Doğalgaz Faturasına Kökten Çözüm: "Tutumlu Binalar"

Doğalgaz ve elektrikte üst üste gelen zamlar herkesi kara kara düşündürüyor. Havaların soğumasıyla ayyuka çıkan doğalgaz ve elektrik faturası korkusunun çözümü ise Türkiye'nin uzun zamandır ihmal ettiği bina yalıtımından ve enerjiyi verimli kullanan binalardan geçiyor.
Türkiye'deki 18 milyon konutun yüzde 92'si yalıtımsız ve bunun Türkiye'ye zararı yılda yedi milyar dolar. Buna rağmen, ODTÜ'deki örnek uygulamalar, TOKİ'nin İstanbul Kayabaşı konutlarında yalıtımlı binalardan oluşan toplu konut projesi gelecek için umut veriyor.

Özgür Gürbüz - Yeni Aktüel
27 Kasım - 3 Aralık 2008

Ankara'daki Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu'na ait 50. Yıl Yetiştirme Yurdu'nun doğalgaz faturası 2006 yılında iki yıl öncesine göre tam 25 bin YTL azaldı. Küresel ısınmadan dolayı değil, başarılı bir yalıtım uygulamasından ötürü... Elektrik İşleri Etüd İdaresi (EİE) ve İZODER, 2004 yılında önce kolları sıvadılar, sonra da dikkatlice seçilmiş yalıtım malzemeleriyle 1973'te yapılmış bu eski binanın duvarlarını. 2006 yılında, yurdun ısınması için harcanan doğalgaz miktarı tam yüzde 63 azaldı. Yalıtım için harcanan 93 bin YTL, devletin cebine her yıl 25 bin lira bırakmaya başladı. Bu akıllı hareket, ilk başta büyük gibi görünen 93 bin liranın yaklaşık dört yıl içerisinde geri kazanılmasını sağladı. Önümüzdeki yıldan sonra 50. Yıl Yetiştirme Yurdu, bir anlamda devlete para kazandırmaya başlayacak...

120 YTL'lik fatura 60'a iniyor
50. Yıl Yurdu, ne yazık ki Türkiye'de kötü yalıtımla inşa edilmiş tek bina değil. Türkiye'de yaklaşık 18 milyon konutun olduğu söyleniyor ve bunların yüzde 92'si yalıtımsız. Isı, Su, Ses ve Yangın Yalıtımcıları Derneği (İZODER) Genel Koordinatörü Ertuğrul Şen, bunun Türkiye'ye getirdiği mali külfetin yılda yedi milyar dolar civarında olduğunu söylüyor. Son dönemde petrol fiyatlarındaki gerilemeye rağmen, 2008 sonunda enerji ithalatının ederinin 50 milyar doları aşacağını belirten Şen, “Bu rakamın da en az yüzde 50'sini israf ediyoruz. Vatandaşın aile giderleri içerisinde yer alan en önemli faturalarından biri enerji. Bugün, hiç ödemiyorum diyen birinin ödediği rakam ayda 120-130 YTL. 120-130 metrekarelik binalar için bu rakam çok daha yukarılara, 300'e kadar çıkıyor. 100 metrekarelik eve 120 YTL fatura geliyorsa, yalıtımlı bir evde bu 60'a iniyor” diyor.
Bu rakamın daha aşağılara inmesi de mümkün. Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) tarafından Kızılay'ın Ar-Ge merkezi için tasarlanan 370 metrekarelik bina, kendi enerjisini kendi sağlayacak şekilde inşa ediliyor. Projeyi yürüten Mimarlık Araştırma Tasarım ve Proje Uygulama Merkezi (MAPTUM), daha önce de ODTÜ içinde üç katlı bir tutumlu bina inşa etmiş. Güneşten azami faydalanan, 10 cm'ye varan taş yünü bazlı yalıtımıyla üniversiteye oldukça az doğalgaz faturası çıkaran bir bina...
İnşaatı süren ikinci bina ise kendi enerjisini üretmeyi de planlıyor. Binanın kendi enerjisini üretmesindeki anahtar kelime aslında tasarruf. Güneş enerjisinden mümkün olduğunca fazla faydalanmak işin olmazsa olmazı. Örneğin binaların girişlerinin olduğu bölümlerin güneye bakması çok önemli. ODTÜ'deki diğer binaların aksine, MAPTUM tarafında yapılan bu iki bina güneye bakıyor. MAPTUM Enerji ve Çevre Danışmanı Arif Künar, şakayla karışık, ODTÜ içinde bir özeleştiri yaptıklarını söylüyor. Binada kullanılan tuğlalardan camlara kadar herşey özenle seçiliyor. Binanın güneye bakan tüm cephesi kalın bir tuğlayla örülü. Önünde de camdan bir sera var. Dışarıdan bakanlar serayı görecek. Seranın camla kaplı yüzeyi ısıyı içinde depoluyor. Duvarın üzerindeki menfezlerden (hava kanaları) istendiğinde bu sıcak hava binayı ısıtmak için içeri alınıyor. Yazın ise seradaki diğer menfezlerin de yardımıyla sıcak havanın dışarı atılması yine bu sera yoluyla yapılacak.

Isıtma ve soğutma topraktan
Binadaki bir başka özellik ise ısı pompaları. Su ya da benzeri bir sıvının depolandığı toprağın altında meterelerce yol alan borular, kışın ısıtma, yazın soğutma amaçlı kullanılacak. Benzer sistemler bugün alışveriş merkezlerinde de kullanılıyor. Künar, toprağın üç metre altında sıcaklığın 10 derecede sabit olmasından faydalanarak bu suyu pompalarla kışın ısıtma, yazın soğutma amaçlı kullanacaklarını söylüyor. Çatıya monte edilecek şeffaf fotovoltaik paneller ise hem ışığı kesmeyecek hem de elektrik üretecek. Böylece ısı pompalarının kullandığı elektrik enerjisi de buradan karşılanacak. Aydınlatma amaçlı çalışmalar ise led ampullerle desteklenecek. Bilindiği gibi Edison'un bulduğu 100 vatlık ampulün yaptığı işi 20 vatlık verimli ampuller yapabiliyor. Led'lerde ise aynı işi 2-3 vatlık bir ampulle yapmak mümkün.

Türkiye'nin bu konuda ne kadar geride kaldığı Almanya ile kaşılaştırılınca ortaya çıkıyor. Almanya'daki evlerde metrekare başına 30-70 watt enerji harcanırken, Türkiye'de bu rakam 300-350 watt'ı buluyor. “Bu korkunç bir şey” diyen Arif Künar'a göre Türkiye'nin kurtuluşu, 2009 yılında çıkması beklenen Bina-Enerji Performans Yönetmeliği'ne bağlı. Yeni binalarda uygulanması zorunlu olacak yönetmelik için uyarıda bulunan Künar, “Eski binalarda ev alınıp satılırken enerji performans şartnamesi istenecek. Ev satın alırken ya da kiralanırken evin sertifikasını isteyebileceksiniz. Yalıtım durumu, metrekare başına tüketilen enerji burada yazılmış olacak. Elektrikli aletlerde olduğu gibi evler de “A” ve “B” sınıfı şeklinde sınıflandırılacak” diyerek hem inşaat sektörünü hem de vatandaşları konuya özen göstermeye çağırıyor.

TOKİ'de “tutumlu bina” yapacak
Her ne kadar ODTÜ'de yapılan binanın deneysel amaçlar taşıdığı söylense de burada elde edilen bilgilerin uygulama alanı bulma şansı da giderek artıyor. Bunun en iyi örneği ise Toplu Konut İdaresi Başkanlığı (TOKİ) tarafından İstanbul Kayabaşı'nda yapılacak binalarda atık suların yeniden kullanılmasından, dışarıdan mantolamaya ve fotovoltaik panellerden tasarruflu duş bataryalarına kadar birçok “lik” planlanıyor. Genelde lüks konutlarda rastlanmaya başlayan bu standartların toplu konutlarda uygulanması önemli bir adım olarak nitelendiriliyor. TOKİ'nin hesaplarına göre yatırım maliyetinde yüzde 5'lik bir artışla yüzde 50'ye varan oranlarda yakıt tasarruffu mümkün. Şimdi, elimizdeki soru şu: “100 bin liralık bir daire alıp ayda 100 YTL fatura ödemeyi mi, yoksa 105 bin YTL ödeyip ömür boyu faturalara 50 YTL ödemeyi mi tercih edersiniz?” Karar sizin!
***

“Yalıtım kredileri verilsin”
Ertuğrul Şen
İZODER Genel Koordinatörü

Vatandaşı bu konuda özendirmek gerek. Yalıtım malzemelerinden KDV kaldırılabilir, yalıtım kredileri verilebilir. Yalıtım yaptıranlar daha düşük enerji kullanacakları için kademeli enerji fiyatları kullanılabilir. Yani, az enerji harcayanların ödedikleri birim fiyatlar düşürülebilir, az kullanmak teşvik edilebilir. Batı'da kredi değil hibe bile veriliyor. Almanya'da enerji verimli bina yapmak ya da dönüştürmek için alacağınız 50 bin euroluk kredinin 8 bin 500'ünü hükümet hibe ediyor. Türkiye'de yapılabilecek ilk adım ısı yalıtımının desteklenmesi. Biz yalıtım sektörü olarak kampanyalar yapıyoruz, vatandaş bilinçleniyor ama bir noktaya geliyor tıkanıyor. Ortalama olarak metrekare başına 30-50 YTL arasında standartlara uygun bir yalıtım mümkün. 100 metrekare için dört bin YTL'lik bir yatırım gibi. Kredilendirirseniz, dört yıl boyunca yüksek faturanızı ödemiş gibi ödeyebilirsiniz ama ardından faturalar yarıya iniyor. Vatandaş bunun farkında ancak yapamıyor. Burada devletin devreye girmesi gerek. 2008 yılından sonra yeni yapılan binalarda uygulanması gereken standartlar var ancak denetim ayağında aksama var. Yeni binalarda hiç yapılmamış yalıtımlar ya da denetime denk gelmediği için eksik olan binalar bile çıkabiliyor. Türkiye genelinde yüzde 50 kaçak yapılaşma olduğu da unutulmamalı.
***
Tutumlu Binaların “Püf” Noktaları
* Binaların plan aşamasında güneş dikkate alınarak yapılması şart. Hem aydınlanma hem de ısıtma için binanın konumu kritik önem taşıyor.
* Kullanılan malzemelerin kalitesi çok önemli. Almanya'da 30 cm kalınlığa varan yalıtım örnekleri var. Türkiye'de genelde bu beş cm.
* Camlar eskisinden çok daha önemli. Sadece ısı kaybı için değil. Özel imal edilen camlarla ısıyı içeri almamak da mükün. Antalya'da yaygın kullanılan bu camlar ışığı içeri alıp ısının yüzde 80'ini kesebiliyor. Böylece klima kullanımının da büyük ölçüde önüne geçilebiliyor.
* Isı pompaları, su ısıtan ve elektrik üreten güneş panelleri, mini rüzgar türbinleri enerji tüketimini azaltan seçenekler ve her geçen gün daha ekonomik hale geliyorlar.
* Gün ışığını içeri taşıyan bacalar ve seralar gibi birçok yeni teknik ciddi tasarruf sağlıyor.
* Aydınlatmada kullanılan tasarruflu ampuller, ledler tutumlu evlerin olmazsa olmazı.

Toprak Ana Bize "Yavaş Yememizi" Söylüyor

İtalya'nın Torino kentinde, 153 ülkeden tam 6 bin 345 katılımcı “Toprak Ana” adı verilen toplantıda biraraya geldi. “Fast food”a (Hızlı yemek) karşı başlayan “Slow food”(Yavaş yemek) hareketi tarafından organize edilen toplantının katılımcıları, dondurulmuş yiyeceklere, genleri değiştirilmiş organizmalara ve tek tipleşen ülke mutfaklarına karşı unuttuğumuz yemek kültürünü, geleneksel yemekleri ve doğal tarım yöntemleriyle üretilmiş sağlıklı ürünleri savunuyor.

Özgür Gürbüz - Yeni Aktüel /20-26 Kasım 2008

Dünyanın karnını artık yapay krizler ve yapay gıdalar doyuruyor; krizin temelinde de insanların sınır tanımayan hırsı yatıyor. Bu, bizim yorumumuz değil. Hindistanlı fizik doktoru ve küreselleşme karşıtı hareketin önderlerinden Dr. Vandana Shiva'nın, “Terra Madre” (Toprak Ana) adlı dev toplantının açılışında yaptığı konuşmasından çıkardığımız ana fikir. 153 ülkeden 6 bin 345 katıldığı “Toprak Ana” toplantısı 2004'ten bu yana her iki yılda bir gerçekleşiyor. Toprak Ana buluşmaları, Shiva'nın fikirlerini paylaşan ve bu fikirlerin hayata geçmesi için uğraşan onlarca çiftçi ve politikacının dayanıştığı ve bir anlamda endüstriyel üretimde ısrar edenlere açıktan bir meydan okuma toplantısı aslında. İtalya'nın Torino kentindeki bu büyük toplantı aynı zamanda, Afrika'dan Avrupa'ya, Asya'dan Latin Amerika'ya kadar birçok kıtadan gelen geleneksel çiftçilerle, yıllardır sürdürdükleri mesleklerinden vazgeçip yüzünü toprağa dönen “yeni” çiftçilerin buluşmasına sahne oluyor. Tıpkı, bize izlenimlerini anlatan ve aslında bir inşaat mühendisi olan Cem Birder gibi.

“Doğru ürünü talep etmezsek, doğru ürünü üreten kalmayacak”
Açık Radyo'da yayınlanan Toprak Ana adlı programın da yapımcısı olan Cem Birder, İtalya'daki toplantıya Türkiye'de giden 18 katlımcıdan biri. Buğday Derneği'nin eski yöneticilerinden ve İstanbul'daki ekolojik pazarın da kurucularından. Dünyanın içinde bulunduğu gıda krizinin arkasında sanayileşmiş bir gıda üretimi mekanizması ve sadece kar merkezli bir sistem olduğunu belirten Birder, “Terra Madre”de gıda güvenliği üzerine yayımlanan manifestoya dikkat çekerek çözümün yerelleşmeden geçtiğine dikkat çekiyor. Bu yılki toplantının en çok tartışılan konusunun yaşanan kriz ve bu krizin fırsata çevrilip çevrilmeyeceği olduğunu belirten Birder, “İşin özünde gıdayı tüketen insanların bir yan üreticiye dönüşmesi ve tüketicilerin bilinçlenmesi yatıyor. Biz doğru ürünü talep etmezsek doğru ürünü üreten kimse kalmayacak. Bu anlamda semt pazarları ve yerel ekonomiler çok önemli. Toplantıda da dünyanın kurtulması için yerel ekonomilerin önemine değinildi. Aksi halde büyük kentlere göç kaçınılmaz” diyor.

Unutulmak üzere olan 300'ün üzerinde yiyecek sergilendi
İtalya'daki toplantıya katılanların profili de aslında konunun bu kesimler tarafından ne kadar önemli olduğunun bir kanıtı. Dünyadaki birçok çiftçi, dev üretici firmalarının seri ve ucuz üretimleri karşısında tutunamayarak, birkaç kuşaktır üretim yaptıkları topraklarını terk etmek zorunda kalıyor. Ya da, dev firmaların genleriyle oynayıp tek tipleştirdiği tohumları alarak üretime devam etmeye zorlanıyor. Bu sayede daha çok mahsul alıyorlar ancak bu defa da tohum üreticilerine bağımlılık başlıyor. Toprak Ana toplantısına katılanların arasında gelişmekte olan ülkelerden gelen üreticiler de var. Toplantının bir bölümü, kaybolmaya yüz tutmuş geleneksel ürünlerin sergilenmesi için ayrılmış. “Salone del Gusto” adlı bu bölümde katılımcılar arasında sayıları oldukça fazla olan aşçılar maharetlerini gösteriyor, dünyanın her bir köşesinden gelen yiyecekler tanıtılıyor. Türkiye'nin, Başbakanlık'tan gönderildiği etiketlerinden anlaşılan kaseler dolusu fındıkla temsil edilmesi bizim açımızdan konunun pek anlaşılmadığına işaret etse de, yiyeceklerine sahip çıkmak isteyenlerin lezzetli bir başkaldırısı da toplantı boyunca bu salonlarda yaşanmış. 300'ü aşkın unutulmak üzere olan yiyecek sergilenmiş. Birder, Türkiye'de geleneksel üretimin korunmasına yönelik bir mevzuat olmadığına dikkat çekiyor ve “Standartizasyon ve hijyen adı altında biz çok şeyi öldürdük” diyor.

Yavaş yemek hareketinin 100 bin üyesi var
Hayatımızdan çok şeyi alıp götüren bir başka faktörün de hız olduğu yönündeki rivayetler sanırım sizlerin de kulağına gelmiştir. Toprak Ana toplantılarının düzenleyicisi her geçen gün giderek büyüyen Yavaş Yemek (Slow Food) Derneği. 1986 yılında Carlo Petrini tarafından kurulan bu dernek, 1989 yılında uluslararası bir hal almış ve şu anda 100 binin üzerinde üyesi, İngiltere, Almanya, İtalya, Japonya ve ABD'de şubeleri var. Adına kanıp, Yavaş Yemek Derneği'nin sadece burgercilerle mücadele eden bir kuruluş olduğunu düşünmemek lazım. İlk eylemleri Mc. Donald's a karşı gerçekleştirilmiş olsa da, Cem Birder'e göre hızlı yemek görüntüsünün arkasındaki katmanları görmeden olayı tam kavramak mümkün değil. Birder, “hızlı yemek” kültürünün ardında gıda ve tarımın yaşamsal boyutlarını unutturmaya çalışan, kar merkezli bir sisteme dönüş olduğunu söylüyor. “Mesele bir Mc Donald's meselesi olmaktan çıkıyor, diğer güçlerle karşılaşıyorsunuz. Bunlar IMF, Dünya Ticaret Örgütü olabiliyor. Tüm bu örgütler, küçük çiftçiliğin yüzyıllardır sürdürmekte olduğu değerler üzerinde tehdit oluşturuyor” diye düşünen Birder, “Ticarileşen bir sistemin sosyal ve kültürtel erozyanlarını gözardı ederseniz, sofra ve yemek kültürünün, geleneksel bilgeliğinin yok olduğu bir dünya karşınıza çıkıyor” diyor. Yavaş yemek hareketi tarımın sanayileşmesiyle başlayan bu yokoluşu önlemeye çalışıyor. Büyük gıda devlerinin, gıdanın metalaşmasına, yatırım aracına dönmesine sebep olan stratejilerinin ve gıdanın biyo-enerji anlamında kullanımı ve üretiminin karşısında duruyor. Birder, perdenin arka tarafında olup bitenin bize yansımasını, “Elinde tabağıyla karşıdan karşıya geçen insanların yaşadığı bir dünyada yemek yemek; insanların aynı bir araç gibi, günlük enerji ihtiyacını karşılamaya dayalı renksiz bir bakış açısına dönüyor” sözleriyle özetliyor.

Nineler Üniversitesi kurulacak
Bu büyük toplantıdan çıkan ilginç fikirlerden biri de, “Nineler Üniversitesi” fikri. Eğer hayata geçerse bu üniversitede ninelerimiz öğretmen, bizler de öğrenci olacağız. Bu üniversitenin amacı onların bilgilerinden faydalanmak. “Ne yazık ki bugün modern dünyanın anladığı şey herşeyin yazılıp çizilip, tariflenmesi üzerinden geçiyor. Çiftçinin okur yazar olamama gibi bir hakkı olduğu göz ardı ediliyor” diyen Birder, çiftçilerin ve ninelerimizin o yazılı olmayan deneyim ve yöntemlerinin bugün yaşanan krizlerin çözümünde anahtar rolü oynayacağına inanıyor. Kriz denince akla hep para geldiği için belirtmekte fayda var. Cem Birder'in burada bahsettiği kriz, aslında süpermarkette ucuz domates almaya çıkmamızla başlıyor. Biz, ucuz dometes istedikçe süpermarket domatesi daha ucuza üreten üreticinin peşine düşüyor. Bu kovalamacanın sonunda da kaliteli bir ürün bulma şansınız kalmıyor çünkü kalieli ürün pahalıya mal oluyor. Onu üreten kimsenin ticari olarak hayata kalma şansı tükeniyor. Kriz en kritik noktada, sağlığımızla ilgili olarak ortaya çıkıyor. Ucuz etin yahnisi pek olur hesabı, Birder, Son 10-20 yılda, seri ve ucuz üretim sonucu tükettiğimiz ürünlerin sağlığımızı bozduğuna dikkat çekiyor ve “Daha fazla kanser vakaları var ve ciddi bir sağlık sektörü oluştu. Sağlık sektörünün bu kadar büyümesi, bu alandaki buluşlardan çok, insanlığın düştüğü duruma bağlanmalı. İnsanlık gıda harcamasını ne kadar düşürürse sağlık harcamaları o kadar artar” diyor.

“Biz yoksuluz çünkü biz dürüstüz”
Toprak Anne ve Yavaş Yemek derneklerinin başkanlığını yapan aynı zamanda yavaş yeme hareketinin de kurucusu Carlo Petrini'nin toplantının açılışında yaptığı konuşmayla bu yazıyı bitirmekte fayda var. Petrini, toplantıya katılan binlerce delegeye hitaben yaptığı konuşmada, bir zamanlar Siyu'ların liderliğini de yapmış olan Şef Kırmızı Bulut'un şu sözlerini anımsatmış: “Topraklar ile bitkiler onların ritim ve nefes alışverişlerini okuyabilecek birilerini bekliyor. Ben fakir ve çıplağım ama ben Siyu'ların başıyım. Biz yoksuluz çünkü biz dürüstüz. Biz, varlıklı olmaya, zenginleşmeye çalışmıyoruz. Sadece çocuklarımızı doğru yolda eğitmek istiyoruz. Ölümden sonra yanımıza para alamayacağız. Biz sadece barış ve sevgi istiyoruz”.

***
Eko-Gastranom Hareketi
Yavaş Yemek Hareketi, her şeyden önce insanların değişik tat ve tariflerden zevk almayı öğrenmesini ve aynı zamanda o yiyecekleri üreten insanların da farkına varılmasını amaçlıyor. Doğanın ritmini dikkate alan, türlerin çeşitliliğini savunan, yerel yemekleri, gelenekleri ve soyu tükenmekte olan bitki ve hayvanları korumayı öncelikli hedef olarak belirleyen bir hareket. Yeni bir tarımsal modeli destekleyen Yavaş Yemek Hareketi, yerel toplulukların bilgisini önemsiyor, tarımda ağır teknikler yerine yavaş ve fakir çiftçilerin bile uygulayabileceği yöntemleri tercih ediyor. Çoğu zaman eko-gastronomlar (ekolojist gastranomlar) hareketi olarak da anılıyor.

***
“İnsanların hırsı tarafından yönetiliyoruz”
Dr. Vandana Shiva
Yavaş Yemek Derneği Başkan Yardımcısı

Hırsa dayalı küresel ekonomi bizi yenilgiye götürüyor ve krizden krize sürüklüyor. Toprak Ana bize yeniden yüzümüzü dünyaya dönmemizi söylüyor. Dünyanın da bir annesi var. Bütün yapmamız gereken bir kere daha annelerin dünyayı nasıl doyurduğunu anımsamak. Aileler savaş ve kıtlık zamanlarında bile asla “almayı” düşünmediler. Her zaman nasıl verileceğini düşündüler. İşte, yapmamız gereken bu paylaşımcı, sahip çıkan anlayışı yeniden hatırlamak. Bunu yapabiliriz; çnkü biz geleceğiz!
Finans krizi, gıda krizi ve iklim değişikliğini de içine almak üzere ekolojik kriz, hep aynı kökten besleniyor. Hayal ürünü olan bir finansal sistem tarafından yönetiliyoruz. Doğanın vereceği ve insanın üreteceğinden 70 kat fazla miktarda olan türetilmiş, hayal ürünü para tarafından. Firmalar tarafından yönetiliyoruz. Fakat biz Monsanto'nun genleri değiştirilmiş tohumlarından elde edilen yiyeceklerden daha güzel yiyecekler üretebiliriz. Ve geçtiğimiz yıl içinde krize yol açan Cargill'in ticari yöntemlerinden daha adil yöntemlerle yapabiliriz. İnsanların hırsı tarafından yönetiliyoruz, Gandi'nin söylediği gibi, “Dünyanın kaynakları herkesin ihtiyaçlarını karşılamaya yeter, ama bir kişinin bile hırsını karşılayamaz”.

***
Internet üzerinden temiz alışveriş
İtalya'daki toplantı dünya basını tarafından olduğu gibi İtalyan basını tarafından da yakından takip edildi. Toplantıyla ilgili İtalyan gazetelerine yansıyan bir haber ise Cem Birder tarafından kurulan www.toprakana.com.tr adlı web sayfasıyla ilgiliydi. Organik pazarların Antalya, Bursa ve İstanbul'la kısıtlı olduğu ve bu ürünlere ulaşmanın oldukça zor olduğu Türkiye'de, Birder tarafından kurulan internet sitesi üzerinden Türkiye'nin dört bir yanındaki üreticilere bu sayfa üzerinden ulaşılabiliyor, ürünler hakkında bilgi alınabiliyor ve sipariş verilebiliyor. Kargoyla özel paketle evinize ulaştırılan bu ürünler, sermaye birikimi sınırlı olan üreticiler için Türkiye'nin dört bir yanına laşma şansı yaratıyor. Fikir, benzer sorunlar yaşayan İtalya'da da ilgi görmüş ve gazetelere kadar taşınmış. Semt pazarlarına doğal, kimyasallar bulaşmamış ürünler gelene kadar bu siteyle idare edebilirsiniz.

Elektrikli Isıtıcılar Isıtıyor mu, Yakıyor mu?

Elektrikli aletlerin yarattığı elektromanyetik alan hasta ediyor...

Kullanımı son yıllarda yaygınlaşan ve yıllık satışı 1,5 milyon adedi bulan elektrikli ısıtıcıların sağlığımıza etkileri konusunda ciddi soru işaretleri var. Uzmanlara göre, bu infrared ısıtıcılardan, bebek alarmlarına ve mikrodalga fırınlara kadar evimizi çevreleyen elektromanyetik alanlar, cinsel isteksizlikten baş ağrısına, uykusuzluktan kansere kadar birçok ciddi sorunun kaynağı.

Özgür Gürbüz - Yeni Aktüel / 6-12 Kasım 2008

Dizüstü bilgisayarınızı açtığınızda karşınıza kaç tane kablosuz internet ağı çıkıyor? Yatağınızın yanıbaşında ne var; cep telefonu, gece lambası ya da pille çalışan bir çalar saat? Isınmak için elektrikli ısıtıcılara mı güveniyorsunuz? Bilgisayar ekranınız size ne kadar uzak, ekranınızın arkasında kim oturuyor? Elektromanyetik dalgaların duvarların ötesine de geçtiğini biliyor musunuz? Tüm bu sorulara vereceğiniz yanıtlar hayatınızı çok yakından ilgilendiriyor. Elektrikle çalışan tüm aletler, kullanılmadıkları ancak prize takılı oldukları hallerde bile gözle görülmeyen bir elektromanyetik alan üretiyor. Bu alanın şiddeti ve ne kadar süreyle maruz kaldığınız ise ayrıca önemli.

Elektromanyetik alanların (EMA) insanlar üzerindeki etkileri çok çeşitli ve vücut yapılarına göre de değişiklik gösteriyor. En basit ve kısa süreli etkiler, baş ağrısı, göz yanması, halsizlik ve baş dönmeleri olarak belirtiliyor. Uzun sürede ortaya çıkan etkiler ise bağışıklık sistemini zayıflatmak, hücrelerarası aktiviteyi, hormon salgısını etkilemek, libido azalmasına yol açmak ve embriyonlarda anormal gelişmelere neden olmak olarak özetlenebilir. Bağışıklık sisteminin zayıflaması ve hücre yapılarının bozulmasının muhtemel bir sonucunun da kanser olduğunu belirtmekte fayda var. Türkiye’de standart ve denetim eksiğinin olması da başka bir problem. Baz istasyonları ve yerleşim yerlerinin üzerinden geçen yüksek gerilim hatları bunun en çarpıcı ve kamusal örnekleri...

Bu sayımızda kullanımı giderek yaygınlaşan elektrikli ısıtıcıları mercek altına aldık. Boğaziçi Üniversitesi Elektrik ve Elektronik Mühendisliği Bölümü’nden Prof. Dr. Selim Şeker infraredli ısıtıcıların insan sağlığı açısından ciddi tehlikeler içerebileceğini belirtiyor. Prof. Şeker, 50 hertz frekansında çalışan aletlerin yarattığı manyetik alan standartları konusunda Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) Ekim 2001’de uyarıda bulunduğunu da anımsatıyor ve “cep telefonlarının 1 watt’tan az güçleri, TV ve bilgisayarların 50 watt civarındaki güçleri için standartlar ve pek çok önlemler tavsiye edilirken böyle bir gücün yanımızda bulunmasını normal ve güvenli kabul edemiyorum” diyor. Konunun tarafları ile görüştük…

Türkiye'de yılda 1,5 milyon elektrikli ısıtıcı satılıyor
“İnfrared ile ısıtma”, kısaca, ısının ışık yoluyla taşınması olarak açıklanabilir. Güneşin dünyayı ısıtması da bu yolla olduğu için çoğu zaman “güneş gibi ısıtıyor” da deniyor. Tam da bu noktada bazı itirazlar geliyor. Güneş ışınlarının deride incelme ve kırışıklığa yol açma, katarakt ve cilt kanseri gibi ciddi sorunlara yol açtığı biliniyor.

Pazarın lider markası olan UFO Işıkla Isıtma Sistemleri Ltd. Şirketi tarafından tasarlanan infraredli ısıtıcı piyasası, yılda 1,5 milyon cihaza ulaşmış durumda ve bu rakamın 1 milyonu UFO'ya ait. Bu nedenle sorularımızı kendilerine yönelttik. UFO Yönetim Kurulu Başkan Vekili Abdullah Yeşil, piyasada çok sayıda “merdiven altı” tabir edilen firma olduğunu belirtiyor. Yeşil, infrared teknolojisini ısıtmada kullanarak yarattıkları yeni cihazlarını taklit eden 84 firma tespit ettiklerini bunun 17'sine de dava açtıklarını belirtiyor. Birçoğuna ise dava bile açamadıklarını çünkü firmaların ticari sicil kayıtlarının bile olmadığından yakınıyor. Yeşil, “Kullandığımız özel direnç teliyle 2,4 mikro/metre dalga boyunda infrared dalgalar oluşturuyoruz. 2,4 mikro/metre güneşin ısısını dünyaya getiren, ısıyı en iyi taşıyan dalga boyu aralığıdır. O yüzden de güneş gibi ısıtıyor diyoruz. Zararsızdır diye bir şey söz konusu değil, her şey zararlıdır” diyor ve “Dünyada yaşayan her insan risk altındadır. Öğle vakti gelen güneş ışınları bizim cihazlardan 10 kat daha zararlıdır. Biz, uzun dalgayı (infrared) çıkarıyoruz. Güneşin ışınlarında ise daha kısa dalgalar da (ultraviyole) geliyor” açıklamasını yapıyor. Yıldız Teknik Üniversitesi (YTÜ) tarafından hazırlanan sağlık raporunda da cihazlarının insan sağlığına zarar vermediğinin kanıtlandığını söylüyor. Erken doğan bebeklerin kuvözlerinde de benzer ısıtıcıların kullanılmasını örnek veren Yeşil, yurtdışında onlarca ülkeye ihracat yaptıklarının ve gerekli tüm standart belgelerine sahip olduklarının altını çiziyor ve 50 hertz frekansında çalışan cihazlarının kesinlikle bir sağlık sorunu yaratmadığını öne sürüyor.

Sağlık raporu hatalı mı?
Ancak, bu konuda ikna olmayanlar da var. İnfrared ile çalışan bu cihazların insan sağlığı açısından ciddi tehlikeler içerebileceğini belirten Boğaziçi Üniversitesi Elektrik ve Elektronik Mühendisliği Bölümü’nden Prof. Dr. Selim Şeker öncelikle UFO’nun YTÜ tarafından hazırlanan raporuna itiraz ediyor. Cihazın elektromanyetik spektrum’un “infrared” bölgesinde çalıştığını belirten Şeker, bu bölgenin iyonize eden radyasyon bölgesi olduğunu (300-1000000 GHz), ölçümde kullanılan cihazın ölçme aralığının ise 5Hz-3GHz arasında kaldığını bu nedenle ölçümdeki aletin infrared bölgesinde kullanılamayacağını söylüyor. UFO’nun 50 hertz’de çalıştığı bilgisine de şöyle itiraz ediyor: “UFO 50 hertz’de çalışıyor ama verdiği ısı infrared frekanslarında. Standartlar kısa vadede ısısal etkileri nazara alır, uzun vadede neler olabilir onunla ilgili bir şey söylemez. Hastanelerde kaç dakika kullanılıyor bilmiyorum ama bu bir bilimsel kanıt değildir. Kanser yapan sigarayı doktorun içmesi kanser yapmadığının delili olur mu?” Prof. Şeker, 50 hertz frekansında çalışan aletlerin yarattığı manyetik alan standartları konusunda Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) Ekim 2001’de uyarıda bulunduğunu da anımsatıyor.

Bu tartışmanın ciddi ve bağımsız bir kuruluş tarafından incelenip sonuçlarının kamuoyuyla paylaşılması gerektiği ortada. Aslında bu konuda bir girişim de var. Çevre Komisyonu Başkanı Haluk Özdalga, tekliften henüz haberdar olmadığını belirtse de, TBMM’nin CHP’li üyeleri, Çevre Komisyonu’na “İyonlaştırmayan Radyasyondan Korunma Kurulu” kurulması için teklif vermiş durumda. Gelişmeleri yakından takip ediyoruz.

***
Ev ve işyerlerinde elektromanyetik alan üreten cihazlar
Bebek alarmı
Bilgisayar oyun setleri
Elektrikli tıraş makinesi
Elektrikli saat
Radyolar
Elektrikli fırın ve ısıtıcılar
Elektrikli battaniyeler
Soketler
Elektrikli süpürge
Aydınlatma lambaları
Çamaşır makinesi
Bilgisayarlar
Fotokopi makineleri
Saç kurutma makinesi
Mikrodalga fırın
Televizyonlar
Dizüstü bilgisayarlar
Hi-Fi müzik setleri
Elektrikli dikiş makineleri

***
Elektrikli aletler, etkileri, korunma yöntemleri

Bilgisayar monitörü
Bilgisayar ve televizyonlar çevrelerine ultraviyole, mikrodalga, x ışınları, radyo dalgaları, kızılötesi ve düşük frekanslı elektrik ve manyetik alan kirliliği yaparlar. Bilgisayar yakınında çalışan kimselerde gözde ağrı, hassas cilde sahip olanlarda yüz ve kol derilerinde isilik oluşması, mide bulanması, baş ağrısı ve yorulma gibi şikâyetler oluşmaktadır. Göz problemlerini önlemek için bilgisayar masasının pozisyonunda değişiklik yapın. Ekran filtreleri kullanın ve yansımayı önleyecek koyu renk giysi giyin. Bilgisayar ekranlarının CE etiketi taşıyıp taşımadığını kontrol edin. Bilgisayarınızı hem kendinize hem de yakınınızdakilere en az 1 metre uzak kalacak şekilde yerleştirin. Yaratılan manyetik alanın duvardan da geçebildiği unutulmamalı.

Bebek alarmları
Beşikten en az 1 metre uzakta durmalılar. Bu üniteler radyo frekanslı enerji yayar.

Alarmlı saat ve radyolar
Elektrikle çalışan alarmlı saat ve radyolarla beyne gereksiz radyasyon yollamamak için yataktan en az 1,5 metre uzakta durmaları gerekir. Pilli olanlar, sanılanın aksine, daha fazla manyetik alan üretir.

Dizüstü bilgisayar
Genelde düşük seviyede manyetik alan üretir ancak adaptör bağlantısı yapıldığında metre başına 100 voltu bulan yüksek şiddette elektriksel alan üretir. Dizüstünü oturduğunuz yerin uzağında şarj etmeniz öneriliyor.

Bilgisayar Oyun Setleri
Bu tür oyun setleri transformatör içermesi nedeniyle yüksek şiddette denebilecek elektrik alanı yayar. Kullanılmadığı zaman fişten çekilmesi, çocukların oynarken belirli bir mesafede tutulması önerilir.

Elektrikli Fırınlar
Çalışma sırasında mikrotesla seviyesinde hayli yüksek manyetik alan üretirler. Pişirme süresi boyunca yaklaşılmamalıdır.

Elektrikli Battaniyeler
Battaniyelerin altında ve üstünde yüksek seviyede elektromanyetik alan oluşur. Yatağa girmeden mutlaka prizden çıkarılması gerekir. Bazı uzmanlar hiç kullanılmamasını tavsiye etmektedir.

AB Kyoto’ya Odaklandı, Sıra Türkiye’de

Avrupa Birliği’nin küresel ısınmayı önlemek için Kyoto Protokolü kapsamında aldığı tedbirlerin sonuçları kendini göstermeye başladı. AB-15 ülkeleri, 1990 yılına göre küresel ısınmaya yol açan seragazlarını yüzde 2,7 oranında azalttı. Tahminler, Birlik ülkelerinin Kyoto hedeflerini yakalayacağı yönünde. Türkiye ise Meclis tatili nedeniyle ertelediği Kyoto’ya imzayı, önümüzdeki günlerde Meclis Genel Kurulu’nda alınacak “evet” kararıyla atmaya hazırlanıyor. Kyoto’ya imza 2009’dan önce

Özgür Gürbüz - Yeni Aktüel / 30 Ekim - 5 Kasım 2008

-Karbondioksit var mı?
-Var, ne kadar lazım?
-İki milyon ton kadar, ama temizinden olsun...

Böyle bir diyalogu absürd bulmuş olabilirsiniz ama bulmasanız iyi olur. Çünkü benzer bir diyalog geçen günlerde Belçika ve Macaristan Çevre Bakanları arasında gerçekleşti. Belçika, Macaristan’ın Kyoto Protokolü çerçevesinde atmosfere salmaya hak kazandığı 2 milyon ton seragazını, satın aldı. Alışverişin ederi açıklanmadı. Bugün, “karbon borsası” olarak da adlandırılan “emisyon ticareti” kapsamında, 1 ton karbondioksit eşdeğeri seragazının fiyatı 20 Euro civarında. Basit bir hesapla, yukarıda söz konusu ettiğimiz kirli hava alışverişinin, aşağı yukarı 40 milyon Euro’yu bulduğunu belirtmekte yarar var.

Bilindiği gibi Kyoto Protokolü’yle, iklim değişikliğine, ya da halk arasında bilinen adıyla, küresel ısınmaya yol açan seragazlarının atmosfere salımı azaltılmaya çalışılıyor. Protokole taraf olan ülkelere, başta karbondioksit olmak üzere belli başlı seragazlarını atmosfere salma konusunda sınırlama getiriliyor. Ülkeler de belirlenen bu hedeflerde kalmak için ülke içindeki işletmelerin atmosfere salabileceği seragazı miktarlarını belirliyor. Bundan sonrası firmalara kalıyor, ya teknolojilerini değiştirerek (örneğin kömür yerine rüzgârdan elektrik üreterek) ya da tasarrufa giderek belirlenen sınırlar içerisinde kalmaya çalışıyorlar. Verilen eşik değerin altında kalırlarsa ne âlâ! “Arttırdıkları” miktarı borsada beliren fiyat üzerinden, sınırların üzerinde kalan diğer firmalara satarak para kazanma şansları var. Böylece yaptıkları yatırımı da finanse etmiş oluyorlar. Verilen sınırların üstünde kalan işletmelerse, daha yüksek olan cezaları ödememek için borsada “temiz karbon hissesi” olarak tabir edebileceğimiz hisseleri satın almak zorunda kalıyor. Protokol, Belçika-Macaristan arasında olduğu gibi ülkeler arası ticarete de izin veriyor.

AB seragazlarını yüzde 3 azalttı
Karışık gibi görünen “karbon borsasının” karışık olmayan tek sonucu, AB ülkelerinin Kyoto hedeflerini yakalamaları için kritik öneme sahip olması. Kyoto Protokolü’ne topyekûn taraf olan ve seragazı salımlarını, 2012 yılına kadar 1990 değerlerinin yüzde 8 aşağısına çekme sözü veren Avrupa Birliği’ndeki gelişmiş 15 ülke, 2006 sonuna kadar ancak yüzde 2,7 oranında indirim sağlamış durumda. Ancak, Avrupa Çevre Ajansı tarafından yapılan bilimsel tahminler, yukarıda bahsettiğimiz Kyoto mekanizmalarının kullanılması ve planlanan ek tedbirlerin de alınmasıyla bu oranın 2010 yılında yüzde 11,3’ü bulabileceğini belirtiyor. Kısacası, AB’nin karbon ticareti gibi mekanizmalar olmadan hedefine ulaşması zor ama planlanan ek tedbirlerle birlikte bu mekanizmaların kullanılması hedefin ötesinde bir sonuca ulaşılmasını sağlıyor. Hem de sanılanın aksine ekonomilerini daraltmadan bunu yapabilmişler. Örneğin, 1990 yılına göre yüzde 12,5 indirim yükümlülüğü olan İngiltere, şimdiden yüzde 18 indirim sağlamış durumda. İngiltere’nin son 10 yıllık Gayri Safi Hasıla büyüme oranı ise salım miktarının aksine “artı” değere sahip ve ortalama yüzde 3 civarında.

İtalya ve İspanya’nın karnesi kötü
Tüm ülkeler İngiltere kadar iyi durumda değil tabii. İspanya, 1990 yılı miktarının yüzde 25 üzerine çıkma hakkı verilmesine rağmen yüzde 50 artış sağlamış durumda. İtalya’nın durumu da hiç farklı değil. 1990 yılına göre seragazı miktarını yüzde 6,5 azaltmak zorunda olan İtalya şu anda atmosfere saldığı miktarı yüzde 10 arttırmış durumda. Bu ülkelerin kötü performansını İngiltere ve Almanya gibi ülkeler karşılıyor ama 2020 için AB’nin aldığı yüzde 20’lik hedefe ulaşmak isteniyorsa, İtalya, İspanya, Danimarka ve Yunanistan gibi ülkelerin de performanslarını arttırmaları gerekiyor.

***
Kyoto'ya imza 2009'dan önce
Kyoto’ya dahil olma hazırlığında olan Türkiye’nin 2012’ye kadar yükümlülük almayacağı biliniyor. 2012 sonrası Türkiye’ye nasıl bir hedef konulacağı ise bu Aralık ayında Poznan’da ve gelecek yıl Danimarka’da yapılacak görüşmelerde şekillenecek. Türkiye, seragazı salım miktarlarındaki artışta dünya birinciliğini koruyor. 1990 yılına göre artış oranı yüzde 95’i geçmiş durumda. Avrupa Çevre Ajansı, Türkiye tarafından yapılan tahminlere göre bu hızın yavaşlayacağını ve 2010 yılında artış oranının yüzde 98’e ulaşacağını öngörüyor. Bu olmazsa, Türkiye’nin kendisine hedef belirlerken yapacağı pazarlıkta zorlanacağını tahmin etmek zor değil. TBMM Çevre Komisyonu Başkanı Nazmi Haluk Özdalga, Türkiye’nin Protokol’e taraf olmasını sağlayacak yasanın Meclis gündeminin ilk sıralarında olduğunu ve önümüzdeki haftalarda görüşüleceğini belirtiyor. Özdalga, “İnşallah Meclis’te bulunan tüm partilerin desteğiyle onaylanmış olacak” diyerek bir başka beklentisini de dile getiriyor ve imzanın 2009’a kalmayacağını düşünüyor.

***
Ne hedeflediler, ne yaptılar? (yüzde olarak)