Enerji yoğunluğu düşürülmeden enerji sorunu çözülemez

Enerjide sorunların sadece yeni santral kurularak çözülemeyeceği bir çağa giriyoruz. Sınırlı ve giderek pahalanan kaynaklar, enerjiyi etkin kullanan ülkelere avantaj sağlıyor.

Özgür Gürbüz - Referans Gazetesi / 4 Ekim 2006

Türkiye ne zaman yüksek büyüme rakamlarını yakalasa enerji talebinde ne kadar artış olacağıyla ilgili rakamlar sahneye çıkar. Daha sonra da hangi yılda enerji açığının yaşanacağı, hangi tip santrallerin gerektiği tartışılır. Tartışmalar gecikirse hızlıca kurulan doğalgaz santralleri sayesinde kriz önlenir ya da bir ekonomik kriz gelir ve bütün bu talep tahminlerini altüst eder. Hal böyle olunca, enerji sektörü ulusal bir plandan yoksun olarak kapanın elinde kalır.

Enerji savaşlarının yaşandığı ve üç ayrı kavramın; güvenlik, strateji ve çevrenin enerjiden ayrı düşünülmediği günümüzde ise durum daha da karmaşık. Herşeyden önce sınırlı kaynaklara dayalı planların ömrünün ne kadar olacağı belli değil. Ayrıca petrol, doğalgaz, kömür, uranyum gibi sınırlı kaynakların belirli bölgelerde ve ülkelerde olması güvenlik, fiyat ve stratejik sorunları da beraberinde getiriyor. Fiyat artışları ve güvenlik tehditlerine karşı yapılacak en akıllı yatırım ise "enerji yoğunluğu" dediğimiz, gayrı safi yurtiçi hasıla başına tüketilen birincil enerji miktarının azaltılması. Gelişmişlik artık ülkelerin ne kadar çok enerji tükettiğiyle değil, ne kadar az enerji harcayarak ne kadar çok ürettiğiyle ölçülmekte. Kimi hocalarımız hala Türkiye'nin gelişmiş ülkeler kadar tüketmediğine bakarak yorum yapsa da, tüm lambaların gece gündüz açık bırakılmasının tüketimi Avrupa seviyesine çekeceği ama ülkeyi bir adım öteye götürmeyeceği açık.

Türkiye yerinde sayıyor
Enflasyonun hesapları şaşırtmaması için 1995 fiyatları baz alınarak yapılan hesaplamalara göre, 1993 yılında Gayri Safi Yurtiçi Hasıla'ya (GSYİH) 1000 euroluk katkı yapmak için 452,50 kilogram eşdeğeri petrol (KEP) harcayan Türkiye, 2004 yılında neredeyse aynı oranda, 452,45 kilogram enerji harcamakta. Kuşkusuz bunca teknolojik gelişmeye kayıtsız kalınması ve enerji yoğun teknolojilerin ülkeye girişinin sorgulanmaması büyük bir hata. Petrol ve doğalgaz gibi fiyatı hergün artan ithal kaynaklara bağımlı olunması ve enerji kaynakları içinde ithal kaynakların payının yüzde 70'leri bulması da enerji yoğunluğunun Türkiye için önemini arttıran bir başka etken. Bu durumda az enerjiyle çok iş yapmayı öğrenmek şart.

Türkiye'nin enerji yoğunluğu

YIL (1000 euro için KEP)
1993 452,50
1995 478,74
1997 476,49
1999 484,96
2001 494,18
2003 477,31
2004 452,45

Enerjide asıl iş talebi kontrol etmekte arzı değil
Bugünlerde yenilenebilir enerji alanında yaptıkları yatırımlarla gündeme gelen gelişmiş ülkelerin asıl başarısı enerji yoğunluğunu düşürmek oldu. Enerjiyi etkin kullanan ülkelerin başında dünyanın en büyük ekonomilerinden birine sahip Japonya geliyor. Japonya'nın 1993 yılında ulaştığı 117,11 KEP'lik değere hala yaklaşmış başka bir ülke yok. Bugün Japonya 118,61 KEP ile başarısını sürdürürken en yakın değer Danimarka'nın 120,32 KEP değeri. Danimarka 1993 yılında 1000 euroluk ürün/hizmet yaratmak için 153,71 KEP harcıyordu ama istikrarlı politikalar onu dünya ikincisi yaptı. Belli bir noktdan sonra enerji yoğunluğunu düşürmek daha zorlaşıyor. 1993'te 146,44 KEP harcayan ve 2004'te 146,08 KEP'e ulaşan Avusturya son 10 yılda fazla ilerleme kaydetemese de enerjiyi en verimli kullanan ülkelerden biri. Türkiye gibi ülkelerin önünde ise çok basit önlemlerle alınaca büyük yollar var. Örneğin, tüm kamu kuruluşlarında veya okullarda verimli ampul kullanımını teşvik etmek ya da zorunlu kılmak gibi. Son yıllarda daha çok enerjiyi verimli kullanan beyaz eşyanın hayatımıza girdiği doğru ancak rakamların pek değişmediği ortada. Türkiye inşaat sektöründe, sanayide henüz istenilen yerde değil. Çimento, demir-çelik gibi enerji yoğun sektörlerin yaygınlaşması da işimizi zorlaştırıyor.

Enerjiyi etkin kullanan belli başlı ülkeler (KEP)


Ülke 1993 1996 1999 2002 2004
Japonya 117,11 121,33 122,01 119,00 ----
Danimarka 153,71 161,67 132,14 123,75 120,32
Almanya 183,36 179,15 163,90 158,74 158,80
İrlanda 239,02 213,37 187,73 166,14 156,88
Avusturya 146,44 150,99 139,60 139,87 146,08
Norveç 231,00 194,92 203,44 187,68 189,12
Fransa 209,05 209,25 191,03 186,05 185,48
İtalya 193,92 190,11 190,87 184,12 189,11

"En iyiler" grubunda yer alan ülkeler içinde İrlanda, Danimarka ve Almanya düşük değerlerine rağmen hala aşama katetmelerine rağmen diğer dört ülkenin iyi olan enerji yoğunluğu değerlerini sadece koruduklarının altını çizmekte yarar var. Lider japonya ise adeta sınırları zorluyor gibi. Bu grubu birinci lig kabul edersek ikinci lige İngiltere, Belçika, Yunanistan, İspanya, Kıbrıs Rum Kesimi, Hollanda, Portekiz ve İsveç'i, biraz zorlarsak Finlandiya, Malta ile ABD'yi de katabiliriz.

İkinci en iyiler (KEP)



Ülke 1993 2004
Belçika 244,29 208,20
İngiltere 269,94 207,19
Hollanda 236,42 203,20
Yunanistan 261,89 240,41
İspanya 215,16 222,54
İsveç 266,35 217,52
Finlandiya 312,73 272,07
Malta 337,04 292,35
ABD 381,52 313,83*(2003 rakamı)

En kötüler listesinde ise eski doğu bloku ülkeleri korkunç ortalamalarıyla ilk sıraları kimseye kaptırmıyor. Bu analizde ilginç bir başka nokta ise enerji kaynağının seçiminin enerji yoğunluğuna etkisi. Nordik ülkeler içinde ve Avrupa 15'te tek nükleer santral inşa eden Finlandiya enerjiyi en kötü kullanan kuzey ülkesi olarak göze çarpıyor. Büyük güç santrallerinin getirdiği alışkanlık olan fazla tüketme, sorgusuz harcama öğretisi Litvanya, Macaristan, Bulgaristan ve Çek Cumhuriyeti gibi ülkelerde de kendini gösteriyor. Avrupa Birliği'ne giren ülkelerde belirgin bir iyileşme olduğunu belirtmekte yarar var. Nükleer enerjiden vazgeçen Belçika, İtalya, Almanya ve İsveç gibi ülkelerde karara paralel olarak enerjinin daha akıllı kullanıldığı da göze çarpıyor. Japonya ve Fransa enerjiyi etkin kullanan ve nükleer enerjiden vazgeçmeyen iki ülke olarak göze çarpıyor. Japonya'nın sınırlı kaynakları, Fransa'nın petrol ve doğalgaz bağımlılığıyla AB yönetmelikleri bu konuda etkili oluyor. Dünyada tüketim deyince akla gelen Amerika da bu konuda yoğun çaba harcıyor. 1993'te 381,52 KEP olan değer 2003'te 313,83 KEP'e kadar düşürülmüş.

Enerjiyi kötü kullananlar





Ülke 1993 2004
Bulgaristan 2305,57 1628,16
Romanya 1896,47 1226,95
Letonya 1217,49 696,29
Litvanya 1641,75 1135,57
Polanya 1615,21 596,59
Slovakya 1289,74 854,32
Çek Cumhuriyeti 1134,12 851,83
Macaristan 758,84 534,05

Tüm bu istatistikler ülkelerin gelişmişliği ve enerji ilişkisi hakkında size en doğru bilgiyi veriyor. Artık tüm dünyada gelişmişliğin tanımı az enerji kullanarak çok ekonomik değer yaratabilmek olarak ölçümleniyor. Türkiye enerji verimliliği kanunu ile geç kaldığı bu lige girmeye hazırlansa öncelikle enerjideki yeni yönetim trendi olan arzı değil talebi yönetmeyi kavramak şart. İşin mali boyutu hakkında şu ana kadar konuşmadık. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Teknoloji Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Muammer Kaya, sadece binaların yalıtımıyla yılda 3 milyar dolar tasarruf sağlanabileceğini söylüyor. Kısaca sadece inşaat sektörünün bakış açısını değiştirsek yılda 3 milyar dolar cepte kalacak. Tüm Türkiye'nin bakış açısını değiştirirsek ne kadar paranın cepte kalacağını da varın siz hesaplayın. Alışkanlıklarımızı değiştirmenin değil değiştirmemenin daha pahalıya patladığını göreceksiniz.

Afşin'in rehabilitasyon ihalesi 21 Kasım'a ertelendi

Türkiye'nin en büyük kömür santrallerinden Afşin-Elbistan termik santrali A ünitesinin rehabilitasyon projesi firmalardan gelen talep üzerine 21 Kasım'a ertelendi.

Özgür Gürbüz-Referans Gazetesi / 30 Eylül 2006

Verimli çalıştırılmadıkları için sık sık eleştirilere maruz kalan termik santrallerin rehabilitasyonu için düğmeye basan EÜAŞ yetkilileri, Afşin-Elbistan termik santrali A ünitesinin rehabilitasyonu için yapılacak ihaleyi 21 Kasım'a erteledi. Toplam 380 milyon dolar tutacak rehabilitasyon çalışmasına yoğun ilgi gösteren firmalar, ihale şartnamesine göre düzenlemek zorunda oldukları çözüm önerileri için, konunun teknik olarak zor bir konu olması nedeniyle, EÜAŞ'tan ek süre istedi. Dünya Bankası'nın 280 milyon dolar kredi verdiği proje için firmaların yaptığı teklifi olumlu karşılayan EÜAŞ yetkilileri de 10 Ekim'de yapılacak ihaleyi 21 Kasım'a erteledi.

21 Kasım'da firmalardan gelen şartnameleri inceleyecek olan EÜAŞ, daha sonra seçilen firmalar arasında bin 355 megavat (MW) kurulu güce sahip A ünitesi için ihale yapacak. Şu ana kadar ihale dosyası alan Alstom, Hıtachi, Babcock Service, Minex, Itochu, Ansaldo, Siemens, Skoda, Thyssenn Kurp, Teknotes ve Gama Endüstri ihaleye 3 ayrı konsorsiyum olarak girmeyi planlıyor. EÜAŞ Genel Müdürü Sefer Bütün, 2007 Nisan veya Mayıs ayında çalışmaların başlayacağını ve 2 yıl süreceğini söylüyor. Çalışmalar üretimin devam etmesi için 4 ünitede aynı anda yapılmayacak. Rehabilitasyon çalışmalarını kükürt ve katı partiküllerin tutulmasını sağlayan çevreci filtreler izleyecek. Elektrik Üretim A.Ş.'ne (EÜAŞ) bağlı santrallerin rehabilitasyonu için toplam 852 milyon dolar, santrallerin filtre sistemleri için ise 1 milyar 500 milyon dolar harcanması bekleniyor. Rehabilitasyonların tamamlanması halinde bugün yılda 21 milyar kilovatsaat (kWs) elektrik üreten santraller 2009 yılı sonunda 33 milyar kilovatsaat elektrik üretecek.

2009 sonunda 12 milyar kilovatsaat üretim artışı olacak
Bütün, "Sekiz santralde toplam 21 milyar kWs üretim yapabiliyoruz. Biz bunu bakım-onarım rehabilitasyondan sonra 33 milyar kWs'e çıkaracağız. Kademeli olarak artacak. 2007'de 21'i 25 milyara, 2008'de ise 28,5 milyara çıkaracağız. 2009 sonunda ise 33 milyar kWs üretim kapasitesine ulaşacağız" açıklamasını yapıyor. Sefer Bütün, ortalama bir hesapla, 800 milyon dolara 800 MW'lık bir santral kurulacağını ve bu santralin de 4,5 milyar kWs'e yakın elektrik üreteceğini söylüyor. Rehabilitasyon çalışmalarından beklenen ise 12 milyar kWs'lik bir artış. Bir başka deyişle santrallerin iyileştirilmesiyle sağlanacak üretim artışı 2 bin MW gücündeki yeni bir santralin üretimine bedel. Bütün, "Ayrıca rehabilitasyon projeleri çok daha çabuk oluyor. Yeni bir termik santral kurmak isteseniz 5 yıl sürer" diyor. Rehabilitasyon çalışmaları sonucunda atıl durumda bulunan kapasitelerini kullanmaya başlayacak santrallerden Afşin'de 4 milyar, Seyitömer'de 979, Tunçbilek'te 663, Orhaneli'nde 342 milyon kWs'lik üretim artışı hesaplanıyor. İhaleye katılacak firmaların 10 Ekim'e kadar tekliflerini vermesi gerekiyor. EÜAŞ, başvuruları değerlendirtikten sonra nihai teklifleri isteyecek.

EÜAŞ ayrıca, Avrupa Birliği yasalarına uygun olarak yeniden düzenlenen Hava Kalitesi Koruma Yönetmeliği uyarınca termik santrallerin baca gazı atıklarını da filtreden geçirecek. EÜAŞ'ın mevcut tüm santralleri gözden geçirilecek ve henüz baca gazı arıtması olmayan, elektromanyetik filtleri rehabilite edilmesi gereken tüm santraller için 5 yıllık bir dönemde 1 milyar 500 milyon dolarlık yatırım yapılacak. Kül tutucular ve kükürt arıtması için yapılacak bu çalışmalar için Bütün, "Beş yıl süremiz var. Bu süre içerisinde tümünü mevzuata uygun hale getireceğiz. Kangal, Afşin B, Orhaneli ve Kemerköy'de kükürt arıtması var; Yeniköy ile Yatağan'a ise yapılacak" açıklamasını yapıyor. Yeni yönetmelikte toz emisyonlar için eşik değer metreküp için 250 miligramdan 100 miligrama düştü.



Türkiye'nin stratejik enerji hamleleri bizi nereye götürüyor?

Türkiye'nin stratejik enerji hamleleri bizi nereye götürüyor?

Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattının açılmasıyla Türkiye'nin dünya enerji piyasasındaki rolü daha hararetli tartışılmaya başlandı. Türkiye'nin stratejik rolüne vurgu yapanlar, merkez olacağını söyleyenler ve transit bir ülkenin ötesine geçemeyeceğini öne sürenler var. Acaba hangisi doğru? Türkiye hangi hedef için hangi adımları atmalı ya da atmamalı? İsrail'e mi yakın olmalı yoksa ABD'nin enerji politikalarını mı desteklemeli. Tarafları tartışıyor...

Özgür Gürbüz - Referans Gazetesi / Eylül 2006

Önümüzdeki birkaç yıl, enerji konusunda Türkiye'yi hem içerde hem de dışarda önemli adımlar atmaya zorlayacağa benziyor. Stratejik konumu nedeniyle bir enerji merkezi olmayı planlayan Türkiye'nin uluslararası anlamda bazı stratejik kararlara da imza atması gerekecek. Enerji merkezi olma yolunda ilk adım olarak görülen Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) boru hattı geçen ay açıldı. Ancak projenin bu amaca hizmet etmediğini öne sürenler de var. Enerji konusundaki yazı ve araştırmalarıyla dikkat çeken Petrol Mühendisi Tufan Eğilmez, BTC ve kurulması düşünülen Samsun-Ceyhan (SC) boru hattından gelecek petrolün İsrail aracılığıyla Doğu Asya ülkelerine gönderileceğini ve Türkiye'nin sadece bir transit ülke olacağını öne sürüyor. Türkiye'nin enerji merkezi olması için boru hatları projeleri geliştiren BOTAŞ Genel Müdürü Hüseyin Saltuk Düzyol ise aynı fikirde değil.

Tufan Eğilmez
Yazar-Petrol Mühendisi
"Rusya, Büyük Ortadoğu Projesi'ni (BOP) kavrayamadığı için önce BTC'ye karşı çıktı ama artık değil" diyen Tufan Eğilmez BTC'den gelecek olan petrolün geleceğiyle ilgili de şu açıklamayı yapıyor: "BTC denizden yapılacak bir boru hattıyla İsrail'in Aşkelon Limanı'na bağlanacak. Oradan da İsrail'in Kızıldeniz'deki Elat Limanı'na. Bir yıl önce İsrailliler günde 3 milyon varil kapasiteye sahip boru hattının yönünü geri çevirdi. Elyat'tan ilk kez Rus petrolü Asya'ya ulaşacak. Rusya'nın en büyük sorunu Japonya, Hindistan ve Çin gibi muazzam petrol tüketen ülkelere petrolünü satamamaktı. Batıya boru hatları var ama doğuya çok pahalıya geldiği için yok. Süveyş by-pass ediliyor, BOP'un en can alıcı noktası da bu. Doğu denizlerinde hakimiyeti elinde tutan Arap petrolüne günde 3 milyon varillik bir rakip geliyor. Doğu denizlerine açılma İsrail limanlarından olacağı için de "vana" Türkiye'nin değil İsrail'in eline geçmiş oluyor" diyor.

Eğilmez, "Putin’in 28-29 Nisan 2005, Başbakanımızın da 1-2 Mayıs 2005 tarihlerindeki İsrail temaslarında bu konu görüşüldü. Aynı konu Erdoğan ve Putin’in 17-18 Temmuz 2005’te Soçi’deki görüşmelerinde de gündeme geldi. Daha sonra Enerji Bakanımızın İsrail seyahati ile de iyice pekiştirildi. Rusya, dolması mümkün görülmeyen Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) petrol boru hattını kendi petrolü ile dolduracak. Rus ve Kazak petrollerinin bir kısmı da günlük kapasitesi 2 milyon varil olacak Samsun-Ceyhan boru hattına verilecek" görüşünü savunuyor.

BTC'nin şu anda günde 34 bin varil kapasiteyle çalıştığını ve Azerbeycan petrolüyle ancak 225 bin varillik bir doluluğa ulaşılabileceğini söyleyen Eğilmez, günde 1 milyon varil olan kapasiteye ulaşmak için Rus petrolüne ihtiyaç olduğunu öne sürüyor. Bu petrolin talibi de yok diyen Eğilmez, "Petrol fiyatlarındaki yükseliş ABD'nin spekülasyonundan kaynaklanıyor, talep yetersizliğinden değil. Zaten Batı'nın tüm rafinerileri de Ortadoğu petrollerini işlemek için kurulu. Bakü'den gelecek kükürtsüz petrolü kullanmak için rafinerilerinde değişiklik yapmaları gerekiyor. Bu rafineri başına 1-2 milyon dolarlık bir değişiklik demek. Elinde yeterinden fazla ortadoğu petrolü var; neden yapsın? Ayrıca Irak'ın kapasite arttırımına gitmesi ve 1 milyon varil yerine 3 milyon varil üretim yapması da olası" açıklamasını yapıyor. Boğazlarla ilgili olarak ise İstanbul üzerindeki trafiğin artarak devam edeceğini düşünen Tufan Eğilmez, "Boğazlardan geçen petrol batıya, BTC'den giden ise ilave ve doğuya gidiyor" diyor.

Saltuk Düzyol
BOTAŞ Genel Müdürü
Saltuk Düzyol ise Türkiye'nin stratejik önemini kaybettiği haberlerinin yanlış olduğunu söylüyor. "İsrail'i bu projeye destek vermeye çalışan biziz" diyen Saltuk, "Irak boru hattı da tam kapasite çalışırsa üç hattın toplamı 4 milyon varili bulabilir. Aşkelon-Elat boru hattı ile Samsun Ceyhan birleşmesinin iyi bir opsiyon olacağını söyleyen biziz. Onların (İsrail) ilk amacı BTC'den akan petrolün bir bölümünü kendileri için almak. Mümkün olduğunca Akdeniz'e akan petrolü, boru hatlarıyla Güneydoğu Avrupa pazarlarına sunmak istiyorlar" diyor.

Türkiye'nin stratejisinin doğu-batı ve kuzey-güney koridorunda enerji merkezi olmak olduğunu hatırlatan Düzyol, "Türkiye'nin üzerinden ne kadar petrol ve boru hattı geçerse bu Türkiye'nin bölgesel anlamındaki istikrarına katkıda bulunacak ve ilave katma değer yaratacak. Boru hatları Türkiye'ye gelmeseydi bugün rafinerilerden bahsedilmezdi. Bunlar istihdama yarayacak, ekonomik açıdan Türkiye'nin gelişmesine katkıda bulunacak" yorumunu yapıyor.

Boru hatlarının inşa faaliyetlerinden işletilmesine kadar gelir elde edildiğini, pompa istasyonlarından gaz arzı yapılabileceğini ve aynı zamanda gelen petrolün bir bölümünün Türkiye'ye ayrılarak arz güvenliğine katkıda bulunacağını da sözlerine ekliyor. Saltuk'a göre İsrail'in lobi gücü uluslararası arenada azımsanamaz: "Rusya ve diğer ülkeler üzerinde İsrail'in lobi gücü var. İsrail'in işin içinde olması hem bizim hem de onlar için katkı sağlıyor. Hindistan ve diğer Asya ülkelerinde petrole yönelik talep patlaması var. Gelecek petrolü garanti etmeniz lazım yoksa kimse yatırım yapmaz. İlla Aşkelon-Elat'tan geçmesi gerekmiyor, tankerlerle Süveyş'ten de geçebilir".

Saltuk için Samsun-Ceyhan projesinin Türkiye açısından bir başka önceliği daha var; boğazlar. BTC'nin hazar petrolünü taşıdığı için boğazlara fazla katkısı olmadığını söyleyen BOTAŞ Genel Müdürü, SC olmazsa Kazak ve Rus petrolü Akdeniz'e boğazlardan geçerek inecek diyor. Saltuk, "70 milyon ton az bir rakam değil, boğazlardan geçenin yarısına yakın bir rakam. Piyasalarda artan bir talep var ve arz yeterli değil. Fiyatların yüksek olmasının bir nedeni de arz yetersizliği" diyor. Uluslararası petrol şirketleri boğazlardaki trafik sıkışıklığı nedeniyle her yıl 1 milyar dolara yakın zarar ediyor diyen Saltuk bütün bunların herekese fayda sağlayan projeler olduğuna dikkat çekiyor.

Necdet Pamir
Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi (ASAM) Genel Koordinatörü
Necdet Pamir, öncelikle Türkiye2nin konumuna dikkat çekiyor. Bir tarafta dünya petrol rezervlerinin yüzde 65, gaz rezervlerinin yüzde 30'undan fazlasına sahip Ortadoğu, diğer tarafta hiçbir zaman Ortadoğu'ya alternatif olamasa bile arz güvenliliğinin en önemli ilkelerinden biri olan kaynak çeşitliliğine hizmet edecek ve Ortadoğu'ya bağımlılığı azaltacak Hazar'ın arasında olduğumuza dikkat çekiyor. Pamir, "Hazar'daki ispatlanmış petrol rezervleri dünyadaki rezervlerin yüzde 2 ila 4'ü arasında. Rusya burada önemli bir aktör. Bilinen doğalgaz rezervlerinin yüzde 28'i Rusya'da, petrolde de sekizinci sırada. Türkiye böyle baktığınızda hem doğu-batı hem de kuzey-güney eksenli boru hatlarının odağında. Türkiye en genel hatlarıyla baktığınızda potansiyel olarak çok önemli bir konumda ama Türkiye bir terminal mi merkez mi olacak bu ise ayrı bir konu" diyor. Bugüne kadar yapılanları değerlendirmesini istediğimizde konu BTC'ye geliyor. BTC'nin ilk 16 yıl için varil başına 55 sent gelir getireceğini ve yılda 50-60 milyon dolardan başlayıp en tepe noktada 300 milyon dolar para kazandıracağını öğreniyoruz. BOTAŞ'ın işletme masraflarını düşmek kaydıyla. Pamir, "BTC'den geçecek petrol 12 yıl sonra 1 milyon varil. Dünyada günde bugün 84 milyon varil petrol tüketiliyor. 2010'da 90 milyon varil tüketilecek" diyerek geçen petrolün miktarı ve gelirden çok projenin stratejik önemine dikkat çekiyor. Şu anda üzerinde çalışılan diğer projeleri de özetleyen Pamir şöyle bir tablo çiziyor: "Şahdeniz gazının Türkiye üzerinden Avrupa'ya taşınması için boru hattı inşaatı başladı. Türkmenistan gazının satılması söz konusu ama bu projenin önünde büyük engeler var. Türkiye-Yunanistan hattı başladı. İran hattının ve Mavi Akım'ın İsrail'e uzanması mümkün. Bu projelerden bir transit geçiş geliri söz konusu ama asıl Türkiye'nin stratejik önemini arttıracaklar. Ancak bir o kadar da riskleri var. Kerkük-Ceyhan BTC'den daha yüksek kapasiteye sahip. 1,6 milyon varile ulaştığı zamanlar oldu ama Irak'ın işgalinden sonra çok sınırlı çalışıyor. Bir boru hattı hem küresel hem de bölgesel güçlerin saldırı odağında da yer alabilir".

Pamir, "Boru hatlarının olup olmamasının iradesi sizin elinizde değil. Örneğin ABD olmasaydı BTC'nin gerçekleşmesi çok zordu. Malum İsrail saplantımız var. Tabi ki İsrail'de kendi çıkarlarını kovalayacak. ABD, İsrail ve Türkiye'nin çıkarları kesişiyorsa, faydası varsa tamam. Yalnız risklere de bakmalı. Bölgede İsrail'in düşmanı ne kadar güç varsa devrede olacak. Buradan geçen petrolün İsrail'e, ABD'ye gidiyor olmasından çok dünya ticaretinin kesintisiz sürmesi, petrolün dolarla satıldığı sürece Amerikan ekonomisi için iyi bir şey. Amerika gerektiğinde körfeze müdahale ederek işine gelmediği zaman Çin'e, Hindistan'a hatta Avrupa'ya karşı o bölgeyi kontrol etmeye çalışıyor. Bu Carter Doktrini'nden beri böyle. Peki, ne yapalım o zaman? Boru hatları Türkiye'den geçmesin mi? Şu ana kadar yapılan anlaşmalara bakıldığında sadece transit geçiş ücretiyle idare ediyoruz. Örneğin Rusya ne yapıyor? Türkmen gazının bin metrekübünü 50-60 dolar gibi bir fiyattan satın alıyor ve bize 300 dolar fiyatlarla geliyor. Türkiye'de İran gazı için bu müzakereleri yapıyor ama başarılı olur mu bilinmez. Türkiye'nin burası merkez olacak sözünü söyleyebilmesi için bu tür anlaşmaları da başarıya ulaştırması lazım. Örneğin BTC'de fiyat belli ve değişme şansı yok. İlk 6 yıl için 250 bin varillik bir garanti var ve belki hesaplasanız BOTAŞ'ın masrafını çıkarmaz. Bu hatların Türkiye'nin değerini arttırdığına inanıyorum ama ne kadar iyi müzakere edildi, ne kadar bizim yararımıza, bunlar eleştirilebilir. Ben giderek daha fazla tek bir ülkeye (şu an Rusya) bağlı olmanın daha tehlikeli olduğunu düşünüyorum.

Türkiye'ye turist uğurlayan anne gözyaşlarını tutamadı

Bir yandan turist gelmedi deyip dizimizi dövüyor öte yandan da gelen turiste etmediğimizi bırakmıyoruz. Sorunları onların gözünden görmek için turist olduk turladık. Yıllardır turizmde patlama bekliyoruz ama hala Türkiye'nin nasıl bir yer olduğunu yabancılara anlatabilmiş değiliz. Amerikalı anne oğlunu uğurlarken başına birşey gelecek korkusuyla gözyaşları döküyor. Cesaret edip Türkiye'ye gelen ise yankesiciler ve taksicilerin eline düşüyor

Özgür Gürbüz - Referans Gazetesi / 9 Eylül 2006

Yıllardır Türkiye'yi kurtarmasını beklediğimiz turizmi kendi ellerimizle batırıyoruz. İstanbul'da son model gezi otobüsüyle tura çıkan turisti Taksim'de ikinci kata kadar çıkan sucular, Sultanahmet'te meydana inen halıcılar rahat bırakmıyor. Geceleri Taksim'de turistlere yaklaşan dolandırıcılar ise arkadaş numarasıyla yakaladıkları yabancıları tanıdıkları barlarda içirip, yüklü faturalar ödemeye zorluyor. İstanbul'u anlatan kitaplar buna benzer uyarılarla dolu. Terör, meşhur takscilerimiz ve yanıbaşımızdaki savaş da cabası...

Türkiye'ye gelen turistlerin rehber kitaplarında artık Türkiye'nin ne kadar misafirperver olduğu değil, turistleri nasıl dolandırıldığı yazıyor. Turistlerin gözünden Türkiye'yi görmek için tedbil-i kıyafet yaptığımız İstanbul turunda tanıştığımız Amerikalı Frank, daha konuşmamızın hemen başında bizi turist sanarak Taksim'deki şebeke hakkında uyarıyor. İki akşamdır Frank, Taksim'in göbeğindeki otelinden çıkar çıkmaz tanımadığı kişiler tarafından sıcak bir şekilde karşılanıyormuş. Neyse ki Frank, Amerika'dan İstanbul'a gelirken rehber kitabında bu şebeke hakkında yazılanları okumuş. Taksim'de turistlere yaklaşan, onlarla arkadaş olduktan sonra önceden ayarlanmış barlara götürüp korkunç faturaları ödemeye zorlayan bu şebeke her akşam Taksim meydanındaki polis kontrol noktasına 30 metre uzakta gezerken, 70 milyon patlayacak turizmin hayalini kurarak vakit öldürüyor.

Türkiye'nin modern ve güvenli olduğunu anlatmak gerek
Tursitlerin gözünden sorunları görmek için İstanbul'u Plan Tours tarafından işletilen çift katlı kırmızı otobüslerle ama "turist" kılığında turlamaya karar veriyoruz. Taksim'deki kırmızı kioskta fiyatlar yazılı olmasa da Sultanahmet'te euro cinsinden yazılı. Zaten Sultanahmet'teki kioska yaslanmış elindeki tesbihi sallayan görevliden de bilgi alabiliyorsunuz. Biletimizi alırken gişedeki görevli bana boğaz turlarından bahsediyor. İlgilenmediğimi görünce 100 YTL olan fiyatı 90'a indiriyor. Broşürde euro cinsinden fiyatlar var ama "bana kaça olur" dediğinizde bir indirim söz konusu. Her yarım saatte bir gelen otobüsü beklerken Orlanda şehrinin Ekonomik Kalkınma Direktörü olduğunu öğrendiğimiz William Franklin Blingsley'le (Frank) tanışıyoruz. Bir yandan yanımıza yaklaşan sucuları savuşturuyor bir yandan da Frank'ın Türkiye macerasını dinliyoruz. Geçen hafta patlayan bombalar Frank'ı değil ama annesini bir hayli korkutmuş. Anne Blingsley, havaalanında gözleri yaşlı uğurlamış Irak ve Suriye'ye yakın bir ülkeye giden oğlunu. Frank, Türkiye'nin Amerika'da yapılacak tanıtımında iki önemli nokta var diyor. Modern ve güvenli bir ülke olduğunu anlatmak. Otobüsün üst katında oturduğumuzda aşağıda savuşturduğumuz sucu çocuklardan biri karşımıza çıkıyor. Aynı su artık 50 kuruş değil 1 YTL. Olayın farkında olmama rağmen, turist olmadığımı açığa vurmamak için bile bile kazıklanıyorum: "One bottle please! (Bir şişe lütfen)"

Nasıl bulduğunu sorduğumuz İstanbul'un batıdaki kentlere benzemesinden korktuğunu söyleyen Frank, "İstiklal Caddesi'ne Virgin Megastore açılıyormuş. Bu cadde de umarım bizimkilere benzemez" diye hayıflanıyor. Trafikte çalınan kornalar, dur kalklar otobüsteki 10-15 turisti pek etkilemiyor gibi. Herkes Tarlabaşı'ndan inerken görünen Haliç manzarasını fotoğraflamakla meşgul. Yalnız konu Frank'ın memleketi Orlando'dan ve Florida'daki dev lunaparklardan açılınca bir İngiliz turist olarak Türkiye'de böyle bir parkın olmadığından yakınıyorum. Espriyi patlatıyor: "Burada taksiler var, hiç binmedin mi?". Sultanahmet ile Taksim arasında iki kez taksiye binmiş. İlkinde 7, ikinci de 15 YTL ödemiş. İkinci sefere, deli gibi araba süren şoför tarafından "lunapark farkı" eklenmiş olmalı. Frank sohbete ara verip makinasıyla otobüsün sol tarafına geçiyor. Tüm turistler patlamış su borusunun ortaya çıkardığı gölette oynayan çocukların fotoğrafını çekiyor.

İstanbul Amerika olmasın
Frank'ın uzman olduğunu öğrenince İstanbul hakkındaki görüşlerini soruyorum hep. Tarihi surların üzerindeki gecekonduları ilginç buluyor. Güzel yere ev yapmışlar diyor. Ev fiyatları yüksekse "Altın Boynuz"un etrafında duran eski evler neden boş ve yıkılmaya yüz tutmuş diye soruyor. Tur boyunca karşımıza çıkan tarihi eserler hakkında oldukça özlü bilgi veren tanıtımların çok kısıtlı olması ve tüm yol boyunca dinletilen aynı müzik Frank'ın canını sıkmış olmalı ki, bir süre sonra kulaklıkları boynunda aksesuar olarak kullanmaya başlıyor. Açıkçası Yenikapı'da tarihi surların yanından geçerken Haydarpaşa ve Selimiye Kışlası'nın tanıtımının yapılmasına ben de anlam veremedim. Dürbün lazım Haydarpaşa'yı görmek için. Frank'ın en büyük sorunu ise tur otobüsündeki tanıtım kasetinden çok İstanbul'un da batılılaşmadan nasibini alıp almayacağı. "Amerika'da hangi kente gitsem karşıma aynı mağazalar çıkıyor" diyen Frank, İstanbul'un da kendi dokusunu korumasını diliyor. Sultanahmet'te gerçek kimliğimizi söylediğimiz Frank'la vedalaşmadan önce yanımıza bir halıcı yaklaşıyor ve tur arkadaşımı dükkanına getirmem için bana telkinde bulunuyor. Arkasından her anlama gelecek bir "ne arıyorsunuz"la tüylerimizi diken diken eden saçları briyantinli iki gencin misafirperliğinden nasibimizi alıyoruz. "Hiçbir şey" deyince geldikleri gibi hızlı adımlarla yanımızdan uzaklaşıyorlar. Hatta hiç durmadıklarını bile söylemeliyim. Daha fazla saldırıya maruz kalmamak için çareyi Tolga ile Türkçe konuşmakta buluyoruz.

Terör turist de getiriyor
Güney kentlerimizi vuran terör kimilerini ağlatsa da, İspanyol Angela Alcover ve Jose Fernandez çifti, düşen fiyatlardan yararlanarak İstanbul'a kişi başı 500 euroya 1 haftalık tatil satın almışlar. Uçak ve otelin dahil olduğu fiyatı çok iyi olarak değerlendiren Angela, gazetelerde 200 euroya kadar fiyat gördüğünü söylüyor. Dört yıldız denilen otelin İspanya standartlarına göre ancak iki yıldız edeceğini de ekleyen Angela'ya göre Türkiye'de en çok rahatsız olduğu konu fiyatların "Türkçe" konuşmayan insanları görünce artma eğilimi göstermesi. İspanya'nın resmi kanalı TVE'de çalışan Angela buraya tarih, insanlar ve de Türkiye'nin AB için hazır olup olmadığı konusunda fikir edinmek için gelmiş. Düşündüğünden daha iyi bulduğu Türkiye'yi, birkaç ay önce gittiği ve yine AB hayalleri kuran Fas'la kıyaslayarak fersah fersah önde olduğumuzu söylüyor. Sevinsem mi, üzülsem mi bilemedim.


Hüseyin Kurtoğulları
Plan Tours Genel Müdürü

Turist olmayınca bizim için biraz kör bir yatırım oldu ama şerefi çok büyük. "City Sightseeing" gibi merkezi Londra'da olan ve dünyanın birçok kentinde tur düzenleyen çok büyük bir firmanın ortağı olarak bu işe girdik. Ancak yılda en fazla 8-10 bin kişi bu turu alıyor. 1 milyon euro yatırdık ancak 10 yıl olmasına rağmen hala bu parayı çıkaramadık. Dayanabildiğimiz kadar dayanacağız, biz bunu daha çok prestij için yapıyoruz. 3 adet, dünyada üstü spor araba gibi açılıp kapanabilen otobüslerimiz var. Yine, benzerlerinde en fazla 8 dilde olan tercüme olanağı İstanbul'da 11. Çok güzel anlatımları var. İstanbul gibi bir kentte olması gereken bir hizmet diye düşünüyoruz. Zamanında çok iyi bir iş yaptığımızı düşündük ama sadece şanı kaldı elimizde. Ücretlerimiz de yutdışındakilere göre daha ucuz ama yine de grup ve ailelere indirim uyguluyoruz. Ben bir ayrımcılık olduğunu düşünsem de yerli turistten 20 euro yerine 15 YTL alıyoruz. Fiyatlarımızda pazarlık yok ama çalıştığımız acenta ve otellere özel indirim uyguluyoruz. Biz çağdaş bir hizmet sunuyoruz ama karşılığını alamıyoruz. Dünyadaki örnekleriyle kıyasladığında çok arkalardayız. Yeni kiosklar koyduk, biz de eksik yok ama turist de yok. Türkiye'nin tanıtımı konusunda hiç kimse bir çaba harcamıyor.

Rıza Epikmen
TÜRSAB Yönetim kurulu II. Başkanı

Öncelikle turizmde "patlama" kompleksinden kurtulup kontrollü bir büyümeyi hedeflememiz gerek. Uzun vadeli hedefler belirleyip, bir artış eğilimiyle bu hedeflere ulaşmak lazım. Türkiye'de tesislerden yana sorunumuz yok. Büyük bir çoğunluğunda servis kalitesi de yüksek. Ancak otel 5 yıldızlı olsa da sokaklar 1 yıldız olunca otelin kalitesi de 3 yıldıza düşüyor. Turla gelen turistler problem yaşamasa da münferit gelenler sokaklarda yaşanan sorunlarla karşılaşıyor. Gelen turisti bu konuda uyarmak lazım. Bugün İtalya'ya gidip de yankesicilerle başı derde girmeyen yok gibidir. Bu, İtalya'ya giden turistin sayısını azaltmıyor. Paris'in arka mahallerinde de size herşeyi satmaya çalışan insanlar karşınıza çıkabilir, "hayır" der kurtulursunuz. Ancak bunun dışında kontrol edebileceğimiz sorunlar var. Örneğin 650 bin liralık plaka parası olan taksiler için 50 bin liralık yatırım zorunlu kılınabilir. Taksi şoförü olmak için sınava girilebilir. Hata yapan şoföre ilkinde ceza, ikinci de bir süreliğine taksicilikten men ve üçüncüsün de lisansının iptali gibi cezalar uygulanabilir. turistler yapay alanları tercih etmez. İtalya'ya gittiğinizde bir İtalyan gibi yaşamak istersiniz. Bu yüzden iş ahlakı standartlarımızı sadece turistler için değil kendimiz için de yükseltmeliyiz. Bugün Beyoğlu İstanbullular için de tehlikeli. Tanıtıma ayrılan bütçe de yetersiz ama bu konuda bakanlığın da pek suçu yok. 60 milyon dolar tanıtım bütçesi var ve 18-20 milyar dolar hedefleniyor. Yönetmelikler gereği tanıtım ihalesi her yıl yenilenmek zorunda ve ihalayi alan her yeni firma stratejinin değişmesi anlamına geliyor. Bakanlığın bütçesi de her yıl onaylandığı için uzun vadeli plan yapmak zor.

2010 yılında Avrupa'nın kültür başkenti olacak İstanbul için yapılan çalışmalar da biz de TÜRSAB olarak başından beri içindeyiz. Bugüne kadar STK ve devletin yaptığı en uyumlu işbirliklerinden biri. Rehavete kapılmadan çalışılıyor ve düzenli toplantılar yapılıyor. 2010 İstanbul için hem tanıtım hem de çehresini düzenleyip kültürel değerlerini orataya çıkarmak için bir fırsat. İstanbul'un seçilmesinde en büyük etken yapacağımız konserler ya da etkinlikler olmadı. "İstanbullu için ne yapacaksınız" sorusuna verdiğimiz yanıt oldu. Yapacağımız etkinliklere İstanbul'un her yerinden insanları ücretsiz servislerle getireceğiz aynı zamanda etkinlikleri merkzden diğer bölgelere yayacağız. İstanbullu müzesiyle buluşacak, sokak ve şehir panayırları olacak. İstanbullular İstanbul'u sahiplenecek.