al git” kullanılabilir. Bunlar toplumun saygın kişileri tarafından da telaffuz edilen kelimeler olduğu için RTÜK Behzat’a ceza kesemez.

Behzat ve arkadaşları toplumun genel ahlak kurallarına uyum sağlamak ve polislik mesleğine gölge düşürecek hareketlerden kaçınmak için arada bir yoldan geçen vatandaşları darp edebilirler. Sonra da darp ettikleri kişiye dava açarak ondan şikayetçi olabilirler. Böylece dizi gerçek hayata daha fazla yaklaşmış olur.

Behzat Ç.’de malum bazı arkadaşlar evlilik öncesi flört ederek toplumun ahlakını derinden etkileyebilecek davranışlarda bulunuyorlar. RTÜK de haliyle kızıyor. Dizideki arkadaşlar muhtemel hayat arkadaşlarını tanımak için fört etmek yerine en sevdikleri kişiyi resmi nikahla kendilerine eş alabilir, uygun başlık parasını faizsiz kar payı veren bir kuruma yatırarak gelinin babasına günahsız yüksek kazanç ylu açabilirler. Daha az sevdiklerini ise imam nikahı yoluyla hayatlarına katabilirler. Hoş bir şey değil ama 'RTÜK baskısından' kurtulmak için işe yarayabilir. Ne de olsa memlekette böyle örnekler var ve kimse bir şey demiyor. Halkın kızmadığına RTÜK kızacak değil ya!

Behzat Ç. ve arakadaşlarını hep işte görüyoruz. Ercüment’in peşinde, mafyanın izinde ve derin devletin karşısında. Dolayısıyla RTÜK sıkılıyor. Biraz hayır işi hem diziye iyi gelir hem de RTÜK’ün gözüne girmenizi sağlar. Behzat ve arkadaşları Pakistan ve müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu diğer ülkelerdeki insanlara yardım etmek amacıyla emniyette bir bağış kampanyası düzenleyebilir. Hatta bunun için Almanya gibi ülkelerde şubeleri olan bir dernek kurabilirler. Gelen paranın bir bölümünü de kırışırlar; Harun'un kredi kartı borcu ödenir. İçimden bir ses, bu tip bağış kampanyalarının televizyon aracılığıyla desteklenmesine RTÜK'ün sıcak bakacağını söylüyor. Behzat Ç. ye bakış açıları değişir, kim bilir belki kendisine iş bile verirler.

RTÜK’ü rahatsız eden bir başka nokta ise Behzat ve arkadaşlarının sık sık Ankara havası çalan, pavyon gibi yerlere gitmesi. Bunun da kolayı var. Televizyonlarda çok sayıda pavyon tadı veren program var. Ankara havası ve daha birçok hava eşliğinde göbek atanlar, dansözler, izleyicilerden piste inenler her akşam televizyonlarda boy gösteriyor. Pavyonda her gece kavga çıkmaz, televizyonlardaki tartışma programlarında, Meclis'te çıkıyor. Behzat ve arkadaşları dışarı çıkmasın zaten kışın Ankara soğuk. Evde televizyon başında aynı ortam yakalanabilir. Çalan hava aynı, mekân ev ortamı olduğu sürece de RTÜK Behzat’a kızmaz, ceza yağdırmaz. Türkiye'de işin sırrı budur. Ne yaparsan yap ama kapalı kapılar ardında yap.

İçki meselesi ise en kolayı. İçki reklamı zaten yasak, RTÜK’ün ekrandan koku alma becerisi yoksa içilenin alkol olduğunu aslında tahmin ediyor olmalı. Yapılması gereken her içki sahnesine kısa bir diyalog yazmak. Örnek vereyim: Behzat ile Harun parkta otururlar. Behzat bira şişesine benzeyen şişeden bir yudum alır. Harun sorar, “Amirim nedir o?” Behzat yanıtlar: “Portakal suyu”. Harun, “haa” der ve iş biter. Artık içilen portakal suyudur. Bütün ülke öyle yapmıyor mu, kime sorsan içkiyi ağzına koymuyor ama üfleyince iki promil alkollü çıkıyor.

Uzun lafın kısası Behzat Ç.'nin biraz takiye yapması, oportünizmi esas alması şart. Memleketin karakteri böyle. Karakter kolay kolay değişmez Behzat komiserim, daha çok sezon lazım.