15 Aralık 2013

Keçilerin çiftleşmesi iklimi değiştiriyor

Özgür Gürbüz-BirGün/15 Aralık 2013

Belki hatırlarsınız, bir ara küresel iklim değişikliğine metan gazı nedeniyle ineklerin neden olduğu söylenmiş, koca koca fabrikaları bırakıp dört ayaklı dostların peşine düşmüştük.  Merak etmeyin, ineklerden sonra sıra keçilere gelmedi. Küresel iklim değişikliğinin sorumlusu ne inekler ne de keçiler; asıl sorumlu insan. Bunu da, sanayi devriminden günümüze kadar kullandığımız kömür, petrol ve doğalgazla yaptık.

Peki, ya keçiler diyorsunuz, nereden çıktı bu keçiler? Açıkçası sözlükten çıktı. Türkiye’de iklim değişikliği konusunu ciddiye alan kişi sayısının azlığından olsa gerek, yazarken, konuşurken terminolojiye de dikkat etmiyoruz. Falanca santralin yol açtığı seragazı salımı diyoruz ama bir gün merak edip salım kelimesinin anlamına bakmıyoruz. Türk Dil Kurumu’nun (TDK) sözlüğünde böyle bir kelime yok. Dil Derneği sözlüğünde ise salım kelimesinin iki anlamı var. İlk anlamı ‘nezle’. İkinci anlamı da ‘tekelerin dişi keçilerle çiftleşme zamanı’. Bu durumda seragazı salımı dendiğinde iki ihtimal karşımıza çıkıyor. Seragazlarının fena halde üşütüp nezle olmasından veya bu gazların tekelerle keçilerin arasına girdiği garip bir ilişkiden bahsediyoruz. Salım kelimesi bize o kadar yabancı ki, kullanırken de hata yapıyoruz. Koca koca gazeteler, televizyonlar salım yerine çoğu zaman salınım kelimesini kullanıyor. Salınım, salınmak eylemini, bir çeşit devinimi anlatıyor. Yakında salık, salışık, salma gibi yeni kelimeleri de duyarız.  

İtiraf etmeliyim ki ilk başlarda ben de Fransızca kökenli emisyon yerine salım demeyi tercih ediyordum. Biraz da Türkçe’ye yerleşir düşüncesiyle. ‘Salım’ın ‘salınım’a dönüştüğünü duyduğumda vazgeçtim. Anlatması zor bir olayı daha da karmaşık hale getirmek doğru değil. Emisyon kelimesi egzoz emisyonu gibi birçok yerde karşımıza çıktığı için en azından bir fikir veriyor.  Bu yüzden uzunca bir süredir seragazı emisyonu diyor ve yazıyorum. Meslektaşlarıma, iklim değişikliği çalışan akademisyen ve eylemcilere duyurulur. Keşke sesimizi dil bilimciler de duysa da bu soruna yerli bir çözüm üretsek.

Medyanın, sivil toplumun Türkçe’ye ilgisizliği bu konuyla sınırlı değil. Farkındalık, sivil toplum kuruluşlarında çalışan arkadaşların bayıldığı bir kelime. Yakın zamana kadar o da sözlüklerde yoktu, TDK, “farkında olma durumu” diyerek sözlüğe eklemiş. Dil Derneği sözlüğünde ise hâlâ karşılığı yok. İte kaka sözlüğe giren bu kelime bence yerine oturmadı. Genelde ‘farkındalık yaratma’ şeklinde kullanılıyor. Böyle olunca da ‘farkında olma durumu yaratma’ gibi bir ucube ortaya çıkıyor. Bilinçlendirme, bilgilendirme ve duruma göre kullanılabilecek onlarca kelime varken farkındalıkta ısrar etmeyi anlamsız buluyorum. İngilizce’de her gördüğünüz kelimeye Türkçe karşılık aramaktan vazgeçin artık. Bir ucube kelimeyle konuyu anlatmaktansa iki bildik kelimeyle anlatmak sizi daha anlaşılır kılar. 

Dil, toplumu değiştirmek, dönüştürmek isteyenlerin en önemli aracı. Özellikle siyasetçilerin, kampanyacıların yalın, herkesin konuştuğu dile hakim olmaları bu yüzden çok önemli. İletişim çoğu zaman, özellikle de bizim toplumumuzda sözle başlar, yazıyla devam eder. Aksi takdirde, başta yeni kavramlar olmak üzere, derdinizi anlatmakta zorlanırsınız. Bir başka örnekle açıklayayım. Toplumsal cinsiyet sivil toplumun alıştığı bir kavram olsa da, çoğumuza yabancı. Bunu, bir de ‘gender’ (cendır okunur) diyerek daha da yabancılaştırmayın. Derdiniz karşınızdakine ulaşmaksa, anlaşılır olmak elzemdir.  

Düzgün bir dil kullanılmasında başta medyaya çok iş düşüyor ama medya organlarının adlarının bile yabancı kelimelerden seçildiği bir ülkede yaşıyoruz. ‘CNBC-e’ gibi ilk dört harfi İngilizce okunup, en son harfe gelince Türkçe’nin akla geldiği bir kanalımız bile var. (SiEnBiSi-e, İngilizce’de “e” harfi “i” okunur ). Can Yücel olsaydı her halde şöyle derdi: “Türkçe’yi  kıçına gelince mi hatırladınız?”

1 yorum:

Adsız dedi ki...

Sevgili Özgür, diller genellikle bir gender boyutu icerdigi icin, ya da daha net söyleyim, ataerkil bir dil oldugu icin, o zaman buna nasil bir cözüm öneriyorsun? Yani toplsumal cinsiyet hassasiyeti nasil yerlestirebiliriz, bunu Dil Dernegi veya TDK'dan beklemek ne kadar dogru olabilir?
Sevgiler
Ulli