22 Ekim 2018

İthal çöpümüz eksikti

Özgür Gürbüz-BirGün/22 October 2018

Dört gün önce Guardian gazetesi, Türkiye’ye İngiltere’den gönderilen plastik atık miktarının arttığını yazdı. Bu yılın ilk üç ayında 27 bin tondan fazla plastik atık Türkiye’ye gönderilmiş. 2017’nin aynı döneminde gönderilen miktar 12 bin tondu. İngiltere’den plastik atık ithalatımız ikiye katlanmış.

Olmayan bir şeyi alsak iyi. Bizde tonlarcası var. WWF-Türkiye’nin “Plastik Kapanından Çıkış” adlı raporuna göre, Türkiye yılda 1 milyon 240 bin ton plastik üretiyor ve bunun sadece yüzde 40’ı geri dönüştürülüyor. Türkiye aynı zamanda Akdeniz’e en fazla plastik atık boşaltan ülke. Günde 144 ton plastik atık Akdeniz’e gidiyor. Kendi atığımızı toplayamadığımız gibi bir de zengin ülkelerin plastik çöplerini alıyoruz.

Atık ticareti sadece zengin ülkelerle yoksul ülkeler arasında yapılmıyor. İsveç gibi bazı ülkeler, başka ülkelerin atıklarını alıyor, “doğru bir çözüm olmasa da” yakıyor ve enerji üretiyor. Yakma sonucu ortaya çıkan dioksinlerin büyük bölümü tutulsa bile karbondioksit çıkışı nedeniyle bu yöntem bile İsveç’te eleştiriliyor. Bizim sorunumuz ise başka. Doğru dürüst bir geri dönüşüm sistemimiz yok. Kentsel atıkların yüzde 10’undan azı geri dönüştürülüyor. Kalan yüzde 90 toprağa gömülüyor. Kendi sistemini kuramamışken Türkiye’nin başka ülkelerden atık alması onlarca soru işaretini de beraberinde getiriyor. Gelen atıklara ne oluyor? Geri dönüşüme mi gönderiliyor yoksa denize veya toprağa mı gömülüyor? Tüm bu işlemler yapılırken kabul görmüş standartlara uyuluyor mu?

Sorun sadece plastik atık ithalatı da değil. 2017 yılında yürürlüğe giren tebliğ ile tehlikesiz atık kapsamında yer alan kullanılmış elektronik devre kartları veya dış lastiklerin ithalatına yeşil ışık yakıldı. Afrika ve Asya ülkelerinde elektronik devre kartlarındaki altın ve gümüş gibi değerli metallerin çıkarılması sırasında doğaya ve insan sağlığına verilen zararı biliyoruz. Türkiye’de denetimlere güvenebilir miyiz? Radyoaktif atıkların ülkeye elini kolunu sallaya sallaya girdiği, mevzuat ile gerçek hayat arasında dağlar kadar fark olduğu bir ülke Türkiye.

Çöp ya da atık, bu sorunu çözmenin bir tek yolu var. Atık çıkmaması için başta depozito olmak üzere sıkı kurallar koymalıyız. Karton-plastik karışımı içecek kutularından plastiğe, cam şişeden alüminyum kutulara kadar her şey depozitolu olmalı. Bu çöpler evlerde ayrıştırılmalı ve mahallelerde ayrı çöplere atılmalı. Atık toplama merkezleri kurularak, insanların evlerindeki çöpleri o merkezlere götürmeleri teşvik edilmeli. Atığını ayrıştırmayana ceza, ayrıştırana da ödül verilmeli.

Sorun büyüdükçe çözüm arayışları da artıyor ama yeterli mi, tartışılır. Örneğin, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, plastik şişe getirenin İstanbul Kart’ına para yükleyen makinaları kullanıma sokuyor. Küçük pet şişe (0,33 l) atarsan 2 kuruş alacaksın. 130 şişe suyu makinaya atarsan bir metro bileti bedavaya geliyor. Umarım kimse bu kadar pet şişe tüketmiyordur. İyi niyetli bir çaba ama etki yaratması zor. Şimdi aynı pet şişenin depozitolu olduğunu ve depozito bedelinin de 50 kuruş olduğunu düşünün. Aynı makinaya pet şişe atanın kartına 50 kuruş yazılsa, hangisi daha etkili bir geri dönüşüm seçeneği olur? İki kuruş için kimse uğraşmayacak ama geri ödenecek para 50 kuruş olursa o şişeler makinaya gider. Sistem kurulmuş, yapılması gereken tek şey depozitoyu hayatımızın bir parçası haline getirmek.

Atık sorunu ancak sıkı kurallarla çözülür. Çöp toplama günleri, farkındalık çabaları birer yanılsama. Kurallar koymaz, dünyaya ayak uydurmaz veya gecikirseniz, birçok alanda olduğu gibi çöp teknolojiler ülkenizi istila etmeye başlar. İklim hedefimiz yok ülke kömür santrallarıyla doluyor. Güvenlik kültürü ve demokrasi yok, nükleerciler için pazar olduk. Hava kirliliğine dair sınır değerlerimiz dünyadan düşük, herkesin yasakladığı dizel otomobiller yollarımızı kapladı. Dünyanın en iyi çevre standartlarını değil, şirketlerin işine gelen hedefleri benimserseniz “üçüncü dünya”ya kapılarınızı açarsınız. “Dünya beşten büyüktür” tekerlemesiyle olmuyor bu işler…

15 Ekim 2018

Akkuyu için Avrupa’dan bir uyarı daha

Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi, yapımı süren Akkuyu Nükleer Santralı konusunda Türkiye’den, nükleer santral gibi sınır aşan projelerin ÇED sürecine komşu ülke vatandaşlarının katılımına olanak sağlayan Espoo Sözleşmesi’ne katılmasını istedi.

Özgür Gürbüz-BirGün/15 Ekim 2018

Geçen hafta Akkuyu Nükleer Santralı’nı ilgilendiren önemli bir gelişme yaşandı. Yeni Akit olayı, “Nükleer Ahlaksızlık”, Cumhuriyet ise “Akkuyu uyarısı istifa getirdi” başlıklarıyla haberleştirdi. Sorun, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’ne sunulan ve AKP Eskişehir Milletvekili Emine Nur Günay’ın raportörü olduğu nükleer güvenlikle ilgili bir tasarıda Akkuyu Nükleer Santralı’yla ilgili bazı taleplerin yer almasıydı.

Emine Nur Günay, yaptığı açıklamada, “Avrupa’da 15 yeni reaktör inşaatı devam etmektedir. 15 santral içinden sadece Akkuyu santralı gündeme getiriliyor ve rapora ekleniyor. Diğer 14 santralden neden hiç bahsedilmiyor ve önerge verilmiyor? Bunun hiçbir rasyonel açıklaması yoktur ve komiteye sunulmamıştır. Türkiye aleyhine bir girişim var” diyerek raportörlükten çekildiğini söylemişti. Günay’ın açıklamasının doğruluğunu kontrol etmek için söz konusu tasarıyı okudum. Durum hiç de anlatıldığı gibi değil.

Öncelikle tasarıda sadece Akkuyu’dan bahsedilmiyor, Avrupa’da yaşlanan nükleer santralların riskine (madde 4); Belçika ve Fransa’da yaşanan terör saldırılarından sonra nükleer santralların hedef olma durumuna (madde 2); Çernobil ve Fukuşima kazalarına (madde 2); hatta nükleer santralların sökümü ve atık sorununa (madde 5) bile değiniliyor. İsmi verilerek, uyarılarda bulunulan tek nükleer santral da Akkuyu değil. Belarus’ta yapımı süren ve Litvanya’nın başkentine 45 kilometre uzakta bulunan nükleer reaktörü de uluslararası standartlara uymadığı için eleştiriyor (madde 7). Özetle, ortada Türkiye’yi hedef alan bir “Batı kumpası” yok. Güney Kıbrıs’ın talebi Akkuyu’ya ayrı bir madde açılmasını sağlamış olabilir ama 11 maddenin hemen hemen hepsinde yukarıdaki gibi tüm Avrupa’daki nükleer santrallara yapılan uyarılar var.

Neden Avrupa’da yapımı süren diğer 12 reaktörün (14 değil 12 çünkü Belarus’taki iki reaktörün de adı geçiyor) genel eleştiriye tabi tutulduğu ve isminin vermediği ise Akkuyu ile yazan madde okunduğunda hemen anlaşılıyor. Madde 8’de özetle, deprem kuşağında yer alan Türkiye’de yapımı süren santralın, başta 85 kilometre ötedeki Kıbrıs olmak üzere komşu ülkelerde güvenlik endişesi yarattığı, bu yüzden de Uluslararası Nükleer Güvenlik Anlaşması gereği komşularıyla proje hakkında görüş alışverişinde bulunması gerektiği yazıyor. Daha da önemlisi aynı maddede Türkiye’den Espoo Sözleşmesi’ne katılması çok net bir dille isteniyor. Espoo’ya, sınır aşan çevresel etki değerlendirmesi de denebilir. Türkiye bu sözleşmeye taraf değil çünkü kurallara uymayı sevmiyor, halkın görüşünü önemsemiyor. Espoo Sözleşmesi’ne taraf ülkeler, nükleer santral gibi etkisi komşulara kadar uzanan bir proje yapıyorsa, kendi ülkelerinde olduğu gibi o ülkelerde yaşayan insanların da görüşlerini almak zorunda.

Mersin Büyükeceli’de, bir saat süren protestolar nedeniyle yapılamayan, Rus şirket temsilcilerinin salonu Jandarma korumasında terk etmek zorunda kaldığı toplantıyı bizzat izledim. Türkiye, o yapılmayan toplantıyı yapıldı diye kayda geçip, nükleer santral yapan bir ülke. Hiç ister mi Yunanistan’dan, Bulgaristan’dan, Güney Kıbrıs’tan gelecek ciddi sorulara yanıt vermeyi? Yeri gelmişken söyleyelim. Yunanistan, Bulgaristan ve Ermenistan’ın da aralarında olduğu 45 ülke Espoo’ya taraf. Halkın katılımından kaçan bir ülke varsa o Türkiye anlayacağınız. Taraf olsak, onların benzer projeleriyle ilgili bizim de söz söyleme hakkımız olacak halbuki.

Günay’ın nükleer enerji konusuna hakim olmadığı ve biraz da önyargıyla hareket ederek bunu Türkiye’ye karşı bir hareket gibi algıladığını sanıyorum ama gündeme getirmesi iyi oldu. Tasarının 11 Ekim 2018 tarihinde, 99 evet oyuna karşı 18 hayır oyu ile kabul edildiğini ve Emine Nur Günay’ın isminin “raportör” olarak kaldığını da not düşelim. Sadete gelelim. Nükleerin pahalı ve gereksiz olduğu gerçeğini bir kenara bırakarak soruyorum. Akkuyu’da uluslararası standartlara uygun bir nükleer santral yapmaktan neden kaçıyorsunuz?

10 Ekim 2018

Dünya yanıyor Türkiye fon peşinde

Dünya küresel ısınmayı nasıl 1,5 derecede tutacağını konuşurken, enerji politikasını kömüre bağlayan Türkiye’nin iklim fonlarından daha fazla yararlanmak için müzakere statüsünü değiştirmeye çalıştığı ortaya çıktı.

Özgür Gürbüz-BirGün/10 Ekim 2018

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) tarafından dün açıklanan “Küresel Isınma 1,5 Derece Özel Raporu”, gezegenin ortalama yüzey sıcaklığını 1,5 derecenin altında tutmak için 12 yılımız kaldığını açıkladı. İklim değişikliğinin bir felakete dönüşmemesi için acil ve eşi benzeri görülmemiş tedbirlerin alınmasını söyleyen rapor tüm dünyada konuşulurken, BirGün’ün ulaştığı bilgiler, Türkiye’nin iklim müzakereleriyle ilgili radikal bir değişikliğe hazırlandığını ortaya çıkardı. Türkiye, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nde yer aldığı EK-1 listesinden çıkmak için ilgili BM Sekretaryası’na başvurdu. Türkiye’nin başvurusu, bu yıl sonunda Polonya’nın Katoviçe kentinde düzenlenecek 24. Taraflar Toplantısı’nda (COP24) gündeme alınabilir.

Türkiye’nin bu isteğinin ardında yatan nedenlerin başında, gelişen ülkelere iklim değişikliğini durdurmak için finansman sağlayan Yeşil İklim Fonu’ndan yararlanmak olduğu tahmin ediliyor. Türkiye, daha önceki yıllarda Yeşil İklim Fonu’ndan para almak istediğini dile getirmiş, EK-1 ülkesi olmasının bunun önüne geçtiğini belirtmişti. İlgili bakanlıkların, kalkınma bankalarından gelecek maddi desteğin ve teknoloji transferinin de azalacağı endişesi taşıdığı ve bu nedenle EK-1’den çıkmak için başvurma kararı aldığı da kulislerde konuşuluyor. Türkiye’nin talebinin kabul edilmesi için Çerçeve Sözleşmesi’ne imza atmış ülkelerin oy birliğiyle karar alması gerekiyor.

Türkiye’nin girişimi olumlu sonuçlanmayabilir
Marmara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Semra Cerit Mazlum, Türkiye’nin daha önce benzer bir girişimde bulunduğunu ve başarılı olamadığını hatırlatarak bu girişimin de sonuçsuz kalabileceğini belirtiyor. Mazlum, Türkiye’nin en büyük kaygısının, ileride EK-1 ülkelerinin de finansman sağlayıcı konumuna düşmesi olduğunu tahmin ediyor. Benzer ülkelerin raporlarını incelediğini belirten Mazlum, bizimle aynı konumdaki ülkeler için böyle bir durumun henüz gerçekleşmediğine de dikkat çekiyor. Bazı kurumların da EK-1 listesinde kaldığı sürece Türkiye’nin iklim rejimi dışında yer alan fonlara (Avrupa Yatırım Bankası gibi) erişiminin kısıtlanacağı fikrinde olduğunu söyleyen Mazlum, “Bütün bunlar birleştiğinde EK-1’de kalmak Türkiye açısından dezavantajlı gözüküyor, belki de bu yüzden bir kez daha çıkmayı denemek istediler” diyor.

Kutup ayısı: "Bozuk paraya değil değişime ihtiyacım var"
Semra Cerit Mazlum, Türkiye’nin iklim politikalarındaki sorunun başka bir yerde olduğunu düşünüyor. “Türkiye’nin iklim fonlarına erişememeyi ya da EK-1’de kalmayı, iklim değişikliğini önleme ve iklim değişikliğinin etkilerine uyum sağlama konusunda harekete geçmemenin gerekçesi olarak kullanması yanlış bir politika. Uluslararası düzeyde istediği sonuçları elde edemeyince ulusal düzeyde de gerekli iklim politikaları geliştirilmiyor. Ulusal düzeyde alınacak önlemlerin fonlara erişim koşuluna bağlanmaması lazım” diyen Mazlum, Türkiye’nin ulusal düzeydeki çabayı güçlendirecekse rejim içindeki fonlardan yararlanmasının sorun olmadığını, bu olmazsa da rejim dışında da çok sayıda iklim finansmanı fırsatı olduğunu belirtiyor. Mazlum’un bu yorumu Akla hemen AB’nin iklim fonlarını getiriyor. Türkiye, Ukrayna ile birlikte bu fonlardan en çok yararlanan ülke.

Gündem kömürü hayatımızdan çıkarmak
Avrupa İklim Eylem Ağı (CAN Europe) Türkiye temsilcisi Elif Gündüzyeli ise OECD üyesi Türkiye'nin EK-1’den çekilme isteğinin uluslararası iklim müzakerelerinin tartışma gündemine uymadığına dikkat çekiyor. Mevcut gündem, Paris Anlaşması'nın etkili bir biçimde uygulanması için kuralları ortaya koyma odaklı diyen Gündüzyeli, “Dün yayımlanan IPCC, 1,5C derece özel raporu dünyada kömürlü termik santrallerin 2050'ye kadar kapatılması gerektiğini söylüyor. Bu çerçevede yapılan pek çok modelleme, bunun en adil yolunun 2030'a kadar AB ve OECD üye ülkelerinin, 2040'a kadar Çin’in ve 2050’ye kadar da daha yoksul ülkelerin tüm kömür kaynaklı enerji üretimini bitirmesi olduğunu söylüyor. Yani artık hangi ülke karbonunu ne kadar artırsın konusu masada olamaz. O yüzden esas önemli olan devletlerin çerçeve sözleşme kapsamında hangi ekte oldukları değil; dünyanın insanlık yaşamına elverişli bir halde kalabilmesi için sorumluluk almaları.

***
EK-1 nedir?
İklim müzakerelerinin temelini oluşturan EK-1, EK-2 ve Ek Dışı Ülkeler listeleri, ülkelerin gelişmişlik ve zenginlik seviyelerine göre sorumluluklarını belirliyor. OECD ve AB üyesi ülkelerin ağırlıkla yer aldığı EK-1 listesinden, seragazı emisyonlarını sınırlandırmaları bekleniyor. 23 ülke ve AB’nin yer aldığı EK-2 grubundan ise bu yükümlülüklere ilaveten, diğer ülkelere finansman ve teknik destek sağlamaları da bekleniyor. Ek Dışı Ülkeler’in ise seragazı emisyonu azaltma sorumluluğu bulunmuyor. Türkiye sürece EK-1 ve EK-2 ülkesi olarak başlamış, 2001 yılında Marakeş’te düzenlenen Taraflar Konferansı’nda (COP7) EK-2 listesinden çıkmıştı. 2010 yılında Cancun da gerçekleşen toplantıda ise EK-1 ülkelerinden farklı bir konumda olduğunu kabul ettirmiş, finansman, kapasite geliştirme ve teknoloji transferi almanın yolunu açmıştı.

09 Ekim 2018

Kaç derecelik bir dünya istersiniz

Özgür Gürbüz-BirGün/9 Ekim 2018

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) dün merakla beklenen, “1,5 Küresel Isınma Özel Raporu”nu açıkladı. Dünyanın ortalama yüzey sıcaklığındaki artışın, sanayileşmeden önceki döneme göre 1 dereceyi bulduğuna dikkat çeken rapor, sıcaklık artışının kritik eşik kabul edilen 1,5 derecenin altında tutulması için az da olsa hâlâ umut var diyor. Umut var ama eylem yok çünkü mevcut ekonomik ve enerji politikaları sürdürülürse 3 derecelerin üstü bile görülebilir. Aradaki fark 1,5 derece ama kaybedeceklerimizi anlatacak kelimeleri bulmak zor.

Kaç derecelik bir dünyada yaşamak istediğimiz aslında bize bağlı. Petrol, kömür ve doğalgaz yakarak, çok tüketen bir dünyada ısrar edersek daha fazla ısınacağımız kesin. Hesap ortada. Sıcaklık artışını 1,5 derecenin altında tutmak için (%67 olasılıkla) atmosfere bırakabileceğimiz seragazı (karbondioksit eşdeğeri-CO2e) miktarı 570 gigaton civarında. Mevcut durumda yılda 52 gigaton seragazını atmosfere bıraktığımız düşünülürse, bütçemizi 12 yıl gibi bir sürede tüketeceğimiz görülebilir. Ondan sonrası tufan… Yapmamız gereken 2030’a geldiğimizde atmosfere bıraktığımız yıllık seragazı miktarını 25-30 gigatona, 2050’de ise sıfıra düşürmek. O yüzden de tüm ülkelere, şirketlere ve haliyle hayat tarzını değiştirmek zorunda olan herkese görev düşüyor. Bunun gönüllülükle olamayacağı açık, karbonsuz bir hayat için katı kurallar konması gerek. Hükümetleri eyleme geçmeye zorlamalıyız.

Olur da sıcaklık artışını 1,5 derecede durduramazsak başımıza ne gelecek, onu da söz konusu rapor söylüyor. İklim değişikliğinin halihazırda etkilerini gösterdiğine dikkat çeken IPCC bilim insanları, yarım derecelik farkın bile ortaya çıkacak hasar ve can kaybını önlemede büyük fark yaratacağına dikkat çekiyor. Örneğin, 1,5 derecenin altında kalırsak, insan nüfusunun sadece yüzde 14’ü her beş yılda bir sıcak hava dalgalarından etkilenecek. 2 dereceye çıkarsak bu oran yüzde 37’e çıkıyor. 2003 yılında Avrupa’da binlerce insanın aşırı sıcaklar yüzünden öldüğünü düşünürsek, on binlerce insanın hayatının risk altında olduğunu görebiliriz. 

1,5 derecelik ısınmada 1,5 milyon ton daha az balık avlanacakken 2 derecede sorun ikiye katlanıyor ve 3 milyon tona çıkıyor. Yarım derecelik artış iki kat daha büyük sorun yaratıyor. Dünyadaki bitkilerin yüzde 8’i yaşam alanlarının yarısını 1,5 derecelik artışta kaybediyor. Bu oran 2 derecede yüzde 16’ya çıkıyor. Su sıkıntısı yaşayacak insan sayısı da aynı şekilde, yarım derecelik artışla ikiye katlanıyor.

İşin hesap kitap bölümü böyle. Politikası ise farklı çalışıyor. İki ay sonra Polonya’da gerçekleşecek BM’in iklim zirvesinde (COP24) taraflar yine masaya oturacak ve önlerinde bilimin onlara sunduğu bu veriler olacak. Buna rağmen masadan dünyadaki tüm canlıların lehine bir anlaşma umuduyla mı kalkacaklar yoksa birkaç şirketi ve devletin istediğini mi yapacaklar göreceğiz. İklim değişikliği sorunu bilimsel raporlarla hiç olmadığı kadar net bir şekilde önümüze konmuş durumda. Sorunu ve yaratacağı yıkımı biliyoruz. İnsanın hırsının önüne geçebilecek miyiz, onu ise bilmiyoruz.

08 Ekim 2018

Ekonomik krizin faturası doğaya kesilmesin

Özgür Gürbüz-BirGün/8 Ekim 2018

Forbes, 13 Ağustos 2013
l 2011. Fukuşima nükleer kazasından sonra Almanya enerji dönüşümünü hızlandırdı. Elektrik üretiminde üzeri çizilecek santrallar listesine, kömürün yanına nükleeri de ekledi. 2011’de 17 nükleer reaktöre sahip Almanya bugüne kadar 10 tanesini kapattı ve kalan yedisi de 31 Aralık 2022’ye kadar kapatılacak.

Birkaç haftadır, Almanya’daki Hambach Ormanı’nda linyit kömürü çıkarmak için ağaçları kesmek isteyen RWE firmasına direnen çevreci, yeşil ve anarşistlerin eylemlerini izliyoruz. Eylemlerden de anlaşıldığı üzere, kömür tarafında işler nükleerden çıkışta olduğu kadar hızlı gitmiyor. 2013 yılında taş kömüründen 120 milyar kilovatsaat civarı elektrik üreten Almanya bugün bunu 92 milyar üretiyor. Linyitte de üretim160’dan 147 milyar kWs’e gerilemiş. Gerileme var ama kamuoyu daha fazlasını istiyor. İklimi korumak için bu şart. Enerji dönüşümü Almanya’da ciddi tartışmalara yol açıyor. Almanya’daki enerji dönüşümü sadece orayı değil bizi de etkiliyor. 2013 yılının Ağustos ayında basına yansıyan bir bilgi Türkiye’de gündem olmadı ama aslında tarihi bir belge niteliğinde.

Almanya’ya Türkiye’ye taşınırım tehdidi
Fransız Basın Ajansı (AFP) kaynaklı bu haber, dünyanın en büyük medya kuruluşlarından Forbes’ta yer aldı. Bir enerji şirketinin, dünyanın en güçlü ekonomilerinden birini nasıl tehdit ettiğini görmüş olduk. Avrupa’nın en büyük enerji şirketlerinden E.ON, Almanya’da yenilenebilir enerjinin ön plana çıkmasıyla nükleer, kömür ve gazdan elde ettikleri kârın azaldığına dikkat çekmiş, Almanya hükümetini, bu politikaların devam etmesi halinde santrallarını Türkiye’ye taşımakla tehdit etmişti[1]. Bizim için daha trajik olansa, Türkiye’nin Almanya’nın istemediği kömür ve nükleer gibi kirli teknolojilerin rahatlıkla getirilebileceği bir ülke olduğunu görmekti.

E.ON’un tehditinin ciddiye alınması gerektiğini herkes biliyordu çünkü bu haberden dört ay önce E.ON, EnerjiSA’nın hisselerinin yüzde 50’sini satın almıştı. Bu ortaklıktan sonra, 2016 yılında, Bandırma’da doğalgaz, Adana Tufanbeyli’de ise bir kömür santralı açtılar. E.ON’un Türkiye pazarını diledikleri gibi yatırım yapabilecekleri bir yer olarak görmesi ve bunun bir şekilde medyaya sızması bir uyarı kabul edilmeli. Böyle düşünüp bunu ağzından kaçırmayan onlarca şirket daha var. Son zamanlarda sayıları giderek artan maden şirketleri buna bir örnek. Gelirlerinin sadece yüzde 2 kadarını Türkiye’de bırakarak, istedikleri yerde ormanları yerinden edebiliyor, toprağın altını üstünü getirebiliyorlar. Soran olursa onlar vatana hizmet ediyor, karşı çıkan çevreciler ise ajan!
  
Herkes kaptanın yalan söylediğinin farkında
Ekonomik kriz, işsizlik, sendikasızlaştırma ve örgütsüzlük, bu şirketlerin daha rahat hareket edeceği fırsatlar yaratıyor. Bu yüzden de ülkeyi yöneten hükümetlerin yukarıdaki koşulları hazırlayacak türden olması en büyük istekleri. İklim hedefi olmayan Türkiye’nin istedikleri yerine termik santral kurabiliyor, Çanakkale’nin incisi Balaban Tepesi’ne kentin içme suyunu riske atma pahasına maden açabiliyorlar. Turistlere ucuz tatil cenneti olmak adına Karadeniz’in yaşlı ormanları yola, Akdeniz’in koyları otele kurban edilebiliyor. Leonard Cohen’in şarkısında söylediği gibi, herkes kaptanın yalan söylediğinin farkında ama sorun bizim nasıl karşı koyacağımız, Türkiye’nin doğasını ve yaşamı koruyacak kuralları koydurtmayı nasıl başaracağımız. Aynı gemideyiz ama yolcular güvertede çıplak yatarken, kaptan kamarasında altın kaplı yatağında uyuyor.

Dünyanın dev şirketlerinin yaşadığımız ekonomik krizi kendileri adına fırsata çevirmeye hazır olduğunu biliyoruz. Doğal varlıklarını satarak hiçbir ülkenin kalkınamadığını da… Gine’de toplam ihracat gelirleri içerisinde madenlerin payı yüzde 71’i buluyor ama ülke nüfusunun yüzde 40’ı yoksulluk seviyesinin altında yaşamaya devam ediyor. Dağını taşını satarak ülke kurtulmuyor. Herkesin yanıtlaması gereken soru aslında çok basit. “Şüheda fışkıracak” dediğin toprağı gerçekten koruyacak mısın yoksa “yerli ve milli” masalları anlatarak ceplerini dolduranların yanında mı yer alacaksın?


[1] German Utility Revolts Against Renewable Energy, Threatens To Relocate In Turkey, 19 Ağustos 2013, Forbes, https://bit.ly/2E41cjg

01 Ekim 2018

Bir savaş uçağı 10 milyon insanı doyurabilir

Özgür Gürbüz-BirGün/1 Ekim 2018

Dünyadaki aç insan sayısı üç yıldır artıyor. Birleşmiş Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) verilerine göre 2017’de yaşadığımız gezegende yetersiz beslenen insan sayısı 821 milyona ulaştı. Bir yıl öncesinde bu sayı 804 milyondu. Gezegendeki her dokuz kişiden biri, “bugün ne yiyeceğim” diyerek uyanıyor. Daha çok tüketiyoruz ama paylaşım cephesinde adalet adına bir gelişme yok.

Beni yeniden açlık konusunda yazmaya iten nedenlerden biri geçen hafta yabancı bir kanalda izlediğim Yemen görüntüleriydi. Ağaçlardan topladıkları yaprakları kaynatıp çocuklarını beslemeye çalışan bir aileyi izledim. Suudi Arabistan’ın başını çektiği, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Bahreyn, Katar, Fas, Sudan, Ürdün ve Mısır’ın desteklediği askeri güçlerle Şii Husilerin arasında kalan Arap Yarımadası’nın en fakir halkı 2015’ten bu yana daha da ağır koşullarda yaşıyor. ABD ve Birleşik Krallık (İngiltere) da Sünni Suudileri destekliyor.

Yemen’de 18 milyon insan yeterli gıda bulamıyor. Bunların 8 milyonu ciddi açlık sorunuyla karşı karşıya. Hamile kadınlar ve beş yaş altındaki çocuklardan oluşan üç milyon insan yetersiz besleniyor. BM Dünya Gıda Programı (WFP) açlık çeken insanların yarısına Şubat 2019’a kadar yeterli desteği sağlamak için 91 milyon dolar bulmaya çalışıyor. Elbette, savaşın sona ermesi asıl çözüm ama yardım kuruluşları mevcut krizi çözebilmek adına ilk planda maddi yardım arıyor. Yaklaşık 10 milyon insanın Şubat ayına kadar ayakta kalabilmelerini sağlamak için 91 milyon dolar bulamayan bir dünyada yaşıyoruz. ABD’nin, bir F-35 uçağı karşılığında Lockheed firmasına ödediği paradan bahsediyoruz. Bir savaş uçağı az alınsa, 10 milyon insan aç kalmayacak. Savaş uçağına para vermeyi tercih ettiğimiz gibi, o uçaklarla aç insanların üzerine bomba yağdırıyoruz.

Birleşmiş Milletler, 15 yıl boyunca her yıl 267 milyar doların açlıkla mücadele için harcanması durumunda, açlık sorununa 2030 yılında kalıcı bir çözüm üreteceğimizi söylüyor. 15 yıl içinde dünyadaki herkesin açlıktan ölme korkusu yaşamadan güne başlayacağı bir dünya yaratabilmek elimizde. Çocuklarını açlık yüzünden emziremeyen tek bir annenin bile kalmadığı, her çocuğun karnının tok olduğu bir gezegen hayal değil. Bundan daha ulvi bir uğraş, ideal düşünebiliyor musunuz? O günü gördüğümde herhalde mutluluktan ölebilirim. Laf olsun diye söylemiyorum…

Dünyanın böyle bir kaynağı var mı? Elbette var. Gelişmişliğiyle övündüğümüz şu yalan dünya, her yıl silah harcamalarına 1 trilyon 739 milyar dolar bulabiliyor. Türkiye’nin dünyada silaha en çok para harcayan 15. ülke olduğunu (18 milyar 200 milyon dolar) hatırlatalım.

Başka bir hesap daha yapalım. ABD, 2016 yılında askeri harcamalara 611 milyar dolar harcadı. İkinci en büyük harcamayı yapan Çin’in silahlanma faturası ise 215 milyar dolar. Sadece bu iki ülke silahlanma harcamalarını yaklaşık yüzde 30 oranında azaltsa ve bu parayı 15 yıl süreyle açlıkla mücadeleye ayırsa, soruna kökten bir çözüm bulabiliyoruz. İki ülkenin savaş bütçelerinden yapacakları yüzde 30’luk bir kesintinin onları diğer ülkelerden “güçsüz” yapmayacağı da ortada. Eğer dertleri buysa. Silaha en çok para harcayan üçüncü ülke Rusya’nın yıllık harcaması 69 milyar dolar. Yüzde 30’luk kesinti bile onların diğerlerine oranla daha fazla silahlanacağını gösteriyor.  

Aç insanları doyurmak için üstlerine bomba atan bir dünyayı, silah değil herkese gıda üreten bir dünyaya çevirmek isteyen 60’ların çiçek çocuklarına bugün her şeyden daha çok ihtiyacımız var. Tankla, tüfekle, jeopolitik masallarla beyni yıkanmış nesillere inat, savaşma seviş deme zamanı.