Çevre mühendislerine "neden açıklama yapıyorsun" davası

Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO), Kütahya’daki siyanür barajındaki setlerden birinin çökmesi üzerine konuyla ilgili birçok açıklama yapmış, siyanür sızıntısına ve bölgede yaşayanların sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerine dikkat çekmişti. ÇMO'nun yaptığı açıklamalar nedeniyle işletmeci firma Eti Gümüş AŞ ise çareyi ÇMO’ya dava açmakta buldu. Eti Gümüş, basın açıklamalarının dava sonuna kadar durdurulmasını ve 30 bin TL değerinde tazminat ödenmesini istiyor. Bunun üzerine TMMOB’ye bağlı 19 meslek odası, ÇMO'ya destek vermek amacıyla 8 Temmuz 2011 tarihinde ortak bir açıklama yaptı.

Bilindiği gibi, Eti Gümüş AŞ'ye ait Kütahya‘daki gümüş işleme tesisinin atık havuzunun setlerinden bir bölümü 7 Mayıs 2011 tarihinde yıkılmıştı. Ortak açıklamada, atık barajının çökmesi nedeniyle meydana gelen siyanür sızıntısı üzerine ÇMO'nun mesleki kamusal-toplumsal sorumlulukları gereği bilimsel-teknik çerçevede kamuoyunu bilgilendirme amaçlı açıklamalar yaptığına ve bu açıklamaları hazmedemeyen Yıldızlar Holding'e bağlı ETİ Gümüş AŞ'nin, ÇMO aleyhine dava açtığı belirtildi.
Basın açıklamasında şu cümlerere yer verildi:

Açılan dava daha fazla rant ve azami kâr güdüsüyle, başta Çevre Mühendisleri Odamız olmak üzere, kamu yararını ve halk sağlığını zedeleyen faaliyetler ile ilgili olarak meslek kuruluşları ve demokratik kitle örgütlerince yapılan basın açıklamalarını engellemeye yöneliktir. Bu dava, mesleki kamusal-toplumsal sorumluluklarını yerine getiren Çevre Mühendisleri Odamız ve diğer Odalarımıza ve de üst birliğimiz olan Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği‘ne (TMMOB) açılan ne ilk davadır ne de sonuncusu olacaktır. Böyle onlarca, yüzlerce dava bulunmakta ancak bizlerin bilimsel mesleki gerçekler ışığında faaliyet yürüttüğümüz eylem ve etkinliklerimiz mahkeme kararlarıyla da teyit edilmektedir.

Bilinmelidir ki TMMOB ve bağlı Odaları için mesleki bilimsel doğrular ile kamu ve halk sağlığı esastır. Sanayi, çalışma yaşamı, işçi sağlığı ve iş güvenliği, yapı denetimi, imar, tarım, gıda, madencilik, orman, su kaynakları, enerji, çevre, kentleşme v.b. alanlar ile ilgili faaliyet ve açıklamalarımızdaki temel yaklaşım budur.

Yine bilinmelidir ki, Odalarımızın ve TMMOB‘nin ülke, kamu ve toplum zararına yol açan uygulamalara yönelik kamuoyunu bilgilendirme sorumlulukları engellenemeyecek, durdurulamayacaktır”.

Elektrik Mühendisleri Odası, Fizik Mühendisleri Odası, Gemi Makinaları İşletme Mühendisleri Odası, Gıda Mühendisleri Odası, Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası, İçmimarlar Odası, İnşaat Mühendisleri Odası, Jeofizik Mühendisleri Odası, Jeoloji Mühendisleri Odası, Kimya Mühendisleri Odası, Maden Mühendisleri Odası, Makina Mühendisleri Odası, Meteoroloji Mühendisleri Odası
Mimarlar Odası, Petrol Mühendisleri Odası, Peyzaj Mimarları Odası, Şehir Plancıları Odası, Tekstil Mühendisleri Odası ve Ziraat Mühendisleri Odası bu açıklamanın altına imzalarını attılar.

Nükleer santrali denizanaları bastı!

Özgür Gürbüz-BirGün / 3 Temmuz 2011

İskoçya’da bulunan Torness nükleer santralindeki iki reaktör 29 Haziran günü kapatıldı. Nedeni ne teknik bir sorun, ne de işçilerin greviydi. İki reaktörün ihtiyacı olduğu soğutma suyunu çeken filtreler yüzlerce ‘denizanası’nın istilasına uğradı. Bilindiği gibi nükleer reaktörler, reaksiyonu kontrol altında tutmak için yakındaki bir su kaynağından ciddi miktarda soğutma suyu çekmek zorunda. Suyun alındığı kaynakta yaşayan canlıların boruları tıkamasını önlemek için de doğal olarak filtreler kullanılıyor. (Nükleer reaktörün kontrol odasından bir yunus çıkmasını kim ister?) Torness nükleer santralinin işte bu filtreleri denizanalarıyla dolduğu için santralın soğutulmasında problemler yaşanmış ve reaktörler tehlike büyümeden kapatılmış. Görevliler denizanalarını bölgeden uzaklaştırmaya çalışıyor. Biliminsanları, iklim değişikliği ve balık stoklarındaki azalma nedeniyle artan denizanası nüfusuna dikkat çekiyor. İskoçya’daki istilanın da deniz seviyesindeki bir derecelik artıştan kaynaklandığı belirtiliyor.

Fransız EDF firmasına ait bu iki reaktörün 5 ve 6 Temmuz tarihlerinde yeniden çalıştırılması planlanıyor. Bir haftaya varan gecikmenin denizanaları yüzünden mi, yoksa santralin kapatılmasını fırsat bilerek yapılan bakım çalışmaları nedeniyle mi olduğu henüz açıklanmadı. Daha önce Japonya ve Amerika Birleşik Devletleri’nde benzer bir soruna yosunlar neden olmuştu. Santraller elektrik üretimine ara vermek zorunda kalmıştı.

Nükleer santraller son günlerde doğa olaylarına karşı bir sınav veriyor. ABD’deki Fort Calhoun ve Cooper nükleer santralleri Missouri nehrinin taşması nedeniyle günlerdir sel sularıyla boğuşuyor. Tamamen suyla çevrilen Fort Callhoun nükleer santralinde geçen Pazar günü sular bariyerleri aşmış, koruyucu yapıların ve elektrik trafolarının 60 cm su altında kalmasına neden olmuştu. Santralın yakıt yüklemesi nedeniyle nisan ayından bu yana devrede olmaması belki de bir başka faciayı önledi. Alınan önlemlere rağmen, suyun kurulan barajı aşıp içeri sızması ise nükleer santrallerde her şeyin hâlâ pamuk ipliğine bağlı olduğunu gösteriyor. ABD’de nükleer araştırmaların yapıldığı en önemli merkezlerden Los Alamos Ulusal Laboratuvarı ise yangın tehlikesi altındaydı. Tonlarca plütonyuma ev sahipliği yapan bu dev tesis (36 kilometrekarelik bir alana kurulu), alevlerin kapıya dayanması nedeniyle geçici bir süre için kapatıldı. 

ABD’de ‘su bolluğundan’ çalışamayan nükleer reaktörler Fransa’da ise ‘su kıtlığından’ mustarip. 59 nükleer reaktöre sahip Fransa, elektriğinin yüzde 78’ini nükleerden sağlıyor ve Avrupa’daki birçok ülkeye elektrik satıyor. Son 35, hatta son 50 yılın en kötü kuraklığıyla karşı karşıya kalan Fransa’nın nükleer santrallerinin üretime devam edip etmeyeceği ise şüpheli. Çünkü bu 59 reaktörün 44’ü soğutma suyunu nehirlerden karşılıyor. Nehirlerin debisi düştükçe, üretim de düşüyor. Nükleer reaktörler, 2003 yılında binlerce insanın ölmesine neden olan sıcak dalgaları Fransa’yı vurduğunda da elektrik üretmekte zorlanmıştı. Yani, bu ilk kez olmuyor. Fransa hükümeti kuraklık koşulları ve elektrik üretimini kontrol etmek için bir komite kurdu. Komite yakında yağmur duasına çıkarsa şaşırmayın.

Japonya’daki Fukuşima nükleer santralinde radyoaktif suyu boşaltma çabaları ise hâlâ sürüyor. Salı günü (28 Haziran) 15 ton radyoaktif suyun toprağa sızdığı ortaya çıktı. Bu sızıntının kaynağı bulundu ve durduruldu ama dahası var. Tüm sızıntıların önlenmesinin temmuz ortasını bulacağı belirtiliyor. Reaktörün kalbindeki uranyum yakıtının suyu ısıtamadığı, ‘soğuk kapalı’ denen aşamaya gelinmesi içinse belirlenen en yakın tarih ocak. Sinop’a nükleer santral kurmaya heveslenen Tokyo Elektrik Şirketi’nin (Tepco) bir başka derdi de, santralde temizlenmeyi ve oradan taşınmayı bekleyen radyoaktif suyu ne yapacakları. Hâlihazırda 110 bin ton radyoaktif su (40 olimpik yüzme havuzunu dolduracak kadar) santralin içerisinde temizlenmeyi bekliyor. Bu sudan radyoaktif maddelerin arıtılması ve arıtılmış suyun okyanusa bırakılması planlanıyor. Şirket, iş bitene kadar 235 bin ton suyun işlemden geçirileceğini hesaplıyor. Sadece bunun maliyeti 660 milyon doları bulacak. Nükleer için ‘sudan ucuz’ diye yazan meslektaşlarıma ithaf olunur.

Görüldüğü üzere, Fukuşima sonrası nükleer endüstrinin derdi bir değil. Çernobil kazası sonrası 25 yıl bekleyen, nükleerin artık güvenli ve ucuz olduğuna herkesi inandırmak için varını yoğunu ortaya koyan lobinin durumu feci. Ipsos adlı araştırma şirketinin 24 ülkede 18 bin 787 kişiyle yaptığı kamuoyu yoklaması, nükleer enerjiyi destekleyenlerin yüzde 38’e kadar gerilediğini gösteriyor. 16 puanlık bir düşüş söz konusu. Türkiye’de nükleere kesinlikle karşı çıkanların oranı yüzde 56, bir şekilde karşı olanların oranıysa yüzde 15. Toplayınca yüzde 71 yapıyor. Araştırmaya katılanların yüzde 95’i Fukuşima’daki kazadan sonra meydana gelen hasardan haberdar olduklarını söylüyor. Demek ki, bu 24 ülkede Fukuşima’nın sonuçlarını duymayan yüzde 5’lik bir kesim var. Büyük bir çoğunluğunun şu sıralar ‘Ankara’da olduğundan şüphe ediyorum. Bazıları hâlâ “tüpgaz” falan diyor…

Son söz: Deprem ve tsunami ile başlayan doğal felaketler nükleer santralleri hedef almaya devam ediyor. Çünkü doğa kendisine zarar vereni bilir.

Çin kimi kopyalıyor?

Özgür Gürbüz-BirGün / 26 Haziran 2011 


Paris değil Tianjin
Geçtiğimiz hafta haber bültenlerinde Çin'den bir haber vardı. Halkın sevdiği türden, klişeleşmiş bir “Çin haberi”. Avusturya'nın Unesco (Birleşmiş Milletler Eğitim, Kültür ve Bilim Kurumu) Dünya  Mirası Listesi'ne girmiş, 4 bin 500 yıllık geçmişe sahip Hallstatt kasabasının bir kopyasını Çinliler ülkelerinde inşa etmeye başlamış. Proje sahibi Çin'in maden ticaretiyle uğraşan en büyük firması Minmetals Grup. Minmetals, son yıllarda Çin'de ciddi kâr getiren emlak piyasasında da etkili bir şirket. Birçok Çinli dev firma gibi onların da sermaye sorunu yok. Çin kaynakları, proje bedelinin 15 milyar TL olduğunu söylüyor. Avusturyalılar ise hem kızgın hem şaşkın. Bin kişinin yaşadığı bu eski tuz madeni kasabasının sakinlerinin bazıları kendilerinden izin alınmadan evlerinin bir benzerinin yapılmasından şikayetçi. Bazıları ise orjinali burada, elbet Çinliler de eninde sonunda gerçeğini görmek isteyecekler diye düşünüyor ve keyiflerini bozmuyor. Kasaba sakinlerinin, Çinlileri yaşadıkları kentin birebir kopyasını çıkarırken farketmemiş olmaları da ayrı bir komedi tabi. Belli ki bayağı sessiz çalışılmış.

Çin'in Guandong eyaletine bağlı Huizhou'da (Huicou okunur) kurulmak istenilen bu Avrupa kasabası aslında Çin'deki ilk Avrupa kasabası değil. Çin'in hızla büyüyen ve önemli bir merkez haline gelen kentlerinden Tianjin'de de Avrupa'da eşine rastlayabileceğiz binalara rastlayabilirsiniz. Tianjin adeta bir gökdelenler şehri ancak kentte Fransız mimarisinden köprüler, Paris'i aratmayan altın sarısı heykeler görmek mümkün. Bunların kentin geçmişiyle, Fransızlara verilen imtiyazlarla da ilgisi var. Yenilenmiş olsalar da “klonlanmış” demek pek doğru olmaz. Ancak kentte bir de İtalyan mahallesi var. Burasının da geçmişi imtiyazlara dayanıyor ancak çoğu bina yeni veya yenilenmiş. Adı da, “İtalyan Stili Kasaba”. Adında ve sokaklarda İtalyan havası hakim olsa da, bar ve lokantaların olduğu sokakta Alman birası ve yemeklerine rastlamak da mümkün. Çoğu kişi buraya Avrupa'nın küçük bir kopyasını görmeye geliyor. Çin'de yaşayan yabancılar için memleket havası solunacak bir mekan, Çinliler içinse küçüğünden bir Avrupa turu denilenebilir. Bu bölge de tam derdimi anlatmıyor, sonuçta Avusturya örneğinden farklı; tam bir klonlama örneği değil. Ama bekleyin, dahası var...

İtalyan Sitili Kasaba
Birkaç hafta önce Tianjin'de büyük bir alışveriş merkezi açıldı. Yine İtalyan tarzı elbette ama bu defa daha özellikli, Floransa sitilinde bir alışveriş merkezi burası. Kanallar ve gondollar biraz kafaların karışmış olduğunu gösterse de, dünya markalarının İtalyan bayrakları altında Çin'de sergilendiği dev bir açık hava alışveriş merkezi burası. Kolezyum benzeri yapıların olduğu bu alışveriş cenneti 200 bin metrekare büyüklüğünde ve 220 milyon dolara mal olmuş.

Çin, Batı'yı casus uçağından kasabalarına kadar birçok konuda taklit ediyor (kim etmiyor ki?); bu doğru. Çinliler mutluysa çok da derdim değil diyebilirsiniz; buna da diyecek bir sözüm yok. Ancak sorun aslında bir tercih sorunu değil, bir sistem sorunu. Burada kopyalanan aslında binalar ve sokaklar değil bir hayat tarzı. Bugün Çin, dev alışveriş merkezleriyle, artan bireysel tüketimin en çarpıcı örnekleri yeni konutlar ve otomobillerin doldurduğu sokaklarıyla giderek daha fazla “Batı”ya benziyor. Özellikle de Amerika Birleşik Devletleri'ne (ABD). Örnek alınan modelin her ne kadar Çin'e özgü bir sosyalizm olduğu söylense de, kapitalizmin giderek daha fazla hissedildiği bir ülkeden bahsediyoruz. Bu kopyalama hikayesinin asıl can alıcı noktası da bu. Dünya tarihinde ekonomik mücadelenin kaba hatlarıyla işçilerin umut bağladığı sosyalist ekonomi ile sermaye sahiplerinin sevdiği kapitalist ekonomi arasında geçtiğini söyleyebiliriz. Bu iki modelin önder ülkeleri ise tartışmasız ABD ve eski Sovyetler Birliği'ydi. Soyetler Birliği bugün çok tartışılsa da farklı bir ekonomik ve politik bir model ortaya koymuş ve birçok ülkeyi de peşinden sürüklemişti. Bir başka ama farklı olarak niteleyeceğimiz model ise karma ekonomiydi. Çin'deki politik yapı çeşitli özgün öğeler içerse de, kimi zaman karma ekonomiye yakın yapılar görülse de, bugün piyasa ekonomisi büyük oranda ekonomik sistemin belirleyicisi. Bu gidişle gelecekte de rolü ve gücü artacak.

Çin'de bireysel tüketimin arttırılmasıyla desteklenen ekonomik büyüme (Gayri Safi Yurtiçi Hasıla), enflasyon oranındaki artışa rağmen devam ediyor. Enflasyon artışı giderek ciddi bir sorun haline geliyor. Enflasyon artışının önüne geçmesi düşünülen önlemler, bireysel harcamaları ve kredi kullanımını dizginlemeye yetmiyor. Dünyanın geleceği adına bu beni korkutuyor. Tüm bunların tüketim kültürünün Çin'de de yerleştiğinin bir göstergesi olduğunu düşünüyorum. Mayıs ayında açıklanan enfalsyon rakamı son 34 ayın en yüksek oranına, yüzde 5,5'a ulaşıldığını gösteriyor. 2010 Mayıs ayında enflasyon yüzde 3,1 idi. Sadece Mayıs ayında gıda fiyatları yüzde 11,7 oranında arttı. Bunda yaşanan sellerin de etkisi var ama enflasyondaki artış eğilimi son 30 günlük bir süreç değil. Çin Halk Bankası'nın (Merkez Bankası) mevduatlar için zorunlu karşılık oranını yüzde 21'e yükseltmesine rağmen kredi kullanımı azalmıyor. 2010 yılında kredi kullanımı yüzde 22 oranında artmıştı. Konut fiyatlarındaki artışın onca önleme rağmen değişmemesi de bir başka işaret.

Beğenin ya da beğenmeyin, ABD ve Sovyetler Birliği dünyaya farklı ekonomik modeller sundular. Avrupa Birliği, “Sosyal Avrupa” rüyası sona erene kadar yen bir seçenek olduğuna milyonları inandırmayı başardı. Küba, Bolivya veya Venezüela'da yaşananlar da yine farklı bir ekonomik yaşam mümkün mü sorusunu akla getiren örnekler. Yeşil ekonomi tartışmaları keza öyle. Çin'de uygulanan ekonomik sisteminin bugün için ABD'nin öncülüğünü yaptığı kapitalist sisteme verilecek bir yanıt olduğunu veya olacağını söylemekse şu anda zor. Gidişat, tüketim toplumunun kopyalandığı Çin'in farklı bir seçenek olmayacağını gösteriyor. Çin büyük bir güç olabilir hatta oldu bile ancak farklı değil. Bu da ister politik sonuçlarını düşünerek değerlendirin ister ekolojik sonuçlarını, bizi bulunduğumuz yerden çok uzağa götürmeyecek. Önümüzdeki günlerde umarım ben yanılmış olurum.

Önce Metin Lokumcu sonra İbrahim Çeşmecioğlu. Hepimizin başı sağ olsun.

Dünyanın en büyük güneş santrali

Özgür Gürbüz / 21 Haziran 2011
 
Dünyanın en büyük güneş santralinin inşasına Kaliforniya'da başlandı. 1000 megavat (MW) kurulu güce sahip olacak güneş santrali tamamlandığında 300 bin evin elektriğini karşılayabilecek.

Santral alanına çit döşeniyor
Blythe Güneş Enerjisi Projesi, Riverside İlçesi'nin doğusunda kurulacak ve projenin ilk bölümünün tamamlanıp elektrik üretimine başlaması 2013 yılında gerçekleşecek. Amerika Birleşik Devletleri Enerji Bakanlığı, projenin iki ünitesini (proje dört adet 250 MW'lık üniteden oluşuyor) şartlı olarak desteklediğini ve 2 milyar 100 milyon dolarlık kredi verdiğini geçtiğimiz Nisan ayında açıklamıştı.

Güneş termal santralin inşası sırasında 1066 kişi çalışacak. Proje tamamlandıktan sonra da 295 kişiye kalıcı iş yaratılmış olacak. Projenin hayata geçirilmesi de 7 bin 500 dolaylı istihdam yaratacak. Projeyi Solar Millennium adlı firma ile petrol devi Chevron hayata geçiriyor. Santrallerin kurulacağı alan yaklaşık 25 kilometrekare büyüklüğünde bir yer kaplıyor.

Dünyanın en büyük güneş santrali tamamlandığında her yıl 2 milyon ton karbondioksitin atmosfere bırakılmasının da önüne geçilecek. Bu rakam yaklaşık 300 bin otomobilin bir yıllık seragazı emisyonuna eşit. Santral her yıl 2 milyon 800 bin dolar turarında emlak vergisi de ödeyecek ve bu para Kaliforniya Eyaleti'nin kasasına girecek.