Toryum meselesi

Özgür Gürbüz-BirGün / 18 Şubat 2026

Foto: UAEA
Erke Dönergeci’ni hatırlayan var mı? Sonsuz enerji üreteceği iddia edilen Erke Dönergeci, sessizce tarihin sayfalarında kayboldu. Bor, petrol, altın ve gaz erke dönergecine göre daha elle tutulur “mucizeler” elbette ama onların da kaderi aynı olacak. Türkiye’nin fosil yakıt rezervleri (petrol, kömür ve gaz) ülkenin kaderini değiştirecek büyüklükte olmadığı gibi dünyanın geleceği de bu yakıtlar üzerinde inşa edilmeyecek.

Ne desek boş. Memlekette komplo teorileri ile enerji mucizeleri hiç bitmiyor. Toryumla ilgili yazılıp çizilenler de biraz doğru biraz yanlış; bu alana düşüyor. Bundan üç yıl önce de gazetemizde benzer bir yazı yazmıştım ama Çin’deki prototip toryum reaktörüyle ilgili çıkan haberler yeni bir yazıyı gerekli kıldı.

Türkiye’de toryumla ilgili çalışmalar yürüten Prof. Dr. Engin Arık ve arkadaşlarının uçak kazasında ölmesi de komplo teorisi sevenlere bir fırsat verdi. Arık profesör olduğunda yıl 1988’di. ABD’de toryumu yakıt olarak kullanmayı amaçlayan araştırma programı 1960’larda başladı. 1977’de plütonyumla çalışan hızlı üretken reaktörleri toryuma tercih ederek programı sonlandırdı. 1980’lerde ticari reaktörlerde toryum kullanma denemeleri de finansal facialara neden oldu. Danimarka’dan Hindistan ve Almanya’da birçok araştırma daha var. Bilim elbette durmaz ve Arık’ın da bu konuda elbette çok değerli çalışmaları olacaktı ama toryum meselesi Arık’ın çalışmalarından önce hiç bilinmiyordu gibi yazılar yazılması yanlış. Toryum denenmiş ve başarısız olmuş bir fikirdi.

Gelelim toryuma… Toryum kömür gibi bir maden değil, kazana atıp yakamazsınız. Dünyada çalışabilir durumda 400’ün üzerinde ticari nükleer reaktör var, bunların hiçbirinde toryumu nükleer yakıt olarak kullanamazsınız. Hepsi zenginleştirilmiş uranyumla çalışır. Çünkü toryum bölünebilir bir madde değil, tek başına bir nükleer reaksiyon başlatamaz. Nükleer reaksiyonu başlatabilmesi için bir tetikleyiciye (nötrona) gereksinim duyar. Toryumu uranyum-235 ya da plütonyum 239’la birlikte kullanmak zorundasınız. Bu sayede birkaç değişiklikten sonra bölünebilir (fisil), uranyum 233 elde edebilirsiniz. Dönüp dolaşıp yine uranyum kullanırsınız. Aslında elektrik üretecek ısıyı yine uranyum kaynaklı reaksiyondan alırısınız. O yüzden de birçok uzman “toryum reaktörü” diye bir şeyin olmadığının altını çizer.

Çin’deki erimiş tuz reaktörü ticari bir reaktör değil. 2 megavat büyüklüğünde bir prototip. Buradaki sonuçlar toryum reaktörünün ticari bir geleceği olup olmadığını gösterebilir, susuz soğutma yapan bir reaktör olması da önemli ancak boyut çok küçük. Toryum yakıtlı reaktör konusu da çok yeni değil. Toryum katkılı yakıtla çalışan reaktörler, yıllar önce birçok ülkede denendi ve hem teknik hem de ekonomik nedenlerle bu süreçler ilerlemedi. Çin’in araştırmasının da aynı şekilde bitmesi ve laboratuvarda kalması muhtemel.

İkinci yanlış bilinen ise toryum reaktörlerinin atık üretmediği veya kaza riski olmadığı inancı. Bu da doğru değil, bu reaktörler olur da rüştünü ispat eder ticari üretime başlarsa yine nükleer atık ve nükleer kaza gibi bir derdimiz olacak. Atıkların arasında plütonyum olmayacak ama yine uzun ömürlü nükleer atık sorunuyla boğuşacağız. Yukarıda da açıkladığım gibi aslında bir uranyum reaktöründen bahsediyoruz, sonuçları da haliyle aynı. Toryumdan uranyum elde etmeye çalışıyor, bunun için de süreci uzatıp, ek teknik zorluklar ekliyorsunuz.

Doğada toryum uranyumdan daha fazla var ancak toryumun yakıta çevrilmesi daha külfetli. Kaldı ki aradaki fark da dağalar kadar değil. Hindistan ve Türkiye gibi ülkelerin daha fazla toryuma sahip olduğu için bu konuya eğilmeleri biraz da politik bir söylem. Uranyum yok ama toryum milli yakıt demek istiyorlar ancak bu da kömürü çıkarıp, kazanından jeneratörüne kadar her şeyi ithal bir santralde yakmaya benziyor. Bir kaynağı milli yapan en önemli kıstas o ülkede yaşayanlara ne kadar faydalı olduğudur.

Toryum karışımı yakıtla çalışacak reaktörlerin uranyumla çalışanlardan ucuz olacağına dair herhangi bir işaret yok. Daha da trajik olan ise şu: İster toryum ister uranyum olsun, nükleer reaktörlerin bugün güneşten, rüzgardan ve birçok enerji kaynağından daha pahalıya elektrik ürettiğini biliyoruz. Atık ve kaza sorununu çözmeyen, daha ucuza elektrik üretmeyen elektrik üretim yöntemini mucize gibi anlatmanın bir anlamı var mı?

Köprülerin özelleştirilmesi halka sorulsun

Özgür Gürbüz-BirGün / 10 Şubat 2026

Resim: Yapay Zeka
Türkiye’yi 25 yıldır yöneten ancak soktuğu ekonomik darboğazdan çıkaramayan AKP hükümeti, çareyi yine devletin birikimlerini satmakta buldu. İstanbul’da devletin elinde bulunan birinci ve ikinci köprüyü özelleştirmeyi planlayan hükümet, yedi ücretli otoyolu da satışa çıkarmaya hazırlanıyor.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Deniz Yavuzyılmaz, Karayolları Genel Müdürlüğü’nün verilerini baz alarak, söz konusu köprü ve otoyolların, özelleştirilecek süre boyunca, yani 25 yıllık gelirinin en az 15 milyar dolar olcağını söylüyor. Dikkat ettiyseniz zarar eden bir kamu iktisadi teşebbüsünden bahsetmiyoruz. Aslında her gün devletin kasasına para getiren işletmelerden bahsediyoruz. Hükümet ise bu para devletin kasasına girmesin, özel şirketler kazansın diyor.

İnşaatı bitmiş, gelir sorunu olmayan bu köprü ve otoyolların satılmasının mantıklı bir açıklaması yok. Türkiye iflas etti de bize mi söylemiyorlar acaba? Hükümet bu satıştan elde ettiği toplu parayı muhtemelen faizli borçları ödemede kullanacak ya da seçim öncesi milletin aklını çelmek için harcanacak kasaya aktaracak. Üçüncü seçenek de birkaç yandaş şirketi daha zengin etmek elbette. Mesele yeni bir “yatırım” için nakit ihtiyacı olsaydı zaten yıllardır başvurdukları yap işlet devret formülüyle o yatırımın finansmanını sağlarlardı.

Köprü ve otoyollar özelleştirilirse ücretlerin ne olacağı da ayrı bir tartışma konusu. Devletin elindeki Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nden bugün 47 TL’ye geçiyoruz. Kuzey Ormanları’nı delip geçen ve İstanbul’u büyütmek amacıyla yapılmış üçüncü köprüden ise 95 TL’ye. Üstelik, araç geçiş garantisi nedeniyle devlet bu köprüden geçen her araç başına şirketlere 165 TL daha ödüyor. İlk iki köprü özelleştirilir, şirketlerin elindeki diğer köprülere benzer bir fiyat politikası bu köprülerde de uygulanırsa geçiş ücretlerinin en az iki kat artacağını bugünkü örneklere bakarak tahmin etmek zor değil. Devletin kasasına giren para buharlaşacak.

İstanbulluları özelleştirme ve yap işlet devlet projeleriyle halkın zarara sokulmasının yanında bir başka tehlike daha bekliyor. Köprü geçiş ücretleri tahmin edildiği gibi artırılırsa, iki yakayı birbirine bağlayan Marmaray üzerindeki baskı da artabilir. Boğaz’ın iki yakasını birbirine bağlayan ve iş saatlerinde tıklım tıklım dolu olan bu tek raylı ulaşım seçeneği felç geçirebilir.

İstanbul’un kuzeydeki köprüye, havalimanına ihtiyacı yoktu, aksine küçülmeye, Marmaray benzeri bir başka raylı ulaşımla iki yakayı birleştirmeye ihtiyacı vardı. Hükümet ise İstanbulluyu değil rantı önceliklendirdi. Kanal İstanbul, İstanbul Havalimanı, Kuzey Marmara Otoyolu ve üçüncü köprü projeleriyle son yeşil alanları imara açtı. İstanbul’un su havzalarını betona boğmaya başladı. Ve bunları yaparken İstanbullu ne düşünüyor, ne istiyor diye sormadı. O yüzden de son iki seçimi kaybetti ama hatalarından ders çıkarmak yerine seçimlerde kaybettiği İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve ekibini hapse atmayı tercih etti. Durmak yok ranta devam dedi.

Halk hükümetin İstanbul’u mahvetme planlarından memnun olmadığını aslında seçimlerde gösterdi ama belli ki mesaj alınmamış. O zaman bu işi netleştirecek bir halk oylamasına ihtiyaç var. Gelin köprülerin özelleştirilmesi kararını İstanbul halkına soralım. Halk oylaması (referandum) yapalım, kararı İstanbullu versin. Var mısınız?