18 Haziran 2018

Patileri kim kesti

Özgür Gürbüz-BirGün/18 Haziran 2018

Sakarya’da patileri kesilen ve hayata veda eden köpeğin haberini gördüğümde aklıma rahmetli Cemal Şener’in anlattığı olay geldi. Alevilik-Bektaşilik üzerine yaptığı çalışmalarla bilinen Cemal Şener’le Sivas Katliamı’nın hemen sonrasında bir kitap fuarında tanışmıştım. Nefes dergisini çıkarmışlardı. Yerel bir gazeteye ve sağa sola yazdığımı öğrenince yazılarımı istemiş, sonra da dergide yazmamı istemişti.

Bir gün Cemal Şener’le sohbet ediyorduk. Bana Malatya’da bir cemevinde yaşananları anlattı. Bilenler bilir, ‘cem’ ibadetine ‘rızalık alınarak’ başlanır. Önce ‘dede’ ya da ‘ana’ “benden razı mısınız” diye sorar sonra da ceme katılanlar birbirinden ‘rızalık’ alır. Şikayeti olan ve ceme getirmeden çözemeyen orada derdini söyler. Malatya’da da öyle olur. Biri kalkar ama şikayeti kendi adına değildir. Şu kişi benim köpeğimi incitti (tekmeledi), ondan razı değilim der. Köpeğe zarar veren kişi kalkar ve özür diler ama dede araya girer. “Senin rızalığını biz veremeyiz, köpeği getirin” der. Köpeği ceme alırlar, köpek kendisine zarar veren insanı görünce hırlamaya başlar. Dede, köpeğe kötü davranan kişiye bir sonraki ceme kadar o köpeğin gönlünü alması gerektiğini söyler. Bu süre boyunca köpeğe zarar veren kişi, hayvana yaklaşmaya çalışır, onu besler ve sever. Yeniden cem ibadeti için toplanıldığında köpek tekrar içeri alınır ve kendisine kötü davranan kişinin yanına getirilir. Bakarlar ki, köpek o insanı affetmiştir, kendisini sevdiriyor; herkes razı gelir.

Malatya’da yakın tarihte yaşanmış bu olayı aklımda kaldı kadarıyla anlatmaya çalıştım. Bu ülkenin hamurunda neler olduğunu hatırlatmak için verebileceğim onlarca örnekten biri bu. Hiçbir zaman şiddetsiz, barışçıl bir toplum olmadık ama son yıllarda şiddetin dozu arttı. Sokaklarda insana saldıran taksici çetelerden, akademisyenlerin kanında duş almak isteyen mafya babalarına kadar her şey var. Yanı başımızda böyle öğretiler, kültürler ve dini inançlar varken ne oldu da biz pati kesen, hayvanlara tecavüz eden, öldüren bir topluluk olduk?

Her şeyden önce şiddetin bireysel bir eylem olmadığını anlamamız gerek. Sokakta biri bir başkasını dövüyorsa bilin ki aslında toplum o kişinin ardındadır. İnsanların herkesçe yanlış kabul edilen eylemlerde bulunmayacağına inanıyorum. Ufak destekler bile suça motive eder. Bu yüzden de şiddeti öğretmeyi, övmeyi, normalleştirmeyi hayatımızdan çıkarmak ilk yapılacak iş. Televizyonlardaki dizilerde bugün ne övülüyorsa sokakta gördüğümüz o. Kurtlar Vadisi izleyen,  yarışma programlarında birbiriyle kavga edenlere bakıp gülen, siyasi liderlerden nefret söylemi ve ötekileştirmeyi öğrenen çocukların, başkalarına farklı davranmasını beklemeyin.

Televizyonlarından banka numarası takip eder gibi, ‘etkisiz hale getirilen terörist sayısını’ takip eden bir nesil öldürmenin kötü bir şey olduğunu unutur.

Şehit dendiği için bir insanın aslında ölmesi gereken yaştan çok önce öldüğünü algılayamayan gençler ölümün acısını anlayamaz. Yaşam değersizleşir.

14 yaşındaki Berkin’in annesi yuhalatılırsa toplum acılarını paylaşamaz; insanlar yalnızlaşır.

Barış istediği için hapse atılan 14 öğrenciye sahip çıkamayanlar, tüm hayatını koca bir hapiste geçirmeye başlamıştır ama fark edemez. Halbuki bu ülkenin John Lennon’larıydı o çocuklar.

Kavga edenlerin karşı tarafı suçlaması ya da mazeret bulması hep o ‘şiddeti haklı çıkarma ihtimaline’ yapılan bir göndermedir. Toplum şiddeti kayıtsız şartsız reddetmedikçe, “o başlattı”, “tahrik etti” gibi binlerce mazeretten birine prim verdikçe şiddet uygulayanlar toplumdan aldıkları bu güçle başkalarına zarar vermeye devam eder. Bu yüzden de yapılacak ikinci iş mazeret kültürünü yok etmek olmalıdır. Yoksa yarın biri çıkar, “o köpek bana havladı, pati attı, çocuğumu korkuttu” der.

Devletlere düşen ise başkadır. Şiddete yardım ve yataklık eden mazereti, öğretiyi ve mağdur edebiyatını toplumların hafızasından çıkarmak, yasalardan silip atmak, suça fırsat tanıyan her koşulu ortadan kaldırmak devletlerin ve onların icracı organları hükümetlerin görevidir. Türkiye’nin en büyük sorunu da burada yani hükümettedir. Köpeği insanla eş tutan kutsal öğretiler unutulduysa, televizyonlarda bunlar değil küçük çocuklara tacizi onaylayan, suça mazeret bulmaya çalışan, bir kere olduysa boş verin diyenler boy gösteriyorsa Sakarya’daki köpeğin başına gelenlerden hükümet sorumludur. Oy atarken Sakarya’daki meleği, yurtlarda tacize uğrayan çocukların ve şiddete maruz kalan insanları düşünün. Tüm canlılar için şiddetsiz, başka bir dünya için oy verin.

11 Haziran 2018

Seller akıyor hükümet bakıyor

İklim krizinin etkilerini seller, su baskınları ve kuraklıkla her geçen gün daha fazla hisseden Türkiye, iş krizden çıkacak politikalar üretmeye gelince ortada görünmüyor.

Özgür Gürbüz-BirGün/11 Haziran 2018

Türkiye, kişi başına düşen seragazı emisyonu
Bu yazı bir tür isyan yazısı aslında. Ankara’dan, oradan buradan su baskınlarıyla ilgili haberleri okumaktan bıkmış birinin yazısı. İklim değişikliği aşırı hava olaylarını artıracak, kuraklıkların, yağışların şiddeti ve sıklığı artacak diye bilim insanları yıllardır uyarıyor. Kentlerimizin altyapı sorunu malum. İklim değişikliğine uyum için hiç çaba harcamamaları da buna eklenince yüzen çöp tenekesi fotoğraflarla doluyor gazeteler. Alt geçitler hamam, bayırların dibi nehir oluyor. Peki, en büyük sorumlu iktidar bu konuda ne yapıyor? Bu yazı onun yazısı.

Yapılacak iki iş var artık. Birincisi iklim değişikliğini durdurmak; bu da fosil yakıtlardan (petrol, kömür ve doğalgaz) vazgeçerek olacak. Böylece iklimi değiştiren seragazı emisyonlarını azaltacağız.

İkinci yapılacak iş ise değişime karşı hazırlanmak, uyum sağlamak. Aşırı hava olaylarından, göçlerden, olası çatışmalardan korunmak için tedbir almalıyız. Deniz seviyesinin yükselmesine karşı gerektiği yerde setler yapmaktan tatlı su kaynaklarını tuzlu sudan ve aşırı tüketimden korumaya, şiddetli yağışlar sonucu biriken suları alıp götürecek mazgallardan yağmur suyu hasadına kadar bizi bekleyen onlarca farklı iş var.

İklim değişikliği durdurulamaz noktaya gittiğine göre ikisini birden yapmakta fayda var. Artık iklim değişikliğini anlatma değil, çözümü hayata geçirme aşamasındayız. Zaman daralıyor. Buzullar eriyor ama sorun sadece orada değil. İklim değişikliği 100 yıl sonra daha korkunç bir noktaya gidebilir ama bugün de can alıyor. Yaşadığımız kentlerde, bir alt geçitte, kuraklıktan kavrulan bir tarlada, yazın ölümlere neden olan bir sıcak hava dalgasında, toprağın azalan neminde. Elini taşın altına koymayan yanar. Böyle bir ısınma bahsettiğimiz. Daha az tüketmeyen, enerjiyi verimli kullanmayan, kendini düşünen herkesin günahı büyük. Kimsenin de “bana bir şey olmaz” deme şansı yok.

Elbette harekete geçmek zorundayız ama bu iş bireylerin hassasiyetiyle çözülecek bir sorun değil. Devletlere, belediyelere ve uluslararası bir anlaşmaya ihtiyacımız var. 

Şimdi biz Türkiye’ye bakalım. Uyum ya da azaltım, bakın bakalım iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi neleri yapıyor ya da yapmıyor.

* Türkiye seragazı emsiyonlarını azaltmıyor. 2016 sonunda Türkiye’nin seragazı emisyonları 496 milyon tona (karbondioksit eşdeğeri) çıktı. Paris Anlaşması öncesi, 2012 yılında 440 milyon tondu.

* Türkiye, 2015 yılında imzaladığı Paris Anlaşması’nı onaylamadı. İmza atan 197 ülkeden 178’i onayladı. Kalan 19 ülke arasında Türkiye’nin yanı sıra Rusya, Angola, İran, Irak, Kırgızistan, Eritre ve Yemen’i sayabiliriz. Suriye’nin bile taraf olduğunu söylemekle yetineyim. Türkiye’nin uluslararası görüşmelerde

* Türkiye, Paris Anlaşması’nı onaylasa da verdiği taahhüt tüm ülkeler içinde en zayıf olanlardan biri. Türkiye’nin 2030 iklim hedefi emisyonlarını 929 milyon tona çıkarmak. Neredeyse 12 yıl içinde ikiye katlamak. Türkiye’nin tek vaadi, hiçbir şey yapmazsa 1 milyar 175 milyon tonu bulacağını öne sürdüğü emisyonlarının artışını biraz düşürmek. Bu da benzer ekonomik güçteki ülkelerin hedeflerine kıyasla oldukça zayıf. Herkes Türkiye gibi hedef alsa ortalama sıcaklık artışının bırakın 2 derecede sınırlanmasını, 4 derecenin de üstüne çıkacağı belirtiliyor. Üzerimize düşeni yapmaktan o kadar uzağız.

Türkiye'nin Paris Anlaşması tahhüdü

* Türkiye’nin enerji politikaları iklim merkezli ve tutarlı değil. Rüzgar ve güneş alanında gelişmeler yaşansa da kömür yatırımlarının sınır konmaksızın artırılması, ulaşımda kara ve havayolu taşımacılığının artırılması yenilenebilir kaynaklı iyileşmeyi gölgede bırakıyor.

* Türkiye, her yıl BM’nin iklim değişikliği toplantılarına gidiyor ancak Paris’e taraf olmuyor. Üstelik, daha gerçekçi bir hedef için elini taşın altına koymamasına rağmen mali yardım istiyor. Halbuki, sadece AB’nin iklim finansmanına bakıldığında Türkiye Ukrayna ile birlikte en çok yardım alan ülke çıkıyor. 2013 ile 2016 yılları arasında AB’nin iklim finansmanının yüzde 35’i Afrika’ya, yüzde 33’ü ise Türkiye’ye gitmiş. 667 milyon avro destek alan Türkiye, Avrupa’dan iklim konusunda belki de en sıkıntılı ülkelerin olduğu Afrika kıtası kadar destek almış. Bu destek, Avrupa Yatırım Bankası’nın kredileri ve hibelerden oluşuyor.

Tablo ortada. İşin en trajik yanı ise Türkiye gibi enerji yoğunluğu yüksek (enerjiyi kötü kullanan) güneş ve rüzgar gibi karbonsuz kaynaklar açısından zengin bir ülkenin, doğalgaz, petrol ve kömür gibi büyük bir bölümü dışa bağımlı kaynaklarla yoluna devam etmek istemesi. Tünellerin suyla dolmamasını istiyorsak yapmamız gereken enerji tüketimini azaltmak, enerjiyi verimli kullanmak ve ithal fosil yakıtlar yerine yerli yenilenebilir enerjiye geçmek. Yoksa değil Ankara’nın tünelleri, tüm ülke benzer felaketleri yaşayacak.

Adalet ve Kalkınma Partisi ülkeyi sel götürürken camdan bakmakta ısrar edecek gibi durduğu için siz en iyisi önümüzdeki seçimde iklim değişikliği konusunu da beraberinizde sandığa götürün. Bakarsınız iktidar partisinin ya da diğer partilerin camında bir hareketlilik olur.

04 Haziran 2018

Hizmette sınır yok

Özgür Gürbüz-BirGün/4 Haziran 2018

Ankara ile İstanbul arasında sık sık otobüs yolculuğu yapıyorum. İklim değişikliğine katkımı azaltmak için bu gibi kısa mesafeleri otobüsle yapmaya gayret ediyorum. Elimden geldiğince uçağa mahkum edilmiş, çevre düşmanı ulaşım sistemine direniyorum. Son zamanlarda bu yolculuklar işkenceye döndü. Hükümetin seçim meydanlarında “proje”, “icraat” diye anlattığı 3. Köprü yüzünden eskiden beş saat süren bu yolculuğu artık 6,5 saatten kısa bir sürede yapmak mümkün değil. Bir defasında sekiz saate yakın sürdü. 3. Köprü boş kalmasın diye şehirlerarası otobüslere bu köprüden geçme zorunluluğu getirilmesiyle işin tadı kaçtı. 

Büyütmek için haritanın üzerine tıklayın.

Esenler Otogarı’ndan çıkıp Ataşehir civarından yolcu almak isteyen bir otobüs artık adete bir şehir turu yapmak zorunda. 3. Köprü’den geçerse fazladan 70 kilometre yapmak zorunda kalıyor. Ataşehir’e uğramasa da durum pek farklı değil. Esenler Otogarı’yla, Pendik’te O-6 ile Anadolu otoyollarının kesiştiği nokta arası Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nden geçerseniz 53 kilometre. Aynı bağlantı noktasına 3. Köprü’den gidersenizse 100 kilometre. Bir seferde 50 km zarardasınız.

Gidiş dönüş sefer yapan bir otobüs günde fazladan 100-150 km arası fazla yol yapıyor. İthal benzin yakıyor, şoför de yolcular da daha fazla yoruluyor. İstanbul Avrupa yakasından Sakarya, İzmit gibi yerlere giden ve günde iki sefer yapan otobüsleri düşünün. Dahası da var. Otobüsler 3. Köprü’den geçmek için 8 TL fazla para ödüyor. Bütün bunlar da haliyle bilet fiyatına yansıyor.

Hükümetin umurunda mı? Değil! Kendisinden hesap soracak seçmenin ise belki durumdan bile haberi yok. Kontrollerindeki medya bunları yazmıyor.

Köprüyü 10 yıl boyunca işletecek IC İçtaş İnşaat ve Astaldi şirketlerinin umurunda mı? Değil! Onlar yaptıkları anlaşma gereği köprüden araç geçse de geçmese de paralarını devletten alıyor.

Anlayacağınız olan vatandaşa oluyor. Trafik olmayan yere köprü yaparsan, yolcu olmayan yerden otobüs geçirmeye zorlarsan böyle olur. Köprüden yılda 135 bin araç geçiş garantisi verdikleri için herkesi o köprüyü kullanmaya zorluyorlar. 2017 Ekim ayında Ulaştırma Bakanı Ahmet Arslan’ın açıkladığı rakama göre, bütün bu zorlamalara rağmen geçiş sayısı günde 80 bin civarında kalmış. Üstünü devlet şirketlere ödüyor. Kaldı ki, zorla İstanbul’daki tüm araçları doğa katili 3. Köprü’den ve ona bağlı çevreyolundan geçirseniz ve geçiş garantisini tuttursanız ne yazar? Oradan geçen her bir araç, yaktığı petrolle, kirlettiği havayla yine ekonomiye zarar verecek. İnsanlar güneyde yaşıyor sizin köprünüz en kuzeyde.

Mesele İstanbul’un kuzeyini ranta açmak elbette. 3. Havalimanı da, Kanal İstanbul da bu planın bir parçası. Trafik sorununu çözmek isteyen trafiğin olduğu yerde, otomobile değil toplu taşımaya yönlendiren çözümler arardı. Boğaziçi Köprüsü’nün altından geçecek bir metro geçişi gibi. Her şeyden önce de İstanbul’daki nüfusu artıracak değil azaltacak projeler yapardı. Koskoca ülkenin beşte birini bir kente toplamaya çalışmazdı. Yönetici beton dökmek için değil bunları planlamak için var. Çılgın ya da mantıklı, proje dediğiniz de böyle bir kavram zaten. Köprü, tünel, bölünmüş yol, havalimanı proje değil bir inşaat çalışmasıdır. Proje ise bir izlencenin yani programın parçasıdır. Örnek verelim. İstanbul’un trafik sorununu çözmek sizin programınızsa hayata geçireceğiniz projeler bellidir. Kentin sınırlarını çizmek, yeni göçe, rant alanlarına fırsat tanımamak ve mevcut ulaşım altyapısını toplu taşımayla güçlendirerek trafik sıkışıklığını azaltmak gerekir. Bu programı hayata geçirmek için daha fazla köprü, yol yapmaz; aksine metro, toplu ulaşım, deniz taşımacılığı gibi projelerle çözüm ararsınız. İstanbul’un el değmemiş bölgelerini imara açmazsınız. Programsız, plansız birbirinden bağımsız projeler şirketlere nakit sağlamaktan, ülkeyi borçlandırmaktan ve petrol bağımlılığını artırmaktan başka bir şeye yaramaz, hiçbir sorunu da çözmez.

Sahi, yeri gelmişken soralım. İstanbul’un trafiği 3. Köprü ve Avrasya Tüneli yapılmasına rağmen neden hâlâ tıkalı?

28 Mayıs 2018

Enerjide hangi parti daha çevreci

Özgür Gürbüz-BirGün/28 Mayıs 2018

Seçim tarihi yaklaştıkça seçmenlerin karar verme süreci kolaylaşıyor. Seçim bildirgeleri, liderlerin vaatleri ortaya çıktıkça oy vereceğimiz partinin bize nasıl bir gelecek hazırladığına dair öngörülerimiz netleşiyor. Parti bildirgeleri bize bu bilgiyi veriyor. Şimdi satırların izin verdiği kadarıyla AKP, CHP, HDP ve İyi Parti’nin enerji konusundaki görüşlerini özetlemeye çalışayım.

Kömür
AKP iktidarda kalırsa daha fazla kömür santralı yapacağını, kamunun elindeki kömür sahalarını da özelleştirmeye devam edeceğini açıklamış. En az 5 bin megavat (MW) gücünde yerli kömürle çalışan santral yapma hedefleri var. Bildirgede bu kadar çok kömür olunca hava kirliliği konusunda ne yapacaklar diye baktım ama tek bulduğum izleme istasyonlarının sayısının artıracakları bilgisi. Hava kalitesi başlığı altında gürültü kirliliğinden bile bahsedilmiş ancak havanın kirli olduğundan bahsedilmemiş, haliyle çözüm için herhangi bir hedef koyulmamış. Bildirgede kentlerin havası temizlendi deniyor ama bildiğiniz gibi en son Çevre Mühendisleri Odası 81 ilden sadece altısının havasının temiz olduğunu açıklamıştı. Türk Toraks Derneği ve diğer sivil toplum örgütleri de benzer raporlar yayımlamıştı.

CHP hava kirliliğini azaltacak önlemlere öncelik vereceğiz, doğalgaz altyapısı olan kentlerde yakıt yardımını kömür yerine doğalgazla yapacağız demiş. Daha fazla örnek yok ama hava kirliliği sorununu kabul etmiş. AKP gibi termik santrallarda verimli ve yüksek teknoloji kullanma vurgusu var hatta bu teknolojilerin kullanılmasını yasal zorunluluk haline getireceğiz diyerek bir adım öne geçmişler. Zira, AKP döneminde özelleştirilen termik santrallara adeta çevreyi kirletme hakkı verilmiş, en basit filtreler bile olmadan çalıştırılması için Elektrik Piyasası Kanunu’nda yapılan bir değişiklikle çevre mevzuatına uyum konusunda muafiyet getirilmişti. Anayasa Mahkemesi’nden dönen değişiklik ısrarla yeniden yasalaştırılmıştı.

İyi Parti kömür santralları kuracağını belirtmiş. Uygun teknolojik çözümler denmiş ama kömürle ilgili hava kirliliği veya başka bir çevre sorunundan bahsedilmemiş. Üç partinin kömüre karşı tavır almadan iklim değişikliğiyle nasıl mücadele edeceği kocaman bir soru işareti olarak havada asılı kalmış.

HDP ise sermayenin çıkarı için yapılacak termik santral gibi uygulamalara son vereceklerini söylemiş. Bu söylem geçen seçimde de vardı ve çok net değil. Kamu yaparsa sermayenin çıkarı olmayacağı için onay veriliyor mu sorusu geliyor aklıma. Bildirgede ayrıca “Ormanların, derelerin, havanın, suyun, taşın, toprağın, ağacın, kurdun, kuşun, böceğin, tüm yaşamın haklarını koruyacak, yaşamın bilgisini savunacağız” denmiş.

Nükleer
AKP tahmin edileceği gibi Mersin, Sinop ve üçüncü bir yere nükleer santral kurmaktan bahsediyor. İşin ilginç tarafı, yabancı şirketlerin elindeki bu projelerle dışa bağımlılığın azaltılmasının hedeflendiği söylenmiş. Yakıtından, işletmesine yabancılara bağlı santrallarla bu iş nasıl olacak belli değil.

CHP bir önceki seçime göre tabanına kulak vermişe benziyor. Sinop ve Mersin projelerini gözden geçireceklerini, uluslararası yükümlülükler çerçevesinde mümkünse iptal edeceklerini yazmışlar. Bir başka yerde ise “Mevcut nükleer enerji teknolojilerine dayalı, sorunlarını giderememiş riskli santrallerin, ülkemizde kurulmasına izin vermeyeceğiz” deniyor. Bana fisyonla değil füzyonla gel diyorlar. Bu da nükleer santrallara güle güle demek aslında. CHP, diğer partilerin değinmediği nükleer silah konusunda da barışçıl bir tavır sergilemiş. Nükleer ve kimyasal silahların bölgede ve dünyada yayılmasına karşı mücadele edeceklerini söyleyen tek parti olmuş.

İyi Parti nükleer enerjiyle ilgili bir şey söylememiş. HDP’nin tavrı ise net; Sinop ve Mersin’deki projeleri iptal edeceğini söylemiş.

Sorunlar nükleer ve kömürle sınırlı değil ama bu iki örnek partilerin bakışını görmek için bize fırsat veriyor. Biraz da çözüm tarafına yani ne yapacaklarına bakalım.

İklim değişikliği
AKP’nin iklim değişikliği ile mücadelede “yeşil büyüme” sloganını seçtiğini ve akıllı şehirlere odaklandığı görülüyor. 2016 yılında Paris Anlaşması’nı imzaladık denmiş ama sürecin tamamlanmadığından ve Türkiye’nin anlaşmaya taraf olmayan 23 ülkeden biri olduğu es geçilmiş. İklim fonlarından en çok yararlanan ülkelerden biri olmasına rağmen hâlâ Yeşil İklim Fonu’ndan para alınmaya çalışılacağı belirtilmiş. Seragazı azaltım hedefi ise yok. Paris onaylanmadığı için havada kalsa da 2030’a kadar artıştan azaltma hedefi var. Kamu alımlarında çevre dostu ürün tercihi, Ankara’dan başlayarak hastane ve AVM gibi merkezlerde “sıfır atık” politikası ve atıkların kaynağında ayrıştırılması gibi iklimle ilgili öneriler dikkat çekici. Ağaçların korunmasından çok fidan dikimine odaklanıldığını, fidan ithalatının önüne geçmek için de önlem alınacağı da gözümden kaçmadı. Tersi daha kolay olurdu sanki.

CHP, AKP’nin aşırı tüketimle doğaya zarar verdiğine değinmiş ve çözüm için yeşil ekonomiye geçişi önermiş. Düşük karbonlu sektörlere ve yeşil teknolojilere yatırım yapılacağı vurgulanmış. ÇED sürecini etkin uygulamanın yanı sıra sivil toplumun uzun zamandır dillendirdiği “Sosyal Etki Değerlendirmesi”nin de sürece ekleneceği vurgulanmış. İklim değişikliğinden en çok etkilenecek çitfçi, balıkçı ve tarım işçilerini koruyacak politikalar uygulanacağı belirtilmiş. Paris ve toplam seragazı azaltımıyla ilgili bir hedef yok ama deniz ve demiryoluyla birlikte toplu ulaşımı, verimli uygulama ve ürünleri teşvik ederek seragazı emisyonlarını azaltmayı amaçladıkları yazılmış.  Bu arada hem AKP hem de CHP’nin emisyon yerine kullanılan “salım” kelimesini yanlış yazıp “salınım” yazdıklarını da belirtmeliyim.

İyi Parti, iklim değişimi kaynaklı zararlardan korunmak için gerekli önlemlerin alınacağını söylerken HDP konuya değinmemiş.

Enerji hedefleri
AKP önümüzdeki dönemde yerli ve yenilenebilir kaynaklara önem vereceğini söylüyor. Bu hedefin içinde oldukça tartışmalı HES yatırımlarına Ilısu (Hasankeyf) ve Yusufeli gibi iki büyük barajın yanında 10 bin MW’lık onlarca hidroelektrik santralın eklenmesi de var. Güneş ve rüzgar enerjisinde de 1000 MW’lık büyük projelerden bahsediliyor. İktidar partisinin tüm planlarının büyük şirketler ve elektrik üretiminde merkezileşme üzerine kurulu olduğunu söylemek mümkün. Burada hem CHP hem de İyi Parti daha farklı bir yol öneriyor.

CHP de AKP gibi yerli ve yenilebilir enerji dese de çözüm yolunu birkaç şirketten değil halktan ve devletten geçirmeye çalışmış. Örneğin, apartmanlarda güneş paneli kullanacaklara sıfır faizle kredi vermeyi, ısı yalıtımı ve panel yatırımının mali yükünü karşılama sözü vererek, sorunu yine güneşle ama daha küçük ve faydası halka gidecek yatırımlarla çözmeyi amaçlamış. Sokak aydınlatması için de güneş enerjisini önermiş. Bor madenlerini özelleştirmeyeceklerini, özellikle kamuya ait madenlerin rödovans sözleşmelerini iptal edip kamulaştırılacağını söylemiş.

İyi Parti de “yalnızca makro ve büyük ölçekli projelere değil, mikro ölçekli projeleri de ön planda tutan düzenlemeler yapılacaktır” diyerek çağa daha uygun çözüm önerileri sunmuş. Çatılarda güneş panelleri, bireylerin kurulum yapmasını sağlayacak düzenlemeler yenilenebilir enerji hedefleriyle iç içe yer almış.

HDP’nin Cumhurbaşkanlığı Bildirgesi’nde “Güneş ve rüzgardan yararlanarak her eve temiz ve ucuz enerji sağlayacağız” sözü durumu özetliyor. Tasarruf öne çıkıyor, yerelde üretime vurgu yapılıyor. Su ve elektrik kullanımında, asgari ihtiyaç miktarına kadar ücretsiz sunulması vaadi de önemli.

Bu bölümde CHP’nin hedefleri daha detaylı, İyi Parti’yle birlikte bireysel üretime, mikro çözümlere yönelmeleri ülke için umut veriyor.

Bildirgelerde benim gözüme çarpanlar bunlar. Detaylar için sizleri de okumaya davet ediyorum.

Karar sizin!

Not: Bu değerlendirme yapılırken AKP'nin Cumhurbaşkanlığı Seçimleri ve Genel Seçim Beyannemesi 2018, CHP Seçim Bildirgesi 2018, İyi Parti Parti Programı, HDP Parlamento ve Cumhurbaşkanlığı seçim bildirgelerinden faydalanılmıştır.  İyi Parti henüz seçim beyannamesini açıklamamıştı.

21 Mayıs 2018

Gezen tavuk doğal süt yalan dünya

Özgür Gürbüz-BirGün/21 Mayıs 2018

Buğday Derneği bir imza kampanyası başlattı. “Doğal” sıfatının ürünleri pazarlarken kullanılmamasını istiyorlar. Buğday Derneği Genel Müdürü Batur Şehirlioğlu, “Doğal ürün, müdahale edilmemiş, sağlıklı algısı yaratıyor. Böcek ilacına maruz kalmış meyveye, hormonlu sebzeye, radyasyon görmüş baharata nasıl doğal denir” diye soruyor. Kafalar karışıyor haliyle.

Pazara gittiğinizde her ürün doğal her ürün organik. Kümesten kafasını çıkaramayan tavuğun yumurtasını da atalık tohumla üretilen salatalığı da doğal diye satabilen marketler, pazarcılar oldukça tüketicinin kafası karışmaya devam edecek. Olan cebine ya da sağlığına olacak.

Ortada bir sorun olduğu doğru. Varsayalım siz tanıdığınız bir çiftçiden günlük çiğ süt alıyorsunuz. İnekten evinize gelen bir sütten bahsediyoruz. Bu süte doğal denmesine herhalde kimsenin itirazı olmaz. Öte yanda marketten aldığınız pastörize veya ısıl işlem görmüş, karton-plastik karışımı kutularda satılan UHT sütleri de “doğal” etiketiyle satılabiliyor. İşlem görmüş folik asitten vitamine kadar çeşitli kayıplar yaşamış bu süte nasıl doğal denebilir?

Sorunun kaynağında “Türk Gıda Kodeksi Gıda Etiketleme ve Tüketicileri Bilgilendirme Yönetmeliği Hakkında Kılavuz” var desek yanlış olmaz. Kılavuz pastörize süt, UHT süt, siyah çay, bitki çayları, yumurta, bal, kahve ile taze, kurutulmuş ve dondurulmuş meyve-sebze, yoğurt gibi ürünlerde “doğal” ifadesinin kullanılmasına izin veriyor. Böyle olunca da doğal deyince el değmemiş bir ürün anlayan tüketici, daha parlak görünmesi için parafin kullanılan elmayı bile sağlıklı bir ürün yediğini düşünerek mideye indiriyor. GDO’lu yemle beslenen tavuğun yumurtası bile doğal sayılabiliyor.

Batur Şehirlioğlu, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın konuya el atmasını istiyor. Şimdiden 15 bine yakın imza toplanmış. Şehirlioğlu, doğal kelimesinin pazarlama malzemesi yapılmasına karşı. Kılavuz’da bir dizi değişiklik yapılmasının yanı sıra ürünlerin satışında “doğal” çağrışımı yapacak görsel malzemenin kullanılmamasını da istiyor. Mera yüzü görmemiş bir inekten elde edilen sütün ambalajında doğada otlayan inek fotoğrafı olması yanıltıcı diyor. Şehirlioğlu’na herkesin sorduğu soruyoruz. Tüketici doğal gıdaya nasıl ulaşacak? Bize iki adres gösteriyor. “Gıda toplulukları oluşturarak toplum destekli tarım ve organik ürünler. Ürünleri mümkün olduğu kadar bildiğin üreticiden almak önemli. Tüketicilerin üreticilerle anlaşıp istedikleri tohumla istedikleri ürünü ürettirmeleri bile mümkün. Toplum destekli tarımın dünyada örnekleri var” diyor.

Gıda ve Tarım Uzmanı Tarık Nejat Dinç ise çözüm için aynı noktayı gösterse de doğal kelimesinin yasaklanması konusunda farklı düşünüyor. Dinç, “Durmaksızın gıdamızı kirleten şirketlerin 'doğal' kavramını da kirletmeleri hem çok çirkin hem de bir yanıyla beklenir bir eylem. Ancak sorun tam da piyasanın yarattığı kirlenmeleri yine piyasa yöntemleriyle aşabileceğimize inanmak belki de. 'Doğal' kavramının gıda sistemimizden yerinde gerekçelerle dahi olsa çıkması belki de gıdamıza vuracağımız en son darbe. Bu yüzden çözüm 'doğal' kavramını gıda tahayyülümüzden çıkartmak değil, gıdamızı marketlerin, şirketlerin ve onların pazarlama çirkinliklerinin insafına terk etmemek. Bunun da yolu kuracağımız piyasa dışı mekanizmalar ve üretici tüketici ortaklıklarıyla gıda egemenliğini inşa etmekten geçer” diyor. 

Yöntemler farklı olsa da çözüm ortak. O zaman son sözü de yazar söylesin. Güvendiğiniz, bildiğiniz üreticiden gıdanızı temin edebiliyorsanız şanslısınız. Değilseniz bir şeyler yapmak lazım. Üreten insanı tüketen yapan, köyde yaşayanı kente taşıyan, doğal ürünü yapaylaştırıp doğal diye pazarlayan yalan bir dünya yarattık. Artık bu yalan dünyanın farkındayız ve kurtulmak istiyoruz. Yalan dünyadan çıkışın yolu, başka bir dünyaya gitmek değil elbette. Filmi biraz geriye sardık mı tamamdır. Dede ve ninelerinize, anne ve babalarınıza sorun onlar size anlatır nasıl yaşadıklarını.

14 Mayıs 2018

Kömür yakar

Özgür Gürbüz-BirGün/14 Mayıs 2018

Soma’daki büyük cinayetin üzerinden dört yıl geçti. 301 madenci aramızda yok. Acıları ailelerinin ve milyonlarca insanın arasında bölüşüldü ama azalmadı. Yitirmişler bilir, yitirdiklerinizin ardından akıttığınız gözyaşlarının “son damlası” yoktur.

Ölenleri geri getiremeyiz ama yeni ölümleri önleyebiliriz. Bu da ancak hatalarımızdan ders çıkartarak olur.

Madende yakınını bırakanlara tekme atanları milletvekili yaparak olmaz.

İş cinayetine “fıtrat”, “bunlar olağan şeyler” dersek olmaz.

100-150 yıl önce başka ülkelerde de maden kazası oluyordu diyerek olmaz.

Kömürden medet umarak, enerjide “kömür yılı” ilan ederek hiç olmaz.

Türkiye artık kafasını yer altından çıkarıp güneşe bakmalı. Yerin altındaki kalitesiz kömürden değil, güneş ve onun türevi enerji kaynaklarından yararlanmanın yollarını aramalı. Elektrik motorunun, yapay zekanın çağında buhar makinasının peşine düşerseniz çağdaş uygarlıkların seviyesine ulaşamazsınız.

Tablo ortada. Türkiye’nin birincil enerji arzında kömürün payı 2016 sonunda yüzde 28’e ulaştı. Buna diğer yer altındaki kaynakları, petrol ve doğalgazı da ekleyin yüzde 87’iyi geçiyor. Türkiye’de doğalgazın, petrolün neredeyse hepsi ithal. 70 milyon ton civarı yerli linyit çıkarılıyorsa onun yarısı kadar da taşkömürü ithal ediliyor. Yeraltındaki kaynaklarımız zayıf, çıkan kömür de kömür değil. Kalorifik değeri düşük, bazı yerlerde toprak gibi. Hiç sorun değil. Zaten çağ artık yeraltının değil yerüstünün çağı.

Güneş bizim kaynağımız. Biyokütle desen yerli, rüzgar öyle; sahibi yok. Tüketimini dengelersen sınırı da yok. Öyle ama biz kurtuluşu toprağın altında arıyoruz. Toprağın altındakini çıkarırken ölüyoruz. Çıkardığımızı yakıyoruz bu defa da hava kirliliğinden, çevre sorunlarına bir daha ölüyoruz. Kömür herkesi yakıyor. Peki, bu ısrar niye? Kim kazançlı çıkıyor bu işten? Yoksa fıtratımızda ucuz işçi, ucuz can mı yazıyor?

Kömür, petrol doğalgaz iklimi değiştiriyor, havayı kirletiyor. Çevre Mühendisleri Odası açıkladı. 81 ilin sadece altısının havası temiz. Sorumluların başında kömür ve petrol geliyor. Bütün ülke her gün intihar ediyor, yok mu buna dur diyecek?

Üstelik bu ısrarın bir faydası da yok. Kömür için doğa, insan sağlığı görmezden gelindikçe, iklim hedefi olmayınca kömür ithalatı da artıyor. 2002 yılında 15 milyon ton civarında olan kömür ithalatı, 2016 sonunda 36 milyon tonu geçti. Bakmayın siz “kömür yılı” sloganlarına, “yerli enerji” güzellemelerine, Türkiye’nin elektrik üretiminde ithal kömür santrallarının payı yüzde 17, yerli kömürün payı ise yüzde 13. İthal kömürün payı altı yıl önce yüzde 6,3’tü. Kazıyoruz, ölüyoruz, kömür soluyoruz ve tüm bunlara rağmen dışa bağımlılık azalmıyor artıyor. Yanlış yaptığımızı görmek için daha ne lazım?

Sorun şu. Tüketimi serbest bırakmışız, sanki enerji sınırsız gibi davranıyoruz. Tüketerek büyüyen, borca dayalı ekonomi ocağına kürek kürek kömür atıyoruz. Halbuki çözüm ocağa daha çok kömür atmaktan değil enerjiyi akıllı kullanmaktan, evin kapısını bacasını yalıtmaktan geçiyor. Çatısına güneş paneli koyup, yerel küçük santrallarla herkesin kendine yeter üretim yapabilmesini sağlamaktan geçiyor. Birileri, birkaç şirket kar etsin diye canı pahasına çalıştırılan işçilere ihtiyaç duyan büyük santrallara, madenlere elveda deyip, kendi kendine yeten köyler, küçük kentler kurmaktan geçiyor. Tüketim toplumundan üretim toplumuna adım atmaktan geçiyor çözüm.

Söylediklerim hayal değil. Aklı başında ülkeler rotayı bu yola çevirdi. Dünyada yenilenebilir enerji alanında çalışan sayısı 10 milyonu geçti. Madendeki işçiyi de kurtarır, kentte kömür soluyanı da. Yeter ki kaderimizi başkalarının eline bırakmayalım. 

07 Mayıs 2018

Tohum dağıtacağınıza ağaçları kesmeyin

Cumartesi günü Çanakkale’nin Kirazlı köyündeydik. Kentin içme suyunu sağlayan Atikhisar Barajı’nın üstündeki tepedeyiz. Sağım solum, önüm yeşil ama arkam değil. Tepenin ardında binlerce ağaç kesilmiş.

Özgür Gürbüz-BirGün/7 Mayıs 2018

Postacılar tohum getirip duruyor. Zarfın içinden karaçam tohumları çıkıyor. Sanki dikecek bir metrekare yeşil alan varmış gibi. Tohumu elinize alıyorsunuz, bu beton yığınında nereye dikeceğim diye şaşakalıp yeniden zarfın içine koyuyorsunuz. Süs desem tohuma yazık, propaganda desem akla ziyan. Her yerde ağaç keseceksin sonra zarfla tohum göndereceksin.

Kentin içme suyunu sağlayan Atikhisar Barajı’nın üstündeki tepedeyiz. Meşhur Balaban’ın kahvesinde, doğanın ortasındayız. Sağım, solum, önüm yeşil ama arkam değil. Tepenin ardında binlerce ağaç kesilmiş. Size gönderilen karaçam tohumlarının sahibi ağaçlar yerlerde parça parça.

Zarftaki akıbeti belli olmayan tohumlardan bahsetmiyoruz. Yetişkin binlerce ağaçtan bahsediyoruz. Sincabıyla, kurduyla, kuşuyla orman olmuş, ekosistem olmuş ağaçlar bunlar. Bizlere dağıtılan tohumların toprakla buluşacağı, fidan olacağı bile şüpheliyken burada bir orman katliamı var. Dikilmişi, yetişmişi bıçağa yatırılmış. Ne için? Beş yıl çalışacak bir altın ve gümüş madeni için. Kanadalı Alamos Gold şirketi beş yıl altın çıkarıp zengin olsun diye Çanakkale’nin suyu, ormanı feda ediliyor. Şirketin internet sitesinden bir yetkilisine ulaşmak istiyorum, Türkiye’den ne bir telefon numarası var ne de bir eposta adresi.

İDA Dayanışma Derneği ve Çanakkale Çevre Platformu tarafından ağaç kesimini görmek için düzenlenen gezi ve foruma katılmak için bölgeye gelen CHP Bursa milletvekili Orhan Sarıbal durumu tek cümleyle özetliyor: “80 milyon insana karaçam tohumu gönderiyorlar, burada yüzlerce binlerce yıllık ağaçlarımızı kesiyorlar”. “Bu bir emperyalist saldırıdır” diyen Sarıbal, “Burada yaşananın farkındayız ama büyük fotoğrafa bakmalıyız. Hiçbir emperyalist yapı bir ülkeye girerken tek başına girmez, bir yerli işbirlikçi arar. Kim yerli işbirlikçi? Siyasi iktidar. Onların da taşeronu var” diyor.

İDA üyesi, “sınıf öğretmeni” İbrahim Gül’le forum öncesi konuşuyoruz. Kanadalı şirketin Türkiye’deki ayaklarından biri Doğu Biga Madencilik’in Kirazlı’da maden işletme ruhsatı olmamasına rağmen ağaç kesiminin, madenin ulaşım yoluna, iletim hatlarına uygun bir şekilde devam ettiğine dikkat çekiyor. Çanakkale Belediye Başkanı Ülgür Gökhan da birkaç ay önce şirketin Gayrı Sıhhi Müessese Ruhsatı olmamasına rağmen ağaç kesimi yaptığından şikayet etmişti.

Maden projesinin ÇED raporu Danıştay’dan darbe yemiş. ÇED olumlu kararının iptalini reddeden dava kararı bozulmuş. Çanakkale Belediyesi içme suyumuzu tehdit eden bu projeyi istemeyiz diyor. Halk, Çanakkale’nin altın madenine değil doğaya ihtiyacı var ama Orman Bakanlığı sanki halkı değil Kanadalıları dinliyor.

Alamos şirketi Kirazlı’da yılda yaklaşık 3 ton (104 bin oz) altın çıkaracaklarını ve gram başı maliyetinin 13 dolar (55 TL) olacağını belirtiyor. Piyasa fiyatı bugün 178 TL. Projeyi anlattıkları sayfaya da Kirazlı’nın kısa vadede gelir getirecek çok önemli ve düşük maliyetli proje olduğunu büyük harflerle yazmışlar. Düşük yatırım ve işletme giderleri nedeniyle de dünyadaki madenler içerisinde en iyi getiri sağlayacak projelerden biri olduğunu da göğüslerini gere gere söylüyorlar. Türkiye’de ağaç kesmenin kolaylığı, hukuku ve halkı dinlememek, suyu altından değersiz görmek şirkete maliyet avantajı sağlıyor anlayacağınız.

Madenciler ülkenin gümüşe altına ihtiyacı var diye kafanızı karıştırmaya çalışabilir. O yüzden şu veriyi de yazının sonuna not düşelim. Türkiye ormanlarını bir mecburiyet, ihtiyaç yüzünden feda etmiyor. Örnek verelim. 2016 yılında 620 ton gümüş ihraç eden Türkiye, 1 gram gümüş ithal etmemiş. Ülkenin gümüşe ihtiyaç olmadığı ihracat fazlası vermesinden anlaşılıyor. Altın’da da politik oyunlar olmadığında durum farklı değil. Zaten çıkarılan altının çok azı teknolojik ürünlerde kullanılıyor, aslan payı ziynet eşyası. Hükümet ülkeyi düşünse, karaçam tohumlarını ziyan etmez, düğünde, sünnette altın takılması yerine hediye çekini yaygınlaştırmak için kampanyalar düzenlerdi. Hem ormanlarımız korunur hem de ekonomi nefes alırdı.

Gelin onlar yapmıyorsa biz yapalım. Bundan böyle geline, bebeğe altın takmayalım. Niyet zaten ekonomik destek. Bankadan, marketten hediye çeki alıp verelim. Çanakkaleliler bu işe öncülük etsin, bir kampanya başlatsın. Gümüşten, altından, pırlantadan, tüm eli kanlı madenlerden kurtulalım.