30 Kasım 2019

Termik santrallara filtre takarsak elektriksiz mi kalırız?

Eskiden çevreciler termik veya nükleer santralı protesto ettiğinde o bölgede elektrik kesintisi yaparlardı. Şimdi medya yoluyla aynı oyunu denediler. Olmadı tabi ama biz verilerle de bu santrallar olmasa elektrik kesinitisi yaşar mıyız anlatalım.



Türkiye'nin kurulu gücü 90 bin megavatın üstünde. Puant talep dediğimiz, en yüksek talebin olduğu anda oluşan ihtiyaç ise 47 bin megavat civarında. Kısacası, filtre takmak için 10-15 gün bakıma girecek bir santralın yerini tutacak yedek kapasite var.

Güncel bir örnekle de termik santrallara tanınan bu "kirletme hakkının" bir zorunluluk olmadığını anlatalım. Bu santrallar zaten sık sık arıza yapıyor. Son 24 saat içindeki arızalara baktığınızda 4 termik santralda arıza nedeniyle üretimin durduğunu gördüm. Yorumlarda o tabloyu da görebilirsiniz. Santrallar durmuş ama iddia edildiği gibi metrolar durmamış...


Hepsini geçtim; 20-30 yıl geçmişi olan bu santralları hala en temel filtreler olmadan çalıştırmak kabul edilemez. İnsan yaşamı, canlıların sağlığı bu kadar mı ucuz? #iklimkrizi çağında kömür santrallarını nasıl kapatacağımızı tartışmak yerine, filtresiz çalıştırmayı tartışıyoruz.

27 Haziran 2019

Hangimiz gelişmiş hangimiz geri kalmış

Özgür Gürbüz-BirGün/27 Haziran 2019

Doğa yaşayan bir varlık. Üzerinde yaşayan canlılar için sürekli temiz hava, gıda üretiyor ve onların yaşaması için uygun koşulları sağlıyor. Kaynakları sınırlı ve onları yenileyebilmesi için belli bir süreye ihtiyacı var. İnsanların istekleri ise sınırsız. Dünyanın pınarlarından temiz su akıtabilmesi için mevsimler geçmesi gerekirken, biz musluğu açtıktan hemen sonra su aksın istiyoruz. Türkiye’de yaşayan bizler de farklı değiliz. Öyle hızlı tüketiyoruz ki doğanın bir yıl içinde yenileyebileceği kaynakları bugün (27 Haziran) itibariyle kullandık. Dünyada herkes bizim gibi yaşasaydı, insanların isteklerini karşılayabilmek için yaklaşık bir buçuk dünyaya ihtiyacımız olacaktı. 

Dünya ortalaması ise Türkiye’den biraz daha iyi durumda. WWF-Türkiye’nin Küresel Limit Aşım Günü çalışmasına göre gezegenin bir yılda üretebileceği ekosistem hizmetlerinin tüketileceği tarih 29 Temmuz’u bulacak. Elbette bu da iyiye işaret etmiyor. Devamlı cepten yiyoruz ve bu gidişat sürdürülebilir değil. 

Dünyanın en çok tüketen ülkelerinin başında Katar, Lüksemburg, Birleşik Arap Emirlikleri, ABD ve Kanada geliyor. Bu ülkelerde yaşayan insanlar neredeyse iki dünya varmışçasına tüketiyor. Türkiye de her geçen yıl bu gruba daha fazla yaklaşıyor. Kapitalizm ve tüketim toplumu yaşam tarzımızı hızla değiştiriyor ve bizleri koruma ve üretme tarafından alıp, tüketim tarafına götürüyor. Akıl ve mantığın anlamakta zorlandığı, bencil ve sadece önündeki birkaç seneyi gören bir düşünce yapısı bizleri de esir almışa benziyor. Bu tarifi yapmak elbette ki sorunu çözmüyor ve biz köşe yazarlarının işi sorunları tarif etmek olmamalı. Çözüm de önermeliyiz. 

Çözüm aslında gözümüzün önünde ama algılarımızla o kadar oynandı ki şimdi size çözümü tarif ettiğimde, “geri kalmışlık”, “sefalet” veya “mutsuzluk” gibi kelimeler ister istemez aklınıza gelecek. Dünyanın insanlara bir yıllığına sunduğu kaynakları en iyi kullanan ülkelerin başında Kırgızistan, Endonezya, Irak, Küba, Mısır, Guatemala, Ermenistan ve Arnavutluk geliyor. Bu ülkelerin bazılarında gelir adaletsizliği yüzünden halkın büyük bir bölümü çok kötü koşullarda yaşıyor, böylelikle çok tüketen zenginlerin açığı kapatılıyor. O ülkeleri örnek almak da çok doğru olmaz.
Tahmin edebileceğiniz gibi Küba da durum farklı. Küba, dünyanın kaynaklarını neredeyse olması gereken gibi tüketen örnek bir ülke. Az tüketmenin yanı sıra, sınırlı kaynakları lüks arabalar, büyük özel mülkler yerine sağlık ve eğitim gibi toplumun tüm kesimlerine hizmet eden alanlara ayırıyorlar. Ne var ki, bugün Türkiye’deki insanlara, “bir Kübalı gibi yaşamak ister misiniz” diye sorsak herkesin evet diyeceğini sanmıyorum. Ne de olsa çoğumuz, özel otomobiller, uçak seyahatleri gibi aslında bal gibi “lüks” olan bu hizmetleri tüketmeye feci halde alıştık, alıştırıldık. Beş altı saatlik yolu trenle, otobüsle değil uçakla giderek, milyarlarca yıldır süregelen iklim dengesini bozmayı lüks kabul etmemek artık bize normal geliyor. Otomobil almayı reddeden, fazla kıyafet sahip olmayı istemeyen, büyük evleri sevmeyen insanlar ise bugünün dünyasında “anormal” ilan ediliyorlar. 

Yaşam tarzı ve tüketim kapasitesi üzerinden yaratılan bu algı o kadar kuvvetli ki, doğal varlıkları kendilerini yenileyebilmelerine olanak verecek şekilde tüketen Küba geri kalmış, her yıl gezegenin kendisine sunduğu hizmetlerin iki katına yakınını tüketen ABD ise gelişmiş ülke olarak sınıflandırılıyor. Ekolojik sorunları çözmek istiyorsak bu algıyı değiştirmek birinci işimiz olmalı.
Bu oldukça radikal algı değişikliğini yaratmak için dünyadaki tüm iletişim araçlarına sahip olmak bile yetmeyebilir. Kurallar koyacak hükümetlere, yol gösterecek yöneticilere de ihtiyacımız var. İşimiz kolay değil bu yüzden de insanların yaşamlarını değiştirmesini kolaylaştıracak, doğaya daha az zarar veren seçeneklere, en azından geçiş sürecinde gözlerimizi kapayamayız. Çünkü hepimiz kirlendik; hızlı ama kabul edilebilir bir geçişi sağlayamazsak ummadığımız yerlerden ve ummadığımız büyüklükte bir dirençle karşılaşabiliriz.

21 Haziran 2019

Kentlerin nüfusu kendi kendine artmaz

Özgür Gürbüz-BirGün/20 Haziran 2019

Son yıllarda artış hızı yavaşlasa da İstanbul’un nüfusu sürekli artıyor. TÜİK’in 2019 verisi kentte 15 milyon 67 bin kişinin yaşadığını söylüyor. 10 yıl öncesine göre yaklaşık 2,5 milyon daha fazla. Ülkenin beşte birini bir kente doldurmayı başarmışız. Hep aynı örneği veriyorum. Nüfusu 1 milyar 400 milyona gelmiş Çin’in en kalabalık kenti Şanghay’da toplam nüfusun sadece yüzde 2’si yaşıyor; İstanbul’da yüzde 19’u.

İstanbul, Türkiye’de yaşayan her beş kişiden birinin evi. Eğitim, turizm ve ticaret merkezi olması nedeniyle de ayrı bir baskı altında. Bu yüzden de yaşanmaz bir kent haline gelen ve çirkinleşen İstanbul’u kurtarmanın yolu kentin nüfus artışını durdurmaktan ve Türkiye’de başka cazibe merkezleri yaratmaktan geçiyor. Sorumluluğun birazı belediyede birazı da merkezi hükümette. 17 yıldır ülkeyi, 25 yıldır İstanbul’u yöneten Adalet ve Kalkınma Partisi’nin en büyük başarısızlığı da işte burada. Türkiye’nin kaderini uzunca bir süredir planlama değil şirketler ve rant tercihleri belirliyor.

İstanbul’da yaşayanlar biliyor. Boğaz’da şu anda üç köprü ve iki tüp geçit var ama bir yakadan bir yakaya geçmek isteyenlerin yaşadığı trafik çilesi sürüyor. Bu kadar köprü ve yola rağmen trafik sıkışıklığı ciddi oranlarda azalmıyor. Çünkü nüfus artmaya ve karayolu taşımacılığı teşvik edilmeye devam ediliyor. Nasıl teşvik edildiğini de Boğaz geçişlerine bakarak anlayabilirsiniz. İstanbul’un iki yakasını birleştiren beş geçitten sadece bir tanesi raylı taşımayı teşvik ediyor. Diğer dördü karayolunu destekliyor. Şehri etkileyen diğer yatırımlar da aynı amaca hizmet diyor. Örneğin, İstanbul’u Bursa ve İzmir’e raylı ulaşımla bağlayabilecek Osmangazi Köprüsü’ne demiryolu döşenmiyor. Adı “yüksek hızlı” olan tren neredeyse otobüslerle aynı saatte İstanbul’dan Ankara’ya varıyor. Şehre giriş çıkış yapan araç sayısı bu yüzden azalmıyor. Araçsız yaşamayı tercih eden insanlar için ülke içinde kesintisiz raylı ulaşımı sağlayacak teşvik edici bir sistem de İstanbul işin içine dahil edilemediği için hayata geçirilemiyor.

Peki, nüfusun İstanbul'a yığılması kendiliğinden mi oluyor? Çoğu insan bunun kontrol edilemez, insanların tercihiyle ilgili bir sonuç olduğunu düşünüyor. Çin örneğinde de görüleceği üzere elbette böyle değil. Kenti ve hatta ülkeyi yönetenlerin icraatları İstanbul’u bu hale getirdi. İstanbul tarihsel nedenlerle bir turizm merkezi. Bunu değiştiremeyiz ama burayı aynı zamanda kongre turizminin, finans dünyasının merkezi yapmak zorunda değiliz. Yeni eğitim kurumlarının büyük çoğunluğu, fuar alanları ve kaybetmesek İstanbul’a bir yük daha getirecek olimpiyatlar Türkiye’nin başka kentlerinde de hayat bulabilir. Cumhurbaşkanı başta olmak üzere tüm bürokratlar her gününü burada geçirmeye başlarsa, toplantılarını burada düzenlerse Ankara’nın bürokrasi yükü de İstanbul’un omuzlarına çöker. İstanbul’da ne ararsanız var. Sanayi, ticaret, eğitim, turizm, politika, kültür sanat…

Kent artık bu yükün altında eziliyor, diğer kentlerin gelişme araçlarını ellerinden aldığı için ülkenin dengeli gelişmesine de zarar veriyor. Pazar günü tekrarlanacak seçim öncesi iktidar partilerinin adayı Binali Yıldırım bu yanlışları anlamış ve değişecekmiş gibi görünmüyor. Yıldırım, kentin nüfusunu daha da artıracak ve kalan son doğal alanları da yok edecek üçüncü köprü ve İstanbul Havalimanı projelerini reklamlarında kullanıyor. Bu hatalara sahip çıkıyor. Ekrem İmamoğlu ise Kuzey Ormanları’nı korumayı vaat ediyor ve yeşil kuşak projesiyle buraların yapılaşmaya açılmasının önüne geçeceklerini söylüyor. Adayların vaatlerinin ne kadarını gerçekleştireceğini elbette bugünden söylemek zor ancak sadece bu bakış açısından dolayı bile İmamoğlu’nun İstanbul’un sorunlarını çözmede bir adım önde olduğunu söyleyebiliriz. İmamoğlu’nun konuşulabilir ve erişilebilir olması da bir başka avantaj. İstanbullular umarım sandığa gittiklerinde kentin sorununun internet paketi değil, planlama ve rantı durdurmak olduğunu unutmaz.

13 Haziran 2019

Hangi kentlerde su pahalı

Özgür Gürbüz-BirGün / 13 Haziran 2019

Su hayatımızın temel taşı. İklim kriziyle birlikte suyun önemi daha da artıyor. Suyu hem akıllıca kullanmak hem de kirletmemek zorundayız. Öyle mi yapıyoruz? Ne yazık ki hayır. Suyun kaynağını korumada sınıfta kaldığımız kesin. İstanbul Havalimanı örneğinde olduğu gibi su kaynaklarının etrafını yapılaşmaya açıyoruz. Ülkedeki her akan suyun üstüne HES yapıyoruz. Suyu kullanma konusunda da durum farklı değil. Türkiye OECD ülkeleri arasında kentsel atıksu yönetiminde son sırada yer alıyor. OECD’nin Türkiye’nin çevresel performansını değerlendirdiği son rapora göre, sanayi kaynaklı atıksuların yüzde 38’i, evsel atıksuların da yüzde 14’ü arıtılmadan deşarj ediliyor.

Suyu daha iyi değerlendirmek için yatırım yapılması gerektiği ortada; hem insana hem de altyapıya. Yapalım elbette ama son yıllarda hangi hizmet yapılsa faturası halka kesiliyor. Verdiğimiz vergiler nereye gidiyor belli değil, üstüne yapılan hizmetlerin parasını da ödüyoruz. Köprü yapılıyor, geçsek de geçmesek de ödüyoruz. Havalimanı yapılıyor, eksik kalan yolcunun parası cebimizden çıkıyor. Su işi zaten karışık. Son zamanda indirimler, fiyat ayarlamaları yapılıyor ama bakın seçim öncesindeki tablo bize neyi anlatıyor. Hangi kentte su pahalı, hangisinde ucuz? Hangisinde yapılan işler halka yüklenmiş hangisinde adil bir fiyat politikası var?

Bir metreküp su fiyatını alıp kentlere göre bakmak bize gerçek resmi göstermiyor. OECD raporunda, illere göre su fiyatları, dar gelirli hane halkının alım gücüne göre kıyaslanmış. O zaman karşımıza bambaşka bir tablo çıkıyor. Hane halkının gelirine oranla suyun en ucuz olduğu iller Erzurum, Aydın, Eskişehir, Tekirdağ, Trabzon ve Sakarya. Gelire göre adil bir fiyatın belirlendiği iller arasında ise İzmir, Muğla, Antalya, Konya ve Malatya sayılabilir. Su fiyatlarının geliri düşük aileleri zorladığı illerin başında ise büyük bir farkla Gaziantep geliyor. İstanbul, Bursa, Denizli, Kocaeli, Balıkesir, Kayseri, Mersin, Diyarbakır ve diğerleri kadar kötü olmasa da Ankara’yı sayabiliriz. Sadece suyun metreküp fiyatına baksaydık Diyarbakır ve Şanlıurfa’da suyun ucuz olduğunu düşünebilirdik. Hane halkının alım gücüyle baktığımızda tablo değişiyor. O yüzden de, su fiyatlarını indirdik diyen belediyeleri bir de bu gözle mercek altına almakta fayda var.

Birçok ilde su ve atıksu tarifeleri hanelerin karşılayabilirlik sınırını aşıyor

Üç büyük kente bakalım. İstanbul’da dar gelirli bir ailenin alım gücünün ödeyebileceği miktarın neredeyse iki katı olan su fiyatı yüzde 15’lik indirime rağmen hâlâ istenilen seviyede değil. Kilometrelerce öteden su getirmeyi icraat diye sunanlar bunun bedelini faturalar üzerinden halka yüklemişe benziyor. Halbuki şehri kuzeye doğru genişletmeseler, mevcut su kaynakları ve nüfus korunsa, İstanbullu daha az yatırımla daha uygun fiyata su alabilirdi. İzmir’de gelire göre zaten dengeli görülen fiyatlar, tasarrufu da özendirecek şekilde yaklaşık yüzde 10 indirilerek daha uygun bir seviyeye getirildi. Ankara’daki yüzde 30’luk indirim ise fiyatı dar gelirli bir ailenin karşılayabileceği seviyelere çekti. İstanbul’daki indirim kararının Ekrem İmamoğlu tarafından ortaya atıldığını hatırlarsak, Ankara ve İstanbul’da CHP’li belediyelerin etkisiyle su fiyatlarının daha makul bir çizgiye çekildiğini söyleyebiliriz. İzmir zaten iyi durumdaydı.   

Yapılacak daha çok iş var. Su kullanımında da tasarrufu, doğayı korumayı teşvik edecek radikal önlemler hayata geçirilmeli. Çocuklara evde su tasarrufuna dair yöntemleri anlatabiliriz ancak başta tarım ve sanayide suyu verimli kullanmak “kamu spotu”ndan fazlasını istiyor. Suyun bedelini tasarruf edeni, verimli kullananı ödüllendirecek; israf edeni cezalandıracak şekilde ayarlamalıyız. İklim krizinin sonuçlarını planlamalara dahil etmeliyiz. İstanbul gibi kentler kurmayıp, kilometrelerce öteden su taşımak için boru hatları yapmakla uğraşmamalıyız. Yağmur sularını depolamayan binalara imar izni vermemeliyiz. Her şeyden önce suyun kirlenmesini, azalmasını seyretmeyi bırakmalıyız.

07 Haziran 2019

10 soruda Çernobil

Çernobil dizisi nedeniyle 33 yıl sonra yeniden Türkiye’nin gündemine giren dünyanın en büyük nükleer santral kazası hem Sovyetler Birliği’nde olan biteni hem de Türkiye’de yaşananları tekrar tartışmaya açtı. Bu tartışmalara ışık tutması amacıyla, kafaları karıştıran 10 soruya yanıt aradık. 

Özgür Gürbüz-BirGün/ 7 Haziran 2019

1. Çernobil kazası ilk nükleer kaza mıydı?
Çernobil, sonuçları itibarıyla Fukuşima ile birlikte tarihin en büyük nükleer felaketlerinden biri ancak ilk kaza değil. Öncesinde İngiltere ve ABD’de yaşanan büyük kazalar vardı. 1957 yılında İngiltere’de yaşanan Windscale kazası, nükleer enerji konusundaki ilk uyarıydı. Nükleer silah üretimi için kurulan bu tesisteki 1 numaralı reaktörde çıkan yangın sonucu, reaktörün kalbindeki 11 ton civarındaki yakıt çubuğu yandı. Radyasyon sızıntısının reaktör yakınını etkilediği ve 200’den fazla insanın kanserden ölmesine neden olduğu düşünülüyor. İngiltere, 500 km2’lik bir alanda süt üretimini birkaç hafta boyunca yasakladı ve kazanın gerçek boyutlarını halka açıklamak yerine önemsizmiş gibi göstermeye çalıştı. Çernobil’den önce ABD’de de kısmi çekirdek erimesi yaşanan SRE (Los Angeles), Enrico Fermi-1 ve Üç Mil Adası kazaları yaşandı. 1978’deki Üç Mil Adası kazası, büyük bir ticari nükleer reaktörde meydana gelen en ciddi kazaydı. Sızıntının boyutları ve etkileri hala tartışılsa da reaktör üç ay çalıştıktan sonra kullanılamaz hale geldi. 

2. Çernobil’de sadece itfaiyeciler mi öldü?
Foto: O. Gurbuz
Çernobil kazasının kaç kişinin hayatına mal olduğu oldukça tartışılan bir konu. Nükleer endüstri, kazanın nükleer enerjinin geleceğini etkilememesi için ölü sayısını yangını söndürmeye çalışan itfaiyecilerle sınırlayıp, “30 civarında” demekle yetinir. Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun (TAEK) da benzer argümanları kullandığına sık sık şahit olduk. Santraldaki patlama sonucu çıkan yangını söndürmeye çalışırken ölen itfaiyeciler ile kaza sonrası yayılan radyasyon nedeniyle ölenleri ayrı ayrı değerlendirmek gerekir. 

3. Çernobil’deki radyasyon sızıntısı kaç kişiyi öldürecek?
2005 yılında aralarında Birleşmiş Milletler’e bağlı (Dünya Sağlık Örgütü, BM Çevre Programı ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı gibi) kuruluşların Çernobil Forumu adı altında açıkladığı rapor santraldan sızan radyasyon nedeniyle 4 bin kişinin öleceğini iddia etmiştir. Bu 4 bin kişinin 2 bin 200’ünün de kaza sonrası tasfiye çalışmalarına katılan işçiler olacağı belirtilmişti. Bu rapor, bağımsız kuruluşlarca sert bir şekilde eleştirilmişti. Endişeli Bilim İnsanları (UCS-Union of Concerned Scientist) Çernobil Forumu’nun sadece yüksek doza maruz kalan insanları hesaba kattığını söyleyerek bu tahmine karşı çıktı. Sınır değerlerin altında kalsa bile alınan her ek dozun kanser riskini artırabileceğini söyleyen UCS’ye göre ölü sayısı 27 bini bulabilir. Bunların içinde Avrupa’da yaşayan 9 bin kişi de var. İki İngiliz bilim insanının hazırladığı TORCH raporu, 30 ila 60 bin arasında kanser kaynaklı ölüme işaret ederken, çalışmalarından dolayı Nobel ödülü almış, Uluslararası Nükleer Savaşa Karşı Doktorlar Birliği (IPPNW) ise on binlerce tasfiyecinin ölmüş olabileceğini söylüyor. 2006’da hazırladıkları rapor, 10 bin kişinin tiroit kanseri olduğunu ve 50 bin vakanın daha görüleceğini belirtiyordu. IPPNW’ye göre Çernobil, Avrupa’da 10 bin sakat doğuma ve 5 bin ölü doğuma neden oldu. Bazı Sovyet kaynakları da 25 bin tasfiyecinin öldüğünü belirtir. Radyasyona maruz kalmanın sadece ölümle sonuçlanmadığını, bağışık sistemini zayıflattığını, sakat veya hasta bırakabildiğini de hatırlatalım. 

4. Çernobil en çok hangi ülkeleri etkiledi?
Çernobil’den en çok etkilenen ülkeler kuşkusuz Belarus, Ukrayna ve Rusya. Kaza sonrası Belarus’un tarım alanlarının yüzde 22’sini, orman alanlarının ise yüzde 21’ini kullanamaz hale geldi. Rusya’da 17 milyon km2’lik bir alan (Rusya Federasyonu’nun yüzde 1,5’i) radyoaktif kirliliğe maruz kaldı. Santrala bugün ev sahipliği yapan Ukrayna’da ise kirlenen alan ise 53 bin 500 km2. 45 bini santralın yakınındaki Pripyat kenti olmak üzere yaklaşık 400 bin kişi bölgeden tahliye edildi.

5. Radyasyon Türkiye’ye geldi mi?
Çernobil’den gelen Sezyum-137 yüklü radyoaktif bulutlar tüm dünya gibi Türkiye’yi de etkiledi. 2 Mayıs sabahı önce Trakya’dan giriş yaptılar. 3 Mayıs sabahı yoğunluğu daha yüksek radyoaktif bir dalga Sinop üzerinden Doğu Karadeniz’e doğru ilerledi. 5 Mayıs günü ise yeni ama daha yoğun sezyum-137 içeren radyoaktif bulutlar tüm kuzey kıyısını etkisi altına aldı, İç Anadolu ve Ege Bölgesi’ne doğru ilerleyerek tüm Türkiye’yi etkiledi. Yağış olan yerlerde etkisinin arttığı, bu yüzden de Karadeniz’i daha derinden etkilediği, özellikle çaylarda radyasyon ölçümleri yapıldığında ortaya çıktı.   

6. İçtiğimiz çayda radyasyon var mıydı?
Çernobil’de kaza olduğunda Türkiye, Mersin’de nükleer santral kurmak için yoğun bir çaba içindeydi. Bu yüzden de dönemin yetkilileri, kazanın etkilerini gizlemek, nükleer enerjiye karşı halkın isyan etmesini önlemeye çalıştı. Dönemin başbakanı Turgut Özal, “Radyoaktif çay daha lezzetlidir” derken dönemin Sanayi ve Ticaret Bakanı Cahit Aral, “Biraz radyasyon iyidir” gibi riski küçümseyen açıklamalar yapıyor, halkın önünde çay içiyorlardı. Yaptıkları analizlerde çayda yüksek seviyede radyasyon bulan ODTÜ Kimya Bölümü’nden Dr. Olcay Birgül, Dr. İnci Gökmen ve Biyoloji Bölümü’nden Dr. Aykut Kence’nin hazırladığı raporun basına sızmasıyla gerçek ortaya çıktı. Raporda, 1985 tarihli bazı Çay Çiçeği paketlerinde yüksek radyoaktiviteye rastlandığı belirtiliyor, bulunan oranların bildirilen yüzde 3’ten çok daha yüksek olduğu ve yüzde 65’leri bulduğu açıklanıyordu. Bilinen eşik değerleri geçmek için her gün bu çayla hazırlanmış, iyi demli beş bardak çay içmeniz yeterliydi. Kaldı ki raporda da belirtildiği gibi radyasyonda eşik değer yoktu ve temel amaç mümkün olan en az radyasyona maruz kalmak olmalıydı. Raporu hazırlayanlar hamile kadınlar ve çocukların daha az çay içmeleriyle başlayan bir dizi öneride bulunuyordu ama sorumluların sesi daha gür çıkıyordu. Zaten bir süre sonra böyle raporlar hazırlamak ve sunmak da kontrol altına alındı; YÖK işbaşındaydı. 

7. Çayı harmanlamak işe yaradı mı?
Dönemin TAEK Başkanı Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre, “Radyoaktiviteyi bilmeyen halkım rakamı ne yapsın? Çernobil’le ilgili olarak benden başka kimsenin konuşmaması için emir verdim. Ben Osmanlı devlet geleneğinden geliyorum ve bu hiyerarşi anlayışını benimsiyorum” diyordu. Özemre, 1985 yılından kalma eldeki eski çayı, radyasyonlu çayla harmanlayarak piyasaya sunulmasını da onaylıyordu. Radyasyon seviyesinin düşürüldüğü söylenen bu teknik tam tersine, tüm çayları kirletiyor ve herkese radyasyonlu çay servisi yapıyordu. 30 Aralık 1986’da, 58 bin ton çayın gömülmesi kararı alındı ancak bu karar Ocak 1998 yılında Resmi Gazete’de yayımlandıktan sonra yürürlüğe girdi. Depolarda bekleyen çaylar kaçırıldı. Dere kenarlarında bekletilenler suya, yakılan çaylardan çıkan radyasyon havaya karıştı. Yakma seçeneğinden vazgeçildi ancak tüm bu kargaşada 130 bin ton çay tüm Türkiye’ye afiyetle içirildi.

8. Türkiye’de kanser sonuçlarını gösteren rapor var mı?
Çernobil’in Türkiye’yi etkilediği bilinmesine rağmen, kanser kayıtlarındaki özensizlik ve devletin bu konuları araştırma konusundaki “isteksizliği” nedeniyle, resmi kurumların dünyadaki örneklere benzer bir çalışmasından söz etmek zor. 2006 yılında yayımlanan, “Çernobil Nükleer Kazası Sonrası Türkiye’de Kanser” başlıklı Türk Tabipleri Birliği raporu ise bu konudaki açığı kapatmaya çalışan önemli çalışmalardan biri. Hopa Belediyesi’yle yapılan ortak çalışmanın sonucunda, Hopa’da 2006 öncesi üç yılda meydana gelen ölümlerin yüzde 47’sinin kanser kaynaklı olduğu ortaya çıkarılmıştı. 

9. Çernobil nükleer enerjinin kaderini etkiledi mi?
Foto: O. Gurbuz
Çernobil kazasından önce de nükleer enerji, kaza riski ve atık sorunu nedeniyle eleştiriliyordu. Kazadan sonra nükleer risk daha çok konuşulur hale geldi, güvenlik tedbirleri de nükleer enerjiden elektrik üretme maliyetlerini artırdı. İtalya, Çernobil sonrası en net tepkiyi veren ülkelerden biri oldu. Mevcut dört reaktörünü kapatma kararı aldı ve 1990 yılında son reaktörü kapatarak bunu gerçekleştirdi. Çernobil’in Almanya, Belçika, İsveç gibi ülkelerde de nükleerden çıkış kararları alınmasında etkili olduğu biliniyor. Çıkış kararı almayan Avrupa ve Amerika kıtalarındaki ülkelerde ise yeni nükleer reaktör yapımı gözle görülür bir şekilde azaldı. Örneğin, ABD’de Çernobil sonrası yapımına başlanıp bitirilen yeni bir nükleer reaktör yok. Dünyada mevcut nükleer filo yenileri yapılmadığı için yaşlanıyor. 

10. Çernobil artık güvenli mi?
Çernobil’deki erimiş yakıtlar hâlâ radyasyon yaydıkları için 4 numaralı reaktörün üstü yeni bir zırhla kaplandı. 2 milyar avrodan fazla bir maliyetle yapılan bu zırhın 100 yıl dayanması, radyasyon sızıntısını azaltması ve bu sürede yakıt ve radyoaktif atıklara daha kolay erişilmesi planlanıyor. Tüm bu çabalara rağmen mevcut kirlilik nedeniyle santralı merkez alan ve 30 km’lik yarıçapa sahip alanın içine ve yakınına insanların yerleşmesinin yüz hatta binlerce yıl alacağını söyleyenler var.

04 Haziran 2019

Nükleeri Evrim Ağacı'nda pazarlama çabaları

Özgür Gürbüz-BirGün/4 Haziran 2019

Mersin'e nükleer santral kurmak isteyen Rus şirketi Rosatom, tahminen santrala harcadığı paradan daha fazlasını halkla ilişkiler çalışmalarına harcıyor. 2015 yılında, Rusya ile yaşanan uçak krizinde, daha ortada reaktörün "r"si yokken harcanan paranın üç milyar dolar olduğu söylenmişti. Bu paranın bir bölümü, tüm ülkeyi kaplayan sokak ilanlarından, tramvaylara kadar uzanan "yerli nükleer" konulu reklamlara harcandı. Nükleer santralın tüm hisseleri Rus devlet şirketinin Türkiye’deki uzantısı Akkuyu Nükleer A.Ş.'ya ait olmasına rağmen, "yerli nükleer" sloganlarıyla pazarlandı.

Rosatom'un halkla ilişkiler çabaları bununla sınırlı değil. Gazetelerde okuduğunuz nükleeri öven ve karşı çıkanların görüşüne yer vermeyen haberler, çocuklardan, balıkçı ve kamu görevlilerine uzanan Rusya gezileri, Milli Eğitim Bakanlığı'nın gözü önünde Mersin'deki okul çocuklarına verilen tek taraflı “bilgilendirmeler” ve daha neler neler var. 

Beyin yıkama çalışmalarındaki son hamlelerini de Evrim Ağacı adlı popüler bilim sitesi sayesinde öğrendik. Rosatom, ODTÜ'lü gençlerin ve onlarca gönüllünün desteğiyle hayata geçirilen bu platforma, birer dakikalık altı videonun yayınlaması için bir teklif götürmüş. Evrim Ağacı ise "ülkemiz için böylesine önemli bir konu hakkında tek taraflı bir reklam yayını yapmanın, Evrim Ağacı'nın değerleri, bilimsel vizyon anlayışı ve izlediği bilimsel etik ilkeleriyle uyuşmayacağını" söyleyerek bu teklifi reddetmiş. Onun yerine, "atom enerjisinin muhtemel tehlikeleri" üzerinde çalışan, kendilerinin seçeceği bir akademisyenle Rosatom temsilcisinin münazara yapmasını önermiş ve bunu da ücretsiz yayınlayacağını belirtmiş. National Geographic gibi kanalların Rosatom destekli belgesel yayınladığı günümüzde elbette alkışlanacak bir davranış...

Rosatom iki hafta geçmesine rağmen bu çağrıya yanıt vermemiş. AKP hükümetinin 2004 yılında konuyu yeniden gündeme getirmesinden bu yana yaptığı gibi nükleer enerjiyi tartışmaktan kaçıyor. Biliyoruz ki nükleer enerjiyi savunanlar bunu yapamaz çünkü pahalı, tehlikeli ve çevreye zararlı bu elektrik üretme biçiminin savunulacak bir yanı kalmadı. Güneş, rüzgar ve biyokütle gibi kaynaklardan daha ucuza ve daha güvenli elektrik üretmek mümkün. Bu kaynaklardan üretilen elektriği depolamak ya da birbiriyle eşleştirerek kesintisiz elektrik üretmenin önünde de bir engel yok.

Evrim Ağacı'nın yaptığı açıklama bizi sevindirse de gördüğüm birkaç eksikliği de belirtmeliyim. Teklifi reddederken yaptıkları açıklamada geçen, "Çünkü konu hakkında bilimsel arka plan ne olursa olsun, halk arasında yaygın bir endişe ve tedirginlik olduğu gerçeği göz ardı edilemez" ve "...öte yandan, nükleer santrallerin bir enerji kaynağı seçeneği olarak tutulmasına prensipte karşı olmayan, sırf patlama tehlikesinden yola çıkarak bir çırpıda, tamamen göz ardı edilmesini doğru bulmayan; daha da önemlisi bilimsel her meselenin sistemli münazara ilkeleri çerçevesinde tartışılması gerektiğini düşünen bir ekip olarak" cümleleri beni biraz endişelendirdi. Konu hakkında bilimsel arka plan ne olursa olsun deyip, nükleer endişenin sadece kazayla sınırlı olduğunu veya bilimsel açıdan desteklendiğini ima eder gibi bir durum ortaya çıkmış. Nükleer enerjiye karşı çıkan Nobel ödüllü bilim insanlarını burada saymayalım. Sorunun sadece kaza olduğunu düşünüyorsanız konuya çok sınırlı bir noktadan bakıyorsunuz demektir. 

Nükleer santrallarla ilgili bir tartışma birçok bilim alanını kapsar. İktisattan ekolojiye, siyasal bilimlerden, tıbba kadar farklı uzmanların görüşüne gerek duyulur. Bilimsel arka planın nükleer enerjiyi desteklediği, kaza endişesi gibi bilimsel olmayan ama insani kaygıların bunun karşısında durduğunu söylemek yanıltıcıdır. Örnek vermek gerekirse, bugün ekonomi bilimi açık bir şekilde nükleer enerjinin pahalı olduğunu söylemektedir. Başta ABD olmak üzere, kapanan birçok nükleer santralın arkasında ekonomik gerekçeler vardır, kaza korkusu değil.  

Tam da bu yüzden, "sırf patlama tehlikesinden yola çıkarak" nükleer enerjiyi gözden çıkardığımız kanısı uyandıracak ikinci cümleyi de talihsiz buldum. Yapılacak bir münazara, nükleer reaktörlerin patlayıp patlamayacağıyla sınırlı olamaz ve akademisyenlerin tekelinde değildir. Nükleer mühendis Prof. Dr. Tolga Yarman'ın da yıllardır altını çizdiği gibi, bu bir siyasi karardır. Reaktör yapılacaksa bunun tasarımına elbette bilim insanları karar verir ama burada mesele nükleer enerjiye ihtiyaç duyulup duyulmadığı meselesidir. Elektrik piyasasıyla, elektrik fiyatlarıyla, istihdam seçenekleriyle, kamuoyunun düşüncesiyle (yapılan araştırmalar halkın yüzde 70'e yakının nükleer istemediğini gösteriyor), gelecek kuşakları ilgilendirdiği için sosyal bilimcileriyle, ekolojistleriyle bir konsensüs aranmalıdır.

İşe sadece dar bir bilimsel açıdan bakacaksak, tek söyleyeceğim bilimin ihtiyatlılık ilkesinin hatırlanması olacak. Nükleer enerjinin atık ve kaza riski nedeniyle ihtiyatlılık ilkesine karşı bir yapı olduğunu Evrim Ağacı'ndaki arkadşlarımız da hemen fark edecektir.

23 Mayıs 2019

CHP Akkuyu için Meclis Araştırması istedi

Özgür Gürbüz-BirGün / 23 Mayıs 2019

Gündeme bomba gibi düşen Akkuyu Nükleer Santralı’nın temelinde çatlaklar oluştuğu haberi Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni de hareketlendirdi. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkan Yardımcısı ve Denizli Milletvekili Gülizar Biçer Karaca, konuyla ilgili Meclis Araştırması açılması için 20 milletvekilinin imzası bulunan dilekçeyi partisi adına Meclis Başkanlığı’na iletti.

CHP, başvuru dilekçesinde, Akkuyu Nükleer Güç Santralı inşaatıyla ilgili bugüne dek yaşanan teknik sorunların gelecekte yaşanmasının önüne geçmek adına inşaat alanında gerekli analiz ve araştırmaların yapılıp yapılmadığının, inşaatın uluslararası standartlara uygunluğunun sağlanıp sağlanmadığının bağımsız olarak araştırılmasını istedi. CHP’nin teklifi ön görüşmeden sonra kabul edilirse bir Meclis Araştırması Komisyonu kurulacak ve bu komisyon isterse kamu kurumları, üniversite ya da meslek örgütleri gibi kuruluşlardan bilgi alabilecek veya inceleme yapmalarını isteyebilecek.

Meclis Araştırması için yapılan başvurunun gerekçesinde şu açıklamaya yer verildi: “Türkiye için yeni olduğu kadar riskli bir teknoloji olan nükleer, ciddi endişeler yaratmaktadır. Bu endişelerin haklılığı basına yansıyan haberlerle bir kez daha kanıtlanmıştır. Akkuyu Nükleer Santralı inşaatının henüz ilk aşamasında, santral temel yapısının bazı bölümlerinde oluşan çatlakların projeyi denetlemekle yükümlü olan Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun (TAEK) yetkililerince tespit edildiği inşaatı üstlenen şirketin açıklamasıyla da kabul edilmiştir. Çatlak oluşan bölümlerin kırılarak yeniden beton dökülmek sureti ile onarıldığı ancak aynı yerlerde yeniden çatlakların oluştuğu anlaşılmıştır”.

CHP’nin Doğa Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı, gerekçe kısmında Rus nükleer santralının denetimini yapan TAEK’in bağımsız bir kuruluş olmadığına da dikkat çekiyor. Rusya ile Türkiye arasında imzalanan milletlerarası bir anlaşmayla yapılan bu santralın devlet tarafından yapıldığına dikkat çekilen metinde, bir devlet kuruluşu olan TAEK ve Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile kurulan Nükleer Denetleme Kurulu’nun (NDK) devlete bağlı kuruluşlar olması nedeniyle bağımsız bir denetimden söz edilemeyeceği belirtiliyor. Biçer Karaca, “dolayısıyla nükleer santralın bugüne kadarki yapım sürecinin TAEK tarafından yapılması uluslararası kurallara aykırıdır” diyor.

Meclis Araştırması açılması talep edilen metinde, nükleer santralın Akdeniz fay hatlarına yakınlığına da vurgu yapılmış. ÇED olumlu kararının iptali için açılan ve Danıştay’da görülüp sonlanan davada, davacı tarafların zemininin sorunlu olduğunu belirttiklerini hatırlatan CHP, bilirkişi heyetinden zemin örneği alınmasının talep edildiğini ancak bilirkişi heyetinin bu talebi dikkate almadığını da belirtiyor. Akkuyu’daki nükleer santralın bir ünitesini 2023’e yetiştirme çabaları sürerken, “saha çalışmalarının yeterli olmadığı”, “deprem konusunun göz önünde tutulmadığı” gibi temel itiraz noktaları ekseninde açılmış davalar da sürüyor.

***

“Akkuyu’da çalıştırmalar durdurulmalı”
TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Emin Koramaz
Akkuyu’daki gelişmeler üzerine bir açıklama yapan TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Emin Koramaz, “Bilindiği gibi temel çatlağı çok önemli bir teknik konu olup gerçek nedeninin bulunup gerekli tedbirler alınmaz ise üzerine yapılacak yapının güvenilmez olmasına neden olur. Bir nükleer santralın temelinin güvenilmez olması ise kesinlikle kabul edilebilecek bir husus değildir ve bir felakete neden olacağı kesindir. Böyle bir felakete neden olunmaması için Akkuyu Nükleer Santralı yapım çalışmalarının durdurulması gerekmektedir” dedi.

***
“Oldu bittiye getirilmemeli”
CHP Genel Başkan Yardımcısı Gülizar Biçer Karaca
Nükleer santral gibi bir inşaat faaliyeti; her aşamasında etkin ve bağımsız denetimi gerektiren, oluşabilecek tüm risklerin doğru hesaplanıp, giderilmesi elzem bir süreç. Bu konuyla ilgili hiçbir şeyin üstü örtülmemeli, oldu bittiye getirilmemeli. Akkuyu'da yapılmak istenen nükleer santrale ilişkin kamuoyuna yansıyan görüntü; inşaatın aklın ve bilimin gerekliliklerine göre değil, gündelik siyasi çıkarlar doğrultusunda devam ettiği yönünde. Bu sorunun giderilmesi toplumun her kesiminin içine sinecek bir denetim ve takip süreciyle mümkün olacak. Bizler için aslolan siyasi çıkarlar değil, insanla birlikte doğanın tüm unsurlarının sağlıklı ve güvenli bir biçimde yaşamasını teminat altına almaktır. Bu tüm yöneticilerin de asli sorumluluğu olmak zorundadır.

20 Mayıs 2019

İklim krizi ve dilin önemi

Özgür Gürbüz-BirGün / 20 Mayıs 2019

Birleşik Krallık'ta yayımlanan The Guardian gazetesi, "iklim değişikliği" yerine bundan böyle iklim krizi diyeceğini açıkladı. Haber, Türkiye'de de kısa zamanda yayıldı. The Guardian gibi çevre haberciliği konusunda öncülük eden bir gazetenin böyle bir değişikliğe gitmesi hem önemli hem de anlamlı. Dilini değiştiren sadece Guardian da değil, bilim insanları da bunu yapıyor çünkü iklim değişikliği karşı karşıya kaldığımız tehlikeyi anlatmaya yetmiyor.

Guardian'ın Yazı İşleri Müdürü'nden editörlere mektup
İletişimde dilin önemini yıllardır anlatmaya çalışırım. Genelde, neden dili ya da ortak dili bu kadar çok önemsediğim pek anlaşılmaz. Bir örnekle tekrar anlatayım. Bundan yaklaşık 2 yıl önce Greenpeace'te kampanyalar sorumlusu olarak çalışırken hem kampanyacı hem de iletişimci arkadaşlardan bir ricada bulunup, iklim değişikliği yerine iklim krizi dememiz gerektiğini söylemiştim. Çünkü iklim değişikliği dediğimizde ortada bir aciliyet, harekete geçme zorunluluğu, daha da önemlisi bir sorun yokmuş gibi anlaşılıyor. Kriz kelimesi ise doğrudan bir soruna işaret ediliyor ve insanlar hemen çözümü ve kendilerini de kapsayan bu krizden nasıl çıkacağını düşünüyor. Kim ne kadar ciddiye aldı, emin değilim.

O yüzden de neredeyse o günden bu yana tüm sunum ve yazılarımda iklim krizi diyor ve yazıyorum. Geç bile kaldık ama sorunu kutup ayılarının derdi olmaktan çıkarmak için ilk adım dilimizi değiştirmek olmalı. Bugün sokaktaki bir insana iklim değişikliğini sorsanız muhtemelen size kutuplardan bahseder. İstanbul'daki doludan, Antalya'daki hortumdan, Malatya'daki kuraklıktan, Rize'deki sel felaketinden bahsetmez. Kendisinden bu kadar uzakta olduğunu düşündüğü ve adında aciliyet / sorun gerektiren hiçbir şey olmayan bir konuda da harekete kolay kolay geçmez.

Özellikle sivil toplumda çalışan iletişimcilerin işinin sadece, basın bültenini en önce göndermek, gazetecilerle arkadaş olmak, yabancı haberleri en hızlı bir şekilde çevirip diğerlerinden önce basına göndermek olduğunu düşünenler yanılıyor. Bir fikri ortaya atıyorsanız, davayı savunuyorsanız, tüm kurumunuzun aynı dili konuşması elzemdir. İnanmışlık ve inandırıcılık için kaçınılmazdır. Önce kurumunuzda dil birliğini gerçekleştirin, buna zaman ayırın. Sonra sizin dilinizin herkesin dili olmasını sağlayın.

Gazeteciler için de durum çok farklı değil. 10 kişinin öldüğü bir trafik kazasını facia, cinayet gibi kelimelerle anlatırken, milyonlarca türü yok edecek iklim krizini, "değişiklik" sözcüğüyle anlatamazsınız.

Guardian'ın editörlerine gönderdiği uyarı notunda yaptığı tek değişiklik iklim kriziyle ilgili değil. "Küresel ısınma" yerine bu işin doğal bir süreç olmadığını, insan etkisiyle olduğunu anlatacak küresel ısıtma kullanılması. İngilizce'den çevirirken aynen kullandığımız, "balık stoku" yerine, balıkları metalaştırmdan, bir canlı olduklarını hatırlatan balık nüfusu (ben balık yığını da diyorum) denmesi gibi başka uyarılar da var.

Görüldüğü gibi, savunuculuk yapanların, bir davayı anlatanların, haberleştirenlerin işi kolay değil. Konuya hakim olmanın yanı sıra dili de iyi kullanmak gerekiyor.

15 Mayıs 2019

İklim krizinde son viraja girdik

Özgür Gürbüz-BirGün / 15 Mayıs 2019

Atmosferdeki karbondioksit miktarı insanlık tarihinde görülmemiş bir seviye ulaştı. Milyonda 415 parçacığa (ppm) ulaştı. Bilim insanları bize 350’yi geçmeyin diyordu. Politikacılar ise “350 zor bari 450’de sınırlayalım, zararı azaltalım” dediler. Kötünün iyisine razı ettiler. Buna rağmen petrol, kömür ve doğalgaza bağlı ekonomiler, adını koyup söylersek kapitalizm bilim insanlarını da “iyi niyetli politikacıları” da dinlemedi.

450 ppm’lik sınır değeri geçmemize 10-15 yıllık bir süre kaldı. Ne oluyor 450’yi geçince? Meteorolojistler, bilim insanları aşır hava olaylarının sayısı ve sıklığının iyice artacağını söylüyor. Başımıza yılda bir kez dolu yağıyorsa, belki iki veya üç kez ve daha şiddetli yağacak. Beş yılda bir kuraklık yaşayan ülke üç yılda bir kuraklık yaşayacak. Sel baskınıyla 40 yılda bir karşılaşan köyler, 10 yılda bir karşılaşır hale gelecek. 2003 yılında Avrupa’da başta yaşlılar olmak üzere binlerce kişinin canını alan sıcak hava dalgaları, kapımızı daha sık çalacak.

Yazdıklarım başka bir ülkenin felaket senaryosu değil. Adını da koyalım. Malatya’da çiftçi ürün kaybedecek, İstanbul’da kentli arabasını, evinin camını kıran dolunun hasarını ödeyecek, Ankara’da belediyeler sel baskınlarıyla, Antalya’da afet ekipleri hortumların yarattığı mal ve can kaybıyla uğraşacak. Rize’de toprak kayması ve taşan seller mal ve can ayırmadan suyuna kapıp götürecek. Kutup ayıları ve buzullar mı? Elbette onlar da yavaş yavaş erimeye ve daha büyük felaketlerin tetiğini çekmeğe devam edecek ama biz Türkiye’de oturanların belki de en son aklına kutuplar gelecek çünkü buradaki dert bize yetecek.

Oturup beklemek de bir seçenek ama çözümün elimizin altında, zamanımızın da azalsa bile hala var olduğu şu günlerde felaketi beklemek akıllı bir insanın yapacağı iş değil. Kömürden, petrolden, doğalgazdan vazgeçeceksin kardeşim; yapacağın iş çok basit. Elektriğini kömürden değil güneşten üreteceksin, ürettiğini en verimli şekilde, tasarruf ederek tüketeceksin. Bir yerden bir yere uçakla, otomobile değil, trenle toplu taşımayla gideceksin, petrolden elektrikli araca geçip, aracını da güneşten, rüzgardan şarj edeceksin. Isınmaya yalıtımla başlayacaksın. Az enerji harcayarak ısıtan binalar yapacaksın. Bunların hepsi mümkün ama oy verdiğin politikacılar bunları yapmıyor sevgili kardeşim.

O zaman sandığa gittiğinde “deli projelere” değil, geleceğine oy vereceksin. Köprüye, otoyola, otomobile değil trene, metroya, bisiklete oy vereceksin. Kömür ve nükleer santralı yatırım diye yutturana değil güneş ve rüzgara, çatına enerji santralını kurmana izin verip şirketleri değil halkı zengin edene oy vereceksin. Akılsız beton binalara, dev gibi kentler kuranlara, “en büyüğü yaptığını” söyleyenlere değil enerjisini kendisi üreten geleceğin ev ve mahallelerine, “küçük güzeldir” diyenlere, yeşil alanları koruyana, tarım alanlarına bina kondurmayanlara oy vereceksin.

Ve bir zahmet uyanacaksın be kardeşim. Bugün ve bundan sonraki her gün Dünya İklim Günü, bugün uyanmayacak ve uyandırmayacaksan yarın çok geç olacak.

09 Mayıs 2019

Nükleer çatlak tehlikeyi gösterdi

Özgür Gürbüz-BirGün/9 Mayıs 2019

Akkuyu’da Rusya’nın sahibi olduğu ve yapımını sürdürdüğü nükleer santralın temelindeki beton çatlamış. Hem de iki kere! 10 ay önce beton atılan temelin bazı bölümlerinde çatlaklar ortaya çıkmış, TAEK müdahale etmiş. Çatlayan betonun yerine yenisi dökülmüş ama o da çatlamış. Daha sonra, 80 metre eninde, 80 metre boyunda olduğu söylenen temeldeki betonun çatlak kısımları yeniden yapılmış. Şimdi, bir kez daha çatlamayacağının garantisi olmayan bu beton üzerine nükleer reaktör kondurulacak.

Reaktörün temelindeki beton çatlağını 10 ay sonra, Habertürk’ten Olcay Aydilek’in haberiyle duyduk. Nükleer felaket tam da burada başlıyor aslında. Kamuoyuna bilgi veren yok. Çatlak onarılıyor bir daha çatlıyor, açıklama yapan yok. Haberden anladığımız kadarıyla çatlak bir yerde değil ama her defasında sadece çatlak olan bölümler yenilenmiş. Bir çeşit yamadan bahsediyoruz. Halbuki tüm temele aynı beton atıldığına göre, temelin baştan aşağı yenilenmesi gerekmez mi? Üstüne gazoz fabrikası kurmuyorsunuz, kaza olduğunda dünyanın gördüğü en büyük nükleer silahtan bile daha tehlikeli olan bir nükleer reaktör kuruyorsunuz.

Bağımsız denetim olsa inşaat dururdu
Akkuyu’nun zeminin bu işe uygun olmadığı defalarca söylendi. Zeminin altının boş olduğu ÇED raporunun iptali için açılan davanın keşfinde de belirtildi ve kayıtlara geçti. Söz konusu saha denizin üstünde. Danıştay’a karar vermesi için bir rapor hazırlayan bilirkişi heyeti ise zemin etüdü yapmak için örnek almayı reddetti. Verdikleri raporda, Wikipedia adlı internetten sitesinden kopyalayıp yapıştırılan yanlış bilgiler olduğunu da BirGün’de tüm Türkiye’ye duyurmuştuk. Baştan aşağı yanlışlarla dolu bir nükleer santral inşaatı var Mersin’de.

Böylesine kritik bir hatayla karşılaşıldığında inşaatın durmaması, bağımsız uzmanların çağrılmaması da oldukça ilginç. Finlandiya’da benzer bir durum oldu. İnşaat sırasında yapılan yanlışlar ve güvenlikle ilgili sorunlar nedeniyle Olkiliuoto-3 reaktörünün yapımı sık sık durduruldu ve toplamda 10 yıl gecikti. Bu gecikmeler yüzünden de santralın maliyeti 5 milyar avro arttı. Çünkü orada bağımsız bir denetleme kurulu var. Cumhurbaşkanı ne der, şirketler ne yapar diye korkmayan bilim insanları var. Nükleer reaktörü yapan şirketi 5 milyar avro zarar ettirme pahasına her hata bulduklarında inşaatı durdurdular. Kimi zaman işleri silbaştan, yeniden yaptırdılar. Bizde ise hem TAEK hem de yolun yarısında kurulan Nükleer Düzenleme Kurulu iktidarın kontrolünde.

Mersin ve Sinop’ta kurulmak istenen nükleer santralların güneşten rüzgardan 2-3 kat daha pahalıya elektrik satacağını verilen alım garantilerinden biliyoruz. Şimdi bu santralların güvenli olmadığını, patlayıp, çatlayabileceğini de gördük. Çünkü daha temel atma aşamasında beton çatladı. Halktan çatlak bilgisi gizlendi. Şeffaflık ilkesi ayaklar altına alındı. Bağımsız denetimin olmadığı görüldü. Santralın doğru yapılmadığını gördüğümüz gibi, ufak kaza ve sızıntıların bizden gizleneceğini de anladık. Halkını seven yetkililerin bu projeyi durdurmak için bir dakika beklememeleri gerek.

Deprem riski yeniden incelenmeli
Proje iptal edilmezse, çatlayan betonun üzerinde birkaç yıl sonra çalışır durumda dev bir nükleer reaktör olacak. Santralın depreme dayanıklı olacağı söyleniyordu ama temelindeki betonu çatlayan bir santral için de bu söylenebilir mi? Ecemiş Fay Hattı santrala 30 km ötede. Santralı yapan Rus şirketi depreme dayanaklı santral yaptığını söylese de böyle bir deneyimleri yok. Kurdukları, çalışan reaktörlerinin hepsi deprem riskinden uzak bölgelerde kurulmuş. Hangisi, kaç büyüklüğünde bir depreme dayanmış, açıklasınlar.

Herkes bu santralın, en azından bir reaktörünün 2023 öncesine yetiştirilmeye çalışıldığını biliyor. Türkiye’nin elektrik fazlası var. İnşaatın durdurulmak yerine aceleye getirilmesinin arkasında muhtemelen 2023’teki seçime yetiştirilme telaşı yatıyor. Sonuçta elde oy toplamakta kullanılacak başka “deli proje” kalmadı. Bu deliliğin tüm ülkeyi ölüme sürükleyeceği de temeldeki çatlak sayesinde artık net bir şekilde görülüyor.

02 Mayıs 2019

Birkaç ağaç eksik olsa ne olur

Özgür Gürbüz-BirGün/2 Mayıs 2019

Bir ağaç, bir kuş türü hatta çoğumuzun eline almayı bile istemeyeceği bir böcek yok olsa biz ölür müyüz? İnsan bu canlılar olmadan yaşayamaz mı? Ot, ağaç, börtü böcek olmazsa “kalkınma” olur mu?

Bu soruların yanıtlarını kısa süre içerisinde alacağız çünkü tür kayıpları beklenenin 1000 katına çıktı, artık ne kaybettiğimizin farkında bile değiliz. Yaşayan Gezegen Raporu, 1970 ile 2014 arasında balık, memeli, çift yaşamlı ve sürüngen popülasyonlarının yüzde 60’ını kaybettiğimize işaret ediyor. Sadece 44 yılda! Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü ise balık yığınlarının üçte birinin aşırı avlanmayla karşı karşıya kaldığını yani kendini yenileyemeyeceğini söylüyor. Mercan kayalıklarının yarısı kaybedildi, Mangrove ormanlarının yüzde 30 ila 50’si yok edildi. İnsanın “kalkınma” uğruna kestiği ağaçların, tarlaya çevirdiği ormanların, karnını doyurmak için ağına hapsettiği balıkların, zevk için avladığı tilkilerin sonuna geliyoruz. Biyoçeşitlilik büyük bir saldırı altında.

Biyoçeşitlilik kaybı genelde biyologların, çevrecilerin sorunu gibi algılanıyor. Bunun aslında bir kalkınma sorunu olduğu ise yeni yeni fark ediliyor. En büyük zararı ise yoksullar görüyor. Ciddi risk altındaki balıkçılıktan örnek verelim. Gelişen ülkelerde balıkçılıktan geçimini sağlayan 38 milyon insan var, çoğu küçük ölçekli balıkçılık yapıyor. Çoğu kadın, 150 milyon da balıkları işliyor ve satıyor. Hepsinin evinde baktığı üç kişi olsa denizde balığın tükenmesi 600 milyon insanı işsiz ve daha da yoksul bırakacak.

Yokluk işin bir boyutu. Bir başka boyut ise doğanın sunduğu hizmetlerden geçimini sağlayan insanların başka bir seçeneğinin olmaması. Hindistan üzerinden yapılan bir analiz, orman hizmetlerini ülkenin gayri safi hasılasına katkısının yüzde 7 oranında olduğunu gösteriyor. Halbuki, ülkedeki yoksulların gayri safi hasılasındaki payına bakıldığında bu oran yüzde 57’ye kadar çıkıyor. Ormandan elde ettikleri gelir, onlar için kritik öneme sahip. Ormanlar yok olursa bu insanlar da yok olur.

İşin bir başka boyutunu görmek için bitkileri ele alalım. Dünyadaki 30 bitkinin yediğimiz gıdanın yüzde 95’ini karşıladığını biliyor muydunuz? Bu bitkiler arasında yer alan dört tanesi (pirinç, buğday, mısır ve patates) ise gıda ihtiyacımızın yüzde 60’ını karşılıyor. Bu dört türün özellikle yoksullar için ne kadar önemli olduğunu anlatmaya gerek yok sanırım ama ötesi var.

Birçok yerel ürün, örneğin yerel buğday çeşidi, artık ekilmiyor. Çiftçiler, daha çok ürün elde etmek adına melezleme gibi tekniklerle müdahalelere maruz kalmış buğday türleri ekiyor. Her yerde aynı tür var. Çeşitlilik yok oluyor bu da türlerin olası hastalıklara, iklim koşullarına karşı direncini azaltıyor. Elbette tek bir türe, tohuma bağımlılık, çiftçiyi gıda tekellerine bağımlı hale de getiriyor. Biyoçeşitlilik kaybının yaratacağı sorunları anlamak için şu senaryoyu gözlerinizin önüne getirin. Dünyada ekilen buğdayın aynı olduğunu ve onu vuran bir hastalığın hızla tüm gezegene yayıldığını bir düşünün. Bundan daha iyi bir felaket senaryosu var mı?

Sadece gıda değil, kullandığımız ilaçlardan ruh sağlığımıza kadar her alanda doğaya muhtacız. Avrupa’da bulunan 12 bin bitki türünün 10 binine ev sahipliği yapan Türkiye’de, doğaseverlerin neden madenlere, taş ocaklarına, çılgın projelere karşı mücadele ettiğini şimdi anladınız mı? Mesele 10 yıl cebi doldurma değil, 10 binlerce yıl yaşatma mücadelesi.

26 Nisan 2019

Çernobil'den gelen radyasyon bulutları Türkiye'de



Çernobil kazası olduktan sonra Sezyum-137 elementinin nasıl dağıldığını ve 33 yıl önce Türkiye'yi etkilediğini bu video net bir şekilde gösteriyor. Kısaca neler olduğunu anlatayım.

1. Kaza, 26 Nisan 1986 tarihinde, günün ilk saatlerinde meydana geliyor. 4 numaralı reaktördeki nükleer reaksiyon kontrolden çıkıyor ve reaktörde patlama meydana geliyor. İçerdeki radyasyon havaya karışmaya başlıyor.

2. Bu video havaya karışan radyoaktif elementlerden Sezyum 137'nin dağılışını gösteriyor. Sezyum 137'nin yarılanma süresi 30 yıl. Tamamen yok olduğunun varsayılması için 10 yarılanma süresi geçmesi gerekiyor. Yani, etkisi 300 yıl sürüyor.

3. Haritadaki rengin koyulaşması, kırmızıya dönmesi sezyum 137'nin yoğunluğunu gösteriyor. En kırmızı bulutlarda m3'te 1000 bekerele kadar çıkıyor. Şimdi tarihe göre Sezyum 137'nin Türkiye'yi ne zaman ve nerelerde vurduğuna bakalım.

4. Videoyu izlerken 2 Mayıs (le 2 mai) sabahı durdurursanız, Bulgaristan tarafından ilk radyoaktif bulutların Türkiye'ye girdiğini görürsünüz. 2 Mayıs bitmeden bulutlar Çanakkale üzerinden Balıkesir'e kadar ulaşıyor. Bu arada Sinop'tan başlayarak Batı Karadeniz de ilk darbeyi yiyor.

5. Sezyum 137 tüm Türkiye'ye yayılırken, 3 Mayıs saat 5.45'te asıl tehlike Sinop'a varıyor. Kırmızı renkte daha yoğun bulutlar Sinop üzerinden Türkiye'ye giriyor. Doğu Karadeniz'e doğru gidip dağılıyor ama ne yazık ki yeni bir dalga yolda.

6. 4 Mayıs saat 18.00'da videoyu bir daha durdurun. Bu defa yine Sezyum 137'nin çok yoğun olduğu bulutlar Karadeniz'de. 5 Mayıs akşam üstüne doğru Sinop'un sağ ve soluna yayılarak Türkiye'nin tüm batı kıyısını etkisi altına alıyor. Üzerimize radyasyon yağıyor.

7. Yetkililer hiçbir çağrıda bulunmuyor. Evlerinizden çıkmayın, camlarınızı kapatın demiyor. Bu kırmızı sezyum yüklü bulutlar neredeyse 4 gün, yoğunluğunu kaybetmeden Türkiye'nin üzerinde kalıyor. Karadeniz'de yağışlarla toprağa indiği de biliniyor.

8. Halka gerekli uyarıları yapmayan yetkililer televizyonda çay içiyor. İhraç edilemeyen fındıklar öğrencilere dağıtılıyor. Tek dert, nükleerin gerçek yüzünü gizlemek. O yıllarda Mersin'de kurulmak istenen nükleer santral projesine karşı halkın tepkisinin büyümemesi.

9. 25 yıl sonra Fukuşima oldu. Bu sefer de evinizde tüpgaz yok mu dendi. Dert aynı, nükleer santral ihalelerinde büyük paralar dönüyor. 33 yıl geçti ne nükleer daha güvenli hale geldi ne bizi yönetenler değişti. Tek çare Mersin ve Sinop'taki projelerin iptal edilmesi.

25 Nisan 2019

33 yıl önceki zihniyet işbaşında

Özgür Gürbüz-BirGün/25 Nisan 2019

Yarın 26 Nisan, Çernobil nükleer kazasının 33. yıldönümü. 33 yıl önce Çernobil Nükleer Santralı’nda kimsenin hayal edemeyeceği büyüklükte bir nükleer kaza meydana geldi. Kontrolden çıkan santral her saniye havaya, suya ve toprağa radyoaktivite salıyordu. Santralı merkez alan 30 kilometre yarı çapında bir alanda yaşayan 110 bin kişiyi tahliye etmekse 10 gün sürdü. Toplamda 400 bine yakın kişi evlerinden ayrılmak zorunda kaldı. Çoğu özel eşyalarını bile geride bıraktı. Oradaki her şey radyoaktifti ve vedalaşmaya zaman yoktu.

Sovyetler Birliği’ndeki binlerce insan, aynı günlerde sevdiklerine, eşlerine, babalarına veda etti. Çoğu asker 800 bin kişi, kaza ve sonrasındaki temizlik çalışmalarına katıldı. “Tasfiyeci” adı verilen bu insanların 60 bininin öldüğü, 165 bininin ise sakat kaldığı söyleniyor. Resmi rakamlarda ise bu sayılar azalıyor, insanlıkla doğru orantılı bir şekilde. Amaç nükleer enerjinin gerçek yüzünü gösteren bu felaketi önemsizleştirmekti. Çernobil’den sadece 25 yıl sonra Fukuşima nükleer kazası meydana gelince nükleer endüstrinin gerçeği gizleme çabaları da boşa çıktı.

1986’daki kazadan sadece bugün Rusya, Belarus ve Ukrayna sınırları içerisinde kalan topraklar etkilenmedi. 300 yıl çevresine radyasyon yayacak Sezyum-137 bulutları aralarında Türkiye’nin de bulunduğu birçok ülkeye kadar ulaştı. Önce Trakya’ya geldi radyasyon bulutları, ikinci dalga ise yağışların da etkisiyle Karadeniz ve özellikle de Doğu Karadeniz’i etkiledi. Radyasyonun havada kalmadığı, toprağa indiği ilk önce çay ve fındıktan anlaşıldı. Türkiye Atom Enerjisi Kurumu, çayda radyasyon olduğunu uzun bir süre inkar etti ve o süre boyunca herkes evlerinde çay içti. 1986 Aralık ayında ise TAEK çayda, kilogramda 89 bin bekerele varan radyasyon olduğunu itiraf etmiş, 58 bin ton çayın gömülerek yok edilmesine karar vermişti. Kararın yürürlüğe girmesi içinse 2 yıl sonra Resmi Gazete’de yayımlanması beklenecekti.

Bütün bunlar olurken dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren, kendi içtiği çayda radyasyon olup olmadığını ölçmeleri için şoförü aracılığıyla ODTÜ’ye çay gönderiyordu. Neden ODTÜ’ye? Çünkü çayda radyasyon olduğunu tüm baskılara karşı halka duyuran ODTÜ Kimya Bölümü’nden Dr. Olcay Birgül, Dr. İnci Gökmen ve Biyoloji Bölümü’nden Dr. Aykut Kence’ydi. Çaydaki radyasyonu ölçüp ortaya çıkarmış, TAEK’i defalarca uyardıkları için başlarına gelmedik kalmamıştı.

Türkiye’deki yetkililerin Türkiye’nin Çernobil’den gelen radyasyondan ciddi şekilde etkilendiğini gizlemeye çalışmalarının bir tek nedeni vardı. Türkiye o sıralarda Akkuyu’da bir nükleer santral kurmak istiyordu. Kamuoyunun, nükleer santralın kaza riski konusunda çevrecilerin uyarılarının doğru çıktığını bilmesi tüm planları suya düşürebilirdi. Türkiye, Sovyetler Birliği gibi kazanın etkilerini gizlemeye çalıştı ama bu belki de binlerce insanın kanserden ölmesine yol açtı. Bugün Karadeniz kanserden kan ağlıyorsa nedeni “nükleer sevdası”dır.  

Çernobil ve radyasyon tartışmaları olurken dönemin başbakanı Turgut Özal, “Azıcık radyasyonlu çay bize faydalı” diyecek, TAEK Başkanı Ahmet Yüksel Özemre ise “Radyoaktiviteyi bilmeyen halkım, rakamı ne yapsın” diyerek olayı geçiştirmeye çalışacaktı.

Aradan 25 yıl geçti. Fukuşima’daki nükleer felaketten sonra dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan ise Riski olmayan hiçbir yatırım yoktur. Yani evinize Aygaz tüpü de koymamak gerekir” dedi.

İşte bu yüzden korkmamız ve nükleere hayır dememiz gerekiyor. 33 yıl önce bin 500 kilometre ötede meydana gelen kazadan bizi koruyamayan zihniyet yine işbaşında ve evimizin yanıbaşına, Mersin ve Sinop’a nükleer santrallar yapmak istiyor.

18 Nisan 2019

Büyük barajlara teşvik kıyağı

Özgür Gürbüz-BirGün/18 Nisan 2019

Yenilenebilir enerji kaynaklarını destekleme mekanizması (YEKDEM) rüzgar, güneş, hidroelektrik, biyokütle ve jeotermal gibi enerji kaynaklarına piyasa fiyatlarının üzerinde alım garantisi verilmesini sağlayan bir destek yöntemi. Türkiye’de ise bu destekten aslında teşviksiz bu işi yapabilecek büyük barajlar faydalanıyor. O barajların sahibi şirketler de tanıdık.

Avrupa ülkelerinde benzer mekanizmalar kömür, nükleer gibi kirleten enerji kaynaklarına karşı çevreye zararı sınırlı yenilenebilir enerji kaynaklarını korumak için uygulanıyor. Kirleten kaynaklara ceza kesilmiyorsa piyasa koşullarında ortaya çıkan haksız rekabeti önlemek için yenilenebilir enerjiye alım garantisi veriliyor. Bu sayede santrallar daha rahat kredi buluyor ve hayata geçirilebiliyor. Kulağa hoş geliyor…

Türkiye’de ise durum biraz farklı. 2019 yılında hangi “yenilenebilir” kaynaklara destek verilmiş diye baktığınızda ise listenin başında büyük barajları görüyorsunuz. Cengiz İnşaat ve Özaltın İnşaat’ın ortaklığında kurulan Kalehan Enerji’ye ait Yukarı Kaleköy Barajı, Doğuş Enerji’nin Artvin Barajı, Enerjisa’nın Arkun Barajı gibi. Yukarı Kaleköy Barajı’nın kurulu gücü 634 megavat. Keban Barajı’nın yarı gücündeki bu devasa baraj YEKDEM listesinde yer alıyor ve sattığı her kilovatsaat için 7,3 dolar sent para alıyor. Kanal ve nehir tipi küçük HES’lere verilen teşviğin aynısı. Piyasada elektrik fiyatı ise 4-4,5 dolar sent civarında.

YEKDEM’e firmalar her yıl başvuruyor ve kabul alanlar bu teşvik mekanizmasından 10 yıl boyunca faydalanıyor.  2019 yılındaki listede, 200 megavatın üstünde, büyük diyebileceğimiz dokuz baraj var. Cengiz İnşaat, Özaltın İnşaat, Doğuş Enerji, Sanko Enerji, Bereket Enerji, Limak Enerji, Akköy Enerji (Kolin) ve Enerjisa’ya ait bu büyük barajların YEKDEM listesinde yer almasının nedeni ilgili yönetmeliğe konulan “rezervuar alanı onbeş kilometrekarenin altında olan” cümlesi. Yönetmelikteki bu tanım, büyük barajların da desteğe ihtiyacı olan diğer yenilenebilir enerji santrallarıyla aynı avantajlara sahip olmasının yolunu açıyor.

Şirketler bu işten ne kadar kâr ediyor, ona da bakalım. Yukarı Kaleköy Barajı’nın YEKDEM listesinde belirtilen üretim miktarı yılda 1,5 milyar kilovatsaat (Türkiye’nin elektrik üretiminin 200’de 1’i). Bu gerçekleşirse, Cengiz ve Özaltın şirketlerinin kasasına bir yılda girecek para 110 milyon dolar. Şirketin kendi açıklamalarına bakılırsa baraj YEKDEM sayesinde 6-7 yılda ilk yatırım maliyetini çıkaracak.

Ne gariptir ki iş evlerin çatısına panel kurup kendi elektriğini üretmeye gelince, büyük barajlara ve şirketlere verilen desteğin 10’da biri bile vatandaşa verilmiyor. EPDK, çatılara kuracağınız tesisler öztüketimi amaçlamalı diyor. Çevreye zarar vermeyen paneli destekleyen yok ama dağı taşı yiyen barajlara, gerekmediği halde onlarca para akıtılıyor. Güneşe teşvik vermeyeceksen, nükleere, termiğe ve büyük barajlara da vermeyeceksin.

Enerjide batık şirketleri konuştuğumuz, elektrik fiyatlarından şikayet ettiğimiz şu günlerde verilen teşvikleri, plansız yatırımları ve elektrik piyasasındaki adaletsizliği de konuşmaya başlasak iyi olur.

11 Nisan 2019

En büyük en iyi demek değildir

Özgür Gürbüz-BirGün/11 Nisan 2019

İstanbul Havalimanı “dünyanın en büyük havalimanı” diye pazarlanıyor. Yeni havalimanının nesi "en büyük" bir bakalım.   

Foto: Sendika.org
İstanbul’a en büyük ihanet hangi projeyle olmuştur diye sorsak, İstanbul Havalimanı hiç kuşkusuz listenin ilk sıralarında yer alır. Havalimanı projesi aslında İstanbul’un 16 milyonu zorlayan nüfusuna 2-3 milyon nüfus daha ekleyecek bir kent projesi. Kentin şu ana kadar korunmuş kuzey bölgelerini yapılaşmaya açma ve dolayısıyla İstanbul’u daha da kalabalık ve karmaşık bir kente çevirmenin üçüncü köprüden sonraki ikinci adımı. Yani, sonun başlangıcı…  

Havalimanı projesi Türkiye tarihinin gördüğü en büyük doğa katliamlarından biri. Projenin resmi ÇED raporunda alanın yüzde 81’inin ormanlık, yüzde 8,6’sının da göl ve göletlerden oluştuğu açıkça belirtilmiş. Şimdi burası bir beton havuzu.  

Yeni havalimanı kentin temiz havasının en büyük düşmanı. İstanbul’un kuzeyinden esen rüzgarlar buradaki ormanların üzerindeki temiz havayı kente getirir ve kentin üzerindeki sıcak ve kirli havanın değişmesini sağlar. Şimdi burası yapılaşmaya açıldı.

Havalimanı dünyanın en büyük işçi mezarlıklarından biri. Resmi rakamlara göre inşat sırasında 60’a yakın işçi hayatını kaybetti. İşçilerin kötü çalışma koşulları defalarca gündeme geldi. Şimdi burası asgari ücretli bir işçinin maaşının 20’de biriyle sekiz yaprak dolması ve kısır alabildiği bir lokanta.

Projenin yarattığı en büyük tehditlerden biri de kuş göç yolları üzerinde olması. Hem uçaklar hem kuşlar için endişe veren bu durum, ÇED raporundaki riskler bölümünde de belirtilmişti. Şimdi burası metal kanatlı uçakların, hayatta kalmak için göç eden yüzlerce kuşu tehdit ettiği eski bir kuş cenneti.

İstanbul Havalimanı, Türkiye tarihinin gördüğü en büyük israf projelerinden biri. Kentin yerleşmiş 15 milyonluk nüfusuna (resmi rakam) en uzak noktaya yapılan bu havaalanına ulaşmak Atatürk Havalimanı’na ulaşmaktan iki kat daha zor. Atatürk Havalimanı ile Taksim arası 22 km iken İstanbul Havalimanı Taksim arası 40 km. Avcılar’dan 16 km yol yapıp havaalanına ulaşan bir kişi şimdi 50 km; Kadıköy’den 26 km yapan bir kişi ise yeni havalimanına ulaşmak için 63 km yol yapacak. Kabaca söylersek, İstanbul’un hemen hemen her yerinden havaalanına gitme mesafesi iki kat arttı. Petrolde yüzde 94 oranlarında dışa bağımlı Türkiye’de enerji faturasında ve iklim değişikliğine yol açan seragazı emisyonlarında en büyük artışa neden olan proje de İstanbul Havalimanı olacak. Şimdi burası kentin havasını temizleyen bir orman değil, mevsimleri değiştiren bir iklim canavarı.

İstanbul Havalimanı, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük kapanış projesi. Dünyanın sayılı havalimanları arasındaki Atatürk Havalimanı, bu yanlış proje nedeniyle ıskartaya çıkarıldı. Milyarlarca lira boşa gitti. Atatürk Havalimanı’nı işleten firmanın, 2021’e kadar süren anlaşması erkenden feshedildiği için tazminat ödenmesi de cabası. Şimdi burası her vatandaşın cebindeki deliğin sembolü.

Dünyada örnekleri olmasına rağmen dev havalimanında ısrar etmek en büyük planlama hatası olarak tarihe geçecek. Londra’da bir büyük havalimanı ve dört tane daha küçük havalimanı varken Türkiye’de bütün uçuşları bir havalimanına toplamak, olası bir sis ya da trafik koşullarında ortaya çıkacak sorunu krize dönüştürecek. Halbuki, mevcut havalimanlarına ek yapmak veya artan ihtiyacı karşılayacak daha küçük bir havalimanı yapmak yeterliydi. Şimdi burası kent plancılarının derslerinde anlatacağı kötü bir örnek.

Nanoteknoloji ve mikroçiplerin çağında büyük projelerle övünenler ya çok geride kalmıştır ya da bu çağa ayak uyduramamış. Bilen bilir; en büyük, en iyi demek değildir.