Tuzla'da Türkiye'nin atık sorunu gömülü

Tuzla'da bulunan ve içerisinde kansorejen madde vurulan varillerin yakınında yaklaşık 120 adet varil daha bulundu. Bulunan yeni variller Orhanlı Beldesi'nin adeta atık deposuna dönüştürülmüş olduğunu gösteriyor. Varillerden alınan numuneler analiz için TÜBİTAK'a gönderilirken köylülerin kapısına dayandığı Unifar, Tuzla'daki tesislerini basın mensuplarına açtı. Varillerin çıkarılmasına ise salı günü başlanacak.

Özgür Gürbüz-Referans Gazetesi / 15 Nisan 2006

İstanbul'un Tuzla ilçesi sınırları içinde araziye gömülü olarak bulunan zehirli atıklarla dolu varillerin sayısı her geçen gün artıyor. Varilleri incelemeye başlayan İstanbul ve Kocaeli İl Çevre Müdürlüğü ekipleri dün bölgede ilaç endüstrisi üzerine faaliyet gösteren firmalara da habersiz baskınlarla denetlemeye başladı. Denetimlerinin ilk durağı Bayer İlaç A.Ş ile Atabay İlaç A.Ş olurken, Kocaeli Çevre ve Orman Müdürü Necati Farsak, ilk planda ilaç ve kimya sektöründeki bütün fabrika ve tesislerin denetleneceğini açıkladı. Şekerpınar Beldesi’nde faaliyet gösteren Unifar Kimya ise basın mensuplarına tesislerini gezdirerek, iddiaların asılsız olduğunu bildirdi.
Dün sabah Tuzla sınırları içerisindeki Orhanlı Beldesi'ne giden Çevre ve Orman Bakanlığı ile İzmit Atık Yakma ve Depolama A.Ş.(İZAYDAŞ) yetkilileri sayıları 100'ü geçtiği iddia edilen varillerden de numune aldılar. 24 saat jandarma kontrolünde tutulan atıklardan numune alan Çevre ve Orman Bakanlığı İstanbul İl Müdürü Doç. Dr. Mehmet Emin Birpınar, varillere bakanlık olarak el koyduklarını açıkladı.
Numunelerin İZAYDAŞ ve Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırmalar Kurumu'na (TÜBİTAK) gönderilerek atıkların hangi sanayiden kaynaklandığını bulmaya çalışacaklarını söyleyen Birpınar, bulunan tüm bilgi ve belgelerin Tuzla Cumhuriyet Savcılığı'na da gönderileceğini açıkladı. Birpınar, "Bu iş sahipsiz değildir, 10 gündür bu bölge kontrol altındadır. Yerleri tesbit edilen variller kontrollü bir şekilde çıkarılıp içerisindeki atıklar İZAYDAŞ'da bertaraf edilecektir" dedi.
Bölgeye gelen iş makinaları, kamyonların kimse tarafından görülmemiş olmasına da değinen Birpınar, bölgedeki yerel yöneticilere çağrıda bulunarak kendilerine bu gibi durumlarda haber vermelerini istedi. Gömülen varillerin bugünün meselesi olmadığını da söyleyen Birpınar, "Bu variller etiketlerine göre 3-5 sene evvel gömülmüş" dedi.
İZAYDAŞ Genel Müdürü Recep Bilal Şengün ise arazinin geniş olduğunu ve getirdikleri dedektörlerle varillerin nereye kadar dağıldığını iki gün boyunca tarayacaklarını söyledi. Şengün, karşılaşılan tehlikenin boyutunu söylemek için erken olduğunu ve kendi kontrolleri dışında bir işlem yapılmaması gerektiğini belirterek yapılan çalışmalarda 3-4 çeşit farklı malzemeye rastlandığını belirtti. Şengün, "Birkaç çeşit atık var, o yüzden de bu bir tek sanayicinin getirmiş olduğu bir atığa da benzemiyor. Burası uzun yıllardan beri bu şekilde kullanılmış bir bölge gibi" açıklamasında bulundu.

Üretimde fenol yok
Zehirli varillerle ilgili iddiaların hedefinde bulunan Mustafa Nevzat Grubu'na bağlı Unifar Kimya Üretim ve Ticaret A.Ş. ise dün fabrikanın kapılarını basın mensuplarına açtı. Gebze, Şekerpınar'daki tesislerinde basını bilgilendiren Genel Müdür M. Ferhat İlhan, "Tuzla'da terkedilmiş olarak bulunan, kanserojen fenol maddesini ihtiva eden varillerin içerdiği maddeler ile firmamızın hiçbir alakası yoktur" dedi.

Fenol ve fenol türevi maddelerin üretimin hiçbir basamağında kullanılmadığını belirten İlhan, tüm atıkların Çevre Bakanlığı'ndan lisanslı geri kazanım-bertaraf firmalarına verildiğini açıkladı. İlhan, İZAYDAŞ ve İzmir'de bulunan iki firmayla çalıştıklarını belirterek, Unifar Kimya'nın adını ilk olarak kullanan yerel gazeteyle ilgili yasal işlem yapmayı düşünmüyor musunuz sorusuna ise İlhan, "Hukuki hakkımızı saklı tutuyoruz" yanıtını verdi. İlhan, yine bir yerel gazetede çıkan fabrikada geçen hafta sonu hummalı bir şekilde çalışıldığı yönündeki haberlerin kendisini çok üzdüğünü belirtti ve "Unifar haftanın 7 günü hem de 3 vardiya çalışan bir fabrikadır. Ben de cumartesi dahil haftanın 6 günü çalışıyorum" açıklamasını yaptı. Basın toplantısının ardından gazeteciler, arıtma tesisleri ve fabrikanın kontrol odalarına götürüldü. Fabrikada ön, biyolojik ve koku gidermek üzere çalışan üç arıtma sistemi bulunuyor. İlhan, daha önce Unifar'a verilen çevre cezalarının koku problemiyle ilgili olduğunu bir tanesinin ise İzmit'ten Şekerpınar'a taşınırken bir kamyondan meydana gelen sızıntıdan meydana geldiğini belirtti. İlhan kokuyla ilgili sorunların da tamamen halledildiğini söyledi. Fabrika yetkilileri üretimin planlandığı gibi sürdürüldüğünü de belirtti. Fabrika'nın kapısında bekleyen köylüler ise bizim de yol boyunca hissettiğimiz kokudan hala şikayetçi.

Köylüler varillerden çok fabrikadan yakınıyor
Unifar fabrikasındaki basın toplantısı sırasında fabrikanın önünde toplanan Mimar Sinan Mahallesi sakinlerinden bir grup ise hem varillerden hem de fabrikanın kendisinden yakındı. Fabrika çevresinde özellikle havadaki kokudan yakınan mahallelinin mide bulantısı, ishal gibi ortak dertleri var. Mahalle sakinlerinden Zekiye Kaya her gün hasta olduğunu söylüyor. Üç kere ameliyat olmuş, düzenli ilaç kullanıyor. Kaya, "Gece yatamıyorum, sabaha kadar. 14 yıldır buradayım. Bu fabrika yeni geldi 4-5 sene oldu. Bizi çok rahatsız ediyor. İthal, kusma, mide bulantısı. Pencerelerin önü her sabah sapsarı. Pencereleri açamıyoruz, hava bizi çok rahatsız ediyor" diyor. Kaya ile görüşürken etraftaki diğer insanlarda rahatsızlıklarını dile getiriyor.
Zevce Baydilli dertlerinin ortak olduğundan yakınıyor. Baydilli, "Geçen sene belki 15 tane çocukta, aynı anda yüzlerinde yara çıktı. Doktorlara götürüyoruz, mikroptan, dışarıda oynuyorlar ondan oluyor diyorlar. Daha önce basın geldi ama sağlık taraması yapılmadı. Sabahları kalktığımızda evlerin önü sapsarı oluyor. Yazın sıcağında bile camlar açık yatamıyoruz. Gece daha çok oluyor. Geceleri bırakıyorlar gazları" diyor. Mahalleli, varillerin işin bir parçası olduğunu düşünüyor ve seslerini duyurmak için gazeteciler gidene kadar fabrikanın kapısından ayrılmıyor.

Zülfü Erdoğan
Tuzla Mimar Sinan Mahallesi Muhtarı
Bizim derdimiz varillerin kimin tarafından döküldüğü değil. Bakan bey kendisi açıklıyor. İstanbul'da 750 bin ton, İZAYDAŞ'a giden 50 bin ton. Hepimiz birbirimize soralım geri kalan nerede diye? Variller Gebze'de olur, burada olur. Bizim derdimiz varillerdeki maddelerin sulara karışıp karışmadığı, o konuda hala bir açıklama yok. Bu firmanın atık suları, bu firmanın başlı başına yaydığı koku, bu mahallenin üzerinde inanılmaz derecede hastalıklar yarattı. Bu firma 6-7 senedir burada faaliyet gösteriyor. Bölgede kronik hastalıkların çoğalmasının nedenleri araştırılmalı. Kanser taraması yapılmalı. Astım hastalığının nedenlerinin bulunması gerekiyor. Yanı başımızdaki evde 24 yaşında bir gelin akciğer kanserinden öldü. Karşımızdaki evde benim de akrabam 45 yaşında yine akciğer kanserinden öldü. Biz bu fabrikanın bütün önlemlere rağmen bu kokuyu gideremediğini buradaki hastalığın devam ettiğini ve bu yüzden yetkililerin soruna çözüm bulmasını istiyoruz.

4 gündür üretim durdu
Öte yandan Unifar Kimya çalışanlarından alınan bilgiye göre, fabrikada üretim bölgenin yerel gazetelerinden olan Bizim Kocaeli Gazetesi'nin Unifar Kimya'yı hedef gösteren haberinin ardından durdu. Gazetenin haberine göre "4 gündür fabrikada sadece temizlik yapıyoruz" diyen "Bir fabrika çalışanı bugüne kadar hiç temizlenme gereği duyulmayan bölgeler dahi temizlendi. Üretime ne zaman geçeğimiz konusunda ise kimsenin bir bilgisi yok" dedi.

Türkiye'nin atık politikası iflas etti

Özgür Gürbüz-Analiz

Tuzla'da ortaya çıkan variller Tuzla'ya ait yerel bir çevre sorunu değil. Belki yarın Kastamonu'da yeni variller bulnacak, belki de İzmir'de. Çevre Bakanı Osman Pepe, yılda Türkiye'de 750 bin ton atık çıkıyor diyor, İZAYDAŞ Müdürü Recep Şengün ise 2 milyon ton endüstriyel atıktan bahsediyor. Kısacası, ne kadar atık çıkıyor, ne kadarı kimyasal ya da radyokatif bilemiyoruz. Evsel atıkların çoğu da vahşi depoloma alanlarına gönderiliyor; patlayınca haber oluyor. İkitelli'de çocuklar radyoaktif atık buluyor. Kabul edilmesi gereken, olmayan atık politikamızın iflas ettiği.

Tuzla'daki varillerin sorumlusu elbetteki o atıkları oraya gönderen sanayici ama bu işin kontrolünü yapmak zorunda olan bakanlığın, yerel yönetimlerin hiç mi suçu yok? Sektörü ne olursa olsun, bir firmanın hangi malzeme kullandığı, ne kadar üretim yaptığı ve sonuçta hangi atıkların çıktığını hesaplamak çok mu zor? Hadi, küçük firmalar kayıtdışı çalışıyor diyelim, büyük firmalar da mı bunu yapıyor? Çevre Bakanlığı geçtiğimiz yıl gündeme gelen ve çevreyi kirletenlere verilecek olan cezaları arttıracak yasayı iki yıl daha ertelemese, Tuzla'da yine varil bulacak mıydık? Ya, bu iki yıllık uzatmanın Türkiye'de varil gömme sektörüne hız kazandırdığı ortaya çıkarsa; kim sorumluluğu üstlenecek?

Türkiye, bir an önce atıklarıyla ilgili gerçekçi bir atık politikası oluşturmak ve kontrol mekanizmalarını belirlemek zorunda. Bu işin bir mali bedeli olduğu kadar yaratacağı bir sektörü ve geri dönüşü de var. Kanser ilaçlarına harcadığımız paramızı, atık üretmeyen teknoloji ve arıtma tesislerine harcama vakti geldi de geçiyor bile.

Nükleer santral projesinde yolsuzluk olmaması için hazırlık süreci uzatılmalı

Özgür Gürbüz - Referans Gazetesi / 15 Nisan 2006


Nükleer santral projesinin sağlam temellere oturtulması için dikkatli bir çalışma yürütmek gerektiğini belirten Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) Enerji ve Çalışma Grubu Başkanı Arnold Hornfeld, "Nükleer santral projesinde, 'Sağlam bir iş yapalım' denilirse hazırlık sürecinin üzerine bir 3-4 yıl daha eklenmeli. Böylece bir başka Beyaz Enerji dosyası açılmasın" dedi. Türkiye'nin nükleer enerji teknolojisinden mahrum kalmaması gerektiğini kaydeden Hornfeld, Finlandiya'da yapılan EPR tipi reaktörün iyi bir örnek olabileceğini söyledi. Hornfeld, "Nükleer santralın yapım süresi 5, bütün bu hazırlıkların yapılması ise 1-2 yılı bulur. Ben olsam Avrupa Birliği'nin (AB) bu konuda raflar dolusu nizamnamesini alır, tercüme eder, kullanırım. Bunun üzerinde düşünülecek bir şey yok. Daha sonra adam yetiştirmek için 50-100 kişiyi bu santrallara gönderirim" açıklamasını yaptı.

İhale süreci çok vakit alacak
Hornfeld, Türkiye'de nükleer santral kurulumu ile ilgili hukuki altyapının dışında insan gücü konusunda da eksiklikler olduğunu söyledi. "Türkiye 1980-90'lı yıllarda ihaleleri yapsaydı, bugün bir sürü nükleer teknisyenimiz, bili
m adamımız olacaktı. Atom Enerjisi Kurumu ve başka kuruluşlar var ama bunlar daha ziyade büro işiyle meşguller. Masa başında oturmak ayrı, nükleer santralı işletmek ayrı" diyen Hornfeld, ihale sürecinin çok vakit alacağını söyledi. Hornfeld, sözlerine şöyle devam etti: "Şirketler deneyimli, yapılacak işleri masanın üzerine koyacaklar. Ondan sonra bu kurumların teşekkül edilmesi, tayinlerin yapılması, gerekli kanunların çıkarılması lazım. İhale safhası çok vakit alacak. İhale şartnamesi, tekliflerin değişmesi, genel seçimler, yeni hükümetin bunu beğenip beğenmemesi... Bana 4 sene daha bu işi takip eder misiniz deseniz, ben havlu atarım."

Çalışmalar henüz embriyo aşamasında
General Electric (GE) Türkiye Direktörü Kürşat Özkan ise nükleer enerji çalışmalarının şu anda "embriyo" safhasında olduğunu söylüyor. Özkan, "Diğer ülkelerde edindiğimiz tecrübelere göre ilk önce nükleer enerjinin hukuki ve düzenleyici altyapısının tamamlanması gerekiyor. Bu çalışmalar Türkiye'de çok yeni ve bir süre alacağını tahmin ediyoruz" dedi. Özkan, şunları söyledi: "Dünyada olduğu gibi Türkiye'de de enerji kaynaklarını çeşitlendirmek, dışa bağımlılığı azaltmak gibi bir eğilim söz konusu. Rüzgâr bunlardan bir tanesi. Hidro-elektrik alanında da büyük bir potansiyel var, kömürde daha yeni teknolojiler geliştirilmeye çalışılıyor ve bir de nükleer enerji konuşuluyor. G.E. bu alanların hepsinde var. Ancak G.E.'nin nükleer enerji konusunda Türkiye'de ne çapta bir yatırım yapacağı, ekipman mı sağlayacağı yoksa belli bir bölümün yapımını mı üstleneceği konusunda henüz netleşmiş bir karar yok."

Santral projesi, firmaların kredi notunu da etkileyecek
Nükleer santralların kurulmasıyla ilgili yasal düzenlemeler sadece reaktörün tipi ya da nasıl yapılacağını değil, kredi koşullarını da etkileyecek. Standard & Poor's tarafından yapılan analizlerde nükleer santral sahibi olmanın getirdiği ek işletme, denetim ve çevresel risklerin, firmaların kredisini azaltan bir etken olduğuna dikkat çekiliyor. Bu risklerin genelde tüm reaktör operatörleri için geçerli olduğu ancak Avrupa ve Amerika'da farklılıklar gösterdiği belirtiliyor. Örneğin Kuzey Amerika ve Avrupa'da nükleer santralların tek firma yerine birkaç firma tarafından işletildiği göze çarpıyor ve böylece risk dağıtılmaya çalışılıyor. Ancak, çok sayıda ortaklıklar da şirketlerin aldığı riski düşürdüğü için kredibiliteye negatif etki yapabiliyor. Bu konuda en avantajlı nükleer işletmeler, hükümetin yüksek oranda pay sahip olduğu Kanada'da. "Standard & Poor's"un analizinde bu ülkede hükümetin söküm risklerini üstlenmesinin firmaların kredisi için ayrı bir avantaj sağladığı belirtiliyor. Avrupa'daki birçok nükleer işletme böyle bir avantaja sahip değil.

II. petrolden kaçış seferberliği

Avrupa ve dünya yükselen petrol fiyatları, azalan rezervler ve dışa bağımlılık gibi etkenler yüzünden petrole olan bağımlılıklarını azaltmaya çalışıyor. 1973'teki birinci petrolden kaçış seferberliğiyle bugünkü arasında farklar var.

ÖZGÜR GÜRBÜZ - Analiz / Nisan 2006

Dünyadaki sanayileşme süreci tarihte enerji kaynaklarıyla bağlantılı olarak belli dönemeçlerden geçti. Kömürün buhar makinalarında kullanılması bugünkü termik santrallerin temellerini attı. Petrol, kara taşımacılığına ivme kazandırdı. Ama aynı zamanda 1973'te yaşanan petrol kriziyle ülke ekonomileri büyük sıkıntı yaşadı. 1973'teki kriz, Arap-İsrail savaşı yüzünden, Suudi Arabistan, İran, Irak ve Kuveyt gibi ülkelerin üretimi azaltması ve fiyatları arttırmasıyla ortaya çıktı. Bugün yükselen petrol fiyatlarında Irak'ın işgalinin rolü olduğu kadar azalan rezervlerin de payı var. Analizler, iklim değişikliğinden enerji arz güvenliğine kadar uzanan daha çok faktörlü ama uzun dönemli bir başka petrol krizine işaret ediyor. Bilinen petrol rezervlerinin 40 yıl kadar dayanacağı da yüksek fiyatlara eklenince ülkeler başka çıkış yolları arıyor.

İsveç petrole tamamen elveda diyen ülkelerin başında geliyor. 2020 yılına gelindiğinde ulaşımda petrole olan bağımlılığı sıfıra indirmeyi amaçlayan İsveç biyoyakıtlar olarak adlandırılan etanol ve biyodizel üretmek için ormanlarını kullanmayı planlıyor. Etanol üretiminde dünya lideri Brezilya'da petrol bağımlılığını hızla azaltmak ve ulaşımda etanol kullanımını yüzde 80'e çıkarmak. Bunun için etanol üretimlerini de 2013'e kadar iki katına çıkarmayı isteyen Brezilya'nın ülkenin her tarafına yayılmış 30 bin yakıt istasyonu, şeker kamışlarından üretilen etanol satışı yapabiliyor. Günlük 204 bin varil petrole denk düşen etanol üretimi, yeni üretilen her 10 araçtan 7'sinin petrol veya etanol ya da her ikisinin karışımıyla çalışmasına olanak verecek şekilde üretiliyor. Bugünkü sonuç, Brezilya'nın 1976'da etanole vermeye başladığı sübvansiyonların bir sonucu aslında. 1980 yılında sübvansiyonlar kesildi ama bu etanol üreticilerini durdurmadı; aksine daha verimli yöntemler bulmaya itti. Bugün Brezilya sadece en büyük etanol üreticisi değil aynı zamanda en ucuza mal edeni. ABD'de, 3,785 litre etanolün üretim maliyeti 1,10-1,40 dolar arasında seyrederken Brezilya aynı miktarı 85 sent'e üretebiliyor. İzlanda'nın planı ise tüm arabalarını 2050'ye kadar hidrojenle çalıştırmak.

I. petrol krizinden sonra neler yaptılar

İsveç
1973 yılında İsveç'in toplam birincil enerji arzı içinde petrolün payı yüzde 72'ydi. 1983 yılında bu oranı yüzde 43'e, 1990 başlarında ise yüzde 28-30 oranına düşürmeyi başardılar. 1990 yılından sonra da bu oranı koruma konusunda başarılı oldular ve yıl 2002 olduğunda petrolün toplam enerji arzı içerisindeki payı yüzde 29'a sabitlenmişti. Bu düşüşteki ana aktör elektrik üretiminde petrolden vazgeçilmesiydi. 1973'te İsveç'te üretilen elektriğin yüzde 19'u petrolle çalışan santrallerden sağlanmıştı. bu oran yüzde 1'in altına indi. 2002 yılında petrolün yüzde 60'ı taşımacılık, yüzde 22'si sanayi, yüzde 6'sı konutlarda ve yine yüzde 6'sı enerji dışında alanlarda kullanıldı.

Fransa
Fransa'nın birincil enerji kaynakları içinde petrole olan bağımlılığı, diğer birçok gelişmiş ülke gibi 1973'teki petrol krizinden sonra özellikle elektrik üretiminde petrolün payını azaltmasıyla başladı. 1970'de yüzde 70 olan, Fransa'nın birincil enerji arzı içerisinde petrolün oranı, 2001 yılına gelindiğinde yüzde 35'e indi. Aynı yıl bu oran Avrupa'da ortalama olarak yüzde 40 seviyesinde seyretti. Fransa, 2001 yılında petrolün yüzde 57'sini ulaşım için kullanırken, aslan payını yüzde 85'le kara taşımacılığı kaptı. Petrolün yüzde 17'si sanayide yüzde 12'si ise konutlarda kullanıldı.

İtalya
İtalya'da petrole olan bağımlılık, birçok Avrupa ülkesinin aksine, çok büyük oranlarda bir düşüşle karşılaşmadı. Birincil enerji kaynakları arzı içinde, 1990'da yüzde 59 olan petrolün payı, 2001'de de fazla değişmedi ve yüzde 50'ye düştü. İtalya'da da elektrik üretiminde doğalgaz santrallerine geçiş petrolün etkisini hafifletse de ulaşım ve sanayinin de etkisiyle, 2001 yılında tüketilen enerjinin yüzde 80'i hala gaz ve petrol kaynaklı. İtalya'da dikkati çeken en büyük özellik ise enerji yoğunluğu konusunda Avrupa'nın lider ülkelerinden biri olması. Bunun arkasında enerji verimliliği konusunda yapılan çalışmalar ve pahalı enerji fiyatları yatıyor. Bu iki etken, İtalyanları enerjiyi daha etkin kullanmaya yarayan yöntem ve seçenekleri bulmaya itiyor.