HES’ler: Büyük felaket, büyük kötülük

Söyleşi: Semahat Sevim-Özgür Gürbüz-Perspectives/Nisan 2013

Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, Türkiye’de bin 500 adet hidroelektrik santral (HES) projesi [1]. Başvuruların sadece dörtte birinin tamamlanması bile Türkiye’deki çevrecileri ayağa kaldırmaya yetti. Ayağa kaldırmaya yetti diyoruz çünkü son birkaç yıldır Türkiye’de en çok tartışılan konulardan biri HES’ler. HES’lere karşı eylemler yapılıyor, güvenlik kuvvetleriyle karşı karşıya geliniyor ve projelerin iptali için yüzlerce dava açılıyor. HES’lere karşı mücadele etmek zorlu bir süreç. Bu süreçten galip çıkanlar da yok değil. Perspectives okurları için Artvin’in Şavşat İlçesi Meydancık Beldesi’nde kurulmak istenen HES’lere karşı mücadele eden ve santral projelerini iptal ettirmeyi başaran yöre halkıyla konuştuk. Karşı çıkış nedenlerini, nasıl mücadele ettiklerini sorduk. Türkiye’deki çevre hareketinin önemli bir parçası haline gelen HES karşıtı mücadeleyi onlardan dinledik.

***
Önce bize beldenizi biraz anlatır mısınız, Artvin’in neresinde?
Dursun Sevim: Şavşat Meydancık Beldesi. Papart Vadisi Karçal dağlarının devamında. Rize’de Kaçkar dağları var, Artvin’de de Karçal dağları.

HES kurulmak istenen derenin adı nedir?
Dursun: Papart Göknar Deresi. Bu bir taraftan Gürcistan’a kadar ulaşıyor. Vadinin başlangıç yeri Gürcistan sınırı.

Vadi devam ediyor yani.
Dursun: Vadi devam ediyor ama bize gelen sular ayrı. Yukarıdaki dağlardan bir kısmı bize geliyor işte.

Peki bu dere sizin oturduğunuz Meydancık Mahallesine ne kadar uzakta?
Dursun: Köyün ortasından geçiyor. Karçal dağlarında, Papart Vadisi’nden, yaylalardan doğan bu sular, Göknar deresi adı altında akarak Artvin’de su kavuşumu dedikleri yerde Çoruh’la birleşiyor. Şimdi Papart vadisinden gelen bu su sekiz köyün ortasından akıyor. Çoruh’un bu Göknar deresinin sağında solunda köyler var. Meydancık Beldesi Mısırlı, Taşköprü, Meydancık, Balıklı mahallelerinden oluşuyor. Bu mahallelerin ortasından Göknar deresi akıyor, sekiz HES de bu derenin üzerinde kurulmak isteniyor.

Hepsini aynı firma mı yapıyor?
Servet Ekin: Hayır. EBARA şirketi dört tanesini yapıyor. Öbürleri birer tane.

Yabancı bir şirket mi?
Servet: EBARA Elektrik Üretim A.Ş. Asıl sahibi Japon. Ama taşeron şirket Rize’de.
Dursun: Şimdi süreç şöyle işliyor. Çevre ve Orman Bakanlığı, Devlet Su İşleri projeleri hazırlıyor. Bazen Elektrik İşleri Etüd İdaresi de hazırlıyor projeyi. Projeler Devlet Su İşleri tarafından internetten ilan ediliyor. Firmalar talip oluyor. Bir de firmalar proje hazırlayıp Devlet Su İşlerine başvurabiliyorlar. Bu başvuru üzerine ihaleye çıkılıyor. İhaleye çıkarılması da öyle birdenbire olmuyor tabii. ÇED raporunun da hazırlaması gerekiyor. Halkın katılımı toplantılarının yapılması gerekiyor.

Burada HES yapılacağını ne zaman, nasıl duydunuz?
Servet: 2008’de. Dört köyün merkezinde bir kahve var, insanlar genelde orada toplanır. Ben bir gün o kahvede arkadaşlarla otururken kahveye iki yabancı geldi. Merhabalaştık. Birisi mühendis, Arhaviliyim dedi. Arhavi Artvin’in bir ilçesidir. Ben de Arhavi de öğretmenlik yapmıştım. Arhavi’yi iyi tanıyorum, çalıştığım köyü sordum. Ben o köylüyüm dedi. O köyden benim hatırladığım isimleri sordum. Biraz bocaladı. Yalan söylediğini sonradan anladım.

HES’ler: Büyük felaket, büyük kötülük
Servet: Arhaviliymiş ama benim çalıştığım köyden değilmiş. Bize, buraya bir şelale aramaya geldik dedi. Bize bir şelale lazım, doğal şelale dediler. Ne yapacaksınız diye sorduk. Elektrik üreteceğiz dediler. Bir de rüzgardan elektrik üreteceklerini söylediler. Bu konuşmayla süreç başlamış oldu.
Dursun: Önce suyun üzerine debi ölçer aletler koydular. Bundan kuşkulandık ama kimseden bilgi alamadık.
Servet: Bu ortaya çıkıncaya kadar, o suları elimizden herhangi bir kimse alır diye aklımızdan geçmezdi. Kimse böyle bir ihtimali düşünmüyordu. Su devamlı akıyor, içinde balıklar yaşıyor, insanlar yüzüyor; her şey gayet güzel. Daha sonra projeler yavaş yavaş meydana çıkmaya başladı. Niyetleri HES’ler yapmakmış ama biz burada HES yapacağız, suları kanala alacağız, bu derelerdeki sular bir daha böyle akmayacak, ya az akacak ya hiç akmayacak gibi bir şey söylemediler. Şelaleden düşen suyun enerjisinden faydalanarak elektrik üreteceğiz dediler. Birkaç ay sonra yine geldiler, HES’ler yapacağız, bunları 49 yıllığına biz devletten kiraladık dediler. Sonbahardan sonra insanlar büyük kentlere gittikleri için buralarda az insan kalır. Halkın katılımı toplantısını o zaman yapmışlar ve bunları açıklamışlar.
Dursun: Halkın katılım toplantısı 10 Nisan 2008’de yapılıyor. Toplantı da niyetlerini açıklıyorlar. 26 Haziran 2008 tarihinde bizim haberimiz oluyor.

Muhtarın hiç haberi olmamış mı, suya debi ölçer falan konduğunda, muhtara gelip söylememişler mi?

Dursun: Belde olduğu için mahalle muhtarları var, onlar belde başkanı ile ilişki kuruyorlar. Önce belde başkanını ikna ediyorlar.
Servet: Debi ölçer konuldu ve yıllarca orada durdu. Suyu ölçüyorlar ama niçin ölçüyorlar, ne yapacaklar, bunun üzerinde kimse durmadı. Haberi de olmadı kimsenin. Zaten suya bu aleti şu amaçla koyduk diyen de olmadı.

Ama halkın katılım toplantısını yapınca burada santrallerin yapılacağını anladınız.
Dursun: Evet ama HES’in ne olduğunu da bilmiyoruz. Ne yapacaklar, nasıl yapacaklar? Hidroelektrik santrali diyorlar, elektrik üreteceğiz, insanları işe alacağız, bedava elektrik yaktıracağız. Bir sürü yalan ve dolanla halkı ikna etmeye çalışıyorlar. Burada amaç ileride oluşabilecek tepkiyi önleme.

Halkın katılımı toplantısına katıldınız mı?
Servet: Biz katılmadık, biz İzmit’teydik.
Dursun Ali Durmuş: Hiç katılan yok içimizde.
Dursun: Toplantıyı ikna ettikleri insanlarla, itiraz etmeyecek insanlarla yapıyorlar. O toplantıda bir tek kişi itiraz etmiş. Onu da toplantı salonundan dışarı atmışlar.

Zorla mı atmışlar?
Dursun Ali: Belediye başkanı kalkmış, çık dışarı demiş, kovmuş.
Dursun: Ne zaman ki bize açıktan ilan edildi, biz kendi aramızda, bu işte koşturacak insanlar bir ön görüşme yaptık, araştıralım dedik. 2008’in Haziran ayında Hopa’da bir panele katıldık. Orada Derelerin Kardeşliği Platformu’nun sözcülüğünü yapan bir avukatla da tanıştık. Rize’de de, Çayeli’nde, Fındıklı’da neler oluyor gördük. Rahmetli Metin Lokumcu’yla da, Hopa’da tanıştık. Şöyle bir hikaye anlattı, bir gün köyden inerken deredeki ölçüm aletini görmüş, nedir bu deyip kopartmış kafasını atmış. Orada Fındıklı’dan, Rize’den Çayeli’nden gelenlerle konuştuk, sorular sorduk. Biz de karar vermiştik, tepkisiz kalmayacağız diye ama neler yapılıyor, onlarla nasıl birlikte hareket edebiliriz diye görüş alışverişinde bulunduk.

HES yapılacağını öğrendiniz, Hopa’da panel var gidip bilgilenelim mi dediniz? Bu işin kötü olduğuna nasıl karar verdiniz? Başka bir yer mi sizi şüpheye düşürdü?
Dursun: Fırtına vadisini biliyorduk.
Servet: Zaten duyulan şeyler var, göz görüyor. Suyu havuzdan boruya aldığın zaman o suyun alındığı yerden döküldüğü yere kadar en az 5-10 km bir mesafe oluyor. Bu 10 km mesafede köylülerin o dere üzerinde sulama kanalları var. Arazileri sulamak için yüzlerce sene önce yapılmış sulama kanalları. Su boruya girdiği zaman bize su kalmaz kanalımız da arazimiz de kurur endişesi kendiliğinden başladı.

Fırtına Vadisi örneği de size örnek oldu…
Dursun: Tabii, tabii. Biz Meksika’da yaşananları da biliyoruz. Dünya Su Forumu’yla yapılanları da.
Dursun Ali: Bizim oralarda kimsenin böyle bir şey olacağından haberi yoktu, bir gün mahalleden yukarı doğru giderken bizim köyde yaşayan İsmunur Abla beni çağırdı. Bir ahbabı bir gün bu ablaya telefon etmiş ve 20-25 kişilik bir yemek hazırlamasını istemiş, misafir getireceğim demiş. Yemeğe 20 kişilik bir grup gelmiş ve yemekten sonra iki gruba ayrılmış. Bir grup yaylaya doğru giderken diğer grup Papart’a gitmiş. Niye geldiler, ne yaptılar diye sorduğumda, bunlar suları inceliyorlar yanıtını verdi. Bunlar sularımızı götürecekler haberiniz olsun dedi bana. İsmunur Abla bunu sezmişti. Ertesi yıl da Papart’ta çalışmalar başladı.

Katıldığınız bu panelden sonra HES’lere karşı çıkacağız diye karar aldınız mı?
Dursun: Beldenin merkezinde çevre köylerden (5-6 köy) gelen kişilerle bir toplantı yaptık, halkla buluşma toplantısı düzenledik ve belediye başkanı da katıldı. Belediye başkanı bizim zorumuzla katılmıştı.
Servet: Belediye başkanı ikili oynadı.
Dursun: Belediye başkanı açıktan yapılsın diyemiyor yapılmasın da diyemiyor. Toplantılara katılıyor daha sonra direnişe de katıldı, oralarda konuşmalar da yaptı.

Karşı olmak zorunda kaldı yani.
Servet: Evet dese bile karşı olmak zorunda kaldı.
Dursun: Biz şunları biliyorduk; bunların arkasından özelleştirme geliyor. Bütün halk biliyor, köylüler de bilir. Toprak kutsaldır. Su yaşamdır. Susuz yaşam olmaz. Havasız yaşam olmaz. Gelmiş devlet zamanında halktan ceviz ağaçlarını almış, ormanını almış. Tepki göstermişler ama yetmemiş. Şimdi de geldi suyunu alıyor. Bunları alınca göç başlamış çünkü doğal yaşamı bozmuşlar. Cevizi adam ekmeğine katıp çocuğunu besliyordu ama artık ceviz ağacı yok.

Nasıl aldılar ceviz ağaçlarını?
Dursun: Kesip kesip götürdüler. Parayla satın aldılar. Öküzlerle halatlarla çekip Çoruh suyunda dereden akıttılar. Artvin’de kamyonlara yüklettiler İstanbul’da mobilya oldu bu ağaçlar. Bölgede ceviz bitti. Sonra orman bitti. Orman bitince kendine yeten halk geçim sıkıntısı çekmeye başladı.

Yeniden sürece dönelim, Hopa’daki panelden sonra biz bu işe karşı çıkacağız diye kesin bir karar aldınız mı?
Dursun: Evet. Panelle beraber, özelleştirmelerin Meksika’daki sonuçları ve bunun Türkiye’ye yansımasının nasıl olacağına dair öngörümüz oluştu. Çünkü en küçük bir pınara, kaynak suyuna işaret konulmuş. Betondan bir taş dikmişler, kalıp yapmışlar. Üzerine de işaret koymuşlar. Haritaları var. Hangi su nerede biliyorlar. Bütün temiz su kaynaklarını işaretlemişler. Bu Hes’lerde bu alanda yapılacağı için halkın sulama kanallarını susuz bırakıyor ve burada yaşayan hayvanlarda susuz kalıyor.

Beldede kaç kişi yaşıyor?

Dursun: Yaz nüfusu 2000’i geçiyor. Kışın bine yakın insan yaşıyor. 
olduğunu bunların halihazırda sadece 350’sinin faaliyete geçtiğini söylüyor

Neyle geçiniyorlar?
Dursun: Tarımla. İnekleri var, patates ekiyorlar.

Yani, susuz yapılmayacak işler yapıyorlar, suya muhtaçlar.
Dursun: Evet. Bu HES’ler de bu alanda yapılacağı için aynı suyu hem borulara hem kanala dolduruyor ve doğayla ilişkisini kesiyor, dereyi kurutuyor. Halkın sulama kanallarını da susuz bırakıyor. ÇED (Çevre Etki Değerlendirme) raporunu göreceksin, çevrede yaşayan hangi tür hayvanlar var onların hepsini göreceksin.

Sizin evinizde bu su var değil mi?
Servet: Var. Su kaynaklardan alınmış, evlere kadar getirilmiş.

Şebekeden değil, dağdan getirilen su.
Ali Alkan: Dağdan gelme.

Biz kentte belediyenin şebekesine mecburuz ama sizin suyunuz zaten o kaynaktan dağdan geliyor şimdi bu kaynaktaki suyu HES alırsa size su kalmayacak öyle mi?

Dursun: Riske sokacak.
Ayla Alkan: Sular azaldı mı üst kısımlardan çıkan pınarlarımız bile kesiliyor.
Servet: Biz Rize’ye gittik oradan Çayeli’ne. Kalın boruların yanına ince borular getirmişler. Orada çalışanlar dediler ki, çapı 45 cm ince borularla doğadaki kaynak sularını toplayıp büyük olana katacaklar. O çalışmalar bize gösterdi ki, yer üstünde 1 gram suyu kimseye vermeyecekler. Endişe oralardan başladı zaten.

Sonra ne oldu, toplantıdan bir karar çıktı mı?
Dursun: Toplantı sonrası köylülerle ilişki kuracak bir heyet oluşturduk. Birinci hedef halkı sürekli aydınlatma. İkincisi, yörede şirketlerin elemanlarına dokunmadan, şiddete başvurmadan çalışacakları alanlarda mitingler düzenlemekti.

Kaç miting yaptınız?
Dursun: Bir tane yaptık ondan sonra vazgeçtiler. Çok büyük bir miting oldu, çevre halkı, herkes katıldı. Ben 67 yaşındayım. 70-80 yaşındaki adamlar da katıldı. Belediye başkanı konuşma yaptı, muhtarlar konuşma yaptı. Halk konuştu ve ortak bir karar, bir meclis oluştu orada. Meydancık Beldesi Halk Meclisi oluştu. Bu meclisin ortak kararı suyumuzu ne olursa olsun vermeyeceğiz idi. Her şeye rağmen bu suyu bizden kimse alamayacak, burada ortak karar olarak çıktı. Arkasından sanırım Ağustos ayının ortasında 55 araçla, otobüslerle Artvin merkez’de basın açıklaması yaptık. Emniyet ve valilik bizden görüşme talep etti. Biz de vadide görüşeceğiz dedik. Biz dilekçelerimizle başvuru yaptık, ikazlarımızı yaptık ama hiçbirini dikkate almadınız, asıl görüşmemiz ÇED toplantısında olacak diyerek halk valilikle görüşmeyi reddetti.

Herkesin ortak kararı mıydı?
Dursun: Herkesin ortak kararıydı, canlı bir basın açıklaması yapıldı. 2009 yılında da İstanbul Taksim'de miting yaptık. Davullu zurnalı, tüm televizyonlar ve gazeteler yazdı. Muhtarlarla toplantılar yaptık. Bu toplantıların birinde fiili mücadelenin yanında hukuki mücadeleye de başlamamız gerektiğine karar verdik. Bu da 2008 Ağustos sonuna doğruydu.

Bu sırada şirketler ne yapıyordu?
Servet: Etüd çalışmalarına devam ediyorlardı. Ama endişeleri de vardı. Halkın müdahalesini içlerine sindiremiyorlardı. Hükümet bizim arkamızda, istediğimizi yaptırırız diye bir inançları vardı. Mahkemeye verince, Rize İdari Mahkemesi'nin getirdiği bilirkişinin yaptığı inceleme sonucunda yöre halkı haklı bulundu ve ÇED raporu iptal edildi.

ÇED ne zaman iptal edildi?
Dursun:Rize İdari Mahkemesi'ne ÇED raporunun iptali için açtığımız tarih Aralık 2008. Hemen karara itiraz ettiler. Bir üst mahkeme, Bölge İdare Mahkemesi Trabzonda'dır. Onlar da Rize'nin kararına uydu. Daha sonra Danıştay'a gittiler. Danıştay da Rize'nin kararını onaylayınca ÇED iptal edildi. Biz de bir yandan bölgenin Sit alanı olması için 600 dilekçeyle Anıtlar Kurulu'na başvurduk. Sit alanı başvurumuz da kabul edildi.

Sonuçta HES'leri yaptırmadınız...
Dursun: Hayır. Biz bir şirkete ait dört tanesini durdurduk. Cüneyt-1, Cüneyt-2, Cüneyt-3, Cüneyt-4. Bu iptal ettirdiğimiz HES projeleri. Yapan şirket EBARA. Diğer dört taneden biri üretime geçti diğeri de geçmek üzere.

Onlarla ilgili bir talebiniz olmadı mı, sit alanının dışında mı kalıyorlar?
Servet: Hepsiyle mücadele verilmediği için onlar yapıldı.
Dursun: Çok masraflı bir iş.

Aşağı yukarı ne kadar harcadınız bu mücadeleye?
Dursun: 100 bin liraya yaklaştık değil mi?
Servet: Halkın yardımıyla topladık.
Dursun: Bizim yöre halkı Nisan-Mayıs'ta köylerine gidiyor, Kasım-Aralık gibi geri dönüyor, Sekiz ay yörede, üç-dört ay büyük kentlerdeler. Bu dört ay konuyu gündemden düşürmemek, Ankara'da devlet üzerinde bir baskı unsuru oluşturmak için dernekleşme faaliyeti de yürüttük. Artık bir derneğimiz var. Derneğimizin adı Mey-Der.

Diğer HES'ler neden durdurulamadı?
Servet: Onlar pasif kaldılar. Hatta bir tanesinde taşeron o köylü olduğu için yakın akrabalarını susturdu. Onlar da diğer insanlara baskı kurdu, alavere dalavere işini götürmeye çalıştı.
Dursun Ali: Servet Abi’nin az önce söylediği o müteahhidin o köyden olması kendi çevresini akrabalarını etkiledi.
Ali: Ekonomik çıkarlar, şahsi menfaatlerde etkili oldu tabi.

Peki, oradaki derelerin üzerine HES yapılması sizi etkileyecek mi?
Ali: Etkilemez olur mu? Yapılan yer bizi etkiliyor, bizi şöyle etkiliyor, kurtardığımız yerde bizim sulama kanallarımız var. O sulama kanallarına giden suyu vadiden aldığımız zaman aşağıda yapılan HES’ler zarar görecek.
Servet: Susuz kalacak. Devlet Su İşleri'ne diyecek ki suyu sen bana sattın ama köylüler benim suyumu kesti. Çelişkiler devam edip gidecek orada.

Siyasî durum nasıl beldede? İki bin kişiyi yan yana getirmişsiniz, hepsi aynı siyasi görüşte mi?
Ali: Değil.
Dursun: Şöyle bir hedefte buluştu halk, şunu gördü. Dedik ya cevizi gitti, ormanı gitti, suyunun da gideceğini gördü. Su gidecekse hayat burada bitecek. Bu noktada herkes siyasi görüşüne bakmadan birleşti, bütünleşti ama daha sonra seçim süreci girdi.

Seçimde yine farklı partilere oy attılar.
Servet: Evet.

HES birleştirmiş sizi.
Ali: Tabii birleştirdi.

Ali Bey başka bir şey söylüyor. HES bir taraftan birleştirdi bir taraftan da dağıttı diyor. Yani Balıklı Mahallesinde de başka bir şey oldu diyor.
Ali: Balıklı baştan beri bize uysaydı, Balıkla’da görüştüğümüz arkadaşlar var. Biz 30 yıldır köye gelmiyorduk, anlamadık böyle olacağını diyorlar. Bizi yalnız bıraktınız, biz böyle düşünmüyorduk diyorlar. Pişmanlar, pişmansınız ama son pişmanlık fayda etmiyor, iş işten geçti bu HES’ler yapıldı. Müteahhit de şimdi şunu düşünüyor. Yukarıdaki HES’ler yapılmazsa, Meydancık’ta diğer sulama kanallarına su giderse aşağıya dereye onların santrallerine yeterli su gitmeyecek.

Öyleyse onlar da çok rahat değiller.
Ali: Rahat değiller. Şimdi o işbirlikçiler de öğrenmiş: Karşı tarafın yanında yer alanlar, kendisini uyanık, aydın görenler şahsi menfaatleri için aradıklarını bulamadıklarından biz de HES’lere karşıyız diyorlar. Ama iş işten geçti.
Dursun: Rahatlar, ama sonra rahatları bozulabilir. Biz sulama kanallarına suyu alırsak o zaman bozulabilir. Dolayısıyla sorun burada, Sekiz HES’in dördü iptal edildi. Danıştay karar verdi ama sorun bitmedi.

Su çok azalırsa, siz tarım için su kullandığınızda geriye bir şey kalmayabilir, öyle mi?
Servet: Kuraklık yaparsa olabilir.

Hükümet bu izinleri vererek karışık bir durum yaratmış. Bir taraftan iptal edilen HES’ler var. Ortada su var ama ne olacağı belli değil. Aynı suyu tarım için kullanmak isteyen var, HES için kullanmak isteyen var, durum karışık.
Dursun: Karışık. Burada sekiz tane HES yapılmak isteniyordu. ÇED raporlarında bu HES’lerin kaynakları ayrı ayrı gösterilmiş. Aslında hepsinin kaynağı aynı yer. Hepsinin aynı kaynak üzerine kurulduğunu göstermemek için başka başka isimler vermişler.

O zaman bu ÇED’lerin hepsi yanlış.
Dursun: Kaynak bir, dere bir, isimler farklı. Sekiz HES’ten dördü iptal edildi. Danıştay kararı var. Bu artık halkın suyu ama yine de tehdit var. İnşaatı devam eden HES’ler yapılırsa, yukarıdan o HES’lere giden su azaldıkça firma sahipleri su benim hakkım diye itiraz edecek. Ben yine jandarmayla karşı karşıya geleceğim.

Çok çatışma, kavga oldu mu bu süreçte?
Dursun: İzin vermedik. İlk bilirkişi heyetini etkiledik. Öyle bir gösteri yaptık ki heyet gelirken, miting gibiydi. Dört mahallenin halkı pankartlarla, dövizlerle karşıladı onları. Jandarma geldi, yasal değil indirin dedi ama biz kaldırdık. Gelip elimizden toplayamadı. Heyette bunları görünce gelip sizinle sohbet edeceğim dedi. Gitti keşfini yaptı dönüşte bizimle sohbet etti. Burada söylediklerimizi heyete de söyledik. Kavgaya gürültüye meydan vermeden hoşgörü içerisinde yaptık. Yalnız bir şey oldu. İki defa kadınları topladılar, karakola götürdüler.

Gerekçe neydi?
Servet: Gerekçe, sürece müdahale ediyorsunuz diye. Gözaltına aldılar, karakola götürdüler. İfadelerini alıp bıraktılar.
Dursun: Şunu atlamayalım. Şimdi halk biraz bölündü ama önce birlikteydi. Balıklı Mahallesi başta sonuna kadar sizinleyiz dedi. Paraysa para, fiili mücadeleyse fiili mücadele sizinle beraberiz. Ama orada inşaatı yapan Ati Şirketi Kemal Türkoğlu denen mühendis o köyden, o mahalleden. O köyden istemeyenlerle bütünleşti ve dayanışmayı, birliği bozdu. Boşa akıyor komşum yararlanıyor diyorlar. Müteahhit ufak tefek işlerini de yaptırıyor tabii. Camileri var, camiye yardım ediyor. Yolu var, yoluna yardım ediyor.
Dursun Ali: Dava açtık ama kaybettik.
Dursun: Ati şirketi açılan davayı kaybettik. Dava Cüneyt 1-2-3 ile beraber açılsaydı, dava o vadiyi bütün olarak değerlendirecekti. Bir de bilirkişi heyeti değişti. İlk heyet olsaydı onu da katardı ama. Zaten bilirkişi heyeti referandum sonrası geldi, öyle değil mi?
Dursun Ali: Davayı 12 Eylül Referandumu kaybettirdi, başka bir şey değil ki. Şimdi o mahkemeler yerindelik denetimi yapamaz diye bir madde var orada. O maddeye dayanarak.
Dursun: Önceki bilirkişi ile sonraki bilirkişi değişti. İlk bilirkişi Rize’den geldi, öbürleri Erzurum’dan geldiler.
Dursun Ali: İlk bilirkişinin ardından hemen yürütmeyi durdurma kararı verdi mahkeme. Ondan sonra mahkeme heyeti değişti, gelen mahkeme heyeti bizim aleyhimize kararlar verdi.
Servet: Referandumda verilen evet oyları Türkiye’nin yıkımı oldu. Yani Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca bu evet oylarının verdiği zararı hiçbir şey vermedi. Çünkü evet oylarıyla Anayasa değiştirildi, mahkemelerin bağımsızlığı ortadan kalktı. Mahkemeler bağımsızdır deniyorsa da bunlar yalan. Başbakanın iki dudağı arasından çıkan lafla karar veriyorlar. Evet diyenlerin Türkiye için yaptıkları en büyük felaket, en büyük kötülük. Savaşı kaybetmek kadar kötü. Mahkemeleri değiştirdiler, bağımsız düşünen kimseden korkmayan, doğrudan yana karar veren yargıçlar gitti başımızdakiler ne istiyorsa o doğrultuda karar veren insanlar geldi. Biz hukukla kazandık bu davayı ama daha önceki hukukla.

Ya şimdi açsaydınız?
Servet: Kazanamazsınız, mümkün değil.
Dursun: Kazananlar da var. Tortum da türbanlı bir kızcağız sembol olmuş. Demek ki arkasında halk durursa…
Servet: Halkın direnişi başka.
Dursun: Önemli olan bu, halkın direnişi. Mücadelede devletle karşı karşıyasın. Ona karşı yürüteceksin mücadeleyi. Müteahhitle karşı karşıyasın, müteahhide karşı halk olarak örgütleneceksin. Bir de o yörede yaşayan işbirlikçiler. Bu üç unsur bütünlüklü olarak karşımızda olacak. Sen de bunu karşısına bütünlüklü çıkacaksın. Kararlı olacaksın.

Buradan şu sonuç çıkıyor. 2010 referandumundan sonra yargıya daha az güveniyorsunuz.
Hiç güvenmiyoruz.

Mahkemelere ne olursa olsun hiç güvenmiyorsunuz ama halk birlik olursa bu mücadeleyi kazanırsınız diyorsunuz. Öyle mi
Dursun: Evet. Esas olan bu. Çünkü bu direk insan hayatına bir saldırı. Hem doğayı hem suyu yok ediyor. Dolayısıyla halk siyasi olarak nerede durursa dursun, hangi hükümet olursa olsun, halkı karşısına alıyor yaşam alanlarına müdahale ediyor. Bu müdahaleye karşı kenetleneceksin. Yoksa alt edemezsin.

Peki bu mücadele de kadınlar ne yaptı?
Ayla Alkan: Tepkileri oldu.

Yürüyüşlere gittiniz mi mesela sizde?
Ayla: Şahsen gitmedim. Ama hem kendi köyümden hem çevre köylerden kadınlar itiraz ediyor ve mitinglere katılıyorlar.
Vesbiye Dursun: Kadınlar gittiler, Papart’ta eylem yaptılar. Sağ olsunlar komşu kadınlar ve diğer köylerdeki kadınlarda gittiler ve mücadele ettiler, orada eylem yaptılar, yapılan eylemlere katıldılar.
Ayla: Bunların bu dereceye geleceğini böyle bilseydik tabii ki burada köy adına, insanlık adına, yaşam adına, su adına tabii ki biz de örgütlenirdik, karşı çıkardık.
Vesbiye: Biz sadece mitingler vardı onlara gittik.
Dursun: Kadınlar mücadelenin içinde var. Artvin’deki konuşmacı kadındı. Papartta yaptığımız konuşmacılar kadınlardı. Muhtar konuştu belediye başkanı konuştu ama kadınlar da konuştu.

İki yıl çok hareketli geçmiş, süreç içerisinde vazgeçen, göç eden birileri oldu mu?
Servet: Üç-beş kişi arazimi istimlak ettireyim paramı alayım dedi ama azınlıktı bunlar. İnsanlar suyun yaşam kaynağı olduğunu biliyor. Suyumuz kalmazsa biz burada yaşayamayız bu bilinci taşıyorlar.

İnsanlar suyun yaşam kaynağı olduğunu bilir diyorsunuz bunu nasıl biliyorsunuz? Ben kentte büyüdüm benim için su hiç çaba harcamadan edindiğim bir şey. Musluğu açıyorum su geliyor.

Servet: Köylünün yaz boyu elinde kazma var kürek var, sulama işiyle uğraşıyor. O arazisini sulamazsa kendisine araziden hiçbir fayda gelmeyeceğini iyi bilir. Susuz yaşayamaz, bunu çok iyi bilir. Belki, oturup bunu size anlatamaz, düşündüğünü ifade edemez ama suyun kendisine faydalı olduğunu en iyi su mühendisinden daha iyi bilir. Susuz hayat olmaz onu çok iyi bilir.
Vesbiye: Bahçeye su veremediğim zaman ağaçlar kuruyor, meyve yok. Yaylalara gittiğimizde koyunlarımızı, kilimlerimizi derelerde yıkardık, o sularda hayvanlarımız da su içerdi, bizde güzel yaşıyorduk, şimdi Ağustos ayında suyumuz yok, bahçeleri sulayamıyoruz, meyvemiz yok.
Servet: Yaşam bitiyor suyu halkın elinden alırsanız halkın yaşamını bitirirsiniz. Bunu dallandırmaya hiç gerek yok. Bana göre bu işin özünde elektrik üretimi yok. Gelecekte dünyanın en pahalı kaynağının su olacağını kapitalistler çok iyi bilir. Elektrik üretimini bahane ederek dağdan gelen temiz sulara şimdiden el koymanın peşindeler. Panellere gittiğimiz zaman bize elektrik mühendisleri anlatıyor. Bütün Türkiye’de yapılmakta olan HES’lerin üreteceği elektrik Türkiye’nin tüketeceği elektriğin binde 4’ü. Bu kadar az bir elektrik kaynağı için milyonlarca senede zor meydana gelmiş o güzelim doğayı tahrip ediyorsunuz. Bu vatan için dedelerimiz, babalarımız can vermiş. O insanların torunları orada suyla yaşıyor siz gelmişsiniz o insanların suyunu alıyorsunuz. Bunu yapanlar halka en büyük ihaneti yapıyor. Bu ihaneti hiç kimse ifade edemez o kadar ağır ve yıpratıcı, öldürücü ki, sudan mahrum etmek acayip bir kötülüktür. Türkiye’de iletim hatlarındaki kayıplar yüzde 25. Eğer kalkınmış ülkeler seviyesine gelirse yüzde 15 elektrik boşa gitmeyecek. Yüzde 15’i feda ediyor, binde 4’ü için Türkiye’yi mahvediyor. Bunu yapanlar kendilerini nasıl savunacaklar?

Peki, diyelim ki bu mühendisler haklı, HES’ler yapılmazsa Türkiye elektriksiz kalacak. Elektriği daha az kullanmak zorunda kalacaksınız, televizyonunuzu mesela iki saat önce kapatacaksınız. Kapatır mısınız?
Vesbiye: Kapatırız.
Servet: Tasarruf etmek tutumlu olmak benim ilkemdir. Bir lambayla ben evimi aydınlatıyorsam, beş tanesini fuzuli yakıyorsam benim insanlığımda bir eksiklik vardır, ben böyle düşünüyorum. Bizim oraya bu HES’çiler kamyon dolusu yalanlarla geldiler. Bize dediler ki elektrik olmazsa karanlıkta kalırız. Aradan beş sene geçti bir de duyduk ki, Suriye bizden elektrik alıyormuş ve vazgeçmiş almaktan. Hani elektrik yetmiyordu? Türkiye’de elektrik kıtlığı yok sadece yöneticilerin yalanları var.
Ali: Benim için elektrik tabii ki medeniyettir ama su hayattır. Benim hayatım yoksa sağlığım yoksa temizliğim yoksa elektrik neye yarar. Elektrik olmadığında da yaşıyorduk.

Kaçta geldi köye elektrik?
Ali: 80-82’ler de elektrik geldi. 80’e kadar yoktu. Kar yağdı,10 gün arıza oldu, elektriksizliğe dayanıyorum ama su kesilse… Her şeyin başı su.
Servet: Merzifon’dan geçerken gördüm. Tepelerde rüzgar türbinleri dikmişler. Peki, elektrik sade suyla mı üretilir, elektrik sadece atom enerjisiyle mi sağlanır, rüzgarla da elektrik üretilir. Erzurum yaylarında bu yapılsa dünyaya yetecek enerji üretilir. Oraya niye gitmiyorlar. Çünkü rüzgar satılmıyor alınmıyor. Su yarın satılacağı için suya sahip çıkıyorlar, suyu bu amaçla bizim elimizden alıyorlar. Su akıyor, biz bakıyoruz diyenler çıkıyor. Bu dereler 40-50, 100 senedir akıyordu da ne oldu, orada sağlık vardı temizlik vardı. Karıncalar, kurtlar kuşlar her şey yaşıyordu, tüm hayvanlar yaşıyordu bütün bunlar su sayesinde gerçekleşiyor. Elektriksiz hayat olabiliyor ama susuz asla olmaz. HES olmazsa size elektrik yok mantığı da çok ayıp. Rüzgarla elektrik üretilir, ben lambamı da yakarım. Çernobil patladığı zaman yüz binlerce insan kanser oldu hayatını kaybetti. İnsan hayatı mı önemli, elektrik mi önemli? Atom enerjisiyle nükleer santral kuracaksın orada yüz binlerce insanın hayatını tehlikeye atacaksın, sen elektriği satıp para kazanacaksın, insanları solucan yerine koyacaksın. Böyle mantık olmaz.

Suyun kullanım hakkı sadece halka mı ait, diğer canlılara ait değil mi?
Dursun: Tabii, su kullanım hakkı A veya B şirketinin değil. O yörede yaşayan halk onu kullanıyor, kullanmış bugüne kadar ama bugün artık bu özelleşiyor. Neden özelleşiyor, bunu iyi düşünmek gerekiyor. Türkiye temiz su kaynakları açısından fakir bir ülke. Kişi başına tüketilen su açısından baktığın zaman düşük. Ancak giderek artacak. Ne yapıyor şimdi uluslararası su şirketleri? Temiz su kaynaklarını şimdiden kontrol altına alıyor. Elektrik üretimi bahanesi.

Asıl gerekçenin bu olduğuna inanıyorsunuz.
Dursun: Evet, buna inanıyoruz. Hazır su boruların içine girmiş, yarın akıtacak pet şişesine veya petrol boru hattı gibi uzatacak. Kolayca ulaştırabilecek dünyaya. Zaten Tayyip (Erdoğan) öyle diyor. Artvin’in suyunu İstanbul’a akıtacağım diyor.
Vesbiye: Haberlerde söyledi.
Dursun: Dolayısıyla burada elektrik üretimi bahane edilerek suyun borularla kanallara alınması, el konulması, 49 yıllığına uluslararası konsorsiyumlarla verilmesi bu yüzden. Ebara taşeron şirket, Ati taşeron şirket. Dolayısıyla özelleştirilecek bu sular, yarın halkın elinden tamamen çıkacak, o yöreyi de herkes terk etmek zorunda kalacak.

Göçe zorlanacaksınız.
Dursun: Göçe zaten zorlanmış, yaban hayvanlarda su içemeyecek artık. Eskiden ayılar köyün içine mahallenin içine gelmezdi. Çünkü ormanda meyve vardı. Ama kestiler meyve ağaçlarını. Şimdi ayı ormanda yiyecek bulamayınca yazın dalıyor köylere, bahçedeki mısırı, dutu, kirazı yiyor.

Orman Bakanı çözüm buldu biliyorsunuz, biber gazı sıkın diyor ayılara. (Gülüşmeler).
Dursun: Evet gaz sıkın diyor…



[1] BES’te rekor HES’te arayış. httP: //www.hurriyet.com.tr/ekonomi/22627371.asp adresinde 5 Mart 2013 tarihinde görüldü.

Cehennem Çukuru Tartarus

Özgür Gürbüz-BirGün/5 Mayıs 2013

Yunan mitolojisinde Tartarus yerin yedi kat altındaki çukurun adıdır. Bu çukura ağır bir demir parçasının yeryüzünden düşmesi dokuz gün sürer; o kadar derindedir. Mitolojideki ölüler diyarının bir parçası kabul edilse de farklıdır, buraya tanrıların yeryüzünde görmek istemedikleri kişileri kapattıkları söylenir.

Tartarus’a gitmek için Hades’ten, Yunan mitolojisindeki ölüler diyarından geçmek gerekir. Buna cesaret edebilenlerin sayısı çok azdır. Orfe bunlardan biridir. Sevgilisi Evridiki’yi Hades’ten çıkarabilmek için bütün bu tehlikeleri göze alır. İnsanı “en cesur insan” yapan onun bir başkasına duyduğu aşktır. Orfe’nin tek silahı elindeki çalgısı “lir”dir. Orfe’nin direnci tanrıları dize getirir. Ona, yeryüzüne çıkana kadar Evridiki’ye bakmama şartıyla sevgilisini alabileceği söylenir. Çukurun tam ucuna geldiklerinde Orfe daha fazla dayanamaz ve sevgilisine bakar. Evridiki ölüler diyarına geri döner, Orfe ise bu acı yüzünden kısa sürede ölür.

Taksim’de 1 Mayıs kutlamalarını engellemek için bahane edilen çukur aslında Tartarus’tur. Hükümetin kaygısı elbette “işçiler Tartarus’a düşmesin” kaygısı değildir. Çünkü bizim memlekette işçiler zaten her gün Tartarus’u aratmayan şantiyelerde çalışır. AVM inşaatlarında yanarak can verenlerin ülkesinde cehennem ateşi nedir ki? İşçiler her gün zaten ölüler diyarının bir santim ötesinde çivi çakar, kaynak yapar, moloz taşır.

Türkiye’de sadece 2012 yılında 878 işçi öldü, hükümetin bir kez olsun kaygılandığını gördünüz mü? Tersanelerden peşi sıra ölüm haberleri gelirken ciddi önlemler alındı mı? AVM ve HES inşaatlarında iş kazalarından sonra ne değişti? Tersine sendikalaşmanın önüne geçen kanunlar çıkarıldı. Taşeronlaşmaya yeşil ışık yakıldı. Hükümetin derdi işçilerin canı, sağlığı değil. Hükümetin tek derdi, 1977’de tanrılara başkaldırdıkları için Taksim’deki o çukura hapsedilen işçilerin ruhunun özgür kalmasıdır. Korku, Taksim alanını dolduran işçilerin Orfe gibi sevdiklerini karanlığın elinden kurtarmasıdır. O ruhu, emekçi arkadaşları kentin dört bir yanında biber gazı yerken meydanda davul zurnalı kutlama yapan sözde sendikacılar anlayamaz. Taksim’i alışveriş merkezi yapmaya niyetlenenler, 17 yaşındaki Dilan’a yapılanı “örgüt üyesi” deyip iftirayla geçiştirmeye çalışanlar hiç anlayamaz. Tanrıların hissettiği ise sadece korkudur. Tanrılar korkar çünkü insanlar onlara inanmazsa, güvenmezse yok olurlar. İnsanların onlara itaat etmeleri için de zaman zaman ölüler diyarının tanrısı Hades’in yeryüzüne çıkmasına izin verirler. Hades bugün Türkiye’dedir. İşçileri örgüt üyesi, ona başkaldıranları marjinal ilan eder. Gazetecileri hapseder, üniversite öğrencilerini hapse atar. Yeraltından getirdiği gaz bombalarını sağa sola fırlatır. Taksim’de gördüğünüz cehenneme giden değil, cehennemden Hades’in çıkışına izin veren bir çukurdur. Hades evine giden yolun yanında park, ağaç, başkaldıran işçiler ve daha da önemlisi umut görmek istemez.

Termik santralin gerçek maliyeti

Özgür Gürbüz-BirGün/21 Nisan 2013 

Türkiye zararlı yatırımlarla karşı karşıya. Yine ne işler çeviriyorsun Özgür dediğinizi duyuyorum. Soruyorsunuz, “Yatırımın zararlısı olur mu” diye. Olur. Törenle temeli atılır, inşallah-maşallahla açılır, Fatiha’yla alır götürür. Termik santral yatırımları tam da bu türden, götürüsü getirisinden bin kat fazla. İzin verin, bu “zararı” rakamlarla anlatayım.

Avrupa Çevre Ajansı’nın 2011 yılında hava kirliliğiyle ilgili bir raporu yayımlandı. “Endüstriyel Tesislerden Kaynaklanan Hava Kirliliğinin Maliyetini Açıklamak” adlı çalışmada hava kirliliğine neden olan gazların yol açtığı maddi zarar hesaplandı. Çalışmanın sonunda da havayı en fazla kirleten 622 endüstriyel tesis açıklandı. İlk 22’de sadece termik santraller var. İlk 100’de de sonuç benzer. En çok kirleten 100 endüstriyel tesisten 82 tanesi termik santral. Kalan 18 tanesi ise demir-çelik ve rafinerilerden oluşuyor. Listedeki santrallerin çoğu kömürle çalışıyor.

Hesaplamada ağır metaller, partikül maddeler (PM10), kükürt oksitler, azot oksitler ve karbondioksit gibi hava kalitesini etkileyen belli başlı kirleticiler esas alınıyor. Avrupa Birliği’nde endüstriyel işletmeler, Türkiye’nin imzalamayı ısrarla reddettiği Aarhus Konvansiyonu’ndan gelen baskıyla ne kadar kirlettiğini, bu verileri, halkın erişimine açmak zorunda. Verilere ulaşım hakkı, böylesine can alıcı raporların hazırlanmasına olanak sağlıyor.

Peki, neden bu maddelere bakılıyor? Çünkü bu maddeler insan sağlığına ve çevreye ciddi zarar veriyor. Azot oksitler, asit yağmurlarına, sudaki azot ve fosfatın artmasına yol açıyor. İnsanda nefes alma sorunlarına, karaciğer, dalak ve kanla ilgili hastalıklara neden oluyor. Azot oksitler genelde yakıtların yakılmasıyla ortaya çıkıyor.  Partikül maddeler herhalde en tehlikelisi. Solunum sisteminden kalp rahatsızlıklarına, sinir sisteminden üreme organlarına kadar birçok hastalığın kaynağı. Bunlar hava kirliliğinin etkilerine dair sadece birkaç örnek.

Rapor, 2009 verilerine göre zararın tutarının 102 ile 169 milyar avro arasında değiştiğini gösteriyor. 10 bin civarındaki endüstriyel işletmeden alınan rakamlarla hazırlanan rapora göre hasarın yüzde 75’inden isimleri de açıklanan 622 tesis sorumlu. Anlayacağınız, büyükler “büyük” kirletiyor.

SANTRALİN ZARARI 1,5 MİLYAR AVRO
Afşin-Elbistan Termik Santrali
Foto: http://www.afeltesa.gov.tr
Listenin en başında Polonya’daki Belçatov kömür santrali var. 5 bin megavat (MW) kurulu güce sahip, linyit kömürü yakıyor. Onu yine linyit yakan 3 biner MW güce sahip Maritsa Iztok (Bulgaristan) ve Janschwalde (Almanya) termik santralleri izliyor. Raporda detaylı ve ilginç bir hesaplama yöntemi var. Hava kirliliğinin yol açtığı ölümlere ve kısalttığı ömürlere maddi karşılık bulunuyor. Acımasız bir istatistik de olsa rapor gözü paradan başka bir şey görmeyenlere en azından bir mesaj veriyor. Bu hesabın sonucuna göre, Belçatov santralinin neden olduğu ölümlerin maliyeti 1 milyar 550 milyon avro. Santralin insanların hayatından çaldığı yılların parasal karşılığı da hesaba katılırsa toplam maliyet 2 milyar 518 milyonları bulabilir deniyor. Maritsa Iztok’un neden olduğu ölümlerin maliyeti 1 milyar 432 milyon, Janschwalde’nin ise 1 milyar 232 milyon avro.

Gördüğünüz gibi, zararlı yatırım, havayı kirleten tesis deyince akla ilk kömür santralleri geliyor. Bizim hükümet de malumunuz yatırımın zararlısını, havanın puslusunu sever. Afşin-Elbistan’da 8 bin MW gücünde yeni kömür santrali yapmak için Birleşik Arap Emirlikleri’yle anlaşma imzaladı. Afşin’de halihazırda 2 bin 800 MW’lık linyit santrali çalışıyor. Bu zaten Avrupa’nın en kirli santrallerinin kurulu gücüne yakın bir rakam. Kömür ve santral tipine göre çıkan kirleticiler değişse de, ortalama bir hesapla Afşin-Elbistan’ın yol açtığı zararın da 1-2 milyar avro civarında olacağını tahmin edebiliriz. Üstüne 8 bin MW’lık üç yeni santral daha ekleyin, Elbistan’da nefes alamazsınız. Ne karlı yatırım ama!

BEDELİNİ HALK ÖDÜYOR
Amasra’da durum farklı mı? Değil. Hema Grubu 2 bin 640 MW’lık kömür santrali kuracağız diye tutturmuş. Ne yargı dinliyor ne çevre. Gerze’de 1200 megavatlık santralde ısrar eden Anadolu Grubu da farklı değil. Halk aylardır nöbette, devlet bile yan çizmiş ama onlar bir punduna getirip santrali kurma peşinde. Alarko ve Cengiz İnşaat, Çanakkale Biga’da 1200 MW’lık bir başka kömür santrali için kolları sıvadı. Biga zaten termik santral kuşatması altında. Bölgenin oksijen kaynağı Kazdağları’nın altın madenleriyle zehirleneceğini de hesap ederseniz tehlikenin ne kadar büyük olduğunu anlarsınız. Kömür santrallerine her gün övgüler dizen hükümet ve enerji uzmanları bu gerçek yatırım rakamlarını görünce ne diyecekler acaba? Şirketleri hiç sormayın. Bu zarar hesabı şirketlerin umurunda değil çünkü bedelini halk ödüyor.

Tarık’ın gözünden Filistin

Özgür Gürbüz-BirGün/18 Nisan 2013

 Foto: www.whenisawyou.com
Kendini bir anda mülteci kampında bulan bir çocuk ne yapar? Sorunun yanıtı basit aslında; evini özler. Tarık, 1967 Arap-İsrail Savaşı sırasında annesiyle birlikte Ürdün’deki bir mülteci kampına getirilir. Tek isteği, eski okulundaki öğretmenine, nerede olduğunu bilmedikleri babasına ve evine kavuşmaktır. Annesi ona evlerinin güneşin batığı yönde olduğunu söyler, o da evini bulmak için sırtında okul çantası yollara düşer. Kendini, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) fedailerinin kampında bulur. Tarık’ın inadı annesini de kampa getirir.

Annemarie Jacir’in, “Seni Gördügümde”  adlı bu filmi bizi görüntü ve ses efektleriyle süslenmiş egemen sinemanın dilinden bir buçuk saatliğine de olsa uzaklaştırıyor  ve bağımsız sinemayı bir kez daha hatırlamamıza yardımcı oluyor. Jacir’in filmi, kendisinin de şair olmasından olsa gerek, şiirsel ve sade bir anlatıma sahip. Bizi 40-45 yıl öncesinin Filistin’ine götürüyor. Mülteci kampalarını, fedailerin duygularını ve evine dönmek isteyen 11 yaşındaki bir çocuğa evinin yolunu gösteremeyen bir annenin çaresizliğini sakin bir dille anlatıyor. Tarif edilmesi imkânsız acıları tebessümle izletiyor. Bir bakıyorsunuz ki, İsrail’in çitlerinin yerini dev duvarlar, ciplerinin yerini insansız hava araçları almış. Filistin Kurtuluş Örgütü’nün fedailerinin yerini kim almış, o hiç belli değil. Türkiye’den bakınca, Arafat’ın ölümüyle etkisizleşen direnişin yerini bu işten çıkar sağlamak için nutuk atan politikacılar almışa benziyor. Çok yakından tanıyorsunuz bu isimleri. Film, belki bilerek belki de bilmeyerek, FKÖ’nün militanlarının zaman içerisinde ne kadar değiştiğine de işaret ediyor.

 Foto: www.whenisawyou.com
Jacir daha önceki filmi, “Bu denizin tuzu”nda da, Amerika’da doğan Filistinli bir mültecinin evine dönüş hikâyesini konu almıştı. Dünyadaki dört mülteciden birinin Filistinli olduğu söylenir. Jacir onlardan biri. Onun, filmlerde ev ve memleket temalarını işlemesine şaşırmamak gerek. Aksine, Jacir’e teşekkür etmeliyiz. Çekilen acıları bir mültecinin gözünden bize sakin sakin anlatmayı başardığı için.

***
“Emek”siz olmuyor
İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın düzenlediği otuz ikinci film festivalini de geride bıraktık. Festivalin bu yılki havasını tarif etmek zor. Beyoğlu’nda festival filmlerini gösteren sinema sayısı ikiye düştü (Atlas ve Beyoğlu). Eskiden, festival zamanı Beyoğlu’nda sadece film konuşulurdu. İstiklal caddesinde tanıdıklara rastlar, ellerinde festival kitapçıklarıyla dolaşan insanlar görürdünüz. Nişantaşı’ndaki sinemada elinde patlamış mısırla film izlemeye gelen ve ona “popcorn” demeyi tercih eden bir güruhla film izlemeye çalışmak hoş değildi. Gel de “Emek Sineması”nı arama.