Akkuyu ihalesinde Zorlu Enerji yok

Zorlu Enerji Grubu Başkanı Murat Sungur Bursa, Global Enerji'ye Akkuyu'da yapılacak nükleer santral ihalesine girmeyeceklerini açıkladı. Bursa'ya bu kararın nedenlerini sorduk. Yanıtının uzun olacağını belirten Bursa, özellikle ihaledeki karar verme sürecinin, en çevreci, duyarlı teknolojiyi seçme konusunda bir miktar eksik kaldığını belirtiyor.

Özgür Gürbüz – Global Enerji / Temmuz 2008

Eylül ayında ihalesinin sonuçlanması beklenen Akkuyu nükleer santrali için adı geçen firmalardan Zorlu Enerji, bu ihalede yer almayacağını açıkladı. REC Türkiye tarafından düzenlenen "Sürdürülebilirliğin Finansmanı: Karadeniz Bölgesi İçin Fırsatlar ve Zorluklar" konulu panelin ardından Global Enerji'nin sorularını yanıtlayan Zorlu Enerji Grubu Başkanı Murat Sungur Bursa, ihaleye girmeme nedenlerini tek bir cümleyle açıklamanın yanlış olacağını belirterek, Çernobil kazasından başlayan bir analiz yapıyor. Türkiye'nin 1980'li yıllarda bir nükleer travma geçirdiğini belirten Bursa, "Bana sorarsanız, o dönemde bir nükleer kaza sonrası görülen zararlar işin küçük bir boyutu. Travmanın nedeni başka bir şey. Kamuoyu, vatandaşlar, kamu yöneticilerine karşı güvensiz hale geldi. O dönemin kamu yöneticilerinin, sonucun böyle olabileceğini düşünmeyerek, belki de o günü sakinleştirmek için yaptıkları açıklamalar, uzun vadede insanların kamu yöneticilerinin bu ve benzeri riskli durumlarda yeterince şeffaf, güvenilir olmayacakları izlenimini doğurdu. Hâlâ, Karadeniz'de yaşanan çok sayıda kanser vakası artışının, Çernobil olayına bağlı olduğu ama bunun bir şekilde resmi raporlarla ortaya çıkarılmadığına dair genel bir kanaat var" diyor.

Nükleer dünyanın her yerinde tartışmalı
Nükleer santral yapma kararının dünyanın her yerinde tartışmalı bir konu olduğunu belirten ve Almanya gibi bazı ülkelerin nükleer yerine temiz enerji kaynaklarına geçtiğini söyleyen Bursa, böyle bir durumda nükleer santral yapacağız demenin zorlu ğundan bahsediyor. Bir tarafta böyle bir durum var diyen Bursa, diğer tarafta ise Türkiye'nin enerjideki alternatiflerinin sınırlı olduğunun altını çiziyor. Bursa, "İthal edebildiği gazda zaten limite gelmişiz. Ürettiğimiz elektriğin yüzde 50'sinden fazlasında gaza bağımlıyız. İlişkilerde kriz, pompalarda yaşanan bir sorun, Türkiye'yi zaten soğutuyor ve bir de elektriksiz bırakabilir. Türkiye bunu kaldıramaz. Hidrolikte yeni, minik artışlar yapmak mümkün. Ama önümüzdeki 35 yıl içerisinde bunlar kısmi çözümler olabilir. Türkiye'de Gayri Safi Milli Hasıla'yı (GSMH) yüzde 5 arttırmak isterseniz enerji ihtiyacı yüzde 7 artıyor. 40 bin megavat kurulu gücü olan bir ülkede elektrik tüketimi yüzde 78 artıyorsa senede 3 bin megavat yeni güç gerekir. Üç bin megavat için tüm hidrolikler devreye konsa yepyeni çevresel sorunlar yaratmaya başlıyor. Her baraj çevre bakımından son derece uyumlu diyemiyoruz. Öyle yerler olacak ki, rüzg â ra da bir süre sonra itiraz edeceğiz" şeklinde konuşuyor.

Yerli kömür seçeneği
Bursa'ya göre biyokütle potansiyeli de bütün bu ihtiyaçlara yanıt verecek düzeyde değil. Tüm bu kaynaklara bakıldığında çevrecilerin tercih etmediği kömürün öne çıktığını, ithal kömürden vazgeçilse bile yerli kömürlerin kullanılmak zorunda kalacağı sonucu ortaya çıkıyor. 1000 MW'lık rüzg â r santrali yapmanın kolay olmadığı ama aynı büyüklükte kömür santralinin bir noktaya kurulabildiğine dikkat çeken Bursa, "Kömür aslında dünyada teknolojisi, iyi kötü en ilerlemiş seçeneklerden bir tanesi. Çok iyi tedbirler alınırsa, çevre dostu demeyeceğim ama çevre zararı minimize edilmiş santraller kurulabilir. Karbondioksit salımıyla ilgili teknolojiler geliştirilmeye çalışılıyor. Orman geliştime, yeraltına gömme gibi teknolojiler üzerinde çalışılıyor. Bekliyoruz, yakın zamanda, o da devreye girdiğinde daha göğsümüzü gere gere yatırım yapabileceğiz" diyor. Türkiye'nin tüm bu konuların hepsinde birden, hiçbirini ihmal etmeden yatırım yapması yaşanan sorun için Murat Sungur Bursa'nın önerdiği çözüm.

"İki ayağınızı bir pabuca sokmanın anlamı yok"
Zorlu Enerji Grubu Başkanı tüm bu senaryolara baktıktan sonra nükleerin potansiyeli üzerinde de duruyor. Teknolojinin başta dışarıdan alınmasına rağmen uzun vadede nükleer enerjinin dışa bağımlı bir enerji kaynağı olmadığını savunan Bursa, "Nükleerde şu anda yapılacak ihalenin karar verme sürecinin, en çevreci, en duyarlı teknolojiyi ve yatırımcıyı seçmede bir miktar duyarsız kaldığını görüyoruz. Seçim metodolojisi bu kriterleri yarıştırmayacak. Diyor ki, uzun vadede bana elektriği kaça vereceksin? Elektriği daha ucuza vereceksem mutlaka maliyeti düşürmeye çalışmam lazım. Bu maliyetin, endişe ederim ki inşallah olmazbazı güvenlik ve çevresel tedbirlerle yarışıyor olması muhtemel" diyor. Alım garantisine verilen sürenin de benzer bir sorun yaratıp yaratmadığını sorduğumuzda ise, "O beni fazla korkutmuyor. Onu mutlaka değiştirirler ama onu da dediğiniz gibi değişmeyecek diye düşünürseniz bir risk. Bu kadar iki ayağınızı bir pabuca sokmanın anlamı yok. Bir şeyler eksik olabilir" yanıtını alıyoruz.

Çevresel ve güvenlik tedbirleri açısından yeterli olmayan firmaların yarışa girmeyeceğinin söylenmesi Bursa'nın kafasındaki soruları tam olarak yanıtlayamamışa benziyor. "Yeterlilik dediğinizin dozajı ne" diye soran Bursa, "Altı hava yastığı mı yoksa 16 mı? Kabul edilebilir minimum nedir? Babam hava yastığı olmayan arabaya bindi, ona sorsanız ucuz olduğu için hava yastıksız bir arabayı tercih edebilir. Uzman birisi ise, altı tane diyebilir. Bu konuda tam bir teknik kriter yok. Bir metresi yok ki, 'tamam dört dörtlük olmuş' diyesiniz. Bir noktada kesmek zorundasınız. O kestiğiniz noktanın da asla, yatırımcıların güvenlik tedbirleri açısından yarıştığı bir alan olmadığını düşünüyorum" açıklamasını yapıyor.

"Türkiye rekabet gücünü yitirecek"
Türkiye özünde enerji savurganı bir ülke. Bir birim GSMH üretmek için dünya liginde yarıştığımız Japonya'nın dört misli enerji harcıyoruz. OECD'nin ortalama 2.5 misli enerji harcıyoruz. Bu korkunç bir rakam. Türkiye bunu kaldıramaz. Mutlaka biz, Anadolu kültüründe de olan tasarrufa, enerji verimliliğine önem vermeliyiz. Bu enerji yoğunluğunu düşürmemiz lazım. Aksi takdirde Türkiye rekabet gücünü yitirecek. Olay sadece tasarruf meselesi de değil. Olay, teknoloji seçimiyle de ilgili. Bir buzdolabı almışsınız traktör gibi çalışıyor. İnsanlar yeni yeni, buzdolabı firmalarının reklam kampanyalarıyla A tipini, B tipini öğrendiler. Bunun dışında klimaları, saç kurutma makinelerini ve fabrikaları düşünün. Tüm bu fabrikalar geçmişte enerji tüketimine duyarlı yatırım kararları almamışlar. Aldıkları makineyi çok enerji tasarrufu yapar diye seçmemişler. Nedeni, Türkiye'nin çok uzun bir süredir enerjisini reel olarak fiyatlandırmaması. Esasında herkesin çok sevdiği elektrik fiyatının ucuz olma keyfiyeti uzun vadede herkesi vuruyor. Bugün Türkiye, enerji yoğun hale gelmiş, enerji savurganı olmuşsa enerji fiyatlarının bir şekilde sübvanse edilmesinden dolayıdır. Gerçek maliyetini ödemediğiniz şeyin kıymetini bilmezsiniz. Daha da kötüsünü söyleyeyim. Bazı ülkelerin eski teknoloji ürünlerine para ödeyerek onların teknolojilerini yenilemeleri için finansman sağladık. Şimdi onlarla rekabet edemez hale geldik. Aynı malı biz de üretiyoruz ama elektrik fiyatları arttıkça rekabet edemez hale geldik.

***
Elektrik, gaz ve petrole yoğunlaşıyor

15'inci yılını kutlayan Zorlu Enerji, önümüzdeki 5 yılda 7 milyar dolarlık yatırım yaparak kurulu gücünü 4.200 megavata (MW) ulaştırmayı hedefliyor. Şirket bugün için 7 santraliyle 420 MW'lik kurulu güce sahip. Zorlu Enerji ayrıca özelleştirilen Ankara Doğal Elektrik'i 510 milyon dolara satın aldı. Önümüzdeki ağustos ayında devredilmesi beklenen şirketin portföyünde toplam 140 MW'lik 7 hidroelektrik santral, 1 jeotermal santrali ve 1 gaz türbini bulunuyor. Bu santrallerin yanı sıra 2006 yılında Devlet Su İşleri'nin açtığı ihale sonucu alınan Muğla Dalaman Çayı üzerindeki iki barajın su kullanımıyla ilgili projeler de hızla devam ediyor. Ön fizibilitesi 60 MW olan Tirebolu Hidroelektrik Santrali için de projelendirme çalışmaları sürüyor. Ayrıca Zorlu Enerji, Osmaniye'de 135 MW'lik rüzgâr santrali kurmak için gün sayıyor.

Zorlu Enerji'nin, yurt içinin yanı sıra yurt dışında da yatırımları ve planları bulunuyor. Şirketin Moskova'da yapımını sürdürdüğü, her biri 340 MW'lik iki doğalgaz santrali projesi hızla ilerliyor. Moskova'ya elektrik ve ısınma sağlayacak santrallerin ilk etabının 2008 yılının son çeyreğinde üretime geçmesi planlanıyor. Zorlu Enerji, İsrail'de de önemli projeler yürütüyor. Toplam 1.050 MW gücünde 4 adet doğalgaz santral projesi üzerindeki çalışmalar sürüyor. Son dönemde Türkiye'de rüzgâr ve hidrolik gibi yenilenebilir kaynaklara yönelen Zorlu Enerji, 2006 yılında Pakistan'da rüzgâr santrali kurmak üzere Pakistan Alternatif Enerji Geliştirme Kurulu (AEDB) ile anlaşma imzaladı. Projenin ilk etabı 50 MW kurulu güce sahip. Santralin 2008 yılının son çeyreğinde üretime geçmesi planlanıyor.
Zorlu Enerji, yoğun çalışmaları sonucunda Kırklareli'nin Babaeski ilçesine bağlı Alpullu kasabası yakınlarında 90-100 milyon metreküplük kapasiteye sahip doğalgaz rezervlerine ulaştı. 25 bin nüfuslu bir yerleşim yerinin 15 yıllık ihtiyacını karşılayabilecek kapasitedeki doğalgazın, 2008 yılının son aylarında dağıtım hattına verilmesi planlanıyor. Şirketin Trakya bölgesinde doğalgaz üretimini sürdürdüğü alanlar şunlar: Göçerler, Adatepe, Çayırdere, Doğu Adatepe, Velimeşe, B.Velimeşe, Reisdere, Eskitaşlı, Dikilitaş ve Alpulu.

Zorlu Enerji Şirketler Grubu bünyesinde faaliyet gösteren Zorlu Petrogas ve Amity Oil şirketleri uzun bir süredir Adana bölgesinde arama ve sondaj çalışmalarını yürütüyor. Zorlu Petrogas, 2005 yılında 2 adet arama kuyusu sondajı, 2006 yılında toplamda 286 km, 2 boyutlu sismik saha çalışması ve 2006 yılında bir arama kuyusu ile geçen sene de Adana Yenice dolaylarında bir adet sondaj gerçekleştirdi. Amity Oil Adana Tarsus bölgesinde çalışmalarını sürdürüyor. Zorlu ayrıca, Siirt'te bu yıl sonuna doğru yeni bir kuyu açma hazırlıklarında.

Karanlıkta yemek yemek

Dört buçuk milyar avroyu bulan cirosunun yüzde 5'ini Ar-Ge'ye ayıran Osram, Türkiye'de Altı Nokta Körler Derneği'yle birlikte enerji tasarrufuyla ilgili sosyal sorumluluk projesi yürütüyor.

Özgür Gürbüz – Global Enerji / Temmuz 2008

Osram tam üç yıldır Türkiye'de bir "Aydınlanma Hareketi" sürdürüyor. 2006 yılından bu yana yüzlerce köy okulundaki yetersiz aydınlatma sitemlerini yenileriyle değiştirdi. 2008'de ise kampanya Altı Nokta Körler Derneği'yle birlikte yürütülüyor ve görme engelli okullarda iyileştirme çalışmaları yapılıyor, gazeteci Yalvaç Ural ise öğrencilere küresel ısınmayla ilgili bilgi veriyor. Altı Nokta Körler Derneği Futsal Takımı'na da destek veriliyor.

Kampanya kapsamında biz gazetecileri de ilginç bir sürpriz bekliyordu. Görme engelli arkadaşlarımızın servis yaptığı tam 10 dakikası karanlıkta geçen bir yemek yedik. Amaç biraz olsun kendimizi onların yerine koyabilmekti. Bunu hissetmek bence mümkün değil ama o yemeğin çok şey öğrettiği ortada. Servisi yapan Beyhan, Canan, Çağlar Hanım ve Kalender Bey'in karanlıkta aslında bizden ne kadar üstün olduklarını gördük. Buna rağmen Kalender Bey, "Görme engelli olduğumuz için bize iş vermiyorlar. İşi yapabileceğimizi ispatlamamıza bile fırsat tanımıyorlar" diyor. Dernek Başkanı Fermani Kurtel, kentlerdeki yaşam koşullarının hâlâ kendileri için uygun olmadığını söyleyip, belediyeleri protesto ediyor. Kalender Bey'in eminim ki yapabileceği çok iş var. Ona bu şansı verecek bir firma var mı? Sanırım, gözlerimizin gerçekten açılması için Osram'ın, daha çok sayıda ampul üretmesi lazım.

100 milyon avroluk pazar
Türkiye'deki ampul pazarının 100 milyon avroluk bir büyüklüğe sahip olduğunu söyleyen Osram Türkiye Satış Müdürü Serkan Özkök, bu pazarın yüzde 30'unun artık verimli ampullerden oluştuğunun da altını çiziyor. 20 vat değerinde bir verimli ampul, 100 vatlık akkor ampul kadar elektrik harcıyor ve böylece yılda iki ağacın tutacağı karbondioksit miktarı kadar tasarruf sağlıyor. Pazardaki ampullerin yüzde 15'i hâlâ akkor lambalardan oluşuyor. Özkök'e, İngiltere'de olduğu gibi akkor lambaların satışının tamamen yasaklanması gibi bir kararın Türkiye'de hayata geçirilip geçirilmeyeceğini soruyoruz. Özkök, "Satış sonrası piyasa denetlenmesinin de çok iyi yapılması gerekir. Uzak Doğu'dan gelen birçok ürün kalitesiz. Verimli ampul oldukları konusunda yanlış bilgilendirme yapılıyor" diyerek piyasanın böyle bir karara hazırlanması gerektiğinin sinyallerini veriyor. Özkök, son elektrik zammından sonra marketlerde verimli ampullere yönelik talep artışının gözle görülür bir hale geldiğini de söylüyor. Ne diyelim, "Her işte bir hayır vardır" derler. Elektrik zammı belki de bize tasarrufu ve enerjiyi akıllı kullanmayı öğretecek.

Elektriğin kWh'si 22.8 YKr oldu
EMO, her türlü bedel dahil edildiğinde vatandaşların, 2007 yılında 15.8 YKr ödeyerek kullandıkları bir kWh elektrik için artık 22.8 YKr ödemek zorunda kalacaklarını açıkladı. Bu köşede hep söylemeye çalıştık, Türkiye enerjiyi kötü kullanan bir ülke. Zamanla bunu hükümet yetkilileri de kabul etti. Enerjiyi verimli kullanmayı teşvik etmek için "ENVER" adında nurtopu gibi bir çocuğumuz bile oldu. Bu son zamlarla bizim ENVER sanıyorum her eve girecek. İyi ama, sorun sadece elektrikte değil. Konutlarda ısıtma amaçlı harcanan enerjinin de iyi kullanılması gerekiyor. Binalarda yapılan yalıtım yüzde 50'ye varan yakıt tasarrufu sağlıyor. Türkiye son beş yıldır bir emlak çılgınlığı yaşıyor. Binlerce yeni konut yapıldı. Acaba bunların kaçta kaçı enerjiyi verimli kullanan binalar?

Meraklısına…

Sürdürülebilir enerji yatırımlarının küresel eğilimi
Birleşmiş Milletler Çevre Programı tarafından hazırlanan rapor, 2007 yılında yenilenebilir enerji kaynaklarına yapılan yatırımların yüzde 60 arttığını ve 148 milyar dolara ulaştığını belirtiyor. Dünyada kurulu gücü 100 gigavatı geçen rüzgâr enerjisi 50 milyar doların üzerindeki yatırımla başı çekiyor. 75 milyon evin elektriği rüzgârdan üretilen enerji ile sağlanıyor. Daha da önemlisi, 2007 yılındaki enerji yatırımlarının yaklaşık dörtte birinin yenilenebilir enerjiye gitmiş olması. Yatırımların yapıldığı ülkelerin başında Avrupa Birliği ülkeleri, ABD, Çin, Hindistan ve Brezilya geliyor. Orjinal adı, "Global Trends in Sustainable Energy Investment 2008" olan rapor UNEP'in web sayfasından ücretsiz olarak indirilebilir.

“Cennete Gelmiş Gibiyim”

Devlet başkanlığı için seçim kampanyası yürüttüğü bir sırada Kolombiya’lı gerillalar tarafından kaçırılan ve geçen hafta bir operasyon sonucu kurtarılan Ingrid Betancourt, yıllardır görmediği iki çocuğuna bir an önce kavuşmak için uçağın merdivenlerini kendi elleriyle indirdi...

Özgür Gürbüz - Yeni Aktüel / 10-16 Temmuz 2008

Kolombiya’nın Yeşil Partisi “Oksijen”in de kurucusu olan Ingrid Betancourt’un eşi Juan Carlos’u bundan birkaç ay önce gördüğümde, eşinin adına yapılan bir anmada gözyaşlarına boğulmuştu. Dünyanın dört bir yanından gelen tüm yeşil delegeler gibi. 2002 yılında Kolombiya devlet başkanı olmak için kampanya yaptığı sırada kaçırılan Ingrid Betancourt’un eşi ve çocukları, altı yıldan fazla bir süredir bu ayrılığın bitmesini bekliyorlardı. Betancourt’un sağlığının kötüye gittiği haberleri tüm sevenlerinin moralini bozuyordu. Çok nadir de olsa ele geçen fotoğraflarında kilo verdiği, umutsuz ve bitik görünüşü gözden kaçmıyordu. Kaçma girişimleri sonucu boynundan, ellerinden zincire vurulduğu, çıplak ayakla yürümeye zorlandığı ve ağaca bağlandığı da biliniyordu. “Onlar benim bebeklerim, gururum, yaşama nedenim, ışığım, ayım ve yıldızlarım” dediği çocukları, annelerini son gördüklerinde bugün 19 yaşında olan oğlu Lorenzo 13, kızı Melanie ise 16 yaşındaydı.

Rehin alındığında cumhurbaşkanı adayıydı
Kolombiya’da doğan ama tüm gençliğini Fransa’da geçiren Ingrid Betancourt’un annesi Kolombiya güzellik kraliçesi Yolanda Pulecia, aynı zamanda Bogota’nın yoksul kesimini temsil eden bir kongre üyesiydi. Betancourt’u Fransa’dan Kolombiya’ya döndüren olay, 1989 yılında uyuşturucu karşıtı kampanyasıyla öne çıkan cumhurbaşkanı adayı Luis Carlos Galan’ın bir suikast sonucu öldürülmesiydi. Betancourt’un annesi, destekçisi olduğu Galan vurulduğunda hemen arkasında ayakta duruyordu. Ingrid, o yıl Kolombiya’ya geri döndü. Kolombiya’nın hâlâ faaliyette olan Yeşil Oksijen Partisi’yle yürüttüğü kampanya sonucu Temsilciler Meclisi’ne seçildi. O zamanki cumhurbaşkanı Ernesto Samper’i uyuşturucu kartellerinden para almakla suçladı. Tüm adaylar içinde en yüksek oyu alarak 1998’de senatör seçildi.. 2002’de Kolombiya’da, cumhurbaşkanı adayı olarak yarışanlar arasında belki de en şanslısıydı. Uyuşturucu ticaretine karşı aldığı net tavır, Latin Amerika’nın en eski gerilla örgütü, Kolombiya Silahlı Devrimci Güçler Örgütü (FARC) ile pazarlık masasına oturma isteği onu diğer adaylardan ayırıyordu. FARC’ın uyuşturucu ticaretine karıştığı, para karşılığı adam kaçırdığı iddialarına rağmen silahtan arındırılmış bölgeye gitmekte ısrar etti. Aldığı tehditler yüzünden çocuklarını eski eşinin yanına, Yeni Zelanda’ya göndermek zorunda kaldı. Diğer adayların çoğu, riskin yüksek olması nedeniyle FARC’la görüşme yapmaktan kaçınırken Betancourt vazgeçmedi. Kolombiya ordusu, askeri bir helikopterle bölgeye götürülme isteğini, can güvenliğini sağlayamayacağı nedeniyle reddetti. Yine vazgeçmedi. Kampanyasının büyük destekçisi, yol arkadaşı Clara Rojas ile birlikte, silahtan arındırılmış bölgeye karayolundan gitmeye karar verdi. 23 Şubat 2002’de son askeri noktayı geçip FARC gerillalarıyla görüşmelerde buluşma noktası olarak kullanılan “San Vicente del Caguan” köyüne doğru yola çıktı. Bu köyün belediye başkanı o zamana kadar Yeşil Oksijen Partisi adına seçilmiş tek belediye başkanıydı. Köye ulaşmaları mümkün olmadı; yolda gerillalar tarafından kaçırıldılar ve uzun bekleyiş başladı. Kocası, Betancourt adına kampanyayı devam ettirmeye çalışsa da seçimlerde yüzde 1’in altında oy alabildi.

Sarkozy ve Chavez’in diplomatik girişimleri etkili oldu

Örgüt, Betancourt’un yol arkadaşı Clara Rojas’ı 2008 Ocak başında bıraktı. Bundan beş ay sonra, 40 yıl önce FARC’ı kuran Manuel Marulanda’nın öldürülmesi eski gücünü yitirmiş örgütü daha da zayıflattı. Elinde 45 rehine olduğu tahmin edilen örgüt için uluslararası rehineler giderek daha önemli bir silah haline geldi. FARC, tutuklu örgüt üyeleriyle, rehineleri değiştirmek istiyordu ama Kolombiya Cumhurbaşkanı Alvaro Uribe, serbest bırakılan gerillaların tekrar silahlanmayacağı garantisi verilmeden böyle bir pazarlığa yanaşmıyordu. Uribe, rehineleri kanlı operasyonlarla kurtarmayı tercih ediyordu. Ingrid Betancourt için böyle bir operasyon yapılmasına ailesi hep karşı çıktı. Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ve Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez’in son yıllardaki çabalarının da örgütün yumuşamasında etkili olduğu söyleniyor. 2 Temmuz’da yapılan operasyonla Betancourt ve rehinelerden 14’ü kurtarıldı. Zincire bağlı olarak tutulduğu ormandan kurtarılarak Kolombiya’nın başkenti Bogota’ya getirilen Betancourt’un oldukça heyecanlı olduğu, hatta sabırsızlanarak uçağın merdivenlerini kendi elleriyle indirdiği gözlendi. Kendisini havaalanında karşılayan ailesiyle özlem gideren Betancourt duygularını “Cennet, şu anda hissettiklerime yakın bir şey olsa gerek” diye ifade etti.
Betancourt’un kurtulması ailesi kadar dünyadaki tüm yeşilleri de mutlu etti. Geçen Mayıs ayında Brezilya’nın Sao Paoula kentinde yapılan Küresel Yeşiller toplantısında onursal başkan seçilen Ingrid Betancourt için, Avrupa Parlamentosu Yeşilleri, “Tüm dünyada acının ama aynı zamanda mücadelenin ve direncin sembolü” olduğu açıklamasını yaptı. FARC için de bu önemli ânı barış görüşmeleri için kullanması ve tüm tutsakları serbest bırakması çağrısı yapıldı. Fransa’ya, Nicolas Sarkozy’ye teşekkür etmeye giden Betancourt’un uçağa binmeden önceki, “Kolombiya’ya cumhurbaşkanı olarak hizmet etme hevesim hâlâ sürüyor” sözleri ise bir başka gerçeği ortaya koydu; bir politikacı ölene kadar politikacıdır.

Çevre Fonu’nun içinden otomobil ve doğalgaz çıktı!

Türkiye İş Bankası ve Tema tarafından piyasaya sürülen çevre fonu, Türkiye'ye has çevreciliğin sınırlarını da ortaya koyuyor.

Türkiye’de ilk kez çevreciler protestolarını dünyada yaygın olan bir biçimde, “yatırım” yaparak gösteriyor. “Türkiye İş Bankası A.Ş. B Tipi Değişken TEMA Çevre Fonu” yatırımlarını çevreyi kirletenlere değil çevreyi koruyanlara destek olmak için kullanmak isteyenlere “maddi” bir fırsat sunuyor. Fon, bir ilk olduğu ve yol gösterdiği için önemli ancak fonun portföyünde yer alan firmaların “çevreciliği” tartışmalı.

Özgür Gürbüz - Yeni Aktüel / 3 - 9 Temmuz 2008

Artık kenarda kıyıda birikmiş parası olan çevrecilerin de eylem yapma şansı var. Hem de polis copu yemeden, vatan haini ilan edilmeden. Ne mi yapacaklar? Tabii ki yatırım!

Dünyada uzun yıllardır yatırım fonları, “çevreci” firmaları finansal anlamda desteklemek ya da çevreye duyarlı olanların parasını yatırabileceği “temiz” firmaları bulmak için kullanılıyor. Yatırım fonunun portföyünü, rüzgâr ve güneşten elektrik üreten enerji firmaları, adil ticareti destekleyen, geri dönüşüm üzerine çalışan, organik tarım yapan, toplu ulaşım alanında çalışan ticari şirketler oluşturuyor. Yatırım yapanın içi rahat çünkü parası dünyayı kirletenlere gitmiyor. Gezegene sahip çıkan firmalar da hem yaratılan finansman desteğini hem de bu tip bir fonun içinde olmaktan dolayı sağlanan prestijin meyvelerini yiyor. Hassasiyet gösterilen konular sadece çevreyle sınırlı olmadığı için bu tip faaliyetler yurt dışında “Etik Yatırım” başlığı altında değerlendiriliyor. Buna, faizsiz bankacılık modelinin çevrecilere uyarlanmış hali de denebilir. Bu firmalar prim yaptıkça siz de aynı diğer fonlarda olduğu gibi gelir elde ediyorsunuz. Fonun içeriği nedeniyle duyduğunuz “manevi haz” da cabası…Türkiye’de de benzer bir girişime imza atıldı nihayet. Ama…

“Devleti yeşil kabul ettik”
Çevrecilik dediğiniz tanımın içini doldurmaya gelince herkesin bakış açısı farklı. Bizimkiyse herkesinkinden farklı! Örneğin, İngiltere’deki “Etik Yatırım Araştırma Servisi (EIRIS)” tarafından belirlenen pozitif ve negatif yatırım kriterlerine göz attığımızda gördüğümüz; hayvanlar üzerinde deney yapmanın, askeri konular ve gen mühendisliği üzerine çalışmanın, pornografi ve nükleere bulaşmanın negatif kriterlerden bazıları olduğu. Pozitif kriterler arasında ise şeffaflık, sağlık ve işyeri güvenliği, yenilenebilir enerji kullanımı, atık yönetimi, yeşil ulaşım gibi konular var. İş Bankası ve TEMA’nın, Türkiye’deki ilk çevre fonunun sınırları belirlenirken kullandığı kriterler ise daha çok sosyal sorumluluk projelerine, firmaların geçmiş yıllarda almış olduğu çevre cezalarına ve ISO 14001(Çevresel zararı en aza indirmeye çalışmış firmalara verilen uluslararası standart) belgesine dayanıyor. İş Bankası Menkul Kıymetler Genel Müdürü Özgür Temel, İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’nda faaliyet gösteren firmalar arasında yaptıkları araştırma sonucunda altı firma belirlediklerini söylüyor. Bunlar, Arçelik, Aygaz, Eczacıbaşı İlaç, TOFAŞ Fabrika, Türkiye Sanayi Kalkınma Bankası ve Zorlu Enerji. Bu altı firmanın portföy içerisindeki payı yüzde 22. Ters repo oranı ise yüzde birin altında. İş Bankası yetkililerinin, “Yeşil kabul ettik” dedikleri devletin tahvil ve hazine bonoları ise yüzde 77’lik geri kalan kısmı oluşturuyor. Devletin ne kadar yeşil olduğu tartışmasını bir kenara bıraksak bile bu altı firmanın ne kadar “çevreci” olduğu oldukça tartışmalı.

Bizde otomobilciler, İngiltere’de organik sosis üretenler çevreci
Türkiye’nin en büyük rüzgâr santralını Osmaniye’de kuran Zorlu Enerji aynı zamanda küresel ısınmaya katkıda bulunan doğalgaz santrallerine sahip ve kömür santralleri kurmak için de hazırlık yapıyor. Aygaz, 2007 yılında 2006’ya göre yüzde 7 daha az su kullanarak üretim yapmış ancak şirketin temel geliri yine küresel ısınmaya yol açan fosil yakıttan sağlanıyor. TOFAŞ, geri kazanımlı plastiklerin kullanımından, enerji verimliliği ödülüne kadar birçok çevreci iyileştirme yapıyor. Madalyonun öteki yüzünde ise üretilen 212 bin motorlu taşıtın getirdiği çevresel yük var. Türkiye halihazırda kara ve yük taşımacılığının yüzde 90’ından fazlasını karayolu ile yapan bir ülke. Bunun da küresel ısınma, hava kirliliği ve petrol tüketimi gibi çok ciddi çevresel etkileri var. Arçelik, Aygaz ve Eczacıbaşı İlaç için de benzer şeyleri söylemek mümkün. Yönetmeliklere uymak, sosyal sorumluluk projelerine imza atmak konusunda oldukça başarılı olan bu firmaların iş alanları birçok çevreci için aslında sorunun ta kendisi. Yine birçok çevreci için firmaların bu faaliyetleri kendilerine “yeşil” bir imaj oluşturmaktan ibaret.

İş Bankası Menkul Kıymetler Müdürü Meltem Kökden, fonun kırmızı çizgileriyle ilgili sorumuza, “Aralarında yakın zamanda çevre cezası almamış olan, silah ve tütün mamulleri üretmeyen, altın arama faaliyeti içerisinde bulunmayan şirketlere yatırım yapmak gibi hükümlerin bulunduğu fon içtüzüğü çerçevesinde yatırım stratejimizi oluşturuyoruz” yanıtını veriyor. Sonra finansal göstergelere göre yatırım yapılabilir şirketler belirleniyor. Komisyon gelirlerinin yarısı da TEMA’ya bağışlanıyor. Daha ne olsun diyebilirsiniz. Birileri de size, “Jüpiter olsun” derse şaşırmayın. İngiltere’deki en çevreci fonlardan bir tanesinin içeriğine bakınca iki ülke arasındaki çevrecilik farkı da ortaya çıkıyor. Jüpiter Ekoloji Fonu’nun içerisinde, Vestas, Nordex gibi rüzgâr türbini imalatçıları, East Japan Railway ve Firstgroup gibi toplu taşımacılık alanında faaliyet gösteren şirketler, organik sosis üreten Cranswick ve demir-çelik atıklarını geri kazandıran Harsco gibi firmalar var. Kısacası, arada “biraz” fark var.

Zorlu Enerji, Akkuyu ihalesine girmeyeceğini açıkladı
Otomobilden beyaz eşyaya, ilaçtan doğalgaza kadar uzanan portföye sahip yerli malı fonun bir başka kırmızı çizgisini de Bölgesel Çevre Merkezi (REC) tarafından düzenlenen bir panelde Yeni Aktüel ortaya çıkardı. Zorlu Enerji’nin nükleer santral ihalesine girmesi durumunda portföyden çıkarılıp çıkarılmayacağına dair sorumuzu İş Bankası Menkul Kıymetler Grup Müdürü Özgür Temel, “derhal” diye yanıtladı. Aynı panelde konuşmacı olan Zorlu Enerji Grubu Başkanı Murat Sungur Bursa’nın da bu yanıtı duyduğundan eminiz. Zaten, Murat Sungur Bursa, panel sonrası Akkuyu ihalesine Zorlu Enerji olarak girmeyeceklerini de ilk kez Yeni Aktüel’e açıkladı. Bu durumda kısa vadede portföyde bir değişiklik beklemek doğru olmayacak gibi…

***

Meltem Kökden, İş Bankası Menkul Kıymetler Müdürü

“Portföy, çevreye ve sosyal değerlere duyarlı şirketlerden oluşacak”
“Fonumuzun teknik altyapısını oluştururken yurtdışı uygulamalarını incelediğimizde birden fazla model olduğunu gördük. Örneğin bazı enstrümanlarda, çevresel kriterlere dayalı gözetim kaygısı güdülmemiş, sadece ilgili sivil toplum kuruluşlarına düzenli olarak katkı sağlanmıştı. Bir diğer modelde ise içtüzüklerinde belirtilmiş çevre kriterlerine uygun şirketlere yatırım yapılıyordu ve fakat sivil toplum kuruluşlarına veya çevresel projelere katkı söz konusu değildi. Biz bu modelleri biraraya getirerek hem çevreyi destekleyen bir sivil toplum örgütüne destek verdik, hem de bunu yaparken yatırımların çevre kriterlerine uygun şirketlere yapılmasını hedefledik. Bankamız bu fondan elde edeceği fon yönetim ücretinin yarısını belirli çevre projelerinde değerlendirilmek üzere TEMA Vakfı’na aktaracak. Fonun yatırım ömrü boyunca devam edecek olan bu işleyiş ile çevre projelerine uzun vadeli, sürdürülebilir bir kaynak yaratılmış olacak.

Bununla birlikte, çevre fonunun yatırım yaptığı portföyün içinde yer alan hisse senetleri, finansal yönden güçlü olmalarının yanı sıra çevreye ve sosyal değerlere duyarlı şirketlerin hisse senetlerinden oluşacak. Fon çevresel sorumluluk anlayışıyla yatırım stratejisini oluştururken çevreye uyumlu, çevreye dost ürün ve hizmetler üreten ve sürdürülebilir gelişimi destekleyen kuruluşlara yatırım yapacak. Nihai hedefimiz, şirketlere çevresel politikaları özendirmek yönünde. Bu amaçla bu alanda olumlu gelişmeleri de dikkate alacağız.”


“Sosyal sorumluluk fonlarının potansiyeli yüksek”
İş Bankası ve TEMA’nın Çevre Fonu girişimi Türkiye’de bir ilk ama dünyada oldukça yaygın. Amerika’da sosyal sorumluluk odaklı yatırımlar 1995 yılından bu yana yüzde 324 büyümüş ve 2007 yılında 2,7 trilyon dolara ulaşmış. Yatırım fonu statüsünde kurulmuş olan sosyal sorumluluk fonlarının büyüklüğü ise Amerika’da 202, Avrupa’da ise 75 milyar dolara ulaşmış durumda. “Günümüzde, çevresel sorunlar artık ihmal edilemez boyutlara ulaşmıştır” diyen İş Bankası Menkul Kıymetler Müdürü Meltem Kökden, “Türkiye’ye bakacak olursak toplam yatırım fonları büyüklüğünün 21 milyar dolar seviyesinde olduğunu ve bu büyüklüğü gelişmiş ülkelerle karşılaştıracak olursak, hem yatırım fonlarının hem de sosyal sorumluluk fonlarının büyüme potansiyelinin ne kadar yüksek olduğunu görebiliriz” diyor.