29 Temmuz 2011

Akkuyu'da Öner, Soner ve Güneş anıldı

Akkuyu'da kurulan nükleer karşıtı çadır kampında bugün özel bir anma yapıldı. 2006 yılında Sinopta düzenlenen 'Nükleersiz Yaşam Şenliği'ne katılan ve Karadeniz'in dalgalarına yenik düşen üç genç Soner ve Öner Balta ile Güneş Korkmaz için bugün denize çiçekler bırakıldı.

Mersin Nükleer Karşıtı Platform tarafından düzenlenen anmada yapılan açıklamada, "Nükleere inat,yaşasın hayat sloganıyla nükleer santralleri lanetleyen bizler, özellikle Japonya'da meydana gelen Fukuşima nükleer felaketinden sonra nükleer santrallerin çok güvensiz, doğa ve insan yaşamı için çok tehlikeli bir enerji modeli olduğunu ve nükleer santrallere karşı olduğumuzu Akkuyu'da bir kez daha kamuoyuyla paylaştık. Öner, Soner ve Güneş'in mücadeleleri mücadelemize ışık tutacaktır" dendi.

Mersin Nükleer Karşıtı Platform, 7 Ağustos tarihinde de antralin yapılması planlanan Akkuyu koyuna ev sahipliği yapan Büyükeceli beldesinde bir yürüyüş düzenliyor. Büyükeceli'de kurulan Nükleer karşıtı çadır kampı da 28 Ağustos'a kadar sürecek.

25 Temmuz 2011

Kürtçe türkü söylemenin dayanılmaz ağırlığı

Cemil Topuzlu Sahnesi'nde Aynur'u dinleyen ve Kürtçe bimeyenler o an başlarını göğe kaldırıp yukarıdaki bir yıldıza baksalar eminim tüm sözleri anlarlardı. Ama onlar gökyüzünün kudretli duygularını değil, insanın yarattığı nefreti görmek istediler.

Özgür Gürbüz-BirGün / 24 Temmuz 2011*

12 Şubat 1999'da Ahmet Kaya, Magazin Gazetecileri Derneği tarafından kendisine verilen ödülü alırken Kürtçe klip hazırlayacağını söylemiş, bazı davetliler tarafından Ahmet Kaya'ya çatal bıçak fırlatılmıştı. Bu saldırı Kürtçe'ye tahammülsüzlüğün belki de en belirgin örneklerinden biriydi.

Aradan 12 yıl geçti. 15 Temmuz 2011 tarihinde İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'nın (İKSV) düzenlediği Caz Festivali'nde benzer bir ırkçı protesto da Aynur Doğan'ın başına geldi. Harbiye Açıkhava Sahnesi'ni dolduran yüzlerce kişi sanatçıyı Kürtçe türküler söylediği için yuhaladı, sahneye minder ve pet şişe fırlattı. Sanatçıya destek veren bazı dinleyicilerle bu ırkçı protestoyu yapanlar arasında sert tartışmalar yaşandı. İKSV keşke sanatçının güvenliğini gerekçe göstererek konseri iptal etseydi. Bu ülkede yıllardır özgürlükler para ile satın alınır hale geldi. Bunun bir kurtuluş olduğu sanıldı. Dilediğiniz gibi bir yaşam alanı için özel sitelerde ev, dilediğiniz kıyafetlerle dolaşmak için (özellikle kadınların) otomobil alınması gibi birçok maddiyata bağlı 'kurtuluş' seçenekleri türetildi. Bu kurtarılmış bölgelere hapsedildik. Özgürmüş gibi numara yaptık oysa Anadolu'nun büyük bir kısmı, sokaklar, televizyonlar hep özgürlük düşmanlarının ellerine bırakıldı. İşte bu nedenle, konser iptal edilse, parasıyla dilediği müziği dinleyebileceğini sananlara ufak bir uyarı yapılmış olmaz mıydı? Bir de başka bir sorum var. Sahnede Joan Baez olsaydı ve ona minder fırlatılsaydı o konser devam eder miydi?

Bu ülkede insanların özellikleri hızla değişiyor. Nefretten, kavgadan yana tavır alanlar artıyor. Herkes sinirli, kimse birbirini sevmiyor. İstanbul'daki festivallere gidenler de zaman içerisinde çok değişti. Müzik ve sanat aşkından çok orada bulunmak için bu etkinliklere gelenler çoğaldı. Aynur Doğan'a yapılan da bu kaygılarımı doğrular nitelikte. Yoksa insan bilet aldığı konserdeki sanatçıyı tanımaz mı, yuhalar mı? Onun yıllardır Kürtçe türküler söylediğini bilmez mi? Bugün bu kültürel etkinliklerdeki birçok insan için orada yer almak falanca marka bir otomobile sahip olup çevreye hava atmaya benziyor. Bilet fiyatları da sanatsever birçok kişiyi dışarıda bırakacak kadar pahalı zaten.

Aynur'a yapılan protestoyu Diyarbakır'daki ölümlerle ilişkilendirerek bir anlamda unutturmak veya hafifletmek de bu ırkçı saldırıyı görmezden gelmek demek. Çok değil konserden bir hafta önce Radikal yazarı Berrin Karakaş'ın, yine İstanbul Caz Festivali kapsamında Miss Pizza'da başına gelenler de toplumun içine işlemiş ırkçılığın bir başka kanıtı. Beyoğlu'nda Miss Pizza adlı mekana müzik yapmak için çağrılan birkaç yazardan biri olan Berrin Karakaş, tercihlerinin arasına Koma Amed'den 'Hay Nik Na'yı ekleyince mekandaki DJ ve teknik sorumlunun tepkisine maruz kaldığını kendi köşesinde yazmıştı. Bu olanlar Silvan'dan önceydi ve hedefte yine Kürtçe vardı. Şarkılarını dinlemeye tahammül edemediğiniz insanlarla nasıl konuşacağız, nasıl anlaşacağız?

Rahmi Saltuk: "Daha önce net tavır alınabilseydi bugün bunlar yaşanmazdı"

Fotoğraf: http://www.rahmisaltuk.com/
Herkesin ortasında Kürtçe konuşmak hep zor oldu. Şarkı söylemek, o şarkıların olduğu kasetleri basmak ve satmak da. Özellikle de Batı'da. Kürtçe uzun bir dönem yasaklı kaldı, Kürtçe kasetler el altından satıldı. 1989 yılında Rahmi Saltuk 'Hoy Nare' adlı albümü çıkarıp mücadele bayrağını açana kadar Kürtçe şarkıları kasetlere koymak 12 Eylül'le yasaklanmıştı. Bugünü anlamak için, 1968 yılında Halk Oyuncuları tarafından sergilenen Pir Sultan Abdal adlı tiyatro oyunuyla adını duyuran Rahmi Saltuk'la konuştuk. Konuyu bilenine sorduk. Türkiye'nin müzik tarihinde önemli bir yeri olan Saltuk, Kürtçe'yle ilgili mücadelesinin 1989'dan da önce başladığını anlattı. Hukuk fakültesini bitirmesine rağmen avukatlık yapmayan, Kürtçe bilmemesine rağmen Kürtçe türkü söyleyen Saltuk, resmi öğretiye ilk karşı çıkışını o sıralarda Öğrenci Birliği'nde yer alan Uğur Mumcu'nun vasıtasıyla çağrıldığı bir konserde yaptığını anlatıyor. Karayılan türküsünü ilk defa 'doğru' haliyle, “Vurun Kürt uşağı” diye okuduğunu söylüyor. Daha sonra Ruhi Su ile de konuyu konuşmuş ve Ruhi Su'nun da türkünün doğrusunu bildiği halde böyle söylemek zorunda kaldığını kendisine söylediğini belirtiyor. Saltuk, yine Ruhi Su'dan dinlemeye alıştığımız başka bir türkünün sözlerinde de kürtler kelimesi yerine orman kelimesi konarak, “Ağır makineli de tepeden inmez, tarıyor ormanı kimse (kürtler) görünmez” şeklinde değiştirildiğini anlatıyor.

- İlk Kürtçe türkünüzü ne zaman söylediniz?
12 Mart sonrası yurt dışındaydım. Nazım Hikmet'in 10. ölüm yıldönümüydü ve ilk kez Paris'te kitlesel bir anma programı düzenlendi. Ben de davetli sanatçı olara katıldım, türkülerimi söyledim. Ne gariptir ki ondan sonra Nazım'la ilgili hiçbir konsere beni çağırmadılar. Organizasyonu Fransa Türkiyeli Öğrenciler Derneği yapıyordu, Abidin Dino başı çekiyordu. Ertuğrul Özkök, TİP'li Mehmet Ali Aslan gibi isimler de vardı. Mehmet Ali Aslan beni Kendal Nezan ile tanıştırdı. Paris'te Kendal Nezan'ın evindeydik. “Gulazer” türküsünü (Ha Gulazer – Sarı Gül, Sarı saçlı yâr anlamında) bir Sovyet sanatçısının 45'lik bir plağında ilk kez orada dinledim. Opera eğitmli bir sanatçıydı ve orkestrayla söylüyordu. Hemen kaptım. 1974'te Türkiye'ye döndüm, konserlerde söyledim. 1975'te ilk uzun çalarımda, Dersim Dört Dağ İçinde türküsünün önüne Gulazer'in ilk dörtlüğünü koydum. Çok beğenildi.

Gulezar türküsünden bir dize

Yar gulezar, can gulezar

Yar sarı güldür, can sarı güldür

Yar zerine zerine

Yar sarışındır sarışın (altın sarısı saçları vardır)

-Yasak değil miydi?
Sırf Dersim sözcüğü geçiyor diye türkü radyolarda çalınmazdı. Sanatçılar da söylemezdi. Yasak değil ama bir baskı vardı. O zaman Kürtçe yasak değildi. Kürtçe parçalar Kürtlerin düğünlerinde, otel lobilerinde söyleniyordu. Gulezar'dan sonra ister 'Beyaz Türk' deyin ister başka bir şey; o kişiler, entellektüeller, Kürtçe denen bir şeyin var olduğunu kabul etmeye başladılar. Herkesin diline düştü Dersim Dört Dağ İçinde türküsü.

-Kürtçe bilmiyordunuz ama...
Ben sosyalist bir gözle baktım bu meselelere. Kürtçe bilmediğim için 'Ha Gulezar' ile yetinmiyordum. Daha sonra mücadele adına yeni Kürtçe parçalar öğrendim. Sayısını 10'a çıkardım. Fonetiği ile ritmi ile çalışıyordum. Daha sonra Türkiye'yi mahveden 12 Eylül oldu. Özünde Kürtçe'nin yasaklanmasını hedef alan bir kanun çıkarıldı. Bunu kabul edemezdim. 1989 yazında 'Hoy Nare' adlı albümü çıkardım.

-Hatırlıyorum, ben de almıştım albümü. Sonra da geri vermek zorunda kaldım. Tepkiler nasıl oldu?
Sabah gazetesi haberi birinci sayfadan verdi. Hemen ardından toplatma kararı çıktı. Emniyet müdürüklerine yazı yazıldı, savcılık da bunu ihbar kabul etti ve hakkımda dava açtı. Yargıda beraat ettim. Toplatma kararı aleyhine de idare mahkemesinde dava açtım. İdare lehime karar verdi, bu defa da Kültür Bakanlığı itiraz etti. Dosya Danıştay'a gitti ve Danıştay beni haklı buldu. Onun üzerine tekrar stüdyoya girdim. Hoy Nare albümünün yönetmeni de Hasret Gültekin'dir. Hasret'i oğlum gibi severdim.

-Para kazanabildiniz mi?
Sanırım 20 bin tane bastık, haber kulaktan kulağa yayıldı ve hepsi bir anda tükendi. Hasan Saltık keşke 100 bin bassaydık derdi ama toplatma kararından sonra sayı çok olsa kimse depoda falan saklayamazdı. Rakam az olunca dağıtıcılarda kalması (saklanması) kolay oldu. Yasak olmasaydı herhalde zengin olurdum (gülerek).

-Daha sonra ne oldu, Kürtçe parçalar arttı mı?
Baktılar ki bu iş iyi, herkes Kürtçe şarkılar söylemeye koyuldu. Ben 'Cane cane'yi orijinal haliyle okudum. İşin sadece ticaretini düşünenler bu melodiyi beğendiler ve hemen içine yeni sözler koyarak 'İşte meydane' deyip okudular. Baktım 30-40 sanatçı okumuş. Mangalda kül bırakmayanlar izin alırken Türkçe söyleyeceğiz diye izin alıyor daha sonra Kürtçe söylüyorlardı. Amaç bir şeyleri değiştirmek değil para kazanmaktı.


Fotoğraf: http://www.rahmisaltuk.com/
 -Hoy Nare'den sonra ne değişti?
Ben bunu yapmasaydım SHP yasa teklifi vermeyecekti. Dönemin Kültür Bakanı Fikri Sağlar televizyonlara çıktı, bu işi bitiriyoruz diye açıklama yaptı. Ardından ben içinde 5-10 tane Kürtçe eserin de bulunduğu birçok parça için bir başvuru yaptım. Kültür Müdürlüğü'ne dosya verdim. Kürtçe diye kayda almıyolardı. Avukatlarımı çağırdım olmadı. Noterleri çağırdık onlar da korktu, tespit etmeye gelmedi. Fikri Sağlar'a memurun benim başvurumu kayda almadı dedim ama sonuç alınamadı. Hoy Nare'den sonra ilginçtir gerek sosyal demokratlar gerek sosyalistler olsun, beni konserlerine çağıranlar azaldı. Kürtler etkinliklerine davet etti ama baktılar ki ben yörüngeye girmiyorum, eleştirel bakıyorum, o da kesildi. 1987 yılında SHP Diyarbakır'daki sekiz milletvekilinden dördünü aldı. Hikmet Çetin ilk sıradaydı. Belediye SHP'liydi ama hiçbir belediye beni festivallerine çağırmadı. Kendilerine asker istiyorlar. Fehmi Işıklar HEP'in kuruluşunda çağırdı, kurucu üye olmamı istediler. Ben Türkiye İşçi Partisi'nden (TİP) başka bir partiye üye olmayacağımı söyledim. Daha sonra içinde olduğum birçok parti ile çatıştım. Sanatçının parti üyeliği zor.

-Daha sonra karşılaştığınız zorluklar oldu mu?
En son 1993'te Açıkhava'da vereceğim konser yasaklandı. Fikri Sağlar beni aradı, konserin yasaklanmış dedi. Bir dayanışma konseri önerdi. Ben de, bu benim işim başka bir şey yapmıyorum, neden hayır diyeyim dedim. Ankara Hipodrom'da 1 Eylül Dünya Barış Günü'nde konser verdik, 50 bin kişi geldi ama konsere ne Fikri Sağlar ne de Müsteşar Emre Kongar geldi.

- Aynur Doğan konserinde yaşananları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu sorunu sadece sanatçılar çözemez. O gün verdiğim mücadele desteklenseydi bugün insanlar birbirini vurmazdı. O tarihlerde net tavır alınsaydı bugün bunlar yaşanmazdı. Türkiye toplumu herkesin yüreğinin ağzına geldiği bir toplum olmazdı. 90'lı yıllarda kan gövdeyi götürdü, faili meçhuller oldu, gazete binaları bombalandı. O günkü SHP müthiş bir direnç gösterseydi bu noktaya gelinmezdi. Aynur için de talihsiz bir durum. At gözlülüğüyle bakmamak lazım. Seçimlerden bu yana 40-50 kişi hayatını kaybettiği bir ortamdayız. Bir de geçenlerde bir gazete hiç söylemediğim sözler yazıldı. Kesinlikle Sezen Aksu ve onun gibiler için vatan sadece paradır demedim. Bırakın bunu söylemeyi ima edecek bir şeyden bile bahsetmedim. Bundan da ciddi rahatsızlık duydum.  

***
Çözüm önerisi mi istiyorsunuz, işte size çözüm önerim

Rahmi Saltuk'un neredeyse tüm hayatı boyunca süren bu mücadelesi bugüne nasıl geldiğimizin kısa bir özeti gibi. Birkaç şey de müzik dinlemek üzerine söylenmeli. Aynur'un türkülerini dinlediğimde tüylerim diken diken olur. Onu ilk dinlediğim günden beri bu böyle. Sözlerini anlamasam bile. Arapça, Uygurca, Çince müzik dinlerim. Moğol şarkıcıların gırtlaklarını yırtarcasına çıkardığı o sesle bozkırlarda at binerim. Cezayir asıllı Fransız şarkıcı Rachid Taha olmazsa olmazımdır, George Bush'u bir bedeviye benzettiği İngiltere'deki konserinde kendimi Arapça şarkılar söyleyen bir bedevi gibi hissetmiştim. Müzik dediğin sadece söz değildir ki, notadır, duygudur. Dilini anlamadığım şarkılar benim için boşluklarını doldurmaya çalıştığım bilmecelere benzer. Dilediğini kendi ruh haline göre yazarsın. Ritim, müzik, titreyen ses, sanatçının mimkleri, yüzüne yansıyan duyguları sana şarkının ipuçlarını verir. Aldığın bu ipuçlarını iyi değerlendirirsen bilmeceyi doğru çözersin. Bir bakmışsın ağlıyorsun, bir bakmışsın gülüyorsun. Cemil Topuzlu Sahnesi'nde Aynur'u dinleyen ve Kürtçe bimeyenler o an başlarını göğe kaldırıp yukarıdaki bir yıldıza baksalar eminim tüm sözleri anlarlardı. Ama onlar gökyüzünün kudretli duygularını değil, insanın yarattığı nefreti görmek istediler.

Basit önerilerle bitirelim bu haftanın yazısını. Devletin resmi kanalı TRT Şeş'in Kürtçe yayın yapması toplumda olumlu bir hava yaratmaya yetmemiş. Halkları birbirinden uzaklaştırarak, kendi köşelerine hapsetmek beraber yaşamanın yolunu açmıyor. Kürtlere özel kanal verip onu Türklerin görüş açısından uzak tutarak hiçbir şeyi başarmış olmuyorsunuz. Egemenler hep azınlıklardan kurallarına uymalarını bekliyor. Türkçe Olimpiyatlar düzenleyip yabancılar bizim dilimizi konuşunca seviyoruz ama Türkler Kürtçe Olimpiyatları'na katılsa desem kıyamet kopar. Daha ilkokul sıralarında İngilizce şarkılar söylemeyi öğrenen çocuklarımızı gördükçe havalara uçan bizler, aynı çocuklara okullarda bir tane de olsa Kürtçe şarkı öğretilmek istense acaba ne yapardık? Çözüm önerisi mi istiyorsunuz, alın size çözüm önerisi.

*Bu metin Birgün'de yayımlanandan biraz daha uzun bir metin, kısalt kısalt nereye kadar?

22 Temmuz 2011

Dekap'tan İstanbul'da basın açıklaması

Derelerin Kardeşliği Platformu (Dekap), Yürütme Kurulu üyesi Taylan Kaya’nın tutuklanmasını protesto etmek için bugün (22 Temmuz 2011) İstanbul Galatasaray Meydanı'nda bir basın açıklaması yapacak.

Dekap tarafından yapılan açıklamada, Başbakan Erdoğan’ın 31 Mayıs’ta Hopa’da gerçekleştirdiği AKP seçim mitingi öncesi ve sonrasında çıkan olaylar nedeniyle yaşanan gözaltı ve tutuklamaların hâlâ devam ettiğine dikkat çekildi. İlçenin baskı altında tutulduğunu söyleyen platform yetkilileri, protestolar sırasında hayatını kaybeden emekli öğretmen Metin Lokumcu’ya, Hopa halkının su hakkı mücadelesine sahip çıkanlara yönelik saldırıların “intikam” alırcasına sürdürüldüğü öne sürüldü.

Açıklmada, "Şu ana kadar bir ölüm, onlarca gözaltı, ev baskınları ve 34 tutukluyla devam eden sürecin son noktası, Hopa’da Derelerin Kardeşliği Platformu Yürütme Kurulu üyesi ve Halkevleri Doğu Karadeniz Bölge Temsilcisi Taylan Kaya, Dekap Yürütme Kurulu ve Hopa Halkevi üyesi Kamil Ustabaş ile platformumuzun gönüllü üyesi Bülent Ustabaş’ın 20 Temmuz günü gözaltına alınması olmuştur" sözlerine yer verildi.

Bu gözaltıların bölge halkının Artvin’in Arhavi ilçesi ile Hopa-Kemalpaşa beldesinde (Metin Lokumcu’nun köyünde) yapılması planlanan HES projeleri için düzenlenecek olan ÇED toplantılarını protesto etmeye hazırlandığı sırada gerçekleştiğine dikkat çeken Dekap, bunu, tüm su, yaşam ve doğa mücadelelerine dönük bir saldırı olarak niteliyor.

21 Temmuz 2011

İsveçli nükleer karşıtından "Katibim" şarkısı

İsveçli nükleer karşıtından "Katibim" şarkısı. Dayanışma buna denir! 
Sweedish anti-nuclear activist sings the song of Katibim in Turkish. That's called solidarity.

Yer: Malmö
Yıl: 2008 - Avrupa Sosyal Forumu

18 Temmuz 2011

Sarıkız nükleere karşı

Özgür Gürbüz-BirGün / 17 Temmuz 2011

Bu ülkede her hafta nükleer enerjiyi savunmak adına olmadık şeyler ağza alınıyor. 'Gaf' desen değil, 'laf' desen hiç değil. En sonuncusunun altında Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan'ın imzası var. Çağlayan nükleer enerjiye karşı çıkanlara şöyle seslenmiş, “...Peki kardeşim başımın üstünde yerin var. Koy bakalım yerine, ne koyacaksın? Tezekten mi enerji üreteceğiz? Varsa böyle bir teknoloji getir. Ama yok.”

Gerçekten yok mu böyle bir teknoloji? Yanıtı siz de tahmin ettiniz; tabi ki var. Yıllardır Türkiye'de binlerce aile, 'tezek' dediğimiz büyükbaş hayvan dışkılarıyla evini, ocağını ısıtıyor. Doğalgazda dışa bağımlılıktan her fırsatta yakınan Adalet ve Kalkınma Partisi'nin çabaları henüz her köye doğalgaz borusu döşemeye yetmedi. Bu çelişki ayrı bir yazı konusu ama başka bir zaman değinelim. Döşense ne yazar? O faturaları ödeyecek para kimde? Doğalgaz pahalı. Evinizi nükleer santrallerde üretilen elektrikle ısıtmak da ekonomik değil. Enerji çevrimindeki verim kaybı, çevreye verilen zarar ve ekonomik maliyet gibi üç kıstas ele alındığında, elektrik enerjisi kullanarak evinizi ısıtmanın listenin en sonunda yer alacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bizde son yıllarda çok moda olan elektrikli ısıtıcı kullanıcılarına da bu vesileyle küçük bir uyarı yapmış olalım. Uzun lafın kısası, tezekle ev ısıtmak, hoşunuza gitsin ya da gitmesin, doğalgaz veya elektrikle ısınmaktan çok daha ucuz. Kişi başına düşen gelir köylerde hatırı sayılır bir miktarda artmadıkça tezek köylülerin tercihi olmaya devam eder; etmelidir de. Önemli olan daha akılcı ve verimli yöntemlerle tezekten yararlanmak. Dilerseniz bundan sonrasını, tezeğin enerji üretimindeki önemini bize üreticisi eski dostumuz ‘Sarıkız’ anlatsın.

Bakan Çağlayan, Sarıkız ve arkadaşlarının dışkılarından enerji elde etmenin teknolojik yolu var mı diye sormuş. Yanıtımız evet. İşlem, Sarıkız ve arkadaşlarının yeşil sahalara çıkmasıyla başlıyor. Sarıkız sahadaki otları yiyor, yedikçe dışkı ya da tezek üretiyor. Hayvan dışkılarından, çeşitli bitkilerden, ağaçlardan, organik atıklardan, büyük ve küçükbaş hayvanlar ile tavuk dışkılarından elde ettiğimiz enerjiye biyokütle enerjisi diyoruz. Odun ve bazı bitkiler aynı kömür gibi yakılarak enerji elde ediliyor. Hayvan dışkıları ve organik çöpler biyogaz tesislerinde gazlaştırılarak yakılabiliyor ve elektrik bile üretilebiliyor. Nükleer santraller sadece elektrik üretebilirken, biyogaz tesislerinden elektriğin yanında ısı elde edilmesi de mümkün. Asıl önemlisi bu tesisler daha küçük ölçekte olduklarından yerel enerji ihtiyacını karşılamada daha etkinler. Hayvan çiftliklerinin yanına kurulan bir biyogaz tesisi, hem çiftliğin elektrik ve ısınma ihtiyaçlarını karşılıyor, hem de fazla elektriği satarak bu yatırımın kısa sürede kendisini amorti etmesini sağlıyor. Merak edenleri Osmaniye'nin Hemite köyündeki projeyi incelemeye davet ediyorum. Üretilen enerji o civarda kullanıldığı ve genelde bu gibi tesisler kent dışında yer aldığı için iletim kayıplarının da önüne geçiliyor. Yerli kaynak olduklarından enerji ithalatı azalıyor; yerel ve makro ekonomiye katkı sağlanıyor. Hayvan dışkılarından biyogaz elde edildikten sonra kalan atık da gübre olarak kullanılabiliyor. Nükleer santralden çıkan radyasyonlu atığı siz gübre olarak kullanabilir misiniz? Bu iğneleyici soruyla birlikte Sarıkız ve arkadaşları nükleer enerjiye ilk gollerini atıyor. Sarıkızspor 1- Atomspor 0.

Biyogaz üretiminde kullanılan kaynaklar organik oldukları için çevreye zararları oldukça sınırlı. Bu nedenle temiz enerji kapsamında değerlendiriliyor. Küresel ısınmaya en az neden olan enerji kaynaklarından biri biyokütle. Bitkiler büyürken fotosentez yapar, karbondiyoksit alıp oksijen verirler. Yakıldıklarında ise biriktirdikleri karbondiyoksiti atmosfere salarlar. Bu nedenle de küresel ısınma katkısı 'sıfır' kabul edilir. Biyokütleden hem elektrik hem de ısı elde edilirse bu değer ‘eksi’ bile olabilir. Bu da Sarıkız'ın dışkısının nükleere attığı ikinci gol olsun. Bakan üzgün, şike itirazları var ama sonuç değişmedi. Durum şimdi 2-0.

Taraftar oyundan memnun ama henüz tam anlamıyla tatmin olmadı. Bunlar iyi hoş da, Sarıkız ve arkadaşları koca koca nükleer santraller kadar elektrik üretebilir mi diye soruyorlar. Kocaeli Üniversitesi’nden Semra Öztürk, Mustafa Özcan ve Mehmet Yıldırım ilginç bir çalışmaya imza atmışlar. Yapılan hesaplamalar sonucunda Türkiye'de 42 milyar kilovatsaate (kWs) eşdeğer biyogaz potansiyeli olduğu sonucuna varmışlar. Türkiye’nin 2010 yılında 210 milyar kWs civarında elektrik tükettiği düşünülürse bu potansiyelin ‘dev’ bir potansiyel olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ancak bu idialı bir çalışma. Örneğin, 16 büyükşehirin kentsel atıksu arıtma çamurlarının yüzde 100’ünün biyogaz üretiminde kullanıldığı varsayılmış. Fikir vermesi açısından araştırmadan başka bir örnek verelim. Türkiye'nin işlenebilir tarım alanlarının sadece yüzde 1’inden 26 milyar kWs civarında elektrik üretilebiliyor. Bu rakam neredeyse Akkuyu’ya kurulması düşünülen 1200 megavatlık üç reaktörün üreteceği elektrik kadar. Kaleci çaresiz, Sarıkız bu sefer kafayla ağları havalandırıyor. Atomspor çok zor durumda, skor 3-0 oldu.

Bakan Çağlayan bilmiyor ama Türkiye halihazırda biyokütle kullanıyor. Sarıkız ve arkadaşları sağ olsun, Türkiye'de üretilen birincil enerjinin yüzde 15'i biyokütle ve atıklardan sağlanıyor (Kaynak: Eurostat). Az üreten ve çok tüketen bir ülke için bu rakamın önemini anlatmaya gerek yok. Türkiye 2009 yılında 30 milyon 349 bin ton eşdeğeri petrolü bulan (toe) birincil enerji üretiminin, 4 milyon 636 bin tonunu biyokütle ve atıklardan elde etmiş. Hesap bu kadar açık ve net. Koskoca Ekonomi Bakanı'na bunu kimsenin söylememiş olması bir ayıp. Sarıkız ve arkadaşlarının bu ülkedeki insanlar için yaptığı 'fedakarlığın' böylesine hor görülmesi ise bir başka ayıp. Avrupa Birliği'nin 2020 yılında enerjisinin yüzde 20'sini yenilenebilir enerji kaynaklarından karşılama hedefi olduğunu, biyokütlenin de bu hedefte çok önemli bir yer tuttuğunu da hatırlatalım. Bu son golle birlikte hakem doksan dakikayı bitirdi. Sarıkızspor Atomspor'u 4-0 gibi farklı bir sonuçla yenmeyi başardı.

11 Temmuz 2011

Bana hastalığını söyle, sana ne kadar zengin olduğunu söyleyeyim

Özgür Gürbüz - BirGün / 10 Temmuz 2011

Yüksek kolestrol, yüksek kan şekeri, şişmanlık, obezite, yüksek tansiyon ve nöropsikiyatrik bozukluklarla boğuşuyorsanız, büyük bir olasılıkla “modern dünya”nın hastalıklarından birine yakalandınız. Tahminen gökdelenlerin sayısının her gün ikiye katlandığı bir kenttesiniz, kalp ve damar hastalıkları, kanser gibi bir sorunlarla karşı karşıyasanız. Muhtemelen, dünyanın zengin ülkelerinden birinde yaşıyorsunuz. Bitmedi, dahası var...

Yaşadığınız ülke zenginleştikçe daha fazla et ve abur cubur yiyeceksiniz. Meyve ve sebze tüketiminiz azalacak, bunun sonucunda da yukarıda bir kısmını sıraladığım hastalıklardan birine yakalanma olasılığınızı artacak. Peşin peşin yazıyorum, sonra demedi demeyin. Tabutunuz da Sahra'nın aşağısındaki Afrika ülkelerindeki tabutlardan büyük olacak, çünkü bu dengesiz beslenme sonucunda şişmanlayacak, belki de hayata obez biri olarak veda edeceksiniz. Pazar pazar bu felaket tellallığı da nereden çıktı demeyin. Ben “modern dünya”nın falcısıyım.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) rakamlarına göre, 2008 yılında zengin ülkelerde yaşayanların yüzde 6'sı nöropsikiyatrik bozukluklar nedeniyle hayatını kaybetmiş. Fakir ülkelerde ise ana ölüm kalemleri arasında ruhsal sorunların adı sanı geçmiyor. Bu ülkelerde ölümlerin dörtte biri parazit ve enfeksiyon kaynaklı. Zengin ülkelerde ise ölümlerin yüzde 64'üne kalp ve damar hastalıkları ile kanser neden oluyor. Zenginler, bulup da yemedikleri sağlıklı gıdalar yerine koydukları abur cuburlar yüzünden, fakirler ise zenginlerin ellerinin tersiyle ittikleri sebze ve meyveleri bulamadıkları için ölüyor.

Dünya nüfusunun yüzde 50'sinden fazlası artık kentlerde yaşıyor. 2050 yılında bu oran yüzde 70'e çıkacak. Anlayacağınız yanyana değil, üst üste oturacağız. Kırsaldan kente göç etmek hayat koşullarını değiştirecek; iyileştirecek mi orası belli değil. İstatistikler, yüksek ekonomik gelire sahip ülkelerde ortalama ömrün uzadığını gösterse de, zenginleşme sağlık sorunlarının bittiği anlamına gelmiyor. Bu defa sizi kirli sudan aldığınız bir parazit değil, obezite öldürebilecek, çocuk ölümleri değil şizofreni sorun olacak. Kanserin adını duymayanlar, türlerini ezbere bilir hale gelecek. Kısacası, cebe para girdikçe hayat tarzı değişiyor, hastalıklar farklılaşıyor. Örneğin, kentleşme arttıkça trafik gibi nedenlerle solunum yolu hastalıkları ortaya çıkıyor. Kısacası, fakir bir ülkede yaşıyorsanız hayatınızı ruh sağlığıyla veya kanserle ilgili bir hastalıktan çok, basit bir parazit ya da sakatlık tehdit ediyor.

Dünyada her ülke aynı modeli kopyaladığı için sonları da birbirine benziyor. Bugün fakir ülkeler grubunda yer alanlar 2030 yılına gelince zenginler gibi ölmeye başlıyorlar. Bu ülkelerde 2008'de kanser ölümleri ana ölüm nedenlerinden biri değilken, 2030'da ölümlerin yüzde 13'ünden kanser sorumlu hale gelecek. Bunlar, modern hayatın durmadan yüceltildiği şu dünyada aslında vaat edilenin bir cennet olmadığını anlamak açısından faydalı. Daha çok kazandığımız, daha uzun yaşadığımız ve dolayısıyla daha çok çalıştığımız doğru. DSÖ, kalkınma ve ekonomik büyümeyle orantılı bir şekilde artan hastalık risklerini kıyaslıyor ve şu sonuçları buluyor. Ekonomik büyüme ve kalkınmayla birlikte iş güvenliği yükseliyor, ağır iş yükü azalıyor ancak onların yerine aynı sağlıkta olduğu gibi başka dertler ortaya çıkıyor. Zenginleşen, kente yerleşen insan, çalışma hayatında daha fazla kimyasal ürüne, trafik kaynaklı kirliliğe ve strese maruz kalıyor. Sonucunda alkole, sigaraya, uyuşturucuya yöneliyor, ayrıca hareketsizleşiyor.

Bize sunulan modern hayat, birçok kişinin 40 yaşında bir parazitten ölmesine izin vermiyor belki ama 65'inde kanserin kucağına atıyor. Bunun yine de bir ilerleme olduğunu söyleyenler olabilir ve sanırım birçoğumuz da itiraz etmez. Ancak madalyonun diğer yüzüne de bakmak lazım. Bu duruma gelene kadar dünyanın birincil üretim potansiyelinin dörtte biri kullanıldı. Balık stoklarının yüzde 80'i bitti. 2050'de belki de hiç kalmayacak. Ormanların yıkımı son yıllarda yavaşladı ama yılda 50 bin kilometrekare gibi bir hızla ormansızlaşma devam ediyor. Modern hayatın herkesi kente davet ettiği dünyamızda, tahmin edilen yüzde 27'lik nüfus artışı ve yüzde 83'lik gelir artışının gerçekleşmesi halinde iki kat fazla tarımsal ürüne ihtiyaç duyulacak. Bu da tarım alanlarının yüzde 10 arttırılmasını gerektirecek. İnsanlar bu defa kırsala göçe zorlanırsa hiç şaşırmayın. Pinpon topu gibiyiz maşallah.

Son araştırmalar daha uzun yaşayacağımıza da işaret ediyor. Hayatını “uzun ömürü” araştırmaya adayan bilim adamı Aubrey de Grey, şu anda aramızda yaşayan bazı kişilerin 150 yaşı görebileceğini iddia ediyor. Şu andaki rekor, 122 yılla bir Japona ait. Bu kadar uzun yaşadığımızda hangi hastalıklarla karşılaşacağımız, yeni sorunlarımızın ne olacağı ise soru işareti.

Dünyanın sınırlı kaynaklarını yiyip bitirmemize rağmen bir arpa boyu yol gittik. Buna rağmen dünya nüfusunun yüzde 40'ının gideceği bir tuvaleti bile yok. Suçlu dünya değil tabi. Kaynakları kâr için, savaş için haracayan insan. İyi haber mi, kötü haber mi bilemedim ama söyleyivereyim. Bu kör talihi değiştirmek için umudumuz da yine insanda.

09 Temmuz 2011

Çevre mühendislerine "neden açıklama yapıyorsun" davası

Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO), Kütahya’daki siyanür barajındaki setlerden birinin çökmesi üzerine konuyla ilgili birçok açıklama yapmış, siyanür sızıntısına ve bölgede yaşayanların sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerine dikkat çekmişti. ÇMO'nun yaptığı açıklamalar nedeniyle işletmeci firma Eti Gümüş AŞ ise çareyi ÇMO’ya dava açmakta buldu. Eti Gümüş, basın açıklamalarının dava sonuna kadar durdurulmasını ve 30 bin TL değerinde tazminat ödenmesini istiyor. Bunun üzerine TMMOB’ye bağlı 19 meslek odası, ÇMO'ya destek vermek amacıyla 8 Temmuz 2011 tarihinde ortak bir açıklama yaptı.

Bilindiği gibi, Eti Gümüş AŞ'ye ait Kütahya‘daki gümüş işleme tesisinin atık havuzunun setlerinden bir bölümü 7 Mayıs 2011 tarihinde yıkılmıştı. Ortak açıklamada, atık barajının çökmesi nedeniyle meydana gelen siyanür sızıntısı üzerine ÇMO'nun mesleki kamusal-toplumsal sorumlulukları gereği bilimsel-teknik çerçevede kamuoyunu bilgilendirme amaçlı açıklamalar yaptığına ve bu açıklamaları hazmedemeyen Yıldızlar Holding'e bağlı ETİ Gümüş AŞ'nin, ÇMO aleyhine dava açtığı belirtildi.
Basın açıklamasında şu cümlerere yer verildi:

Açılan dava daha fazla rant ve azami kâr güdüsüyle, başta Çevre Mühendisleri Odamız olmak üzere, kamu yararını ve halk sağlığını zedeleyen faaliyetler ile ilgili olarak meslek kuruluşları ve demokratik kitle örgütlerince yapılan basın açıklamalarını engellemeye yöneliktir. Bu dava, mesleki kamusal-toplumsal sorumluluklarını yerine getiren Çevre Mühendisleri Odamız ve diğer Odalarımıza ve de üst birliğimiz olan Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği‘ne (TMMOB) açılan ne ilk davadır ne de sonuncusu olacaktır. Böyle onlarca, yüzlerce dava bulunmakta ancak bizlerin bilimsel mesleki gerçekler ışığında faaliyet yürüttüğümüz eylem ve etkinliklerimiz mahkeme kararlarıyla da teyit edilmektedir.

Bilinmelidir ki TMMOB ve bağlı Odaları için mesleki bilimsel doğrular ile kamu ve halk sağlığı esastır. Sanayi, çalışma yaşamı, işçi sağlığı ve iş güvenliği, yapı denetimi, imar, tarım, gıda, madencilik, orman, su kaynakları, enerji, çevre, kentleşme v.b. alanlar ile ilgili faaliyet ve açıklamalarımızdaki temel yaklaşım budur.

Yine bilinmelidir ki, Odalarımızın ve TMMOB‘nin ülke, kamu ve toplum zararına yol açan uygulamalara yönelik kamuoyunu bilgilendirme sorumlulukları engellenemeyecek, durdurulamayacaktır”.

Elektrik Mühendisleri Odası, Fizik Mühendisleri Odası, Gemi Makinaları İşletme Mühendisleri Odası, Gıda Mühendisleri Odası, Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası, İçmimarlar Odası, İnşaat Mühendisleri Odası, Jeofizik Mühendisleri Odası, Jeoloji Mühendisleri Odası, Kimya Mühendisleri Odası, Maden Mühendisleri Odası, Makina Mühendisleri Odası, Meteoroloji Mühendisleri Odası
Mimarlar Odası, Petrol Mühendisleri Odası, Peyzaj Mimarları Odası, Şehir Plancıları Odası, Tekstil Mühendisleri Odası ve Ziraat Mühendisleri Odası bu açıklamanın altına imzalarını attılar.

03 Temmuz 2011

Nükleer santrali denizanaları bastı!

Özgür Gürbüz-BirGün / 3 Temmuz 2011

İskoçya’da bulunan Torness nükleer santralindeki iki reaktör 29 Haziran günü kapatıldı. Nedeni ne teknik bir sorun, ne de işçilerin greviydi. İki reaktörün ihtiyacı olduğu soğutma suyunu çeken filtreler yüzlerce ‘denizanası’nın istilasına uğradı. Bilindiği gibi nükleer reaktörler, reaksiyonu kontrol altında tutmak için yakındaki bir su kaynağından ciddi miktarda soğutma suyu çekmek zorunda. Suyun alındığı kaynakta yaşayan canlıların boruları tıkamasını önlemek için de doğal olarak filtreler kullanılıyor. (Nükleer reaktörün kontrol odasından bir yunus çıkmasını kim ister?) Torness nükleer santralinin işte bu filtreleri denizanalarıyla dolduğu için santralın soğutulmasında problemler yaşanmış ve reaktörler tehlike büyümeden kapatılmış. Görevliler denizanalarını bölgeden uzaklaştırmaya çalışıyor. Biliminsanları, iklim değişikliği ve balık stoklarındaki azalma nedeniyle artan denizanası nüfusuna dikkat çekiyor. İskoçya’daki istilanın da deniz seviyesindeki bir derecelik artıştan kaynaklandığı belirtiliyor.

Fransız EDF firmasına ait bu iki reaktörün 5 ve 6 Temmuz tarihlerinde yeniden çalıştırılması planlanıyor. Bir haftaya varan gecikmenin denizanaları yüzünden mi, yoksa santralin kapatılmasını fırsat bilerek yapılan bakım çalışmaları nedeniyle mi olduğu henüz açıklanmadı. Daha önce Japonya ve Amerika Birleşik Devletleri’nde benzer bir soruna yosunlar neden olmuştu. Santraller elektrik üretimine ara vermek zorunda kalmıştı.

Nükleer santraller son günlerde doğa olaylarına karşı bir sınav veriyor. ABD’deki Fort Calhoun ve Cooper nükleer santralleri Missouri nehrinin taşması nedeniyle günlerdir sel sularıyla boğuşuyor. Tamamen suyla çevrilen Fort Callhoun nükleer santralinde geçen Pazar günü sular bariyerleri aşmış, koruyucu yapıların ve elektrik trafolarının 60 cm su altında kalmasına neden olmuştu. Santralın yakıt yüklemesi nedeniyle nisan ayından bu yana devrede olmaması belki de bir başka faciayı önledi. Alınan önlemlere rağmen, suyun kurulan barajı aşıp içeri sızması ise nükleer santrallerde her şeyin hâlâ pamuk ipliğine bağlı olduğunu gösteriyor. ABD’de nükleer araştırmaların yapıldığı en önemli merkezlerden Los Alamos Ulusal Laboratuvarı ise yangın tehlikesi altındaydı. Tonlarca plütonyuma ev sahipliği yapan bu dev tesis (36 kilometrekarelik bir alana kurulu), alevlerin kapıya dayanması nedeniyle geçici bir süre için kapatıldı. 

ABD’de ‘su bolluğundan’ çalışamayan nükleer reaktörler Fransa’da ise ‘su kıtlığından’ mustarip. 59 nükleer reaktöre sahip Fransa, elektriğinin yüzde 78’ini nükleerden sağlıyor ve Avrupa’daki birçok ülkeye elektrik satıyor. Son 35, hatta son 50 yılın en kötü kuraklığıyla karşı karşıya kalan Fransa’nın nükleer santrallerinin üretime devam edip etmeyeceği ise şüpheli. Çünkü bu 59 reaktörün 44’ü soğutma suyunu nehirlerden karşılıyor. Nehirlerin debisi düştükçe, üretim de düşüyor. Nükleer reaktörler, 2003 yılında binlerce insanın ölmesine neden olan sıcak dalgaları Fransa’yı vurduğunda da elektrik üretmekte zorlanmıştı. Yani, bu ilk kez olmuyor. Fransa hükümeti kuraklık koşulları ve elektrik üretimini kontrol etmek için bir komite kurdu. Komite yakında yağmur duasına çıkarsa şaşırmayın.

Japonya’daki Fukuşima nükleer santralinde radyoaktif suyu boşaltma çabaları ise hâlâ sürüyor. Salı günü (28 Haziran) 15 ton radyoaktif suyun toprağa sızdığı ortaya çıktı. Bu sızıntının kaynağı bulundu ve durduruldu ama dahası var. Tüm sızıntıların önlenmesinin temmuz ortasını bulacağı belirtiliyor. Reaktörün kalbindeki uranyum yakıtının suyu ısıtamadığı, ‘soğuk kapalı’ denen aşamaya gelinmesi içinse belirlenen en yakın tarih ocak. Sinop’a nükleer santral kurmaya heveslenen Tokyo Elektrik Şirketi’nin (Tepco) bir başka derdi de, santralde temizlenmeyi ve oradan taşınmayı bekleyen radyoaktif suyu ne yapacakları. Hâlihazırda 110 bin ton radyoaktif su (40 olimpik yüzme havuzunu dolduracak kadar) santralin içerisinde temizlenmeyi bekliyor. Bu sudan radyoaktif maddelerin arıtılması ve arıtılmış suyun okyanusa bırakılması planlanıyor. Şirket, iş bitene kadar 235 bin ton suyun işlemden geçirileceğini hesaplıyor. Sadece bunun maliyeti 660 milyon doları bulacak. Nükleer için ‘sudan ucuz’ diye yazan meslektaşlarıma ithaf olunur.

Görüldüğü üzere, Fukuşima sonrası nükleer endüstrinin derdi bir değil. Çernobil kazası sonrası 25 yıl bekleyen, nükleerin artık güvenli ve ucuz olduğuna herkesi inandırmak için varını yoğunu ortaya koyan lobinin durumu feci. Ipsos adlı araştırma şirketinin 24 ülkede 18 bin 787 kişiyle yaptığı kamuoyu yoklaması, nükleer enerjiyi destekleyenlerin yüzde 38’e kadar gerilediğini gösteriyor. 16 puanlık bir düşüş söz konusu. Türkiye’de nükleere kesinlikle karşı çıkanların oranı yüzde 56, bir şekilde karşı olanların oranıysa yüzde 15. Toplayınca yüzde 71 yapıyor. Araştırmaya katılanların yüzde 95’i Fukuşima’daki kazadan sonra meydana gelen hasardan haberdar olduklarını söylüyor. Demek ki, bu 24 ülkede Fukuşima’nın sonuçlarını duymayan yüzde 5’lik bir kesim var. Büyük bir çoğunluğunun şu sıralar ‘Ankara’da olduğundan şüphe ediyorum. Bazıları hâlâ “tüpgaz” falan diyor…

Son söz: Deprem ve tsunami ile başlayan doğal felaketler nükleer santralleri hedef almaya devam ediyor. Çünkü doğa kendisine zarar vereni bilir.