24 Mayıs 2007

Katil örümcek ve akrepler kapımızda!

Küresel ısınma yüzünden birçok örümcek ve akrep türü kuzeye göçüyor; bu yüzden Marmara, Karadeniz ve İç Anadolu’daki türler artacak! Bazı türleri ölümlere veya kangrene yol açıyor, bir çocuğu iki saat içinde öldürebiliyor. Hekimler de bu tür sokmaları tanımadığı için böcek sokmasıyla karıştırabiliyor. Bu nedenlerden ötürü ve ekolojik sistemin korunması için örümcek ve akrep türleri hakkında bilgi toplanması ve envanter oluşturulması şart! Türkiye ise bu alanda Avrupa’nın 100 yıl gerisinde.

Özgür Gürbüz - Yeni Aktüel / 24-30 Mayıs 2007

Yüz binlerce insan Örümcek Adam filmini izlemek için sinema gişeleri önünde kuyrukta! Çoğumuz New York semalarında dolaşan örümcek adamın hayatını, neleri sevip neleri sevmediğini ezbere biliyoruz. Ama bahçemizde sinek avlayan ya da odamızın köşesinden bizi seyreden örümcekler hakkında pek bilgimiz yok. Oysa Türkiye, coğrafi konumu nedeniyle Asya, Avrupa, Afrika ve Mezapotamya'dan gelen değişik örümcek ve akrep türlerine ev sahipliği yapıyor. Üstelik, uzmanlara göre küresel ısınma yüzünden örümcek ve akreplerin sayısı da, türleri de artacak.


Türkiye’de bilinen örümcek türü 600 kadar. Dünyada ise bu rakam 50 bini buluyor ve her yıl yeni türler keşfediliyor. Türkiye’de de tahmin edilen tür sayısı binlerle ifade ediliyor. Örümcek türlerinin bilinmesi birçok açıdan çok önemli. Çünkü oldukça tehlikeli olabilecek örümcek sokmalarına karşı gereken önlemlerin alınması ve gerekli antidotun (panzehir) üretilmesi buna bağlı ve hayati önem taşıyor. Örümcek türlerinin hangi tür böceklerle beslendiğinin öğrenilmesinin bir faydası da tarlalardaki zararlılara karşı örümceklerin kullanılabilmesi. Böylece tarlanızı kimyasal ilaçlarla zehirlemeden ürününüzü kurtarabiliyorsunuz. Devlet Planlama Teşkilatı’nın maddi desteğiyle böyle bir proje Antalya’da yürütülüyor ve üç yıldır zararlı böceklerle örümcekler inceleniyor. Ayrıca örümcek zehirlerinden ilaç yapılıyor; hatta örümcekler iktidarsızlığa bile çare olabiliyor.

Türkiye'de Mısır Kobrası
Türkiye’de bu konuda çalışan çok az sayıda bilim insanı var. Kırıkkale Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü’nde görevli Prof. Dr. Abdullah Bayram’a “Türkiye'nin Örümcek Adamı” da denebilir. Zoolojinin alt bölümü olan araknoloji; örümcek, akrep, yalancı akrep ve ‘böğü’leri (et yiyen örümcek) inceliyor. Bayram, bu konudaki çalışmaların çok kısa bir geçmişe sahip olduğunu ve Avrupa’nın 100-200 yıl gerisinde olduklarını söylüyor. Bir süre Newcastle Üniversitesi’nde Örümcek Ekolojisi üzerine de çalışan Bayram, “Brezilya’da yılda 10 bin kadar akrep ve örümcek sokma vakası var. Türkiye’de ise bu konuda da çok net bilgi yok. Doktor çoğu zaman böcek sokması olarak değerlendiriyor. Sağlık Bakanlığı’nın, birkaç yıl önce Çin’den ve çok uzak bölgelerden zehirli hayvanlar getirip antidot üreteceğine dair haberler geldi ama arkası gelmedi. Ciddi bir zehirleme vakası olsa İstanbul ve İzmir gibi birkaç merkez dışında kolay kolay antidotunu bulamazsınız” uyarısında bulunuyor. İki yıl önce Şanlıurfa’da Mısır Kobrası bulunduğuna dikkat çeken Bayram “Kuzey Afrika’ya ait ama Mısır ve Suriye üzerinden buraya gelmiş. Çok tehlikeli, kimse tanımıyor, normal bir yılan sanıyorlar” diyor.

Bir çocuğu iki saatte öldürebilir
Bayram, küresel ısınmanın etkisine de dikkat çekiyor. “Çölleşme ve sıcakların artması sonucu Afrika elementleri kuzeye doğru gidecek. Sıcaklıkların artmasıyla zehirli akrepler, örümcekler İç Anadolu, Karadeniz ve Marmara’ya doğru yayılış gösterecek. Sokulma vakalarında da artış olacak. Böğü popülasyonunda Ankara ve Haymana’da bir patlama oldu. Bence bunun nedeni de sıcaklardı. Böğüler dışında bütün akrep ve örümcekler zehirli. Hangi türler birkaç saat içinde insanları öldürebilir, felç ve kramplara yol açar, bu önemli. Bu nedenle türleri tanımamız gerekir.” Tehlikenin bağışıklık sistemi ve organizmaya göre değiştiğini belirten Bayram’ın verdiği bilgiye göre, bu türlerin bazıları tarafından sokulan bir çocuk iki saatte öldürebilir!

Küresel ısınmanın yanı sıra Türkiye’de kuş gribi yüzünden binlerce kuş ve tavuğun telef edilmesi örümcek ve kene türlerini arttırmış. Çünkü zehirli akrepleri, örümcekleri kontrol eden hayvanların başında tavuk ve kuşlar geliyor. Geçen yıldan bu yana Tokat, Amasya, Çorum ve Yozgat’ta kenelerin yayıldığı gözlemlenmiş. Özellikle Kırım Kongo Kanamalı Ateşi virüsünü taşıyan keneler ölümlere neden oluyor. Bu virüsü taşımayanlar ise daha önce ısırdıkları canlılarda bulunan bakterileri insanlara geçirebiliyor. Özellikle kırsal alanda yaşayan çiftçilerin bu konuda uyarılması gerekiyor. Keneler, gövdelerinin son hacmine kadar kan emebiliyor. Daha sonra oldukları yere düşen bu canlılar uzun süre yeniden beslenmeye gerek duymadan duvarlardaki çatlaklarda yaşayabiliyor.

Leş yiyen böğüler öldürücü olabilir
Et yiyen örümcek olarak bilinen ve halk arasında panik yaratan böğüler, 10 santimetre boyunda olabiliyor ve koşarken 1 metre kadar zıplayabiliyorlar. Bayram “Akrep ve örümcekler zehirleriyle diğer hayvanların iç organlarının hepsini parçalar ve paralize eder. Sonra somurmaya başlar ve hayvanın içerisini tamamen boşaltır. Böğü bunu yapmıyor, çeneleriyle et koparmaya çalışıyor. Çenelerinin iç düzeyleri testere dişli. Çok kuvvetli ve yırtıcı. Diğer örümcekler gibi kaçmıyor, saldırma pozisyonu alıyor. Uzun penselerle tutmaya çalışıyoruz, üzerimize zıplıyor. Zehirli değiller ama o kadar obur ki, ölü bir fareyi, kurbağayı ve her türlü leşi yiyor. Bu nedenle ölümcül birçok bakteri taşıyabiliyor. Isırdığında enfeksiyona yol açabilir” diyor. Böğülerin ısırdığı insanlar çoğu zaman şoka giriyor ve bu nedenle de ölümler oluyor. Anadolu’da annelerin çocukları “böğü” diye korkuttukları hayvan bu ve akreplerden hızlı!

Kangren yapan örümcekler
Böğüler dışında örümceklerin hepsi zehirli olsa da, sokulan insanların yaşı ve bağışıklık sistemine göre risk değişiyor. Abdullah Bayram bazı örümceklerin ölümcül olduğunu, hücre yapılarını bozarak kangrene neden olduklarını söylüyor. Bayram fotoğraflarla, İstanbul’da Keman Örümceği (başının üzerinde keman şekli var) tarafından ısırılan bir kadının ayağında oluşan kangrenin nasıl büyüdüğünü ve kalçasından alınan doku transferiyle yapılan operasyonu anlatıyor. Bayram’a göre bu örümcekler gemilerle Kuzey Afrika ya da Latin Amerika’dan geliyor.
Bu ilticacı türler, Türkiye’de bu konuda çalışan az sayıda insanın işini daha da zorlaştırıyor. Mevcut örümcekler bilinmezse, Anadolu’nun hangi bölgesinde hangi türlerin yayıldığını bulmak da imkânsız hale geliyor. Bu durumda beslenme ekolojisi gibi ikinci aşama çalışmalara girmek daha da zorlaşıyor. Örümcek gidip bir tarlada sadece bir tür böceği yiyorsa bu oldukça önemli bir bilgi.

İngilizler futbolu yeniden keşfetti

Futbolla yatıp futbolla kalkan İngilizler, yeniden dünya arenasında başa oynamaya başladı. Sorunların hepsi çözülmüş olmasa da, 20 yıl öncesine göre penaltı sahasına daha yakınlar. Bu defa sadece başarıya susamış takımlarıyla değil, dünyanın yıldız futbolcuları, tıka basa dolu stadyum ve para kasalarıyla geliyorlar. İngilizler, uzun topu bıraktı, yerden kısa paslarla oynuyor artık.

Özgür Gürbüz - Yeni Aktüel / 25-30 Mayıs 2007

1985 Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası finalinde Liverpool taraftarlarının Juventus yandaşlarına saldırması sonucu 39 İtalyan hayatını kaybetmişti. Heysel faciası olarak anılan bu korkunç olaydan sonra İngiliz takımlarının uluslararası arenaya çıkışı beş, Liverpool’un ise yedi yıl boyunca yasaklandı. Heysel’den 20 yıl sonra Liverpool, İstanbul’da Şampiyonlar Ligi şampiyonu oldu. Bu yıl, Liverpool yine finalde ve yarı finale kalan dört takımdan üçü İngiltere menşeliydi. Bu geri dönüşün tek nedeniyse kasalarının dolu olması değil. İngiltere’de futbol topu yine yuvarlak, çimler yine yeşil ama geri kalan hemen her şey değişti.

Heysel sonrası cezayı yorumlayan dönemin İngiliz Futbol Federasyonu Sekreteri Ted Croker, ceza süresini sorunları halletmek için kullanacaklarını söylemişti. Yaşananların sadece bir takımın kusuru olduğu ve cezanın tüm İngiliz kulüpleri tarafından çekilmemesi gerektiğini öne sürenlere Croker, “Birçoğumuz, kendi evimizi düzene koymadan Avrupa’ya geri dönmememiz gerektiğini düşünüyor” diyerek sorumluluğu İngiltere’deki tüm futbol endüstrisine yüklüyordu. Bu anlayışla yola çıkan İngilizler, bizde TV yorumcularının pozisyonları ileri geri oynatması için kullanılan kameraları statlara yerleştirerek holigan avına çıktı. Bilet fiyatlarının artması da holiganları stadyum dışına iten bir başka etken oldu. Liverpool Üniversitesi’nde futbol endüstrisiyle ilgili MBA programını yürüten (FIMBA) ve holiganizm üzerine ders veren Dr. Geoff Pearson, bu durumu Yeni Aktüel’e “Stadyumlardaki kargaşa, kapalı devre kameralar ve yenilenmiş büyük stadyumlar sayesinde azaldı. Suç işleyenler anında bulunuyor ve müsabakalara gelmeleri yasaklanıyor” şeklinde açıklıyor. Hazır top taca çıkmışken belirtmekte yarar var, Futbol Endüstrisi Grubu, üniversite bünyesinde 12 yıldır aktif ve 10 yıldır da futbol üzerine MBA programı yürütüyor.

Stadyumlarda devrim
İngilizler’in başı Heysel’den sonra da beladan kurtulmadı. 1989’da Liverpool ve Nottingham Forest arasındaki kupa finali öncesinde stattaki turnike kapasitelerinin düşük olması büyük bir faciaya neden oldu. Yüksek çitler ve tel örgülerle çevrili konuk takım tribünündeki Liverpoollu taraftarlar, yaşanan izdihamda kaçacak yer bulamadılar. 96 kişi hayata gözlerini yumdu. Bu facia da, İngilizler’in stadyumlarını adam etmelerini sağladı. Faciadan ders alan taraftarlar artık en kritik maçlarda bile polis koruması olmaksızın yan yana oturabiliyor. Arsenal, Manchester United ve Chelsea gibi takımları izlemek için kombineler dışında bilet bulabilmek oldukça zor. Manchester’ın 76 bin kapasiteli stadının seyirci ortalaması 68 bin.

En çok kazanan İngiliz ligi
İşin bir de ekonomik boyutu var. İngiltere’deki “Premier League”in yıllık geliri 2,5 milyar dolar. İtalyanlar İngilizler’i 1,6 milyar dolarla, Almanlar’ın “Bundesliga”sı ise 1,5 milyar dolarla izliyor. İspanyollar’ın medar-ı iftiharı “Primera Liga” ise 1,4 milyar doları zorluyor. Fransızlar’ı hiç sormayın; gelirleri 1 milyar doların altında. Liverpool Üniversitesi’nde futbolun finansal yapısı üzerine çalışan Dr. Rory Miller’a göre bu fark, TV yayınları, diğer Avrupa ülkelerine göre çok daha pahalı olan bilet fiyatları ve yeni yapılan, ticari faaliyetlere çok uygun stadyumlardan kaynaklanıyor. İngiltere içinde yapılan başarılı pazarlama çalışmalarını da unutmamak lazım. Miller, bu konularda İngiliz kulüplerini başarılı bulsa da, genel kanının aksine, uluslararası pazarda İngilizler’in hâlâ biraz doldur boşalt yaptıklarını öne sürüyor. Miller Yeni Aktüel’e açıklamasında “Belki Manchester United’ı bunun dışında tutmak lazım, ancak diğer takımların finansal gücü ulusal pazardan geliyor. Örneğin, sponsorluk Alman kulüplerine daha çok para kazandırıyor” diyor.

Kulüplerin gelir kaynaklarıysa ülkeden ülkeye hatta kulüpten kulübe değişiyor. 2005 yılını 275 milyon Euro gelirle kapatan ve dünyanın en çok kazanan futbol kulübü olan Real Madrid, bu paranın yarısını ticari faaliyetlerden sağlıyor. Bunda, kulüp başkanı Florentino Perez’in “Galactico” adını verdiği Beckham, Nistelrooy, Cannavaro gibi yıldız futbolcuların payı büyük. Manchester’ı ikinci sıraya iten bu finansal hamle futbolda çok parlak sonuçlar getirmese de, Hollanda, İtalya ve İngiltere gibi orijinal ürünlerin daha çok satıldığı pazarlarda kulübe gelir sağladı. İkinci sıradaki United ise 246 milyon Euro’yu bulan gelirinin yüzde 42’sini stadyumdan sağlıyor. Üçüncü sıradaki Juventus’un gelirindeyse aslan payı yüzde 54 gibi bir oranla televizyondan. Juventus’un televizyon geliri 124 milyon Euro, stadyum gelirleri ise sadece yüzde 10’u, yani 23 milyon kadar.
Kendi kalemize bir göz atmak gerekirse, Türkiye’nin tüm kulüplere ödediği para 84 milyon Euro. Bu yılın şampiyonu Fenerbahçe’nin alacağı para ise sadece 10 milyon Euro civarında. Bu rakamlardan da görüldüğü gibi her ülke, futbol endüstrisini farklı bir yöntemle finanse ediyor. Çok net olan, tüm büyük kulüplerin futbol hastası Kore ve Çin gibi pazarlara girmek istemesi. Chelsea futbol takımının web sayfası bu pazarlama stratejisini çok açık gösteriyor. Web sayfasının İngilizce dışında iki ayrı dilde daha erişimi var: Çince ve Korece!

Ada kulüplerine yabancı ilgisi
İngiliz futbolundaki son hamleyse yabancı sermayeye yönelik oldu. Rus Petrol milyarderi Roman Abramoviç’in ateşlediği fitil, Manchester ve Liverpool kulüpleriyle devam etti. Amerikalı işadamı Malcolm Glazer, Manchester’ı almak için 1 milyar 400 milyon doları 2005’te gözden çıkardı. Bu rakam aşağı yukarı, Türkiye’nin en büyük petrokimya tesisi PETKİM’in özelleştirilmesi sonucu elde edilecek gelire eşit. Yine Amerikalı milyarderler George Gillett ve Tom Hicks, Liverpool için Şubat 2007’de 430 milyon dolar ödedi. Takımlarının değerleri de giderek artıyor. Abramoviç, Chelsea’ye 2003’te sadece 218 milyon dolar ödediğinde herkesin dudağı uçuklamıştı. Temmuz 2006’da Fransız işadamı Alexandre Gaydamak, ligin sonlarında yer alan Portsmouth için cebinden 125 milyon dolar çıkardı. Miller, bu konuda da herkesten farklı, “Yabancı yatırımların Chelsea dışında diğer kulüplere büyük finansal kaynak sağlamadığını” söylüyor.

İngilizler’in önündeki en büyük problem herhalde takımlarının başarısını ve ligin ekonomik gücünü milli takımlarına kaydıramamak. Burada oyun yapısı ve ülke insanının kuralcı, sistematik yapısıyla ilgili bir sorun göze çarpıyor. Gascoigne, Rooney gibi alışılmışın dışına çıkan daha çok futbolcuya ihtiyaçları var. Sanırım bu konuda İngiltere’ye göç eden Latin veya Güney Avrupa kökenli anne ve babalara çok iş düşecek. Zidane gibi melez bir yetenek, İngiltere milli takımını durmadan düştüğü ofsayttan kurtarıp topu ağlara gönderebilir.

Stadyumlar ve kapasiteleri
Manchester United - Old Trafford - 76 bin 212
Chelsea - Stamford Bridge - 42 bin 500
Arsenal - Emirates'i - 60 bin 432
Liverpool - Anfield – 45 bin 522
Evertoon – Goodison Park – 40 bin 569
Newcastle United - St. James' Park – 52 bin 394

Avrupa’nın en çok kazanan 20 futbol kulübü (milyon Euro)
Real Madrid 275,7
Manchester United, 246,4
AC Milan, 234
Juventus, 229,4
Chelsea, 220,8
FC Barcelona, 207,9
Bayern Munich, 189,5
Liverpool, 181,2
Inter, 177,2
Arsenal, 171,3
AS Roma, 131,8
Newcastle United, 128,9
Tottenham Hotspur, 104,5
Schalke 04, 97,4
Olympique Lyonnais, 92,9
Celtic, 92,7
Manchester City, 90,1
Everton, 88,8
Valencia, 84,6
SS Lazio, 83,1
Kaynak: Deloitte

Kulüplerin parası nereden geliyor? (milyon Euro)

Real Madrid
Maç gelirleri 63,7
Televizyon 88
Ticari 124

Manchester United
Maç gelirleri 102,5
Televizyon 71,7
Ticari 72,7

AC Milan
Maç gelirleri 38,1
Televizyon 138
Ticari 57,9

Lyon
Maç gelirleri 20,4
Televizyon 45,8
Ticari 26,7


“İngiliz kulüpleri iyi para kazanıyor ama iç pazardan”
DR. RORY MILLER (Liverpol Üniversitesi Futbol Endüstri Grubu)

* Uluslararası marka olan birkaç İngiliz kulübü var. İspanyol kulüpleri uluslararası pazarda İngilizler’den hâlâ daha iyi. Barcelona ve Real Madrid’in marka değeri özellikle Güney ve Kuzey Amerika’da daha yüksek. Bu biraz dil ve kültür ortaklığıyla da ilgili.
* Real ve Barcelona son 3-4 yılda çok iyi pazarlama stratejileri geliştirdi. İngiliz kulüpler iyi para kazanıyor ama bunlar iç pazardan geliyor. Premier Lig’in daha fazla ülkede yayınlanması aslında bir avantaj. Kendilerini uluslararası pazarlar konusunda geliştirirlerse işe yarayabilir.
* Takımların yabancı oyuncu almaları da bunun bir parçası. Everton ve Manchester City’nin Çinli oyuncuları bariz örnekler. Afrikalı oyuncular için bunu söylemek doğru olmaz. Afrika’ya bu oyuncuların tişörtlerini götürseniz bile taklit ürün sorunu var. Telif haklarının korunduğu Kuzey Amerika ve Japonya doğru pazarlar ancak bu defa da büyük takımlarda oynayacak kalitede futbolcu bulmak zor.
* İngiltere’deki holiganizm tam olarak bitmedi. Yunanistan’daki finali Manchester United ve Liverpool oynasaydı büyük sorunlar çıkması kaçınılmazdı. İngiltere’de polis taraftarları çok iyi tanıyor yurtdışında polisler bu konuda aynı derecede başarılı değil.

“Holiganizm azaldı ama bitmedi”
DR GEOFF PEARSON (Futbol Endüstrisi Grubu, Program Direktörü

* Stadyumlardaki şiddet olayları azaldı ama stadyum dışında hâlâ sorunlar var. Stadyumdaki başarının ardında kapalı devre kamera sistemleri yer alıyor. Suç işleyen kişi anında bulunup, hayat boyu futbol müsabakaları izlemekten mahrum edilebiliyor. Bu küçük suçları önlemede etkili olmasa da, “holigan firmaları” durdurmakta etkili oldu. Stadyumlarda içki satışının yasaklanması ve maçlar için toplu taşıma yöntemleri ise bence sorunu çözmedi daha da arttırdı.
* Holiganizmin bitmesinin futbol kalitesini arttırdığı görüşüne katılmıyorum. Holiganları engellemek için arttırılan bilet fiyatları kulüplere daha iyi futbolcular alması için gerekli olan daha çok parayı getirdi, o kadar. Britanya’da polis, 1960 ve 70’lerde gördüğümüz toplum polisi örneğinden daha zeki bir polislik yapmaya başladı. Taraftarlarla iyi ilişkiler kurdular ve üstlerine düşen rol daha çok izleyicinin kontrolü ve güvenliği üzerine oldu.

17 Mayıs 2007

“Türkiye nükleer silahlanma yarışına itiliyor”

Geçen hafta, aceleyle TBMM’den geçirilen dört sayfalık bir yasayla Türkiye’de nükleer santral kurmak isteyen firmaların önü bir nebze de olsa açıldı. Bu vesileyle tartışma yeniden alevlendi. Ortada nükleer konusunda ikiye bölünmüş bir Türkiye kamuoyu olduğuna göre, bir uzmana danışmak zaruri hale geldi… Nükleer fizikçi Prof. Dr. Hayrettin Kılıç, yeni kitabında nükleer santrallerin, ürettiği enerji kadar tükettiğini savunuyor.

Özgür Gürbüz-Yeni Aktüel / 17-23 Mayıs 2007

1978’de Amerika’da yaşanan Üç Mil Adası Kazası ve ardından Çernobil Felaketi nükleer enerjiyi gözden düşürmüştü. Son birkaç yıldır, küresel ısınmaya çözüm olacağı iddialarıyla gündeme gelen nükleer enerji eski bir tartışmayı tekrar alevlendirdi. Çalışmalarını yıllardır yurtdışında sürdüren nükleer fizikçi Prof. Hayrettin Kılıç, bu iddianın doğru olmadığını savunuyor.

Kılıç’ın ilk karşı çıktığı nokta nükleer enerjinin bir rönesans yaşadığı iddiası. Ona göre olayı başlatanlar, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) ve nükleer şirketler. “Nükleer endüstri Batı’da zorlandığı için hedefleri ikinci ve üçüncü dünya ülkeleri” diyen Kılıç ilginç bir noktaya dikkat çekiyor: “Bir nükleer santralden elektrik üretmek için, gerekli yakıtın hazırlanmasından atıkların saklanmasına kadar harcanan elektriğin miktarının bazı zamanlar üretilenden çok.” Kılıç, “Bin megavat kurulu gücündeki bir reaktör için her yıl yüzde 3 oranında zenginleştirilen 30 ton uranyum gerekiyor. Bunu elde etmek için tam 650 ton uranyum cevheri çıkarılmalı” diyor. Madenin çıkarılmasında iş makineleri binlerce litre petrol harcıyor. Çıkarılan uranyum sırasıyla öğütme, işleme, zenginleştirme, yakıt üretimi aşamalarından geçiyor. Kılıç, özellikle dünyada sayılı ülkede yapılan zenginleştirme işlemi sırasında oldukça fazla enerji harcandığına dikkat çekiyor. “Fransa’daki bir zenginleştirme tesisi için gereken enerjiyi iki adet reaktör sağlıyor. Kitap basılmadan 4-5 hafta önce biri Hollandalı, diğeri Brezilyalı iki nükleer fizikçi, bu çevrimi üretilen enerji bakımından takip etti ve nükleer enerjinin borçlu çıktığını ortaya koydu.”

Prof. Kılıç’ın “nükleer çevrim” adını verdiği bu süreçte küresel ısınmaya yol açan tonlarca karbondioksit de atmosfere salınıyor. UAEA’nın Başkanı El Baradey’in, “Nükleer çevrim sırasında kilovat/saat başına 2 ila 6 gram karbon çıkıyor” açıklamasına kızan Kılıç, “Karbon enerji kaynağından çıktıktan sonra okside oluyor ve karbondioksit haline geliyor. Doğru rakam için söylenen miktarı 3,6 ile çarpmanız lazım. Oysa ki, WISE örgütünün (Dünya Enerji Bilgi Servisi), nükleer atık ve yakıtları yeniden işleme sürecini dahil ederek yaptığı çalışma bir reaktörün yılda 380 milyon tonun üzerinde karbondioksit saldığını gösteriyor. Bu rakamı halihazırda çalışan 436 reaktörle çarparsanız 160 milyar tonun üzerinde karbondioksit çıktığını görürsünüz” açıklamasını yapıyor.

Prof. Kılıç, Meclis’ten geçen nükleer yasayla Türkiye’nin gündemine tekrar giren nükleer enerji konusunda sorularımızı şöyle yanıtlıyor…

* Nükleer enerji ucuz mu?
2003’te Amerika’daki nükleer endüstri, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’ne (MIT) bir rapor sipariş etti ve çıkan sonucun nükleer aleyhine olması nedeniyle Amerika’da nükleer gözden düştü. MIT’nin raporu, nükleer enerjinin en pahalı, yapımı en uzun, atık ve çevre sorunları halledilememiş bir enerji kaynağı olduğu sonucuna vardı. Nükleer enerji ile ilgili veriler Güney Kore ve Rusya gibi birçok ülkede gizleniyor. En doğru verilere ABD’de ulaşabilirsiniz. Nükleer endüstri, propagandalarında çok basit şemalar ya da deniz kenarına kurulmuş reaktör resimleri kullanıyor; bu doğru değil. Bir defa, reaktörün çalışması sırasında üretilen belli radyoaktif gazlar var ve bu gazları belli aralıklarla sızdırma hakkınız var. Ufak tefek olaylarda da, çaktırmadan sızdırabiliyorsunuz. Ayrıca soğutma sistemleri için nehirlerden, göllerden alınan sulara da radyoaktif maddeler karışıyor.

* İşin arkasında nükleer silah mı var?
1953’te Amerika’da “Barış İçin Atom” projesi başladığında hükümet firmalara kredi ve yakıtı bedava vereceğini söyledi. Karşılığında, firmalardan nükleer bomba yapımında kullanılan plütonyum istedi. Reaktörlerin yapım fiyatları o yıllarda çok düşük, yatırım yapan şirket sayısı da fazla. O tarihte nükleer silahların sayısına bakın; 30 binin üzerine çıkmış. Paralelliği görüyorsunuz. 1980’lerde başlayan nükleer silahların sökülmesi, işi değiştiriyor. O tarihlerde ABD’de bir adet yeni sipariş yok. Son sipariş 1973’te. Nükleer silahların dikey yayılması yani ABD, Rusya gibi ülkelerin elindeki nükleer silah sayısının artması durdu ve sayılar azalmaya başladı. Endüstri, şimdi yeni ülkeler bulmak zorunda.

* İran bomba peşinde mi?
İlk İslam bombasını yapan ülke Pakistan. 1989’da, Nobel ödülü alan ilk Müslüman Abdüsselam’la Trieste’deki Uluslararası Kuramsal Fizik Merkezi’nde tanıştım. Abdüsselam orada bize “İnşallah we will win” (İnşallah kazanacağız) diyordu. O sırada, Avrupa ülkelerinden parçalar kaçırıyordu. Pakistan bombayı yaptı ama İslam dünyasına uzak olduğu için lider olamadı. Sadece Hindistan’la dengeyi kurabildi. Daha sonra Saddam bu işe soyundu; İsrail ve İran bombaladı ve milyarlarca dolarlık tesisler yok oldu. Şimdi İslam dünyasında liderliğe İran soyundu. Batı, bunu hep İsrail’e ve Batı’ya karşı bir hareket olarak gördü. Bence başka bir problem daha var. İslam dünyasında da bitmemiş hesaplar var. Şiiler, İslam dünyasında hep ikinci sınıf oldular. Tarihte ilk kez böyle bir fırsatı yakaladılar. İran’ın nükleer santrali ortaya çıkar çıkmaz Türkiye’de nükleerin gündeme gelmesi de bir rastlantı değil. Batı, İslam dünyasında dengeyi kurmak zorunda. Türkiye bir nükleer silahlanma yarışının içine itiliyor. İslam ülkeleri içinde çoğunluğu Sünni olan iki aday var. Biri Mısır, biri Türkiye. Mısır’la da çalışmalar başladı. İki ülkeden biri politik olarak kullanılacak. Türkiye bundan hiç kârlı çıkmaz.

* Türkiye’de bir grup, doğal uranyumla çalışan Kanada’nın CANDU santrallerini savunuyor; Bakanlık ise Amerikan veya Fransız teknolojisinden yana görünüyor. Siz ne düşünüyorsunuz?
CANDU santralleri doğal uranyumla çalışıyor. Bakanlık ise anladığım kadarıyla basınçlı bir reaktör yapmak istiyor. Aralarında bir sürtüşme var. CANDU’nunki silah yapmak için en uygun reaktör dizaynı. Basınçlı bir reaktörden yakıt çubuklarını çıkarmanız için reaktörü soğutmanız gerek. Bu, elektrik üreten reaktörde bir aksilik yoksa en az 1-2 aylık bir problem. CANDU’da ise tam tersi. Yakıt çubuklarını bir günde çıkarırsınız, UAEA’nın ruhu bile duymaz. Hindistan da böyle yaptı. Türkiye basınçlı reaktör alırsa yakıt dışarıdan gelecek, yakıtı bizim yapmamız en az 50 yıl. Gelen yakıt belli, kullandığınız belli. Batı, yeşil ışığı yakarken büyük bir ihtimale bunu yapamazsınız dedi ki, bakanlığın planlarında CANDU yok.

* Toryum rezervlerimiz var deniyor; bunlar kullanılabilir mi?
Toryumla çalışan hiçbir reaktör yok. Üçüncü nesillerde de, önümüzdeki 50 yılda kullanılması düşünülen dördüncü nesil reaktörler için de böyle bir plan yok. Toryumu yakıt olarak kullanmak için uranyum ve plütonyumla karıştırmanız lazım. Bu, öyle tahtaya yazdığınız gibi olmuyor. Büyük bir miktarda Plütonyum-241 yaratabilirsiniz ki, bu bilinen en tehlikeli radyoaktif madde. Bu konu teknik olarak çözülmedi.

* Karslı biri olarak Ermenistan’daki Metzamor Santrali hakkında ne düşünüyorsunuz?
Her an patlamaya hazır bir reaktör, yılda sadece altı ay kullanılabiliyor. Hidroelektrik santrallerini tam kapasiteyle çalıştırmıyorlar. 2 milyon insanın yaşadığı bir vadide ömrü dolmuş bir santrali çalıştırmanın başka bir nedeni olmalı. Ermenistan’ın nükleer programından da şüphem var.

PROF. HAYRETTİN KILIÇ KİMDİR?
Kars’ın Sarıkamış ilçesinde dünyaya gelen nükleer fizikçi Kılıç, İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Bölümü’nü bitirdi. ABD Stevens Teknoloji Enstitüsü’nde mastır ve doktorasını yaptı. Doktora sırasında New Jersey’deki PSE&G Elektrik Şirketi’nde fisyon-füzyon hibrit reaktörlerinin fizibilite projelerinde çalıştı. Plazma fiziğinin kurucularından Prof. Dr. Winston Bostik’le yaptığı doktora çalışmasından sonra Yale Üniversitesi Uygulamalı Fizik Bölümü’nde araştırmacı oldu. Daha sonra da Stanford Üniversitesi’nde çalışmalarına devam etti. İtalya Ferrera Üniversitesi’ne araştırma profesörü olarak atandı. Kılıç, Amerika New Jersey’de faaliyet gösteren “Green Think Tank of Turunch Foundation” ya da Turunç Vakfı’nın da kurucusu. Vakıf, nükleer enerjinin güvenlik ve çevre sorunlarıyla ilgili çalışmalar yapıyor. Turunch Vakfı dışında Avrupa-Akdeniz Yerel ve Bölgesel İşbirliği Komitesi ile Aydın Üniversitesi Bilim Kurulu’nda görevli.