3,5 saatte nükleer enerji uzmanı olan gazeteci

Özgür Gürbüz / 30 Aralık 2010

“Davutoğlu'nun geçen Cumartesi günkü, 2010'un muhasebesini yaptığı, o çok konuşulan, 3,5 saatlik maraton basın toplantısında son derece önemli bir şeyin farkına vardım” diye başlayan yazılardan korkacaksınız. Bu yazılar, “Belki sizler çoktan biliyorsunuzdur. Bana dudak büküp 'Ooooo günaydın arkadaş' diyebilirsiniz. Kusura bakmayın, ben şimdi farkına vardım ve benim gibi henüz durumu görmemiş olan okurlarıma anlatmak istiyorum"* diye devam ederse daha da çok korkmalısınız. Hele de bu yazı, kendisini her gün farklı bir konuda yazmak zorunda hisseden yazarlardan biri tarafından yazılmışsa, “gulyabani” görmüş gibi kaçmalısınız.

Mehmet Ali Birand'ın, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun 2010 yılının değerlendirmesini yaptığı toplantıdan sonra farkına vardığını iddia ettiği şey, nükleer santralsiz bir Türkiye'nin bir üst lige çıkmayacağı gerçeğiymiş. Yani, nükleer olmazsa ülke gelişemeyecekmiş, zengin ülkeler arasına giremeyecekmiş, ekonomi yeterince büyümeyecekmiş falan. Uzun uzun yazmaya gerek yok, nükleer lobinin argümanlarının bir bölümünü, Birand yazısında toplayıp, nükleer tartışmalarının alevlendiği bir sırada hükümete destek mahiyetinde okuyucusuna sunuvermiş. Sayın Birand hızını alamamış, nükleer santral kurmakla da işi sınırlandırmamış. 1. ligi hedefliyorsak nükleer yakıt üretimi de yapmamız gerektiğini söylemiş.

Nükleer halkın kültür seviyesini yükseltir
Birand'ın nükleer enerji konusundaki sınırlı bilgisini göstermek için sadece bir tek soru sormak bile yetiyor aslında. Bugün yakıtını üreten, nükleer santralini kuran Pakistan, bu söz konusu 1. ligin neresindedir? Yoksa küme düşmüş ülkeler arasında mı yer almaktadır? Bugün bir tek nükleer santrali olmayan, dolayısıyla 1. ligi rüyasında bile görmemesi gereken Norveç mi ekonomik açıdan daha gelişmiştir yoksa borç batağındaki İspanya mı? Deli dolu emelleriniz yoksa, elektrik üretmekten başka bir görevi olmayan ve bunu da diğer konvasiyonel kaynakların hemen hemen hepsine göre daha pahalıya yapan nükleer santral nasıl olur da gelişmişlik kıstası haline gelir? Hiç unutmuyorum, 1990'lı yıllar. Rahmetli Prof. Dr. Nejat Aybers İstanbul Üniversitesi'ndeki bir panelde nükleer santralleri övmek için, nükleerin halkın kültür seviyesini yükselttiğini bizzat söylediğini işitmiştim. Kalkıp, “Haklısınız, nükleer santraller halkın kültür seviyesini yükseltiyor; öyle ki, daha sonra o nükleer santral kurulan ülkelerde referandumlarla kapatma kararları alınıyor!”. Birand'ın nükleer pazarlama taktiği de bu hesap. Milletin hoşuna gidecek ne varsa bağla nükleere bağlayabildiğin kadar. İhtiyaç olan elektirikse, elektriği elde etmenin bin türlü yolu var, neden nükleer enerjiye mecbur olsun ki bu millet?

Gelelim yakıt üretimine... Bakınız, Prof. Dr. Tolga Yarman ne diyor: “Türkiye'de yakıt fabrikası kurulmasının hiç bir olurluğu yoktur. Türkiye'de bilinen uranyum rezervleri (yaklaşık 10 bin ton), iki (1000'er megavatlık) nükleer santrale, o da eğer dedigim gibi, yakıt elemanina çevrilmişse ancak yeter... Bunun da demek ki, bir olurluğu yoktur”.

Son sözüm de, “Türkiye nükleer ülke olmak istiyor” diyen çok saygıdeğer dışişleri bakanımıza. Sayın Davutoğlu, Türkiye çoktan nükleer bir ülke olmuştur. 1986 yılında tüm Karadeniz ve Trakya bölgeleri nükleer olmuştur. Olmuş ve çok can kaybetmiştir. Diğer bölgelerin ne kadar etkilendiği de meçhuldür. Bırakınız, o kalan topraklar nükleersiz kalsın. Bırakınız falanca nükleer firmalar para kazanacak diye çoluk çocuk telef edilmesin, bu ülkede enerjiye yatırılacak paralar sayesinde iş bulma ümidi olan binlerce insanın umutları tükenmesin. Enerji bakanımızın ve bazı köşe yazarlarımızın nükleer konusundaki beyanatları bizi zaten yer yer neşelendirip yer yer kederlendirmektedir; lütfen, bari siz zahmet buyurmayın.

*Türkiye, başkaldırıyor. Nükleer yakıt üretecek. 29 Aralık 2010, M. Ali Birand, Miliyet/Posta. http://www.milliyet.com.tr/turkiye-baskaldiriyor-nukleer-yakit-uretecek/mehmet-ali-birand/guncel/yazardetay/29.12.2010/1332088/default.htm

Hükümetin nükleer itirafları

Özgür Gürbüz/26 Aralık 2010

Bilindiği üzere Enerji Bakanı Taner Yıldız, Japonya seferinde bir dizi açıklamada bulundu. Amaçlarının yerli malı bir nükleer santral üretmek yani bu teknolojiyi geliştirmek olduğunu söyledi. Güney Kore ile anlaşamayan Türkiye'nin yeniden Japonya ile görüşmeye başlamasını ve hatta anlaşmasını ise, Japonların depreme dayanıklı nükleer santral inşa etmedeki başarılarına bağladı. Ne yazık ki, nükleer enerji konusunda Yıldız'ın yaptığı bu açıklamalar da nerden tutarsanız tutun elinizde kalıyor.

Dilerseniz önce yerli nükleer meselesinden başlayalım. AKP hükümetinin şu ana kadar nükleer santral konusunda attığı her adım, Taner Yıldız'ın Japonya'da verdiği beyanatı yalanlar nitelikte. Mersin-Akkuyu'da nükleer santral inşa edilmesi için Ruslarla yapılan anlaşmanın detaylarına bakarsanız Türkiye'nin aslında hiç de böyle, “yerli malı nükleer” gibi bir çaba içerisinde olmadığını görürsünüz. Anlaşmaya göre santral anahtar teslim bir santral olacak, yakıtı Rusya'dan gelecek ve Ruslar tarafından işletilecek. Zaten santralın sahibi de yine Rus firması olacak. Anlaşmada teknoloji transferine dair bir madde yok. Türkiye'nin bu inşaatta üstleneceği tek rol çimentonun harcını karmak. Arada da nükleer mühendislik bölümlerinde okuyan öğrenciler için turistik geziler düzenlenir herhalde. Bakınız, burası kontrol odası, bakınız bunlar jenaratör...

Akkuyu deneme tahtası
Özetlersek, hükümet Mersin'de başka, Japonya'da bir başka dil konuşuyor. Konuyu yakından takip edenler bilirler; yıllardır Türkiye'de bir nükleer santral kurulmasını isteyen bilim adamları bile Rusya ile yapılan anlaşmayı gönül rahatlığıyla destekleyemiyor. Elektrik pahalı, teknoloji transferi yok, güvenlik bir muamma, kullanılan Rus teknolojisini kabul eden bir tek batılı ülke yok. Dahası da var, santralın 60 yıl çalıştırılması planlanıyor ki, dünyada 60 yıl çalışmış santral yok! Akkuyu sanki hükümetin nükleer konusundaki deneme tahtası.

Dost acı söyler misali bir noktaya daha değinmek zorundayım. Türkiye'nin yerli nükleer santral inşa etmesi, bu işten milyarlarca lira zarar etmeyi göze almadıkça mümkün değil. Bilim adamı, uzman yetersizliği sorununun aşıldığını (nükleer enerji şirketleri tüm dünyada kalifiye eleman bulma sorunu yaşıyor) ve herhalde 20-30 yıl sürecek bir çabanın ardından ilk yerli malı reaktörü ürettiğimizi varsaysak bile bu işin sonu yaş. Bunun birkaç nedeni var, madde madde anlatalım:

-30 yıl sonra sadece elektrik enerjisi üretebilen nükleer santrallerin yerini fiyat, çevre gibi birçok etken nedeniyle yenilenebilir enerji kaynaklarının almasının kuvvetle muhtemel olması. Yine güneş ve rüzgar gibi yenilenebilir enerji kaynaklarıyla desteklenmiş hidrojen enerjisinin rekabet edebilir bir fiyatla piyasada söz sahibi olması.

-Akıllı şebekelerin yaygınlaşması sonucu, baz yük santrallerin sisteme uyum sorunlarıyla karşılaşması.

-Nükleer atıkların bertarafıyla ilgili bir çözümün ufukta görülmemesi ve güvenlikle (kaza, terör saldırısı riski) ilgili risklerin hala devam etmesi nedeniyle nükleerin öyle ya da böyle gözden düşecek olması.

-Uranyum kaynaklarının sınırlı ve belli ülkelerde bulunması nedeniyle, reaktör teknolojisine sahip ülkelerin bile hiçbir zaman nükleeri “yerli kaynak” olarak kullanamayacak olması.

-Yenilenebilir enerji kaynaklarının maliyetlerinin giderek azalmasına rağme nükleer enerjinin maliyetinin giderek artması ve nükleere verilen sübvansiyonların kesilmesi durumunda sektörün iyiden iyiye çıkmaza girmesi.


Yerlisini yapmak değil satabilmek önemli
Yukarıdaki nedenlere onlarcası eklenebilir ama her şeyden önce Türkiye'nin elindeki yakıtın, kabaca ve iyimser bir tahminle söylersek 60 yıl çalıştırılması düşünülen bir tek reaktöre ancak yeteceği düşünülürse, yerli nükleerden bahsetmenin ne kadar “absürd” olduğu da anlaşılır. Kaldı ki, ekonominin temel kuralı burada da geçerlidir. Milyarlarca lira harcadığınız böyle bir teknolojiyi ihraç edemez, ürettiğiniz malı çok ayıda satıp bu paraları geri alamazsanız büyük bir borç batağına saplanırsınız. Türkiye'nin, 50-60 yıldır bu teknolojiler üzerinde çalışan Fransa, ABD, Japonya gibi ülkeleri 30 yıl içinde geçip, onlardan daha ucuza ve güvenli reaktör üretip, bunu iç talep tek başına yeterli olamayağı için başka ülkelere satabilmesi neredeyse imkansızdır. Mümkün olan, Türkiye'nin daha az bir bütçeyi, güneş, rüzgar, biyokütle, enerji tasarrufu gibi alanlara ayırıp, yerli malı güneş panellerini, rüzgar türbinlerini üretmeye başlamasıdır. Bu teknolojiler daha yeni gelişmeye başladığından ve Türkiye sahip olduğu büyük yenilenebilir enerji potansiyeli sayesinde iç pazarı geliştirmeye müsait olduğundan Türkiye'nin bu konuda hem lider ülkelerden biri olma hem de ürünlerini ihraç etme şansı vardır.

Sinopluların canı can, Mersinlilerinki patlıcan!
Deprem meselesi de ayrı bir komedi. Madem depreme karşı Japon teknolojisi iyiydi, o halde neden ilk santralin siparişi Ruslara verildi? Sinop ve Mersin'de deprem tehlikesi birbirine yakın olduğuna göre, şimdi Mersinli vatandaşlar kalkıp, Sinopluların canı can da, bizim ki patlıcan mı diye sorarsa” Enerji Bakanımız ne yanıt verecek merak ediyorum.

Nükleer tren kaçmış ve sonu hurdalıkta biten bir yolda ilerlemektedir. Yenilenebilir enerji treni de gardan çıkmıştır ancak yolu uzun ve önü açıktır. Hükümetin geç de olsa yerli üretimi düşünmesi kuşkusuz iyi bir şey. Ancak, bir insanın doğru yolu bulması için kulağına fısıldananı dinlemek yerine gözünün gördüğü yolda ilerlemesi her zaman daha hayırlıdır.

Akaryakıtta promosyona son!

Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu (EPDK), 15 Aralık 2010 tarihli toplantısında, akaryakıt ve madeni yağ satışlarında yapılan promosyonlara sınırlama getirdi. 31 Ocak 2011 tarihinden itibaren akaryakıt istasyonları, akaryakıt ve madeni yağ satışlarında hediye ve eşantiyon veremeyecek, kampanya ve benzeri adlarla promosyon yapamayacak. EPDK aldığı kararla akaryakıt istasyonlarının sadece hizmet ve finansal promosyonlar yapmasına izin veriyor.

Ben bu kararı, artan petrol fiyatlarını dizginlemek için, bayilerin promosyonlarını, satış fiyatlarını direkt etkileyecek yöntemlere çekmek için adılmış bir adım olarak yorumluyorum. Yüksek vergi ve kar marjıyla ilgili tartışmaların tekrar gündeme geleceğini söylemek de yanlış bir tahmin olmaz. Devlet imdilik topu bayilere atmış gibi görünüyor.

Mersinliler Ankara'ya gidiyor

Özgür Gürbüz / 17 Aralık 2010

Mersin'in Gülnar ilçesine bağlı Büyükeceli (Akkuyu) beldesinde yapılmak istenen nükleer santrale karşı artan tepkilere Türkiye Cumhuriyeti hükümeti kulaklarını tıkayınca, Mersinliler seslerini duyurmak için Rus Büyükelçiliği'nin yolunu tutmaya hazırlanıyor. 25 Aralık tarihinde Rusya Büyükelçiliği önünde basın açıklaması yapmaya hazırlanan yöre halkı, Türkiye'nin belki de en bakir kolarından birinde nükleer santral kurulması girişimini protesto edecek.

Akkuyu bilindiği gibi Silifke'den 70 kilometre batıda, Alanya ile Mersin arasında kalan sahil şeridinde yer alıyor. Türkiye turizminin can damarı Akdeniz'e yapılması düşünülen bu santral, hem denenmemiş bir Rus teknolojisinin kullanılacak olması hem de Türkiye'de rüzgar, güneş, jeotermal, biykütle gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının önünü tıkayacak olması nedeniyle ciddi eleştirilere maruz kalıyor. Daha doğrusu eleştirilerden sadece iki tanesi bunlar. Nitekim AKP hükümeti, iklim değişikliğine yol açmayan, çevreyi kirletmeyen, yenilenebilir ve yerli bir kaynak olan güneş enerjisine destek vermeye yanaşmıyor. Rüzgara ise sınırlı büyüme olanağı tanıyacak alım garantileri veriliyor ve böylece bu enerji kaynağının gelişmesi engelleniyor. Nükleer santral için Ruslarla yapılan anlaşmada, üretilen elektriğe kilovatsaat başına 12,35 cent ödenmesi garanti altına alındı. Çevresel riskleri nükleerin yanında yok denecek kadar az olan, istihdam yaratma ve yerli teknoloji geliştime kapasitesine sahip güneş enerjisine Güney Afrika, Bulgaristan, Çin'in Tayvan'ı ve hatta karlar ülkesi Ukrayna bile alım garantileriyle destek verirken, hükümet hâla gereksiz tarışmalarla yasanın çıkmasını engelliyor.

Bu durumda Mersinliler'in çağrısına kulak verip herkesin Ankara'daki Rusya Büyükelçiliği önünde yapılacak basın açıklamasına katılmasında fayda var gibi görünüyor. Saat 12:30'da, Atakule önünde...

Nükleerin çalışanı da çalışmayanı da başa bela

Özgür Gürbüz-Yeşil Ekonomi / 28 Kasım 2010

Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Zion Nükleer Santrali, kapatılmasının ardından 12 yıl geçmesine rağmen Exelon şirketinin başına bela olmaya devam ediyor. Bundan 12 yıl önce, santralin sahibi Commonwealth Edison (ComEd) şirketi, iki reaktörden oluşan santrali kar etmediği gerekçesiyle kapattı. Aslında santralin kapanması, reaktör operatörü tarafından bir numaralı reaktörün yanlışlıkla kapatılıp, prosüdür izlenmeden tekrar çalıştırılmasından sonra oldu. Mart'ta iki numaralı reaktörde de soğutma suyunun azalmasıyla ilgili bir başka sorun yaşandı. Firma, Amerika'da nükleer güvenlikten sorumlu NRC'den 330 bin dolar ceza yedi.(1) ComEd santrali kapattı ancak iki reaktörü yıkmaya da ekonomik gücü yetmedi çünkü söküm maliyeti 1 milyar ABD Doları'nı buluyordu. Halbuki, 1040 megavatlık (MWe) iki reaktörden oluşan santral 1970'lerde söküm maliyetinin yarısına inşa edilmişti. Commonwealth Edison, radyoaktif kirlilik yüzünden de santralin kapısına kilit vurup gidemiyordu. Şirket, kardeşi Exelon'un adını alana kadar santral çalıştırılmadan, öylece bırakıldı. Exelon santrali devraldıktan sonra da durum değişmedi. Bugün Exelon için santralin başına nöbetçi dikmenin maliyeti yılda yaklaşık 10 milyon dolar.

Bir dipnot düşelim. 1973'te şebekeye bağlanan Zion-1 reaktörünün çalıştığı 25 yıl süresince kapasite faktörü oranı yüzde 57. 1974'te devreye giren ikizinin kapasite faktörü ortalaması ise yüzde 59. Bugün bahsedilen ve umulan yüzde 80'lerin çok daha gerisinde. Nükleer santraller için yüksek kapasite faktörlerinden adeta “garantiymiş” gibi bahsedenler için bu rakamlar “kulağa küpe” niteliğinde. Rüzgar'ın kapasite faktörünü değişken bulanlar, ne yazık ki, nükleer santrallerin yarattığı hayal kırıklıklarını unutmuşa benziyor. Halbuki, rüzgar enerjisiyle uğraşanların çok iyi bildiği gibi, rüzgar rejimleri ve meteorolojik tahminler sayesinde, rüzgar santrallerinin üretim rakamları en geç bir gün öncesinden çok küçük sapmalarla tahmin edilebilmektedir. Rüzgar veya güneş santrallerinin bakım ve arızası durumunda da onarım işleri çok kısa bir sürede tamamlanabilmektedir. 1040 megavatlik santralin şebekeden çekilmesinin yaratacağı sorunla, 1-2 megavatlık birkaç türbinin aynı anda bozulmasının yol açacağı elektrik kaybının karşılanması da acaba hangisi daha güvenli kaynak sorusunun tekrar sorulmasını gerektirir. Güney Afrika'da bir cıvata yüzünden Cape Town'ın altı ay elektriksiz kaldığını nükleerciler çok iyi bilirler ama söylemezler. Daha çok örnek var bu konuda verilecek ama bu yazının konusu değil.

Sökümü maliyetinin iki katı
Exelon firması şimdilerde, santralin söküm işini daha çabuk ve ucuza yapacağını söyleyeyen bir firmaya vermeye çalışıyor. Firmanın söküm için ayırdığı bütçe yine eskisinden çok farklı değil; 900 milyon dolar. Exelon, söküm işlemini daha ucuza hallederek, kalan parayı da tüketicileri geri iade etmeyi vaad ediyor ama bunların hepsi bir muamma. Her şey yolunda gider ve söküm işleri zamanında tamamlanır, alan da radyoaktiviteden arınmış olursa (ya da radyoaktivite oranı kabul edilebilir sınırların altına inmişse demek lazım) bu bölge 2020'de yeniden halka açılacak. 2020 oldukça iyimser bir tarih, 2032 aslında ilk belirlenen yıldı.

Dediğimiz gibi, bunların hepsi bir tahmin aslında. ABD'de kulanılmış yakıtların nerede depolanacağı yıllardır çözülemeyen bir problem. Yucca Dağı'nın son depolama alanı olma konusunda hem yöre halkının hem de çevrecilerin hukuki itirazları devam ediyor. Binlerce yıl radyoaktif kalacak bu atıkların söz konusu alanda korunmasının getireceği maliyet ve güvenlik tartışmaları da cabası. Bu sorunlar çözülene kadar, Zion santralini sökmek için tutulan işçiler ne kadar hızlı çalışırlarsa çalışsınlar, santral sahasındaki yüksek seviyeli radyoaktif atıklarla karşılaşınca söküm işleri durmak zorunda kalacak. Ayrıca, santralin sökümü yapılırken, beklenmedik seviyelerde radyasyonla karşılanması durumunda da işlerin uzaması kaçınılmaz. Bu da maliyetleri etkileyecek.

Nükleere evet; rüzgara, güneşe hayır!
Kısacası, Zion Nükleer Santrali'nin söküm macerası da, nükleer enerjinin macerasından farksız. İkisi de belirsizliklerle dolu. Ucuza elektrik üretimi, santralin inşasından, işletimi ve sökümüne kadar binbir türlü engelle karşı karşıya. Nükleerin atık ve kaza riski gibi çözülmemiş sorunları da bu “ucuz elektrik” rüyalarını baltalamaya hazır bekliyor. Bugün yenilenebilir enerjiyi “sorunlu” ve “belirsizliklerle dolu” bulanlara ve Meclis'teki yasanın çıkmasını veya kırpılarak çıkmasını isteyenlere haddimiz olmayarak bundan birkaç ay önce hangi anlaşmaya imza attıklarını anımsatmak istedik. Akkuyu'da nükleer santral kurulması için neredeyse iki ayda uluslararası anlaşmalara imza atanlar ve onaylayanların, 2005'ten bu yana yerli ve yenilenebilir enerji kaynakların önünü açacak bir yasaya “evet” diyememeleri gerçekten düşündürücüdür.

(1) http://www.nrc.gov/reading-rm/doc-collections/news/1997/97-079iii.html
adresinde 24 Kasım 2010'da görüldü.

Çevre Bakanı 32 bin kişinin elini sıktı

Çevre Bakanı bayramlaşırken
Çevre ve Orman Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu, Kurban Bayramı'nda, 17-20 Kasım tarihleri arasında, Afyonkarahisar merkez ile Şuhut, Emirdağ, Bolvadin, Sultandağı, Çay, Çobanlar, Dinar, Evciler, Kızılören, Sandıklı, Hocalar Sinanpaşa, İhsaniye, İscehisar ve Bayat olmak üzere 15 ilçede 32 bin kişinin elini tek tek sıkarak bayramlarını kutlamış.
Umut verici bir haber. Demek ki, memlekette köyünden, bahçesinden, tarlasından veya evinin önünden baraj, yol, maden, taş ocağı, termik ya da nükleer geçmeyen 32 bin kişi hala var...

İklim adaleti için büyük buluşma Sinop'ta


2009 yılındaki Kopenhag İklim Zirvesi, küresel ısınmayı durdurmak için kolları sıvayanlar için tam bir hezimetle sonuçlandı. Kopenhag'tan kayda değer hiçbir sonuç alınamaması, bu yıl Meksika'nın Cancun kentinde düzenlenecek Birleşmiş Milletler (BM) 16. Taraflar Konferansı'nı, ya da başka bir deyişle bu yılki iklim zirvesini daha da önemli bir hale getirdi. 
 
29 Kasım-10 Aralık 2010 tarihleri arasında Cancun’da düzenlenecek BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) 16. Taraflar Konferansı (COP16) için devletler bir araya geliyor. Sivil toplum örgütleri de her zamanki gibi yine orada olacak. Dünyanın iklim zirvesi Meksika'da başlamadan önce Türkiye'de bir başka zirve yapılacak. Türkiye İklim Adaleti Koordinasyonu tarafından 27-28 Kasım tarihleri arasında düzenlenecek büyük buluşmada katılımcılar, Türkiye’nin enerji politikalarını ekolojik bir biçimde planlayarak yeni bir gelecek kurgulamasının ilk adımlarını atmak üzere buluşuyor. 
 
Toplantının çağrıcıları Yeşil Gerze Çevre Platformu, Bartın Platformu, Yalova Çevre Platformu ve Erzin Çevre Platformu. Destekleyenler ve katılımcılar ise Türkiye'nin dört bir yanından gelen sivil toplum örgütleri. Sadece küresel iklim değişikliğinden kaygı duyanlar değil, doğası, hayatı termik santraller yüzünden risk altında olan ve bu tehlikeye karşı mücadele eden onlarca insan Sinop'un Gerze ilçesinde biraraya gelecek. Amaç, hem ülke çapında hem de uluslararası dayanışma içerisinde yeni ve kuvvetli bir iklim hareketi başlatmak.

Türkiye İklim Adaleti Koordinasyonu'nun çağrı metninde, Meksika'daki zirveye Türkiye hükümetinin de katılacağı belirtilirken, Kyoto Protokolü’ne imza atan Türkiye’nin kömüre dayalı enerji sistemlerinden, bu bağlamda da termik santrallerden vazgeçmesi beklenirken, aksine 100’den fazla termik santral yapılması için kolları sıvadığına dikkat çekiliyor.

Çağrı metninde, “Gerze başta olmak üzere Türkiye’nin pek çok bölgesinde Amasra’da, Yalova’da, Zonguldak’ta, Çanakkale’de, Bursa’da, Balıkesir’de, Afşin’de, Silopi’de, Erzin’de, Sugözün’de milyonlarca insanın benzer bir kaderi paylaştığını biliyoruz. Bizler, insanlığın ve doğanın geleceğini düşünerek, tabandan gelen bir demokrasi anlayışı içinde, enerjinin demokratik planlaması yoluyla, tüketim ve üretim alışkanlıklarımızı değiştirerek Türkiye’nin yaşanılabilir bir yer haline gelmesini sağlayabiliriz. Bu süreç içinde bulunan tüm kurum, kuruluş ve kişilerle birlikte yaratacağımız ortak talepler manzumesi ve Cancun’a göndereceğimiz sonuç için 27-28 Kasım tarihlerinde tüm duyarlı toplum kesimlerini Gerze’de buluşmaya davet ediyoruz” deniyor.

Destekleyenler: Ekoloji Kolektifi, Çanakkale Biga Çevre Platformu, TMMOB Ankara İKK, Çevre Mühendisleri Odası, Ziraat Mühendisleri Odası, Ekolojik Yaşam Derneği, Doğader-Doğayı ve Çevreyi Koruma Derneği, Saklıkent Koruma Platformu, Bolkarları Koruma Platformu, Hasangazi Köy Meclisi Derneği, Porsuk Köy Meclisi Derneği, Maden Köyü Çevre Platformu, Gerze Belediyesi, Tüketici Dernekleri Federasyonu, Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu, GDO’ya Hayır Platformu, Kimya Mühendisleri Odası, Amasra Beledeyesi, Bartın  Belediyesi, Zonguldak/Musul Çevre Platformu, Erzin Gönüllüleri Derneği, Çetko

Cemal Şener'i kaybettik

Bugün çok acı bir haber aldım. Üstadımız Cemal Şener'i kaybetmenin derin acısı beni çok uzaklarda yakaladı. Çaresiz kaldım... Ailesi, okurları ve dostlarının başı sağ olsun.

Cemal Şener'le tanışmamız Nefes dergisinin yayın hayatına başladığı sıralarda, İstanbul'daki Tüyap Kitap Fuarı'na denk düşer. Kendisiyle orada tanışmış, yerel bir gazetede yazdığım yazıları göstermiştim. Bana gel Nefes'e yaz demişti. Sivas Katliamı'nın hemen sonrasıydı. Dergiye neredeyse hergün tehdit mesajları gelirdi. Üç yıldan fazla bir süre Nefes'te, çevre üzerine yazılar yazmamı, Alevi-Bektaşi felsefesini ve doğayla olan ilişkisini daha iyi anlamamın yolunu o açtı.

Beni gazeteci yapan, yazarlığın kıyısından tutmamı sağlayan iki kişiden biriydi. Diğer üstadı, Rifat Dedeoğlu'nun vefat haberini de yine gurbette, İngiltere'deyken almıştım. Çin'den, çok uzaklardan sesim İstanbul'a varır mı bilmiyorum ama onun insanlığı, yazarlığı, cesareti, insanlara aktardığı bilgiler ve onurlu duruşu, uzun yıllar dünyanın her bir köşesinde hatırlanacaktır.

Nur içinde yatsın.

Hakkınızı ödeyemem hocam...


Yön Radyo'nun internet sitesindeki haber için lütfen tıklayın
Cemal Şener'in internet sayfası, yapıtları
için lütfen tıklayın