22 Mayıs 2017

Örgütlü toplum 5 dakika uzağında

Özgür Gürbüz-BirGün/22 Mayıs 2017 

Cumhuriyet’ten Dicle Haber Ajansı’na, Sözcü’den Sendika.org’a uzanan yasaklar, sansür ve engellemelere her gün bir yenisi ekleniyor. Gazetecileri hedef alan ve artık cadı avına dönen, tutuklama ve gözaltıların da hafife alınır bir tarafı yok. Tüm bunlar Türkiye’de düşünce özgürlüğünü hedef alan despotluğun hangi aşamaya geldiğini gösteriyor. Örgütsüz medya, bu despotizmin bir numaralı hedefi oldu. 

Türkiye’de muhalefetin bu baskı zincirini kırabilmesinin yolu örgütlülükten geçiyor. Herkes bunun farkında. Çocuklara tecavüzü meşrulaştıracak yasa teklifinde halkın hep birlikte hareket etmesiyle AKP’nin nasıl geri adım attığını hatırlayın. Gezi Parkı’nı hatırlatmama bile gerek yok çünkü oradaydınız.

Örgütlülüğü zorlaştıranın ‘biz’ olduğunu unutmayalım. Dilerseniz 5 dakika içinde örgütlü bir mücadelenin parçası olabilirsiniz hem de yerinizden bile kalkmadan. E-devletten giriş yapıp muhalif bir sendikaya üye olarak işe başlayabilirsiniz. Hükümetin güdümünde olmayan sendikayı biliyorsanız, hesabınıza giriş yaptıktan sonra sizin iş kolunuza ait seçeneklerden birini seçmeniz 15 saniye bile sürmez. Çoğunluk sağlandığı anda sendikanız size ulaşacaktır, bunun için de dostlarınıza benim yaptığım çağrıyı yapmanız yeterli. Sonrası ise sendika sürecini takip etmek, sizin gibi düşünen insanlarla birlikte hareket etmek. İşte örgütlü olmak bu kadar kolay, beklemek yerine harekete geçmeniz yeterli. Bizi bizden başka kurtaracak kimse yok.

Son halk oylamasında daha iyi gördük ki bu ülkede üretim sürecini, katma değeri yaratanlar mevcut düzene hayır diyor. Bu hayırcıların hepsinin sendikalı olduğunu ve ülkede işler istedikleri gibi gitmediğinde genel greve çıktıklarını bir düşünün. Karşınızda hiçbir hükümet duramaz. Bu güce kavuşmanızın önündeki tek engel ise sizin vurdumduymazlığınız. İlahi bir gücün sizi kurtarmasını beklemeyin. Uzlaşmazlıklarınızı değil uzlaştığınız noktaları öne çıkararak bir sendikaya, bir derneğe ve bir siyasi partiye üye olun. Mümkünse hepsine birden. Kılı kırk yaracak durumda değiliz. Örgütsüzlük ve tepkisizlik sizi koruyamaz, sadece kolay hedef yapar. Evet, örgütlenme çabalarının sonucunda bir bedel ödeyebiliriz. Türkiye’yi özgür bir ülke yapacaksak bedel ödemeye de hazır olmalıyız. Bugün bizler için hapislerde yatan dostlarımız bu bedeli ödüyor. Nazım Hikmet’in söylediği gibi; “Ben yanmasam, sen yanmasan, biz yanmasak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa”.

Ankara ve İzmir’deki kuş cennetlerine dikkat
Nallıhan Kuş Cenneti’nin dibine yeni bir kömür santralı kurmak istediklerini daha önce bu köşede yazmıştık. Halihazırda bir santral var, kuşların üremek için seçtiği bu özel alan üzerindeki baskı ikinci santralla daha da artacak. TEMA ve 350.org geçen hafta tepkilerini dile getirdi ama Ankaralılar, kuş severler bu mücadeleye daha fazla destek olmalı.

Türkiye’de kuşlar için önemli bir başka alan ise İzmir Kuş Cenneti. CHP İzmir Milletvekili Murat Bakan, Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’na bir soru önergesi vererek İzmir Kuş Cenneti’nin yapılaşmaya açılması ve satılması yönündeki iddiaların aslı var mı diye sordu. İzmir Kuş Cenneti’ni Koruma ve Geliştirme Birliği (İZKUŞ) ile Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü arasındaki 15 yıllık protokol dört ay önce sonlandı ve uzatılmadı. İZKUŞ’un yönetiminde İzmir Büyükşehir, Karşıyaka, Foça ve Menemen belediyeleri var. Başkanı ise İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkanı Aziz Kocaoğlu. Bakanlık İZKUŞ’un 3 milyon TL’lik bütçesine rağmen 3 kuruş bile harcamadığını iddia ediyor. Kocaoğlu bu iddiayı şu ana kadar yaptıkları ve toplamda 26 milyon TL’yi bulan harcamaların bir listesini yayımlayarak yanıtladı. Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Sıkı, “2017 üreme döneminde flamingolar yuva ve yavru yapma rekoruna doğru koşarken sevincimiz kursağımızda kaldı” diyor. Yapılaşma veya yanlış yönetim yıllardır kirlilikle boğuşan Gediz Deltası ve Kuş Cenneti’nde onarılamayacak hasarlara neden olabilir. Onca yılın emeği boşa gitmesin. Doğaseverlere, özellikle de Türkiye’deki kuş gözlemcilerine her iki cenneti korumak için büyük iş düşüyor.

Türkiye kirletmeye devam ediyor
Türkiye’nin seragazı emisyonları 2015 yılı sonunda 475 milyon tona (karbondioksit eşdeğeri) çıktı. 1990 yılına göre yüzde 122 oranında arttı. Daha da önemlisi Türkiye’de kişi başına düşen emisyon miktarındaki artışın 6,07 tona ulaşması. İklim değişikliğinde asıl sorumlu onlar dediğimiz ülkelere çok yaklaştık. Avrupa Birliği (28 ülke) ortalaması ise 8,72 ton (2014). Aramızdaki fark ise şu: Onlar iklim değişikliğini durdurmak için uğraşıyor ve bu rakam sürekli düşüyor, biz ise kömür santralları yaparak artırıyoruz. Paris Anlaşması’nı bile onaylamadık, attığımız imza havada kaldı. Bilmem şu kadar fidan diktik diyenlere duyurulur.

17 Mayıs 2017

Aşık Mahzuni Şerif'in anısına

Özgür Gürbüz

Aşık Mahzuni Şerif'in ölüm yıldönümü bugün. Mahzuni ilkelerinden taviz vermeyen bir aşıktı. Türkülerinde toplumun sorunlarını olanca açıklığıyla anlattığını görürdünüz. Sözünü kimseden sakınmazdı. "Amerika katil" demekten de, Karayalçın'a sitem etmekten de çekinmedi.

Bütün insanlık adına
Amerika katil katil
Hukuk yapar kendi teper
Amerika katil katil

Kanun yapar kendi teper
Amerika katil katil

Vietnam'ın suçu nedir?
Hür yaşamak ayıp mıdır?
Atom patlat ister kudur
Amerika katil katil

Sınıfsız bir okulun hayalını kurdu: "Uy tükensin de bitsin sınıf kavgası. Sınıfsız bir okul kurulmuyor ki".

Yoksulluk içinde geçen hayatı, çektiği işkenceler türkülerine söz oldu. Bir söyleşide 10 tırnağının da falaka nedeniyle düştüğünü söylemişti. Hapishanede geçirdiği günlerden geriye şu dizeler kaldı:

Hapishane içinde minderim kana battı
Yahu bu ne haldir öldüm yedi yıldır...
Gardiyan çekip gitti
Dağ gibi bağ gibi ömrüm benim ne çabuk söndü bitti.

Mahzuni Alevi-Bektaşi felsefesine hakim bir ozandı. Söylediği deyişler, inancını yansıttığı ezgiler bugün bile tüylerimi diken diken eder:

Eğri gönül ile namazlar kılan
Vallahi billahi yalan mi yalan
Cihat’lar deyip de doğru can alan

Nefsine bir fiske vurması yeter
Özüne bir fiske vurması yeter

Mahzuni Şerif’im sözü haşlama
Önünü bitirip sondan başlama
Ellerin çölünde şeytan taşlama

Ala gözlü pirim sürmesi yeter
Ala gözlü dostum sürmesi yeter

Mahzuni'nin her ölüm yıldönümünde içime bir hüzün çöker. Neredeyse dönemin tüm ozanlarını dinledim ama onu bir kere bile dinleyememiş, ezgilerine yansıttığı acısını bir kere bile paylaşamamış olmanın burukluğu var yüreğimde. 2014'te köyüne gidip, yaşadığı yerleri görmek benim için çok anlamlıydı. Bir gün köyü Berçenek'e (Afşin) yolunuz düşerse adına dikilen anıta bir karanfil bırakın. Ya da Hacıbektaş'taki mezarını ziyaret edin.

Elbet buluşacağız, o söyleyecek ben dinleyeceğim.

15 Mayıs 2017

Mezar taşıyıcıları

Özgür Gürbüz-BirGün/15 Mayıs 2017

Türbe dediğin aslında bir mezar. Hasankeyf’te sular altında kalmasın diye taşınan Zeynel Bey Türbesi de Akkoyunlular’dan kalma tarihi bir mezardı. Eskilerin yadigarı, ölüye duyulan saygının simgesiydi. Artık oradan oraya sürüklenen herhangi bir eşyadan farklı değil. Akkoyunlu Zeynel Bey’in kemiklerini taşıdınız. Ruhunu da götürdünüz mü suların erişemeyeceği o tepeye?

Peki, Er-Rızk Cami’nin minaresi ne olacak? Onu da taşıyacak mısınız yoksa minareyi suların içinde kalacak Hasankeyf’in yerini bulmak için orada mı bırakacaksınız? Minarenin tepesi suyun dışında kalırsa tabi. Hasankeyf köprüsünü de taşıtacak mısınız Hollandalılara? Köprüyü tepeye kondurup altına fıskiyelerle su sıkarak nehir süsü mü vereceksiniz?

Sırada kim var? Şeyh Şerafeddin Türbesi, Zöhre Hatun Türbesi, Hz. Verkane Türbesi… Hangisini sırtlayacaksınız önce? Hasankeyf  bir bütün, yarısını bir tepeye taşıyıp yarısını bir başka yerde mi bırakacaksınız? Meydanlarda ecdad adına, islam adına nutuklar atarken sızlattığınız kemikler sizlerinkileri hiç sızlatmıyor mu?

Görünen o ki ecdadına toz kondurmayanların ülkesinde 10 bin hatta 12 bin yıllık Hasankeyf’in yok olması kimsenin umurunda değil. Grekler, Araplar, Artuklular, Eyyubiler, Akkoyunlular, Selçuklular ve Osmanlılar bu kentte izlerini bırakmış. Bunlar ecdadınız değilse kim?

‘Malum medya’ da korkudan olsa gerek, 10 bin yıllık tarihin yok olmasından çok türbenin nasıl taşındığıyla ilgileniyor. Haberlerinde göçe zorlanacak insanlar, turizmin bitmesiyle işini kaybedecek esnaf ya da tahribata uğrayacak doğanın adı geçmiyor. Türbeyi taşıyan platformun tekerlek sayısını haberlerinde yazıyorlar ama dünyanın en eski kentlerinden Hasankeyf’in yaşını yazamıyorlar. Türbenin taşınmasını haber yapıyorlar ama cinayeti göremiyorlar. Katili de biliyorlar elbet ama yazamıyorlar.

1970’lerde hazırlanan GAP projesi kapsamında önerilen Ilısu Barajı, tahmin edebileceğiniz gibi bundan 40-50 yıl öncesinin aklıyla projelendirildi. O zaman ne rüzgar vardı ne güneş. Daha az enerjiyle aynı işi yapmak yerine daha çok enerji üretmek marifet sayılıyordu. DSİ barajın yılda 4 milyar kilovatsaat elektrik üreteceğini söylüyor. Türkiye’nin enerji verimliliği/tasarrufu potansiyeli ise resmi rakamlara göre yüzde 25. Tükettiğimizin yüzde 25 daha azıyla yetinmek mümkün. Yılda 278 milyar kilovatsaat tüketiyoruz ama enerjiyi verimli ve tasarruflu kullansak 200 milyar kilovatsaat bize yetecek. 70 milyar kilovatsaatlik israfın içinde kaç Ilısu Barajı var, hadi siz hesaplayın.

40 yıldır bu saçma barajı yapmak için direteceğimize verimlilik ve tasarruf potansiyelimizin sadece yüzde 2’sini hayata geçirseydik Ilısu Barajı’nın üreteceği elektriği karşılamış olurduk. Bu projeyi destekleyenler ise tüketimi, yok etmeyi seçti. Projeyi durdurmak veya değiştirmek için hâlâ fırsatımız var. Gelişmiş dediğimiz ülkelerde bunlar oluyor. Hatalarını kabul eden hükümetlere “büyük” deniyor.

Finike’deki doğa dostları Aysin ve Ali Büyüknohutçu’yu öldürenle Hasankeyf’te ölüleri mezarlarından eden fikir aynı kaynaktan besleniyor. Tarihin yok oluşunu izleyen gözle, Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın haksız bir şeklde atıldıkları işlerine dönmek için başlattıkları açlık grevini izleyen göz de aynı yüze sahip.

Saygı duymanın, korumanın ve her şeyden önemlisi yaşatmanın mutluluğunu görmemişlerin icraatları bunlar. Yok olmaya çalıştıkları sürece yok olmaya mahkumlar.

08 Mayıs 2017

Yatırımlar Türkiye’nin çevre sorunlarını çözmüyor

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın raporu, bugüne kadar söylediklerimizi haklı çıkarıyor. Rapora göre, 31 il su kirliliğiyle savaşıyor, Çanakkale’nin havasını termik santrallar kirletiyor 

Özgür Gürbüz-BirGün/8 Mayıs 2017

Büyütmek için tıklayınız
Ne zaman Türkiye’nin çevre sorunlarından bahsetsek, bu sorunları çözmekle yükümlü iktidar ya bu sorunları görmezden geliyor ya da çözdüğünü iddia ediyor. Bu yüzden, Türkiye’nin çevre sorunlarını bu defa iktidarın elindeki Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın 2016 yılında hazırladığı rapordan alarak anlatalım. Raporun adı, ‘Türkiye Çevre Sorunları ve Öncelikleri Değerlendirme Raporu’.

31 ilin suyu kirli
Bakanlığın raporuna göre Türkiye’de su kirliliğinin öncelikli sorun olduğu il sayısı 31. Bir başka deyişle tüm illerin yüzde 38’inde su kirliliği sorunu var. Bu sorunu hava kirliliği izliyor. Türkiye’nin 26 ilinde hava kirliliği en büyük çevre sorunu. 21 ilde ise atıklar en büyük sorun. Gürültü kirliliğini en önemli problem kabul eden il sayısı iki; Eskişehir ve Adana. Sivas ise en önemli çevre sorununun erozyon olduğunu söyleyen tek il. Bu sonuçlar hem bakanlığın hem de ilgili kurumların anketlere verdiği yanıtlardan elde edilmiş. Sokaktaki insanın algısı değil, bizzat konularla uğraşan kişilerin görüşleri.

Raporda önemli saptamalar var. “Su kirliliğinin birinci öncelikli sorun olduğu illerin Meriç-Ergene, Marmara, Susurluk, Gediz, Batı Akdeniz, Kızılırmak, Çoruh, Van Gölü ve Asi havzalarında yoğunlaştığı söylenebilir” diyor. Anlamı şu, endüstriyel ve tarımsal üretim yaptığımız neredeyse her noktada suyu kirletiyoruz. Temiz üretime geçememişiz. Gördüğünüz ve “yatırım” diyerek sevindiğiniz fabrikalar, tarım arazileri doğayı ve dolayısıyla sizleri zehirliyor. Bizi kıskanıyor diye palavralar attığımız Avrupa ülkelerinde suların neredeyse her damlası arıtılıp doğaya geri verilirken biz yatırım adı altında suyumuzu kirletmekle meşgulüz.

‘Projeler’ varsa temiz deniz yok
 Sadece su mu, denizlerimiz de bu durumda. Yüzme sularının ‘çok iyi’ olduğu tek deniz Akdeniz, o da Antalya ili verilerine göre. Marmara Denizi’nde ‘çok iyi’ sınıfına giren yüzme suyu hiç yok. Burası iktidarın yatırımlarıyla övündüğü, oy toplamak için gösterdiği projelerin toplandığı il değil mi? Demek ki hayra yorulan ‘yatırım’ kelimesinin içi ‘şer’miş. Yatırım, icraat veya proje diye bize yutturulanlar denizlerimizi kirleten ama muhtemelen birilerini zengin eden faaliyetlerden başka bir şey değilmiş. Türkiye’nin en çok yatırım yapılan, ‘en gelişmiş’ ilerinde temiz deniz olmamasını hangi büyüme kıstasıyla açıklayabilirsiniz?

Rapora göre santrallar havayı kirletiyor
 Seçim öncesi törenle açtığınız işletmelerin suyumuzu, toprağımızı ve havamızı kirlettiğini ben söylemiyorum. Çevre Bakanlığı raporu aynen şöyle diyor: “Hava kirliliğinin birincil kaynağının imalat sanayi olduğu illerin, Marmara Bölgesi’nde yoğunlaşması (İstanbul, Kocaeli, Bilecik, Bursa) dikkat çekicidir”. Raporun Çanakkale’de hava kirliliğinin öncelikli nedeninin termik santrallar olduğunu belirtmesi de oldukça ilginç. Bunu rapora yazıp, Çanakkale’ye 10’dan fazla termik santral yapılmasına izin vermenin nasıl bir mantığı olabilir? Laf olsun diye mi hazırlıyorsunuz bu raporları? Yoksa Çevre Bakanlığı’nın sözü Enerji Bakanlığı’na geçmiyor mu?

Atık sorunu gitgide büyüyor
 Atıkların en önemli sorun olduğu illere bakalım. İzmir, Sakarya ve Uşak’ta sanayi atıkları; Afyonkarahisar, Burdur ve Bilecik’te mermer ocaklarının atıkları, Bolu’da kanatlı hayvan atıkları… Liste böyle uzayıp gidiyor. Adına yatırım, kalkınma dediğimiz işletmelerin doğayı nasıl kıskaca aldığını görebiliyor musunuz?

Kömür ve mermer değil toprak, hava ve su lazım
 Görülen o ki, Türkiye sanayi ve endüstrinin insan ihtiyaçlarına yanıt vermek için var olduğunu anlayamamış. Dünyada da benzer üretimler yapılıyor ama gelişmiş dediğimiz ülkelerde bu faaliyetlerin çevreye zararları en aza indirilmeye çalışılıyor. Denetimler, yasalar gevşetilmiyor. Çok iyi biliyorlar ki, insanın yaşamak için mermere, kömüre ya da paraya değil öncelikle temiz hava, su ve toprağa ihtiyacı var. Termik santral hava kirliliğine yol açar deyip o bölgedeki termik santralların sayısını ikiye, üçe katlamak bizim çevre meselesini hiç anlamadığımızı gösteriyor. Türkiye’de bacası tüten bir fabrika, yatırım diye pazarlanan yeni bir işletme, törenle açılan bir tesis gördüğünüzde hemen sevinmeyin. İki kere düşünün, belki de sağlığınızın elden gidişine, çocuklarınızın ölümüne alkış tutuyor olabilirsiniz. Halbuki bambaşka bir ekonomi, bambaşka bir gelişme mümkün.

24 Nisan 2017

Sinop'ta hayırlı miting

Özgür Gürbüz-BirGün/24 Nisan 2017

22 Nisan Cumartesi günü Sinop’ta nükleer santral istemeyenler toplandı. 350 bin kişiyi evinden eden Çernobil’in üzerinden 31 yıl geçti. Bir daha böyle nükleer kaza olmaz diyenler yanıldı, 6 yıl önce Fukuşima oldu. “Çernobil unutuldu, nükleer enerjiyi yeniden pazarlayabiliriz” taktiğiyle yola çıkan nükleer lobinin hevesi kursağında kaldı. Dünyada nükleer enerjiden çıkış daha görülür bir hal aldı. Fukuşima’ya “tüpgaz” diyen ve halkın ‘hayırlı’ itirazlarına kulaklarını tıkayan bizim hükümet gibi birkaç tane ülke kaldı nükleerde ısrar eden. Bu ısrarların ardında ekonomik ve çevresel kaygılar olmadığı da çok açık.

Halkoylaması sonrası, 1 Mayıs öncesi olmasına rağmen hatırı sayılır bir kalabalık ve kararlı bir nükleer karşıtlığı vardı Sinop’ta. Çocuklar, yaşlılar ve çok sayıda genç yürüdü, sloganlar attı ve halay çekti, horon vurdu. Mitinge hayır sloganları hakimdi. Haziran hareketinin ‘Doğanın Talanına, YSK’nin Yalanına Hayır’ pankartı herkesin ruh halinin bir özeti gibiydi.

İhalesiz, kapalı kapılar ardında yapılan pazarlıklarla Japon-Fransız ortaklığına hediye edilen nükleer santral projesinin geleceği aynı Mersin-Akkuyu’daki gibi meçhul. Fransız ortak Areva zararda. Son üç yılda ettikleri zararın toplamı 7 milyar avro civarında. Finlandya ve Fransa’da yapmaya çalıştığı nükleer reaktörler gecikti. Milyarlarca avroyu bulan zararı kapatmak için işlerinin reaktör le ilgili kısmını devlet şirketi EDF’ye satmaya karar verdiler. Zararı Fransız vatandaşları ve Sinop’taki iş ortakları Japon Mitsubishi kapatmaya çalışacak. Nükleer nasıl ayakta kalıyor diyenlere işte yanıtı. Zararı vatandaşa yüklüyorlar.

Nükleer endüstri zorda
Nükleer endüstri, yenilenebilir enerji kaynaklarının maliyetinin düşmesiyle tüm pazarlarda elektrik satışında zorlanıyor. Eski reaktörler rekabet etse bile yeni ve pahalı nükleer santralların eşit koşullarda hiç şansı yok. Zor durumda olan sadece Areva değil. Toshiba 9,1 milyar dolar zarar açıkladı ve ABD’de Westinghouseadıyla iş yapan nükleer bölümü iflasını istedi. Dünyada reaktör üreten firma sayısının bir elin parmakları kadar olduğunu düşünürseniz, nükleer endüstrinin nasıl bir kriz içerisinde olduğunu görebilirsiniz. Şu anda dünyada devlet desteği veya ciddi teşvik olmadan nükleer santral yapmak mümkün değil. O yüzden de yapımı süren nükleer reaktörlerin hemen hemen hepsi Çin, Rusya, Hindistan ve Orta Doğu ülkelerinde, büyük teşvikler, siyasi ilişkiler ve Türkiye’de olduğu gibi piyasa fiyatlarının çok üzerindeki alım garantileriyle ayakta tutulmaya çalışılıyor.

Ucuz nükleer iddiası güneş doğunca battı
Mevcut iktidar Rusya’yla yaptığı anlaşmayla Akkuyu’dan üretilecek elektriğin kilovatsaatine 15 yıl boyunca 12,35 dolar sent ödemeyi kabul etti. Birkaç ay önce Karapınar’da kurulacak dev güneş santrali için yapılan ihalede ortaya çıkan fiyat ise nükleerin neredeyse yarısı; 6,9 dolar sent. Böylece güneşin nükleerden daha ucuza elektrik ürettiği devletçe de kabul edilmiş oldu. Hem de kurulacak güneş santralinin panelleri Türkiye’de üretme şartı var. İthal nükleerin teknoloji transferi gibi bir sonucu yokken güneş enerjisi onu da yapıyor. Bu şartlarda Mersin ve Sinop’taki nükleer santral projelerinden vazgeçmemek bir tek cümleyle açıklanabilir: Bu işin içinde bir iş var!

Sosyal medya da nükleere hayır dedi
Cumartesi Sinop’ta yapılan mitingin bir başka kazancı da artık hurafeye dönen, ‘ucuz nükleer’, ‘güvenli santral’ ve ‘nükleer kalkındırır’ söylemlerinin çöpe atılmasıydı. Aynı gün, #NükleereHayır etiketiyle Twitter gündemine giren tartışmalara bakarsanız ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Yıllardır ezberletilen nükleer enerjinin ülkeyi kalkındıracağı ve ucuz olduğu savlarını tekrarlayanlara sosyal medyada güneş enerjili, tasarruflu yanıtlar verildi. Nükleer santralların sadece elektrik ürettiğini bilmeyen (nükleer silah gibi akıl dışı niyetler için nükleer santrala gerek olmadığını), elektriğin de ancak çevreye zarar vermeden, ucuza üretilip verimli kullanıldığında ekonomi için bir anlam ifade edeceğini anlamayanlara söylenecek söz elbette çok. Eşitlikçi, özgür, paylaşımcı  bir dünya için evet dediğimiz onlarca çözümü görmek istemeyip bizim her şeye hayır dediğimizi iddia edenlere bir şok da Liberal Demokrat Parti’nin Twitter hesabından geldi. Nükleere hayır diyen liberaller, güneşin daha ucuz, nükleerin ise çok riskli olduğuna vurgu yapıyordu. Nükleer enerji artık liberal ekonomistleri bile ikna edemiyor, daha fazla söz söylemeye gerek var mı?

17 Nisan 2017

Sonuç ne olursa olsun

Özgür Gürbüz-BirGün/17 Nisan 2017

Ben bu yazıyı yazarken halk oylaması henüz başlamamıştı. Sonuçları bilmiyorum ama gidilecek yol hakkında bir fikrim var. Sonuç ne olursa olsun ben o yolu yazmaya karar verdim.

Türkiye’nin çok sorunu var. Başkanlık gibi bir dert bu sorunlara eklenmemiş olsa bile işimiz zor. Halka “nedir bu sorunlar” diye sorunca genelde işsizlik, terör ve eğitimden bahsediyorlar. Çevre sorunlarını listenin başına koyan çok az. Medyada, sokakta gündem çevre değil. Yoksa çevre meselesi düşündüğümüz kadar önemli değil mi? Bir bakalım.

Ölümleri kıyaslamak elbette doğru değil ama bir sefere mahsus bunu yapacağım. 2016, Türkiye tarihine bombalarla geçti. 350’den fazla kişi hayatını terör saldırılarında kaybetti. Bu yüzden birçok anket sonucuna göre terör en önemli sorun ya da sorunlardan biri. Şimdi size başka bir rakam vereyim. Dünya Sağlık Örgütü’nün 2016 sonunda açıkladığı rapora göre Türkiye’de hava kirliliği kaynaklı hastalıklar sonucu ölen insan sayısı 32 bin 668. Her 100 bin ölümden 44’ünün sorumlusu kirli hava ama insanlar farkında değil. Kimse park yerine alışveriş merkezine gittiği için daha sağlıksız olduğunu bilmiyor. Duble yollar yüzünden daha fazla kanser görüldüğünü kimse anlatmıyor. Ölüme hastalığa yatırım denildiğini bilmeyenlerin gündeminde haliyle çevre yok.  

İster Türkiye’yi yönetenlere sorun ister burada yaşayanlara… Çoğu çevre sorunlarının ekonomik dertlerden veya politik kavgalardan daha önemsiz olduğunu söyleyecektir. Halbuki aynı insanlara sağlık sorunlarının ne kadar önemli olduğunu sorsanız belki listenin en başına sağlığı koyacak. İyi bir hastane için oy verecek birçok kişi, kendisini hastanelik etmeyecek yeşil alanı bol kentlerin, doğal tarımı savunan politikaların, temiz enerji seçeneklerinin sorunun asıl çözümü olduğunu bilmiyor. Onlar beton binaları gelişme, kendisine temiz hava sağlayan ormanlardan geçen yolları kalkınma sanıyor. Yatırım dediklerinin kanser, astım ya da stres olduğunun farkında değil. Dünyada ama dünyadan çok uzakta yaşamaya devam ediyoruz. Hasta olduğumuzda para kazanan özel hastanelerle çevrilmişiz. Hastaneye giden hastanın azlığıyla değil hastane sayısıyla övünüyoruz.

Dünyada ise işler başka türlü ilerliyor. Gelişmenin tanımı çevre korumayla bütünleşti. Uygarlık düzeyiniz döktüğünüz betondan değil, koruduğunuz yeşil alandan anlaşılıyor. Ekonomi, eğitim, sağlık ve enerji gibi belli başlı politikalarınızı çevresel hedefleriniz belirliyor. Çevrenin ekonomi politikalarınızın süsü olduğu çağı geçtik, çevre politikalarınızın ekonomiyi şekillendirdiği çağdayız.

Bir örnek. Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı (IRENA) verilerine göre 2015 yılında güneş enerjisine yapılan yatırım 161 milyar dolar. İklimi korumak için geliştirilen yeni teknolojiler artık enerji sektörünün ana oyuncuları oldu. Bundan 10 yıl önce 16 milyar dolar yatırılan güneş enerjisi sektörü artık hem dünyayı iklim değişikliği tehdidinden koruma umudunun hem de enerji dönüşümünün en önemli oyuncusu oldu. Enerji üretiminde dev şirketlerin tekelini kıran, dünyadaki savaşlardan darbelere birçok kirli işin arkasındaki fosil yakıt şirketlerinin oyununu bozan, uğruna kimsenin ölmediği ve öldürmediği bir kaynaktan bahsediyoruz. Her gün herkes için doğan güneşten.

İster tek adam ister çok. Doğayı siyasetin tam merkezine koymayanların gelişmelerinin imkansız olduğu bir çağdayız. Size para kazandıran, istihdam yaratan, çevreye zararı en aza indiren, teknoloji transferine, yeni icatlara götüren her şey doğayı koruma anlayışını işin özü yapan anlayıştan geçiyor. Sonuç ne olursa olsun gelecek bu. Yaşamaya niyetliyseniz gelecekten kaçamazsınız. 

10 Nisan 2017

Sevgili ‘evetçi’ dostum

Özgür Gürbüz-BirGün/10 Nisan 2017

Aynı toprağı, aynı suyu paylaştığım sevgili dostum. Bana bir beş dakikanı verir bu yazıyı okursan sana 16 Nisan’daki halk oylamasının neden düşündüğünden daha önemli olduğunu anlatmak isterim. İzin verirsen önce bir etrafımıza bakalım, dünya nasıl yönetiliyor anlayalım.

Dünyada krallıkla yönetilen, göstermelik bir Anayasa ile yetkinin tek kişiye verildiği ülke sayısı iki elin parmaklarını geçmiyor. Umman ve Svaziland gibi adını nadiren duyduğun ülkelerin de aralarında bulunduğu bu tek adam devletlerinin hiçbiri gelişmiş ülke değil. Tek adam devletlerinin o ülkeye, halka ve dünya halklarına mutluluk getirdiği, kalkındırdığı görülmemiş. Suudi Arabistan gibi örneklerde de olduğu gibi demokrasi yerlerde sürünüyor, zenginlik eşit paylaşılmıyor. Gelişmiş ülkelere baktığımızda ise tam tersi bir durum var. Yetki bir kişide değil, dağıtılmış. Karar alma işi neredeyse mahallelere kadar indirilmiş. Helikopterle gezip, şuradan yol geçecek diyen yok. Yolun geçip geçmeyeceğine orada yaşayanlar birlikte karar veriyor. Tepeden inme kararlar kabul görmüyor, bu yüzden kavga gürültü de çıkmıyor.

Eşini dostunu yardımcı atayabilecek
16 Nisan’da halkın oyuna sunulan başkanlık sistemi kabul edilirse Türkiye’nin bu krallıklardan farkı kalmayacak. Tayland’daki gibi bir Anayasa ve parlamento olacak ama başkan istediği yasayı veto edebilecek. ‘Cumhurbaşkanı kararnamesi’ denen ucube bir uygulamayla tek başına kanun yapabilecek. Sayısı bile belirtilmediği için belki yüzlerce Cumhurbaşkanı yardımcısı atayabilecek. Bakanlıkları belirleyecek, bakanları atayacak. Üst düzey kamu görevlilerini bile adına Cumhurbaşkanı diyerek niyetlerini gizlemeye çalıştıkları bu başkan seçecek. Özetlersek, eşini, dostunu on binlerce lira maaşla, devletin en üst makamlarında görevlendirebilecek. Onları sınırsız yetkilerle donatabilecek. İşin kötüsü hepsinin maaşını, masrafını biz ödeyeceğiz. Ne iş yaptıklarını bile bilmeyeceğiz. Emeğimize yazık değil mi dostum? Çoluğunun çocuğunun rızkını bu insanlara verme benim güzel kardeşim. Onlar saraylarda yaşarken tek odalı bir evde yaşayan çocuğunun gözlerine bakamaz hale gelirsin. Biz birlikte ağlarız ama onların umurunda bile olmaz; bilesin.

Adalet ile zulüm bir yerde barınmaz
Şeffaflık ve hukuk her şeyin üstünde can dostum. Bunun yolu yetkinin tek kişide toplanmasından değil, paylaşılmasından geçiyor. Hakimin kararını bakan, bakanın kararını başkan etkilemesin. İşler torpil, eş dostla değil, hukuk kurallarıyla yürüsün. Kolluk kuvvetleri bu kuralların koruyucusu olsun, tuttuğu takımın değil. Böyle olursa haksız kazanç, emek hırsızlığı cezasız kalmaz. Senin gibi alnı açık yüzü ak olanın başkanlığa ihtiyacı yok. Senin ilacın demokrasi sevgili kardeşim.

Koalisyonla falan bizleri korkutuyorlar ya, sen bakma onlara. Almanyasından İtalyasına dünyanın en büyük devletleri yıllardır koalisyonlarla yönetiliyor. Böylece farklı görüşteki insanlar anlaşmayı öğreniyor, sokakta mecliste kavga dövüş bitiyor. Hepimiz daha iyi bir ülkede yaşamak istiyoruz değil mi dostum? Almanya’dan, İsveç’ten neyimiz eksik? Biz de yapabiliriz. 15 yıl öncesini hatırla. Farklı görüşte de olsak gülüp şakalaşmıyor muyduk?

Ah benim mahalle arkadaşım. Başkanlık gelirse Türkiye dünyanın uzaya gitmeye çalıştığı çağda yüzyıllar öncesinin yönetim şekliyle tüm geleceğini bir kişinin iki dudağının arasından çıkacak sözlere bırakacak. Önerilenin Amerika veya başka ülkelerdeki başkanlık sistemleriyle uzaktan yakından bir ilgisi yok. Bu sistemi tanımlayacak en iyi kelime, ‘krallık’ veya ‘padişahlık’ olabilir. Astığım astık, kestiğim kestik bir dönem başlayacak.

16 Nisan’da partini seçmiyorsun
Adalet ve Kalkınma Partisi Türkiye Cumhuriyeti’ni temelden sarsacak, halkın söz söyleme hakkını alacak bir rejim değişikliği önerdiğinin farkında. O yüzden de 16 Nisan’daki halk oylamasında konuyu asıl meseleye getirmeden, sanki iktidar partisini seçiyormuşuz gibi bir seçim havası yaratmaya çalışıyor. 15 yılda yaptıklarıyla övünen bir partinin, o icraatları yapmasını sağlayan rejimden yakınması mantıklı değil. Demek ki bu işin içinde başka bir iş var. Bu bile hayır demek için yeterli neden çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan ve arkadaşları sorulara yanıt vermeyerek, muhalefet liderleriyle tartışmaktan kaçınarak bir şeyleri gizlediklerini aslında itiraf ediyor. Önerdikleri rejim değişikliği savunulabilir bir şey olsa televizyonlara çıkar, muhalefeti karşısına alır sorularına yanıt vermezler miydi? Onlara, “Ben size icraatlar için her türlü yetkiyi verdim, istediğiniz her şeyi de rahatlıkla yaptınız. Neden şimdi daha fazlasını istiyorsunuz” diye sor kardeşim. Bir sonraki seçimde dilersen yine oyunu ver ama halk oylamasında ‘hayır’ de ki, gelecekte senin fikrini Meclis’e yansıtacak bir seçim yapılacağı garanti olsun.

Seni de ilgilendiriyor
Başkanlık meselesi benim gibi sade vatandaşları ilgilendirmez diye düşünme. Al sana bir örnek. Varsayalım ki yatırım yapacak bir para biriktirdin ve o parayı imara açılmış bir arsaya yatırdın. Yine varsayalım ki başkanlık yetkileri verilmiş Cumhurbaşkanı’nın ya da onun bir dostunun senin arazinde gözü var. Bakandan valiye herkesi atayan kendisi. Bir kamulaştırma kararı çıkarıp, araziyi ucuza elinden alamaz mı? Alırsa ne gideceğin bir mahkeme ne de yardım isteyeceğin bir milletvekili olacak. Hepsinin kontrolü başkanın elinde. Olmaz deme olur. İktidar hırsının insanları nasıl açgözlü yaptığını, hanlar ve sarayları olsa da doymadıklarını hepimiz biliyoruz.

İş bu kadar ciddi sevgili dostum. Hangi partiye oy verdiğin beni ilgilendirmiyor, bir sonraki seçimde kime oy vereceğin de. Ancak, 16 Nisan’daki halk oylamasında tercihini hayırdan yana kullanmazsan sen de ben de çok acılar çekeceğiz. Seninle aynı toprağı, aynı kaderi paylaşan bir dostun, belki de kapı komşun olduğum için son bir kez uyarmak istedim. Pazar günü bir partiyi dört yıllığına iktidara seçmeyeceksin, bir ülkenin kaderi için tercih yapacaksın. Hayır demezsen çekilecek acıların vebali boynundadır sevgili dostum.

03 Nisan 2017

Doğanın milliyetçilik ve popülizmle sınavı

Özgür Gürbüz-BirGün/3 Nisan 2017

Sincabın, ayının veya karıncanın kimlik kartı yok. Göçmen kuşlar pasaportsuz ve vizesiz bir ülkeden bir diğerine uçar. Hava dünyanın havasıdır, kim kirletirse kirletsin bedelini dünyadaki herkes öder. Su ve denizler de öyle. Doğanın sahibi olamaz, milliyeti veya ülkesi de... “Kedim var” deriz ama aslında kedi dostumuzla birlikte yaşıyoruz demeliyiz. Bir canlı bir başka canlıyı sahiplenemez. Bu devirde köleliği savunmuyorsanız. O yüzden de, kim çevre sorunlarına sadece yerel çözümler öneriyor ya da küresel sorunları görmezden geliyorsa bilin ki meseleyi pek anlamamış.

Doğanın milliyeti olmaz dedik ama kolaysa gel de bunu ABD Başkanı Donald Trump’a anlat. Trump’ın geçen hafta imzaladığı ‘Enerji Bağımsızlığı Kararnamesi’ adeta aksini iddia ediyor. Trump’ın söylemiyle, bu kararname Obama’nın kömüre karşı açtığı savaşı sonlandırıyor. Kömürle barışmanın ABD’ye iş getireceğini ve ithal petrole bağımlılığını azaltacağını söyleyen Trump, seçim öncesi kullandığı popülist sloganları (Amerikalılara iş ve milli enerji gibi) hayata geçireceğini de bu hamleyle gösteriyor. Kararname iklim değişikliğini umursamamanın Amerikalıları iklim değişikliğinden nasıl koruyacağını söylemiyor elbette... Dert, zora düşmüş petrol ve kömür şirketlerine biraz daha zaman ve para kazandırmak. Trump iş dünyasındaki eski dostlarına göz kırpıyor olmalı.

Trump’ın ekranlarda kararnameyi imzalarken takındığı tavır zafer kazanmış bir lideri andırıyordu ancak milliyetçi ve popülist bir söylemle seçmenine gönderdiği mesaj gerçeği göstermekten çok uzak. Rakamlar çok net. ABD Enerji Bilgi İdaresi’nin (EIA) 5 Ocak 2017 tarihli projeksiyonlarına bakarsanız Trump’ın ülkesinin referans senaryoya göre 2026’dan itibaren enerji ihracatçısı olduğunu görürsünüz. Alternatif senaryolarda da durum pek değişmiyor, işin ilginci ABD’nin enerji bağımsızlığı kömürden çok gaz ve petrol fiyatlarına bağlı.

ABD’de kararname imzalamakla kömür geri gelir mi; orası da belli değil. Obama’nın Paris Anlaşması ile birlikte ABD’de iklim politikalarını bir adım öne çıkardığı doğru ancak kömürün gerilemesinin ardındaki tek neden bu değildi. Elektrik üreten rüzgar ve güneş gibi kaynaklar ucuzladı, ucuzlamaya devam ediyor. Kömürün iklim değişikliğinin yanı sıra hava kirliliğine de yol açması kömüre karşı duranların sayısını artırıyor. Kaya gazı gibi bir başka fosil yakıtın çevreye verdiği zararlara rağmen bir seçenek haline gelmesi de kömürün işini zorlaştırdı. Trump, gerçekten de kömürü yeniden öne çıkarmak istiyorsa aynı Türkiye’de olduğu gibi teşvik vermek zorunda bile kalabilir. Bu da ‘Amerika’yı yeniden büyük yapmaz’ ama birkaç şirketi mutlu edebilir. Türkiye’deki yerli kömür filmine ne kadar benziyor, öyle değil mi? Popülizmin büyüsüne kapılmışlar bunu göremiyor.

Buradan sesimizi ABD’ye ulaştırmak zor ancak yine de Çin üzerinden konuşarak, şu gerçekleri Trump’a hatırlatalım. Belki bu bahaneyle Trump’ı kendine örnek almak isteyen, ‘milli enerji’ sloganlarıyla Türkiye’nin geleceğini çalmak isteyenlere de sesimizi duyururuz. Çin’in enerji seçenekleri ABD’ye göre daha kısıtlı. Doğalgaz kaynakları kendisine yetmiyor, dünyanın en büyük petrol ithalatçısı. Dünyanın kömür rezervlerininse yüzde 13’ü Çin’in elinde; dünya üçüncüsü. Elindeki en büyük fosilkaynak kömür. Buna rağmen Çin, üç yıldır kömür tüketimini azaltıyor. 2016’da bir yıl öncesine göre kömür tüketimi yüzde 4,7 oranında azaldı. Çin kömürden hemen vazgeçemeyecek ama uğraşıyor. Nedeni sadece iklim değişikliği ve hava kirliliği gibi çevre sorunları değil. Güneş ve rüzgar gibi enerji kaynakları Çin’e istihdam ve teknoloji transferi fırsatları getirdi. Rüzgar türbini ve güneş paneli üretiminde Çinli firmaları görmek mümkün. Ülkenin enerji ihtiyacının karşılanmasında da hatırı sayılır bir katkıları var. Çin’in nükleer gücünün ürettiği elektrikten daha fazlası rüzgar ve güneşten üretiliyor. Bunları göremeyenler büyük hata yapar. Halkını, doğasını koruyup, ekonomiye gerçek bir katkı sağlamıyorsa enerji kaynağının adı milli olsa ne yazar? İnsanları hasta eden kömür milli enerji olamaz. Olsa olsa milli katil olabilir.

27 Mart 2017

GDO’ya alışmayın

Özgür Gürbüz-BirGün/27 Mart 2017

Adana’da ekmek katkı maddelerinde GDO’lu soya çıktığı iddiası Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nca doğrulanmadı. GDO (Genetiği Değiştirilmiş Organizma) bir türün yabancı genlerle genetik yapısının değiştirilmesiyle ortaya çıkıyor. Bakanlık Adana’da fırınlardan örnek almış ve GDO’ya rastlamamış. İyi haber elbette ama eskiler, “ateş olmayan yerden duman çıkmaz” diye boşuna dememişler. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Faruk Çelik, Adana’yla ilgili iddiaları yanıtlarken dumanla işaret vermeye de başlamış aslında.

Çelik, bir yıl içinde 11 bin 626 ithal üründe denetim yaptıklarını, 105’inde GDO bulduklarını ve söz konusu ürünleri geri gönderdiklerini söylüyor. Yuvarlarsak, kontrol edilen her 100 üründen birinde GDO çıkmış diyebiliriz. İç piyasada yapılan denetimlerde de yedi çeşit soya kıymasında GDO bulunmuş. Bu daha da vahim çünkü iç piyasa deniyor. Sınırdan içeri girmiş. Türkiye’de GDO’lu gıda ürünü satmak, yetiştirmek yasak. Bunu bilmelerine rağmen GDO’lu ürün ithal edenler ya da bu konuyu önemsemeyip şansını deneyenler var ki kontrollerde yakalanıyor. Her ürünü kontrol edemeyeceğimiz de ortada. Kontrole takılmayan gıdanın soframıza kadar yolu var.  Sonra; ayıkla mantının GDO’sunu… Ayıklayabilirsen!

Türkiye’de bir süredir GDO’lu yem ithaline izin veriliyor. Büyük çiftliklerdeki hayvanlar, tavuklar ithal edilen GDO’lu soya ve mısırla besleniyor. Doğrudan GDO yemiyorsanız bile beyaz ve kırmızı et yiyorsanız, büyük bir olasılıkla vücudunuz GDO ile tanışmış olabilir. Asıl mesele de bu. Siz, GDO konusunda savunmanızı düşürür, ülkeye bir şekilde girmelerine izin verirseniz onun arkası gelir. Ülkeyi gemi gibi düşünün. Gemi su almaya başlayınca batması kaçınılmaz.

Bir de böyle anlatalım. Çin’de neden çok sayıda bıçaklı saldırı oluyor biliyor musunuz? Silah yasağı yüzünden. Ülkede silah taşımak yasak, ciddi yaptırımlar var. O nedenle de yasa dışı bir işe heveslenenler çoğu zaman bunu evindeki eşyalarla yapmak zorunda kalıyor. Nüfuslarımız kıyaslanamaz bile ama Türkiye’de silahlı saldırı sayısı Çin’den çoktur çünkü avcıydı, izindi derken neredeyse herkesin elinde silah var. Silahı tümden yasaklamadan silahlı saldırıları, ölümleri durdurmak zor. GDO da aynı hesap. Bir kez kapıyı açar, engelleri hafifletirseniz, mantınızdan da çıkar, ekmeğinizden de.

Konuyla ilgili Bianet’e yazan Bülent Şık’ın sorduğu iki önemli soruyu da tekrar etmeden geçmeyelim. Şık, son beş yılda ithal edilen GDO’lu soya ve mısır miktarıyla, yem endüstrisi tarafından kullanılan GDO’lu soya ve mısır miktarının açıklanmasını istemiş. İthalat kullanılandan azsa o farkın piyasada kullanıldığını bileceğiz. Bunu bilmek hakkımız. GDO’lu soya kıyması nereden geldi sorusunun yanıtı belki de Bülent Şık’ın sorduğu soruların yanıtlarında gizli.

GDO glifosat ilişkisi
Yemleri hayvanlar yiyor bana bir şey olmaz diyenler de şu satırları dikkatle okusun. Bu köşede daha önce de yazdık. Glifosat adında bir ot öldürücü var. Yabani otların öldürülmesi için kullanılıyor böylece tarladaki ürünün verimi artıyor. Glifosat ile GDO ayrılmaz ikili. Ürünlerin genetiği değiştirilerek bu ot ilacına (glifosat) dayanıklı hale getiriliyor böylece çiftçi ürüne zarar vermeyeceğinden emin, ilaç kullanımını arttırabiliyor. Dünya Sağlık Örgütü ise uyarıyor. Glifosat muhtemel kanser yapıcı diyor. Soru şu: Glifosat GDO’lu yemler aracılığıyla hayvanlara geçiyor mu, bu yemlerde glifosat var mı? İkinci soru da şu. Bu yemlerle beslenen hayvanların etini yiyen insanlara geçiyor mu? Aslında soruların yanıtı ortada. Almanya hükümetinin yaptığı araştırmalar 100 kişiden 40’ının idrarında glifosat kalıntısına rastlamış.

Bu kansorejen belaya ne kadar bulaştığımızı bilmek istiyorum. O yüzden de 20 Mayıs 2016’daki yazımda Bakan Çelik ve bakanlığın üst düzey yetkililerini bağımsız bir merkezde idrar tahlili yapmaya çağırmıştım. Avrupa Parlamentosu milletvekilleri bunu yaptı. 13 ayrı ülkeden 48 milletvekilinin idrarında glifosat çıktı. Bakan Çelik öncülük etsin. Tahlillerde glifosat çıkarsa eminim kendisi de konuyu daha yakından takip eder ve Türkiye’de herkesin elini kolunu sallaya sallaya alabileceği bu ot öldürücüleri yasaklar. GDO’lu yemlere izin veren kararı tekrar gözden geçirip, Türkiye’de yem üretiminin yeniden canlanmasını sağlayacak tedbirleri hayata geçirir. İthal yeme, GDO’ya “hayır” der. Hayır demek sorunluysa onun da çaresi var. “Evet” demesin yeter.

20 Mart 2017

İşsizliğe yeşil çözüm

Türkiye’de artışa geçen işsizlik sorununu çözümü yapısal bir değişiklikten geçiyor. Yeşil işler işsizliğe çözüm olabilir ancak mevcut ekonomi politikaları yeşil istihdamın önünü tıkıyor.

Özgür Gürbüz-BirGün/20 Mart 2017

Türkiye’de TÜİK’in verilerine göre işsizlik oranı yüzde 12,7’ye yükseldi.  DİSK’in verileri ise gerçek işsizliğin yüzde 21’lere ulaştığını gösteriyor. Bir yanda ‘çağ atlattık’, ‘ülkeyi kalkındırdık’ diyen siyasetçiler öte yanda artan işsizlik. Birinden birinin yalan söylediği kesin.

İşsizlik sorununun tek kaynağı siyasi krizlerle tetiklenen ekonomik sorunlar değil. Üzerinden araç geçmeyen ama bedeli cebimizden çıkan köprüler, gerçek talep hesaplanmadan yapılan ve zarar etmemesi için teşvik verilen elektrik santralleri ile trafik sorununa çözüm olmayan ama şirketlere gelir yaratan tüneller gibi birçok ‘yatırım’, sınırlı maddi kaynakları ekonomik faydaya çeviremeyecek kanallara aktarırken, istihdama da sabun köpüğü gibi geçici bir katkı sağlıyor. Köprü inşaatında çalışan işçi, inşaat bitince işsiz ve güvencesiz kalıyor. Elde ettiği gelirden birikim sağlayamadığı gibi, çalıştığı süreç boyunca yeni bir bilgi veya yetenek de öğrenmiyor. Yatırımlar rant odaklı olduğu için de iş kazaları kaderi oluyor. Yaratılan bu geçici işler ekonomide dönüşüm yaratmaktan uzak. Bir çeşit üretememe sancısı çekiyoruz. Gerekli mal ve hizmeti üretemediğimiz gibi yanlış ürün ve hizmetleri üretme çabasındayız. Üretim süreçleri insandan, doğadan ve ihtiyaçlardan kopuk. Bu sancıyı dindirmenin yolu ise Türkiye’nin üretim alanlarını ve üretme biçimlerini değiştirmesinden geçiyor. Yeşil sektörler ve yeşil işler, işte bu dönüşümde anahtar rol oynayabilir.

Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) rakamlarına göre bu dönüşüm 1,5 milyarlık bir işgücünü ilgilendiriyor. Daha yeşil ve düşük karbonlu (diğer işlere oranla daha az iklim değişikliğine yol açan) işlerin 60 milyon ek iş yaratacağı da söyleniyor. Bu rakamları sadece bir tahmin gibi okumayın. 2015 sonunda dünyada yenilenebilir enerji alanında çalışan 8 milyon 100 bin kişi vardı (IRENA). En büyük pay güneşte. 3 milyon 700 bin kişi elektrik üreten veya su ısıtan panel üretimi ve montajında çalışıyor. Biyoyakıt alanında 2 milyon 500 bin, rüzgar enerjisinde ise 1 milyon kişi iş bulmuş. Baraj yapıldıktan sonra istihdam yaratma özelliğini kaybeden küçük hidroelektrik santralların yarattığı istihdam ise 200 binle sınırlı.

Yeşil işlerin bir başka özelliği de kadın istihdamına daha fazla fırsat vermesi. ABD’de güneş enerjisi sektörünün yüzde 24’ünü kadınlar oluşturuyor. Kömür madeninde kadın görmek hemen hemen her ülkede zor ama yeşil işler, özellikle de enerji gibi kadınların daha az şans bulduğu alanları dönüştürüyor. Geleneksel enerji alanında kadın çalışan oranı yüzde 20-25’lerdeyken, yenilenebilir enerji alanlarında yüzde 35’lere kadar çıkıyor. İşler yeşerdikçe aynı zamanda morlaşıyor da denebilir.

Yeşil işlerin belki de en büyük özelliği, bir ürün üretirken bir başka sorun yaratmaması ya da bunu sınırlaması. Bazen de doğrudan sorunların çözümü için çalışması. Dünyada yaptıkları işin tanınması bekleyen 20 milyona yakın atık toplayıcısının işi buna iyi bir örnek. Onlar olmasa yeniden değerlendirilmediği için büyük bir kaynak israfı yaşanacak. Geri dönüştürülmeyen kağıtlar nedeniyle binlerce ağaç kesilecek. Avrupa Birliği’nde, biyoçeşitliliğin korunması, doğal varlıkların ve ormanların rehabilitasyonu için çalışan 14 milyondan fazla insan olduğunu biliyor muydunuz? Ormanların korunması için ödenen maaşlar bazı eski kafalı iktisatçılar için boşa harcanan bir para gibi kabul edilebilir. Ormanların insanların daha sağlıklı yaşaması için bize sağladığı temiz hava gibi hizmetler ise karşılığında bir bedel ödenmediği için hesaba katılmaz. Halbuki sağlıklı insanlar sayesinde hastane ve ilaç masrafı düşer. Türkiye’de ise sanki tersi söz konusu. Sağlık işlerini özel sektöre bırakmış ülkelerde hasta sayısının devamlılığı, istihdamın sürdürülmesi ve sektörün devamı için şarttır. Sağlıksız şehirler yaratan bir iktidarın sağlığı özelleştirmesi bir tesadüf mü acaba?

***
Nedir bu yeşil işler?
Enerji tüketimini azaltacak yalıtım malzemeleri üreten veya güneş panelleri üreten bir fabrikada ya da atıkların azaltılmasını sağlayacak geri dönüşüm merkezlerinden birinde çalışıyorsanız bir ‘yeşil iş’e sahip olduğunuzu söyleyebilirsiniz. Yeşil işler bazen de yıpranmış bir ekosistemin yenilenmesiyle ortaya çıkar. İster muhasebeci olun ister üretim hattında çalışın, çevre sorunlarının çözümünü amaçlayan, o sorunları yaratmadan üretim yapmayı hedefleyen bir iş kolundaysanız siz de yeşil yakalısınız. Yaka demişken... Türkiye’de çevre korumayı plajda naylon torba toplamak sananların sayısı çok olduğu için özellikle belirtelim. Mavi yakalılar kadar beyaz yakalılar için de yeşil iş fırsatları var. Daha az yakıt, su harcayan ekolojik binaların ve iklimi değiştirmeyen yeni enerji kaynaklarının tasarımı gibi.

Güneş kömürden daha fazla istihdam sağlıyor
Türkiye’de ise kömür ve doğalgaz gibi fosil yakıtlara emanet edilmiş enerji sektörü milyarlarca doları bulan harcamaya rağmen kalıcı ve sağlıklı bir istihdam fırsatı yaratmaktan uzak. ‘Yatırım’ miktarının düştüğü 2016’da bile enerji santrallarına harcanan para 5 milyar dolardı. Elektrik üretiminde kaynak seçiminin etkisini görmek için kömür ve güneşi kıyaslayabiliriz. ABD’de Berkeley Üniversitesi tarafından yapılan araştırmaya göre 1 MW güneş (fotovoltaik) enerjisi kurulduğunda 10’dan fazla kişiye (bazı kaynaklarda bu rakam 30’a kadar çıkıyor) istihdam sağlanabiliyor. Kömürde ise bu sadece bir kişinin iş sahibi olması demek. Yuvarlak bir hesapla söylersek, 1000 megavatlık (MW) bir kömür santrali yerine çatılarımıza 1000 MW’lık güneş paneli kursaydık 1000 değil 12 bin kişiye iş sağlamış olacaktık. Her yıl aynı miktarda kurulum yapmak da bu sektörü kalıcı hale getirecek, teknoloji transferinin de önünü açacaktı. Kömür ve nükleer gibi kirli enerji kaynaklarına verilen teşvikler hem çevre sorunlarına neden oluyor hem de bu dönüşümün önünü tıkıyor.

13 Mart 2017

Ulaşımda prizli araç devri

Özgür Gürbüz-BirGün/13 Mart 2017

Hayatımıza zor bir kelime daha girdi: Elektrifikasyon. Söylemesi zor ama işin özeti şu. Hayatımızdaki birçok alanda elektrik enerjisini kullanmaya başlayacağımız bir dönem başlıyor. Bu değişimin elektrik tüketimini artırma potansiyeli var ancak enerjiyi daha verimli ve akıllı kullanmaya yol açması da mümkün. Benzin ve dizelden elektrikli araca geçiş buna bir örnek çünkü elektrikli araçların kullandığı elektrik motorları, içten yanmalı motorlara karşı enerjiyi çok daha verimli kullanıyor. 

Elektriğe geçiş aslında yeni değil. Evimizde kullandığımız aletlere bakarak bile değişimi görebiliriz. Masadaki kırıntıları alan küçük elektrikli süpürgelerden elektrikli diş fırçasına kadar gerekliliği tartışılır ürünlerle, bulaşık makinası gibi doğru kullanıldığında su ve enerji tasarrufu yapan ürünlere kadar onlarca elektrikli alet hayatımıza girdi bile. Bu dönüşümü daha görünür kılan ise kuşkusuz elektrikli araçlar. 2016 sonunda dünyadaki elektrikli araç sayısı 2 milyonu geçti. Bunların yüzde 61’i sadece elektrikli motora sahip, yüzde 39’u ise ‘prizli hibrit’ diyebileceğimiz hem elektrik hem de fosil yakıtla çalışabilen araçlar. Elektrikli otomobil satışları da diğerlerine göre 20 kat hızlı büyüyor. Geçen yıl satılan her 100 otomobilden yaklaşık 1 tanesinin elektrikle çalıştığını söyleyebiliriz. Altı yıl önce bu rakam sıfıra yakındı.

Elektrikli araçlardan bahsederken hepsine ‘prizli’ (plug-in) araçlar diyebilirsiniz ancak dışarıdan şarj edilemeyen hibrit araçları bu sınıfa koymamalıyız. Hibrit araçlar aslında benzin ve dizelli araçlardan çok farklı değil. Elektrik motorları adeta göstermelik ve birkaç kilometrelik menzili var. Dışardan şarj edilebilen büyük akülü hibrit araçları ise elektrikli araç kapsamında değerlendirebiliriz. Ulaşımda bir dönüşümden bahsediyorsak da son hedefimiz mutlaka tam elektrikli araçlar olmalı. Önceliğimiz de elbette elektrikli toplu taşıma araçları.

Hollanda demiryolları bunun en iyi örneği. Yılbaşından bu yana ülkedeki tüm trenler rüzgar santrallarından gelen elektrikle çalışıyor. Günde 600 bin yolcu iklimi değiştirmeden, havayı ve çevreyi kirletmeden yolculuk yapıyor. Türkiye’nin ulaşım politikasına baktığımızda hem elektrikli araç hem de toplu taşıma konusunda ciddi bir hareket göremiyoruz. Duble yollar, gereksiz köprüler ve özendirilen bireysel araç sahipliliğiyle trafik sıkışmaya, hava kirlenmeye devam ediyor. LPG ve petrolle çalışan araçlar sayesinde de Türkiye’nin enerji ithalatı faturası büyüyor. Ulaşımda sorunları çözmek için ‘elektrifikasyon’ bir fırsat olabilir.

***

Çin önde gidiyor  
2016’da elektrikli araç satışında bir önceki yıla göre yüzde 85 artış sağlayan Çin önde gidiyor. geçen yıl 351 bin prizli aracın yola çıktığı Çin’i Avrupa 221 bin, ABD ise 157 bin araçla izliyor. Çin’i farklı kılan rakamların büyüklüğünün yanı sıra elektrikli araç seçiminde toplu taşımaya öncelik vermesi. 2016’da araç pazarına eklenen 351 bin taşıtın 160 bini elektrikli otobüs. Çin’deki motosikletlerin yüzde 40’ı da elektrikle çalışıyor. Çin ve ABD’yi satışlarda Norveç izliyor. Norveçte satış rakamları Çin kadar yüksek olmasa da, elektrikli otomobillerin yaygınlığı dikkat çekiyor. Yüzde 24’lere ulaşan pazar payı, her caddede görülen şarj istasyonları Norveç’in petrolden çıkış planlarını hızlandırıyor. Pazar payında Norveç’i yüzde 10 ile Hollanda izliyor. Norveç’te elektrikli araçların 12 bin doları bulan alım vergisinden muaf olduğunu, KDV muafiyeti gibi diğer teşviklerden de yararlanabildiklerini söyleyelim.

Türkiye’de elektrikli araçlar
Türkiye’de elektrikli otomobil sayısı 2016 sonunda 426’ya ulaştı. Elektrikli otomobil satışları şarj istasyonlarının sayısının azlığı ve fiyatları nedeniyle çok az. Türkiye’deki şarj istasyonlarının çoğu İstanbul’da. 800’e yakın şarj istasyonunun yarıya yakını evlerde. Bu sayı az ama birçok firma halka açık şarj istasyonu kurma konusunda çalışıyor. 
Elektrikli araçlara tüm dünyada çevreyi kirletmediği için çeşitli teşvikler veriliyor. Türkiye’de ise 2016 sonunda alınan Bakanlar Kurulu kararı, elektrik motor gücü 50 kW'ı geçip motor silindir hacmi 1.800 cm3'ü geçmeyen binek otomobiller için yüzde 90 olan ÖTV oranını yüzde 45'e indirdi. Bu karar çok olumlu bir etki yapmadı çünkü birçok elektrikli otomobil belirtilen kapsam dışında kalıyor. Çoğu yorumda, söz konusu değişikliğin elektrikli araçları teşvik etmek için değil sadece Toyota’nın hibrit modelleri için yapıldığı belirtiliyor.  

Binek otomobillerde durum parlak olmasa da Türkiye’de iki farklı elektrikli otobüs üretimi yapılıyor. Konya Büyükşehir ve Eskişehir Tepebaşı belediyeleri e-otobüsleri ilk kullananlar arasında. İzmir Büyükşehir Belediyesi ise otobüs filosunda elektriğe geçiş için köklü bir değişiklik planladı. Üç yıl içinde 400 e-otobüsü filoya dahil etmeyi planlayan İzmir Büyükşehir Belediyesi, duraklara otobüsleri şarj edecek sistemler üzerinde de çalışıyor. Otobüslerin elektriğini çevreci bir kaynaktan üretmek için de bir güneş santrali kurmayı planlıyor.

Neden elektrikli araç?
Elektrikli araçların tercih edilmesinin nedenleri arasında hava kirliliği ve iklim değişikliğine yol açmamalarını sayabiliriz. Dizel ve benzinli araçların aksine elektrikli araçların egzoz emisyonları yok. Akülerini yenilenebilir enerjiden sağlıyorlarsa iklimi de değiştirmiyorlar. Yine de tüm elektrikli araçları peşinen çevreci kabul etmemeli. Akünüzü bir nükleer veya kömür santralıyla beslenen şebekeden doldurursanız petrolle çalışan araçlar kadar kirletici olabilirsiniz. Aracınızı çatınızdaki veya sitenizdeki bir otoparka kurulmuş güneş panellerinden şarj ediyorsanız çevreci sıfatını daha rahat kullanabilirsiniz. İleride elektrikli araçların fazla elektriği depolamada kullanılması bile mümkün olacak. Öğle saatlerinde ihtiyaçtan fazla üreten güneş panelleri araçları şarj edecek. Elektrikli araç sayısının artması için şarj istasyonlarının sayısı da artmalı. Orta sınıfa ait yeni elektrikli araçların menzilleri 200 km civarında.  

11 Mart 2017

Altı yıl sonra Fukuşima

Bundan 6 yıl önce Fukuşima'da dünyanın en büyük nükleer kazalarından biri oldu. 100 binden fazla insan evlerini terk etti; hâlâ geri dönemiyorlar. Toprak, hava ve suya radyasyon bulaştı. Japonya toprağa, evlerin sıvasına ve eşyalara bulaşan radyasyondan kurtulmak için 6 yıldır uğraşıyor. Radyasyonlu toprak veya eşyalar, her biri 1 tonluk torbalara dolduruluyor. Radyasyon seviyesi düşene kadar gruplar halinde belli bölgelerde bekletilecek bu torbaların sayısı bir yıl önce 11 milyona ulaşmıştı. Fotoğrafta görebileceğiniz gibi yığınlar halinde belli bölgelere depolanıyorlar.

Fukuşima’nın kontrolden çıkan nükleer reaktörlerine her gün 300 ton civarında su pompalanıyor. Radyoaktif suyun bir bölümü çevredeki her biri 1000 tonluk depolarda saklanırken, bir kısmı da okyanusa bırakılıyor.

Fukuşima öncesi Japonya’da 54 nükleer reaktör çalışıyordu. Şimdi ise sadece 3 tane. 12 tane reaktörün kapısına kilit vuruldu. Sadece bu reaktörlerin maliyeti 50-60 milyar dolar civarında; hepsi çöp oldu.

Nükleer kaza veya sızıntı başka hiçbir şeye benzemez. Tüpgazla falan kıyaslanamaz. Fukuşima'da 6 yıl sonra saatte 530 sievert radyasyon ölçüldü. Sadece 1 sievert kısırlığa yol açar, saçlarını döker, katarakta neden olur. 530 sievert radyasyona maruz kalmak anında ölmek demektir.

Kaza yapmayan nükleer santral bile tehlikelidir. Mersin'de kurulmak istenen nükleer santral yılda yaklaşık 100 ton yüksek seviye atık üretecek. İçinde 240 bin yıl radyoaktif kalan plütonyum-239 olacak. Bu atıklara dünyada bulunmuş bir çözüm yok. Yok edilemiyorlar. Kaza olmasa bile bu atıklar Akkuyu'da depolanacak ve binlerce yıl radyoaktif kalacak. Çocuklarımız, torunlarımız ve onların torunları bu belayla yaşamak zorunda mı? Elbette hayır! Türkiye'nin elektrik üretmek için onlarca seçeneği var. Rüzgarı var, güneşi var, tasarruf edebilecek potansiyeli var. Rusya'ya ve inşaat şirketlerine para kazandırmak için #nükleer santral yapmaya ihtiyacı yok. Gel, sen de bu işe hayır de. Toprağına, doğana ve geleceğine sahip çık.

06 Mart 2017

Ankara’nın asbestle imtihanı

Özgür Gürbüz-BirGün/6 Mart 2017

Türkiye’de asbest üretimi, kullanımı ve satışı 31 Aralık 2010’dan beri yasak. Avrupa Birliği ile uyum sürecinde getirilen bu yasakla, kansere ve akciğer hastalıklarına yol açan asbestin hayatımızdan çıkış süreci başlamıştı.   

Asbestin kaynağı doğa. Türkiye’nin bazı bölgelerindeki toprakta asbest var. Badanaya karıştırılıyor, ısıya dayanıklı olduğu için ocakların yalıtımında kullanılıyor. Asbest karışımlı ‘aktoprak’ kullanımının özellikle Kütahya, Diyarbakır, Eskişehir, Elazığ ve Sivas’ta hastalıklara yol açtığı biliniyor. Asbestli gemileri de yaşanan çevre skandallarından biliyoruz. Bu gemilerin Türkiye’ye getirilip, kontrolsüz sökümü hem çevreyi hem de çalışan işçilerin hayatını riske atıyordu. Çevreciler duyurdu, önlemler arttı. Tüm bunlar, gemi sökümcülerden idarecilere kadar herkesin asbest konusunda bilinçlenmesine yol açtı. 2010’daki yasakla, fren balatası ve çimento üretimi gibi birçok alandan asbest çıkarıldı. Geriye asbestin kullanılmış olduğu eski yapılar ve sanayi ürünleri /tesisler kaldı. Ankara’daki Maltepe Havagazı Fabrikası da onlardan biri.

Asbest sorununu 7 yıl önceki yasakla hallettik derken, bu fabrikanın yıkılmasıyla eski bela yeniden karşımıza çıktı. Fabrikada 350 ton asbest olduğu ihalenin idari şartnamesinde yazıyor. Zaten, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Gökçek dahil herkes, “asbest var” diyor. Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO) ise şartnamede yazan rakamın esas alınmamasını, asbest miktarının söküm öncesi yapılan incelemeyle belirlenmesi gerektiğini söylüyor. Ankara Büyükşehir Belediyesi’nden varsa, bu analizi yaptıklarını gösteren raporu açıklamasını istiyorlar.

Havagazı fabrikasının önlem alınmadan yıkımına başlanması üzerine Mimarlar Odası ve Tabip Odası’nın Ankara şubeleri yürütmenin durdurulması için itirazda bulunuyor. Ankara Bölge İdare Mahkemesi de, örnek bir hızla, sabah yapılan başvuruyu öğleden sonra karara bağlayarak yıkımı durduruyor. Yıkım duruyor ama yanıt bekleyen bir sürü soru var. Hakkında suç duyurusunda bulunulan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek ise bu soruları belgeleriyle yanıtlamak yerine şikayette bulunan grupların ideolojik saplantı içinde bulunduğunu söylüyor.

İşin ideolojik olduğu konusunda Gökçek haklı olabilir. Havagazı fabrikasının yıkımını yapanla, bu yıkımı kuralına uygun yapılmasını isteyenler arasında bir ideoloji farkı olduğu kesin. Yaşananlar aslında Türkiye’nin içinde bulunduğu politik durumun bir özeti gibi. Halkın sağlığını tehdit eden bir konuda, yönetmeliklere uymadığı iddia edilen belediye başkanı, “hayır her şey kuralına uygun işte belgeler, analizler” diyeceğine, “ideolojik” deyip geçiştiriyor. Biliyor ki hesap vermeyecek. 16 Nisan’da sandıktan tek adamı isteyenler galip çıkarsa, denetlenme, yargılanma korkusu olmayan tek adam ve yanındaki tek adamlar, itirazları aynen böyle “ideolojik” diyerek ciddiye almayacak. Ölen ölecek, hesap verilmeyecek. İşte bu yüzden, Ankara’nın asbestle imtihanı aslında Türkiye’nin demokrasiyle imtihanına benziyor.

***

İşçilerin sağlığı tehlikede mi?
Yıkımı gerçekleştirilen işçilerin sağlığı nasıl etkilendi; bu bilinmiyor. Halbuki, 25 Ocak 2013 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan ‘Asbestle Çalışmalarda Sağlık ve Güvenlik Önlemleri Hakkında Yönetmelik’ bu konuda net. Sökümü yapacak kişinin özel eğitim alması, işin başında yine özel eğitimli bir Asbest Söküm Uzmanı bulunması şart (Madde 4). İşe başlamadan önce bir iş planı hazırlanması (Madde 9) ve söküm sırasında düzenli numune alınması (Madde 10) gerekiyor. Çalışanların sağlık gözetiminin nasıl yapılacağı da Madde 16 da açıkça belirtilmiş. 2016 yılında Türkiye’de 1970 işçi hayatını kaybetmişti. Başkentin göbeğinde olanlar neden bu ölümlere ‘kader’ değil ‘cinayet’ dendiğini açıklıyor.

Hava numunesi alınmalı
Mimarlar Odası ile Kimya Mühendisleri Odası yıkım alanından ve yıkımı yapan kepçelerden numune alarak analize gönderiyor. Alınan sonuçlar gösteriyor ki sahada asbestin en tehlikesi diye tabir edilen ‘amphibole’ var. Bu yüzden de Mimarlar Odası Ankara Şubesi Başkanı Tezcan Karakuş Candan, bölgenin karantinaya alınmasını istiyor. ÇMO ise bunun yeterli olmayacağını asbest liflerinin havadaki yoğunluğunun belirlenmesi için hava numunesi alınması gerektiğini söylüyor. Odalar uyarıyor ama asıl sorumlu Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin şu ana kadar böyle bir analiz yaptığına dair bilgi yok. Yıkımdaki işçiler de bölgede yaşayanlar da neyle karşı karşıya kaldıklarını bilmiyor.

Atıklar ne olacak?
Asbest içeren inşaat malzemeleri tehlikeli atık sınıfında yer alıyor ve 1. sınıf düzenli depolama alanına gömülmeleri gerekiyor. Üstü kapalı, tehlikeli atık taşıma lisansına sahip araçlarla taşınmaları da gerekiyor. Çevre Mühendisleri Odası, atıkları taşıyan araçların lisanslarıyla, asbestli hafriyatın 1. sınıf depolama sahasına iletildiğine dair belgelerin kamuoyuyla paylaşılmasını istiyor.

02 Mart 2017

Kopyala-yapıştır rapor

Akkuyu'da yapılmak istenen nükleer santralin ÇED raporuna yapılan itiraz sonrası bir bilirkişi heyeti tarafından hazırlanan raporun Kyoto Protokolü ile ilgili kısmı Wikipedia’dan kopyalanmış.

Özgür Gürbüz-BirGün/2 Mart 2017

Bilirkişi raporundaki Kyoto
Mersin ili sınırlarında yapılmaya çalışılan Akkuyu Nükleer Güç Santralı’na karşı açılan davaları neticelendirmek için fikrine başvurulan bilirkişi heyetinin hazırladığı raporun Kyoto Protokolü’yle ilgili bölümünün Wikipedia’dan kopyalandığı ortaya çıktı. Nükleer santralların iklim değişikliğine neden olan seragazı emsiyonlarını çıkarmadığını iddia ederek rüzgar ve güneş gibi yenilenebilir enerjilere göre avantajlı olduğunu öne süren bilirkişi heyeti, bu tezini açıklarken de Kyoto Protokolü’nün maddelerine yer vermişti. Raporda Kyoto Protokolü’nden “sözleşme” diye bahsedilmesi, "sözleşmenin maddeleri” diye verilen bilgilerin doğru olmaması eleştiri konusu olmuştu. Şimdi de bu bilgilerin Wikipedia’dan birebir kopyalanıp yapıştırılmış olduğu ortaya çıktı. 

Wikipedia'da Kyoto bölümü
Wikipedia’dan kopyalanan metinde, “Atmosfere salınan sera gazı miktarı yüzde 5’e çekilecek”, “Güneş enerjisinin önü açılacak, nükleer enerjide karbon sıfır olduğu için dünyada bu enerji ön plana çıkarılacak”, “Fazla yakıt tüketen ve fazla karbon üretenden daha fazla vergi alınacak” ve “Fosil yakıtlar yerine örneğin biodizel yakıt kullanılacak” gibi Kyoto Protokolü’nde  yer almayan öneriler, bilirkişi raporunda “sözleşmenin maddeleri” olarak belirtilmişti. Halbuki protokol, Kyoto’ya taraf, gelişmiş ülkelerin seragazı emisyonlarını 2008-2012 yılları arasında yüzde 5,2 oranında azaltmasını hedeflerken, nükleer enerji kullanımının ön plana çıkarılacağı gibi bir tahminde bulunmuyor. Kopyalanıp bilirkişi raporuna yapıştırılan bu maddeler aslında Wikipedia yazarının yorumları. Wikipedia gibi gönüllü yazarlar tarafından veri girilen bir kaynaktaki bilgilerin, doğruluğu kontrol edilmeden Danıştay’a sunulan bilirkişi raporuna girmesi çevreciler ve nükleer karşıtları tarafından skandal olarak niteleniyor.

27 Şubat 2017

Akkuyu’nun bilirkişi raporu hatalarla dolu

Mersin’de kurulmak istenen nükleer santrala karşı açılan davaları değerlendirecek Danıştay’a iletilen bilirkişi raporu açıklandı. Rapor hem nükleer enerji hem de çevre konusunda ciddi yanlışlarla dolu.

Özgür Gürbüz-BirGün/27 Şubat 2017

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Rusya’ya Türkiye’de nükleer santral kurdurtma ısrarı sürüyor. Mülkiyeti ve kontrolü tamamen Rusya’nın elinde olacak santral projesinin geleceği aslında Türkiye ile Rusya arasıdaki ilişkiye bağlı. Öte yandan da hukuki ve teknik süreç devam ediyor. Santralla ilgili 17 farklı iptal davası var. Garip bir şekilde bu davalar Danıştay’da birleştirildi. Bilirkişi heyeti de Danıştay 14. Dairesi’ne görüşlerini içeren bir raporu birkaç gün önce sundu. 205 sayfalık bu rapor ne yazık ki yanlış bilgilerle dolu. Birkaç örnekle anlatalım.

Bölümün adı ‘Dünyada Nükleer Santrallerin Genel Durumu’. Burada Mayıs 2016 itibariyle dünyada 444 nükleer santralin işletmede olduğu yazılmış. Raporun ‘nükleer uzmanları’ dünyadan o kadar bir haber ki, 2011 yılında Fukuşima’da meydana gelen nükleer kaza sonrası ülkedeki 54 reaktörün (doğrusu reaktör santral değil) kapatıldığını bilmiyor. Bunlardan 10’unun kapısına resmen kilit vuruldu, sökülmeyi bekliyorlar. Kalan 42 reaktörden de şu anda sadece iki tanesi çalışıyor. Rapor doğru bilgilerle hazırlanmış olsaydı şöyle demeliydi: “Dünyada halihazırda çalışabilir durumda (bu reaktörlerin hepsi çalışmıyor) 402 nükleer reaktör var”. Doğru reaktör sayısını kullanmadıkları için nükleer santralların dünyadaki kurulu gücüyle ilgili verdikleri bilgiler de yanlış ve yanıltıcı.

Aynı bölümde nükleer enerjinin geleceğiyle ilgili verdikleri rakamlar da yanıltıcı. Dünyada nükleer kaynaklı elektrik üretiminin artacağını ancak toplam elektrik üretimindeki payının yüzde 9,2’ye düşeceğinden bahsetmişler. Kaynak da Sinop nükleer projesine ortak olmak isteyen EÜAŞ. En azından Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) raporlarına bakma zahmetine katlansalardı, nükleeri savunan bu kurumun bile 2050 yılı için yaptığı tahminlerde bu oranın yüzde 4,7’lere kadar gerileyebileceğini söylediğini görürlerdi. Bugünkü oranın yüzde 11,2 olduğunu hatırlatalım. Nükleerin gözden düştüğünü yazamamışlar.

Nükleerden vazgeçenler raporda yok
Akkuyu için rapor hazırlayan bilirkişi heyeti
Bir başka felaket de Fukuşima sonrası birçok ülkede alınan nükleer karşıtı kararları es geçtikleri bölüm (sayfa 78). Raporda, “…kazadan bu yana bazı ülkeler nükleer santral projelerinden kısmen vazgeçerken bazı ülkeler nükleer programlarına devam etmişlerdir” denmesi bu raporun tarafsızlığına gölge düşürmüş. Dünyada Fukuşima sonrası nükleer santrallerini kapatma kararı alan ve bunu uygulayan Almanya gibi ülkeler olduğunu herkes biliyor ama bu raporda yok. Fukuşima’dan sonra nükleere geçme konusunu halk oylamasına sunan ve çıkan hayır sonucuyla yoluna nükleersiz devam eden İtalya’dan da bahsedilmiyor. Dünyanın nükleer enerjiyi en çok kullanan ülkesi Fransa’nın bile nükleerin elektrik üretimindeki payını 2025’e kadar yüzde 78’den yüzde 50’ye indireceği yazılmamış. Aksine, İsviçre’nin halk oylamasıyla eski reaktörlerini bir süre daha çalıştırma kararı aldığı yukarıdaki iddiayı desteklemek için kullanılmış. Üstelik, İsviçre’nin Fukuşima sonrası bu eski reaktörlerin yerine yenilerini yapmaktan vazgeçtiği de vurgulanmamış.

Benim için bu yanlışlar, bilirkişi raporunu hazırlayanların konudan ne kadar uzak olduklarının göstergesidir. Sağlığını, geleceğini ve bu memleketi sevenlere duyurulur.

***
Kyoto Protokolü’nde olmayan nükleeri öven maddeler uydurulmuş
Raporun ciddiyetsizliğiyle ilgili belki de en çarpıcı örnek Kyoto ile ilgili. Bu rapor İngilizce’ye çevrilir ve Akkuyu’da kurulan nükleer santralin dayanağı olarak gösterilirse vay halimize. Sayfa 84’te, ‘Kyoto Protokolü sözleşmesine’ (protokol mü sözleşme mi karar verememişler) vurgu yapılmış ve ‘sözleşme yer alan bazı maddeler’ başlığının altına yazılanlardan iki örnek:

·       Atmosfere salınan sera gazı miktarı %5’e çekilecek.
·       Güneş enerjisinin önü açılacak, nükleer enerji de karbon sıfır olduğu için dünyada bu enerji ön plana çıkarılacak.

Bilirkişi raporundaki aslı astarı olmayan Kyoto maddeleri
İlk maddenin doğrusu şöyle: Kyoto’ya taraf, gelişmiş ülkeler seragazı emisyonlarını 2008-2012 yılları arasında yüzde 5,2 oranında azaltacak. İkinci maddenin nereden geldiğiyse belli değil. Protokolün hiçbir maddesinde de nükleer enerjiden bahsedilmez. Bahsedilmediği gibi, nükleer enerji çözümün bir parçası görülmemiş, seragazı azaltımı için kullanılan emisyon ticareti gibi mekanizmalara nükleer dahil edilmemiştir.

***
Üçüncü ayında arıza yapan reaktör örnek gösterildi
Bilirkişi raporunun bir başka sorunu da denenmemiş Rus teknolojisini denenmiş gibi göstermek. Akkuyu’da kurulmak istenen VVER-1200 tipi reaktörün, temelde VVER-1000 teknolojisine dayandığı, bu reaktörün de birçok ülkede kullanıldığı tezi nükleer enerjiyi biraz bilenleri güldürür. Aralarında 200 MW güç farkı olan iki reaktörden bahsediyoruz, soğutma suyu miktarından güvenliğine kadar her şey değişir. VVER-1200 tipi reaktörün çalışan ilk örneği diye Rusya’nın Novovoranezh’deki reaktörünü göstermeleri de bir başka hata. Bu reaktör UAEA kayıtlarına göre ticari faaliyetine henüz başlamadı. Üstelik, deneme çalışmalarına başladıktan sonra elektrik jeneratörlerinde arıza meydana geldi ve reaktör bir süre durduruldu. Bilirkişi raporunda bu reaktörün ‘rüşdünü ispatlamış’ gibi sunulması akıl alınır gibi değil. Bir reaktörün güvenilirliğini ispatlaması için yıllar gerektiğini bir kez daha hatırlatalım. Akkuyu’yu deneme tahtası yapmayın!

***
Rus Büyükelçisi’ni koruyamayanlar Akkuyu’yu nasıl koruyacak?
Bilirkişi nükleer santralların karşı karşıya kaldığı terör tehlikesini de değerlendirmemiş. Nükleer santralların terör hedefi olduğunu yıllar önce yazdığımızda komplo teorisi sananlar, bugün Obama dahil dünya liderlerinden bu konunun ciddiyetini dinliyor. Türkiye’de de örgütlü olduğu yaşadığımız saldırılarla net bir biçimde ortaya çıkan IŞİD gibi terör örgütleri Rusya’yı hedef alan saldırılar düzenliyor. Büyükelçisini koruyamadığımız Rusya’nın nükleer santralını nasıl koruyacağımız meçhul. Nükleer santralların hem terörün hem de savaş zamanlarının hedefi olduğu raporda unutulmuş.