30 Eylül 2015

Akkuyu yenilenebilir enerjinin önünü tıkıyor

Avrupa Rüzgar Gücü 2014-EWEA
Bugün gazetelerde Akkuyu'da rötar haberleri var. Söz konusu rötar 1-2 yıl değil. Projenin yeniden gündeme gelmesi Mart 2004. Eski Enerji Bakanı Hilmi Güler İstanbul'da enerji forumunda açıklamıştı.

Nükleere harcanan kaynaklar yenilenebilir enerji kaynaklarına ve enerji verimliliğine harcansa Türkiye'de şirketlerin değil halkın üretici olduğu bir enerji sistemi kurulabilirdi. Enerji kooperatifleri, küçük ölçekli üretim sistemleri elektrik üretiminde pay sahibi olabilirdi. Hepsini geçtim, elektrik üretiminde yenilenebilir enerjinin payı daha yüksek seviyelerde olabilirdi. Bir örnek vereceğim. 2004'te İspanya'da rüzgar kurulu gücü 8000 megavattı (MW). 2014 sonunda 23 bine çıktı. Avrupa'da 2. oldular. Nükleer konuşan Türkiye'de ise 2014 sonunda rüzgar kurulu gücü 3 bin 700 MW'de kaldı. Üstelik Türkiye'nin rüzgar enerjisi potansiyeli İspanya'dan daha fazla. 

Kim konuşuyor, kim çalışıyor siz karar verin.

26 Eylül 2015

Volkswagen skandalının Türkiye ayağı daha karışık

Türkiye’deki Volkswagen’lerden kaç tanesi emisyon ölçümlerini yanıltan yazılıma sahip belli değil. İthalatçı Doğuş Grubu hâlâ bir açıklama yapmadı. Egzoz emisyonlarının ölçümünde de aynı grubun adı geçiyor.

Özgür Gürbüz-BirGün/26 Eylül 2015

Yalana son! Foto: Greenpeace
Volkswagen’in dünya çapında 11 milyon araca özel bir yazılım yükleyerek emisyon ölçümlerini olduğundan düşük göstermesinin yankıları sürüyor. Tüm dünyada tüketiciler, sadece Volkswagen değil diğer otomobil üreticilerine de şüpheyle bakmaya başladı. Spot ışıklarının tutulduğu bir başka alan da egzoz emisyonlarını ölçen kuruluşlar. İngiltere Hükümeti emisyon ölçümleri için kendi testlerini yapmaya ve bunları yoldaki araçlarla karşılaştırmaya hazırlanıyor. Türkiye’de ise sorun daha karışık çünkü yılda 2 milyon 700 bin aracın egzoz emisyonunu ölçen TüvTürk’ün ortakları arasında Volkswagen’in Türkiye temsilcisi Doğuş Otomotiv de yer alıyor. Doğuş Otomotiv, Volkswagen dışında Audi, Porsche, Bentley, Lamborghini, SEAT, Skoda, Scania, Krone ve Meiller gibi markaların satış ve bakımını da yapıyor.

Volkswagen skandalı iki bağımsız araştırmacının (Peter Mock ve John German) ABD Çevre Koruma Müdürlüğü’ne (EPA) yaptıkları araştırma sonuçlarını iletmeleriyle ortaya çıktı. Aslında dizel motorların da çevreci olabileceğini göstermek isteyen bu iki kişi, Volkswagen’in verdiği rakamlarla emisyon testlerinde elde ettikleri sonuçların örtüşmediğini gördü. EPA, Volkswagen’in üzerine gidince dünyanın en büyük otomobil üreticisi suçunu itiraf etti. Bu da tüm dünyada egzoz emisyon ölçümlerinin ne kadar güvenli olduğuna dair yeni soruları gündeme getirdi. Türkiye’deki durum daha da karışık. Türkiye’de egzoz ölçümü konusunda tek yetkili yok ama otomobil muayenesinde tek yetkili kuruluş TüvTürk. TüvTürk, aynı zamanda egzoz emisyonlarını da ölçüyor.

TüvTürk’ün üç ortağı var. Doğuş Otomotiv, Almanya menşeli Tüv Süd ve Londra merkezli özel bir sermaye fonu Bridgepoint. Doğuş Otomotiv, TüvTürk’teki hisselerin yüzde 33’üne sahip. Firma, 2008 yılında kazandıkları ihaleyle Türkiye’deki araç muayene istasyonlarının yapım, bakım ve işletme hakkını 20 yıllığına almıştı. Türkiye İstatistik Kurumu’na göre ülkedeki motorlu araç sayısı 19 milyon civarında. TüvTürk verilerine göre egzoz emisyonu ölçümü yaptıkları araç sayısı 2 milyon 700 bin. Bu da onları egzoz ölçümü konusunda en büyük oyunculardan biri yapıyor. TüvTürk ve Doğuş Otomotiv’e de konuyla ilgili sorularımız yönelttik ama henüz yanıt alamadık.

Yanıtlanması gereken 5 soru

1.     Türkiye’deki egzoz emisyonu denetimleri yeterli mi? Volkswagen skandalına yol açan yazılımları tespit etmek için gerekli teknolojik altyapıya sahip miyiz?
2.     ABD’de emisyon hilesinin bağımsız araştırmacılar tarafından ortaya çıkarıldığı düşünülürse, egzoz emisyonlarının Türkiye’de de bağımsız kuruluşlar tarafından yapılması veya denetlenmesi gerekmez mi?
3.     Ulaştırma ve Çevre Bakanlığı yetkilileri neden hiçbir açıklama yapmıyor? Türkiye’de İngiltere benzeri bir araştırma başlatılacak mı?
4.     Doğuş Holding Türkiye’de kaç Volkswagen’in emisyon rakamlarını değiştiren yazılıma sahip olduğunu biliyor mu? Bu rakamı açıklayacak mı? Türkiye’de söz konusu araçlardan varsa bu araçlar geri çağrılacak mı?
5.     Egzoz emisyonlarını ölçen şirketin ortakları arasında bir otomobil ithalatçısının bulunması ne kadar doğru?

25 Eylül 2015

10 maddede Volkswagen’in çevre skandalı

Özgür Gürbüz-BirGün/25 Eylül 2015

1.     Dünya Volkswagen (VW) skandalını konuşuyor. Skandal, ABD Çevre Koruma Müdürlüğü’nün (EPA) VW’nin ürettiği dizel araçlarının emisyon testlerinin yanlış olduğunu açıklamasıyla başladı. Yaklaşık yarım milyon aracın piyasadan çekilmesi istendi. Teknik hata olsa durum farklı olurdu ama EPA, Volkswagen’in egzoz emisyon ölçümlerinde bilerek gerçek rakamları gizlediğini iddia ediyor.

2.     Firmanın hisseleri yaklaşık 25 milyar avroluk kayba uğradı. EPA’nın ise VW’ye 18 milyar doları bulabilecek bir ceza kesebileceğinden bahsediliyor. İtibar ve olası pazar kaybı da cabası. Herkes bu rakamları konuşuyor ama cezanın nedeni rakamlardan önemli. Volkswagen bu cezayı çevreyi hiçe saydığı için yedi.

3.     Sorun ABD’deki 482 bin dizel araçla sınırlı değil. Nitrojen oksit emisyonlarını olduğundan 40 kat daha düşük gösteren bir aleti ve yazılımı araçlara yerleştiren Volkswagen’in itirafına göre, tüm dünyada 11 milyon araçta bu düzenekten var. Tüm dünyada aynı yöntemle egzoz emisyon ölçümleri hiçe sayılmış olabilir.

4.     Türkiye’de Volkswagen araçların dağıtımını yapan Doğuş Grubu’ndan henüz bir açıklama gelmedi. Ana akımdaki gazeteler de bu büyük reklam verenin üzerine gidemiyor gibi. Halbuki, Türkiye’deki araçların durumunu biran önce öğrenmeli ve gerçek egzoz ölçüm sonuçlarını bilmeliyiz. Skandal BirGün gibi bağımsız gazetelerin değerini okuyucuya bir kez daha hatırlattı.  

5.     Dizel araçları son yıllarda popüler yapan faktörlerden biri iklim değişikliğine benzinli araçlar kadar katkıları olmamasıydı. Dizel motorların eksiği ise hava kirliliği. Dizel araçlar İngiltere’de hava kirliliği sonucu meydana gelen ölümlerin dörtte birinden sorumlu tutuluyor. VW’nin düşük gösterdiği nitrojen oksit (NOx) emisyonları da hava kirliliğine, beyin ve akciğerlerde ciddi sorunlara yol açıyor.

6.     Emisyon ölçümü önemli çünkü petrolle çalışan tüm taşıtların iklim değişikliği ve hava kirliliğine yol açan emisyonları azaltması isteniyor. İklim değişikliği sorunu son yıllarda daha öne çıktığı için benzinden dizele geçiş başlamıştı ancak bu defa da hava kirliliği sorun oldu. Dizel motorlar benzinlilere göre yüzde 15 daha az karbondioksit (CO2) çıkarıyor ancak 4 kat fazla Azot Oksit ile 22 kat daha fazla partikül üretiyor. Skandal, ikisinin de çözüm olmadığını gösterdi. Kısa vadede çözüm, toplu taşıma, bisiklet ve yenilenebilir enerjiyle şarj edilecek elektrik motorlu araçlar gibi gözüküyor.

7.     Avrupa Birliği otomobil emisyonları için sınır değerleri belirliyor. Mevcut sınır değerlere göre yeni benzinli otomobillerin yakıt tüketimi 100 kilometrede 5,6 litreyi geçemiyor. Dizel motorlarda bu rakam 4,9 litre. 2021’de ise yakıt tüketimi sınır değerleri benzinli motorlar için 4,1; dizeller içinse 3,6 litreye düşürülecek.

8.     Türkiye’deki mevcut otomobil filosunun yakıt ortalaması AB’den yüksek. Benzinli otomobillerin yakıt tüketimi ortalaması 100 kilometre için 6,2; dizel araçlar içinse 4,98 litre. AB hedefi sadece yeni araçlar için geçerli olsa da bu kıyaslama Türkiye’nin neler yapması gerektiği hakkında ipuçları veriyor.

9.     Volkswagen’in başına gelenler ve gelecekler kapitalizmin çevre sorunlarını önlemek adına bulduğu “kirleten öder” ilkesinin bir sonucu. Aynı ilke 2010’da BP’nin Meksika Körfezi’nde yol açtığı petrol sızıntısında da uygulanmış ve dev petrol şirketi 18,7 milyar dolarlık bir ceza ödemişti. Bu ilkenin caydırıcı olabilmesi cezaların şirketlerin bu bedeli ödemekten çekinmesine neden olacak derecede yüksek olmasına ve denetimin bağımsız kuruluşlar tarafından yapılmasına bağlı.

10.  Bütün bunlara rağmen “kirleten öder” ilkesinin çevreye verilen hasarı önlemedeki etkisi tartışılıyor. VW’nin aldığı ceza söz konusu araçların hava kirliliğine yaptığı katkıyı azaltmayacak; bundan sonrası için bir iyileştirmeye neden olacak. Kirleten öder ilkesi yüksek cezalarla desteklenirse belki caydırıcı olabilir. Bu ilkenin Türkiye’deki kullanımı çevreye bedel biçme esasına dayanıyor. Yani, cezayı öder, günahımı kapatırım deniyor. Yırca’yı hatırlayın. Yırca’da kesilen 6 bin zeytin ağacı nedeniyle firmaya 511 bin TL ceza kesildi. Zeytin ağacı başına sadece 85 TL! Hatırlarsanız firma ilk başta 1300 civarı ağaç kesmiş, ceza yemesine rağmen kalan ağaçları kesmeye de devam etmişti. Cezanız ödül gibi olursa caydırıcı değil, teşvik edici olabilir. “Kirleten öder” ilkesinin diğer sakıncası da, ödenen cezaların nerede kullanıldığını (hükümetin kasasına giren para çevreye zarar veren başka bir projede kullanılabilir) bilmemek. Henüz o ilkeyi tartışma aşamasına bile gelemedik; o başka!

22 Eylül 2015

Türkiye’de nüfusun yüzde 63’ü aşırı kilolu ya da obez

Özgür Gürbüz-BirGün/22 Eylül 2015

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) son raporuna göre Türkiye’de yaşayan nüfusun yüzde 63,8’i aşırı kilolu ya da obez. Macaristan’ın Budapeşte kentinde 22-23 Eylül’de düzenlenecek Avrupa Komisyonu’nun tarımla ilgili 39. oturumundan önce yayınlanan FAO raporu, Avrupa ve Orta Asya’daki nüfusun beslenme seviyesine dikkat çekiyor.

Rapora göre Avrupa ve Orta Asya’da yetişkin nüfusun yüzde 55’ten fazlası aşırı kilolu ya da obez. Milyonlarca kişi anemik ya da iyot, demir ve A vitamini yetersizliğine sahip. Çocuklarda dengesiz beslenme, büyüme durmasıyla birlikte daha birçok soruna yol açarak pek çok ülkede endişe verici boyutlara ulaşmış durumda. Türkiye’de bu sorunlardan nasibini alıyor.

Yetişkin erkeklerin %43’ü aşırı kilolu
Türkiye nüfusunun yüzde 63,8’i aşırı kilolu ya da obez. Bu istatistik Türkiye’yi Avrupa ve Orta Asya ülkeleri arasında en kötü durumdaki beşinci ülke yapıyor. 20 yaş üstü yetişkinlerde aşırı kilo ve obezite yaygınlığı sırasıyla Malta, İzlanda, Yunanistan, Litvanya, Türkiye, Birleşik Krallık (İngiltere), Macaristan, Portekiz, Slovenya, Hırvatistan, Çek Cumhuriyeti, Letonya, Almanya ve Gürcistan’da görülüyor. Türkiye’de yetişkin erkeklerin yüzde 43’ü, kadınlarınsa yüzde 31’i aşırı kilolu. Obezite verilerinde ise kadınların oranı erkeklerden fazla. Türkiye’deki yetişkin kadınların yüzde 33’ü, erkeklerin ise yüzde 20’ye yakını obez.

Kansızlık da sorun
Türkiye’nin bir başka sorunu da kansızlık. Beş yaşın altındaki çocuklarda anemi görülme oranında (prevalans) Türkiye 53 ülke arasında dokuzuncu sırada yer alıyor. Özbekistan, Kırgızistan ve Azerbeycan’ın ilk üç sırada yer aldığı bu sorunun beş yaş altı çocuklarda görülme oranı ise yüzde 30. Hamile kadınlarda bu oran yüzde 28,1’e gerilese de Türkiye’yi 53 Avrupa ve Orta Asya ülkesi arasında en kötü sekizinci ülke yapıyor.

Türkiye’de hem çocuklarda hem de yetişkinlerde iyot eksikliği sorunu görülürken, yetişkinlerde A vitamini eksikliği görülme oranı da yüzde 15’leri buluyor. İyot eksikliği görülme oranı yetişkinlerde yüzde 75’lere kadar çıkıyor ve Türkiye’yi en yüksek orana sahip ilk beş ülkeden biri yapıyor. Çinko yetersizliğinde de Türkiye 53 ülke arasında 11. sırada yer alıyor.

FAO Avrupa ve Orta Asya Bölgesel Ofisi gıda güvenilirliği uzmanı Eleonora Dupouy, raporun sonuçlarını, “Tarımsal üretimin birkaç temel gıda ürününde odaklanması tek çeşit beslenme düzenlerinin oluşmasına ve yaygın mikrobesin yetersizliklerine yol açıyor” sözleriyle yorumluyor.

***
Türkiye’de obezite ve aşırı kilo sorunu


Türkiye
Aşırı kilo + obezite (%)
Aşırı kilo (%)
Obezite (%)
Erkek
Kadın
Erkek
Kadın
Erkek
Kadın
62,7
64,9
43,3
31,7
19,4
33,2
Kaynak: FAO

***
Rapordan bazı başlıklar
  • Tüm yaş gruplarında A vitamini, D vitamini, folik asit, iyot ve kalsiyum yetersizlikleri bulunuyor.
  • 5 yaş altındaki çocuklarda aşırı kilo ve obezite yaygınlığı en çok Arnavutluk, Gürcistan, Bosna Hersek, Slovenya, Ermenistan, Malta, Azerbaycan, Portekiz, Bulgaristan, İsrail, İtalya, Rusya Federasyonu ve Karadağ’da görülüyor.
  • Çocuklarda iyot yetersizliği Orta Asya’da yüzde 39’dan Kuzey Avrupa’da yaklaşık yüzde 60’a çıkıyor.Kansızlık, hem çocuklarda hem de yetişkinlerde görülen bir sağlık problemi.
  • Kansızlığın en yüksek düzeyde görüldüğü yer ise Orta Asya ülkeleri.
  • Orta Asya’da yüzde 38’den fazla insan şiddetli A vitamini eksikliğinden etkileniyor. Aynı sorun Batı Balkanlar’da ve Doğu Avrupa’da da görülüyor.
  • Sağlıksız beslenme düzenleri, bölgede yüzde 30’un üzerinde hastalığa ve sakatlığa neden olarak bulaşıcı olmayan hastalıkların başlıca tetikleyicisi oluyor.

20 Eylül 2015

Almanya'da nükleer santralleri kapatmanın bedeli 65 milyar avro

Kaynak: http://bit.ly/1Ftb0bF
Almanya bildiğiniz gibi tüm nükleer santrallerini kapatıyor. Nükleer santralleri kapatmakla iş bitmiyor. Hepsi radyoaktif atık haline gelen reaktörlerin sökülmesi ve diğer radyoaktif atıklarla birlikte doğadan yalıtılarak depolanması gerekiyor. Bu işin yapılabileceği bile şüpheli. Yapılan hesaplar bu işin Almanya'ya maliyetinin 65 milyar avroyu (€) bulacağını gösteriyor.

Almanya'da nükleer santrallerin sökümü ve atıkların depolanması için gereken 65 milyar avronun 34 milyarı özel şirketlere ait. Türkiye'de ise yapılan anlaşmalara göre şirketler elektrik üretimi üzerinden belirli bir miktarı Türkiye'ye ödemekle yükümlü ancak söküm ve depolama işlerinin sorumlusu yok. Yani, Türkiye nükleerde ısrar ederse, santrallerin sökümü ve atıkların depolanması işleri devlete yüklenecek. Hem zor hem de çok pahalı. Çocuklarımız mevcut hükümetin yanlış kararı yüzünden bu borcu ödemek ve binlerce yıl radyoaktif kalan atıklarla uğraşmak zorunda kalacak. Nükleer santral planlarını durdurursak onlara bambaşka bir Türkiye bırakacağız. Her şey bizim elimizde.

18 Eylül 2015

Baz istasyonları hem tehlikeli hem de yasadışı

Özgür Gürbüz-BirGün/18 Eylül 2015

Baz istasyonları tehlikeli mi? Bu soruyu sadece biz değil dünyada herkes soruyor. Sorunun iki yanıtı var: Bilimsel ve ticari. Ticari yanıt size, “hayır” diyecek. Elimizde cep telefonları ve baz istasyonlarının zararlı olduğunu söyleyen rapor olmadığından bahsedecek.

Bilimsel yanıt ise size baz istasyonlarının tehlikeli olduğunu söyleyecek çünkü bilim insanlarının uymak zorunda olduğu bir ihtiyatlılık ilkesi var. Ne yapar ihtiyatlılık ilkesi? Araştırılan konuda bir bilimsel belirsizlik varsa, araştırmaların sonucu kesin sonuçlara varamıyorsa bilim insanına ihtiyatlı olmasını söyler. Araştırdığın ilaç, teknoloji kesin zararsızdır diyemiyorsan zararlı kabul et ve önerme der. Örneğin, genetiği değiştirilmiş organizmaların (GDO) insanlar üzerindeki zararlı etkisi kesin bir biçimde ispatlanamasa bile, yüzde 100 zararsız olduğunu ispatlayana kadar GDO’ya karşı çık der. Baz istasyonu ve cep telefonlarından yayılan elektromanyetik radyasyon için de ihtiyatlılık ilkesi gereği bilim, “tehlikeli” der, demek zorundadır. Çünkü uzun dönemde insan sağlığına etkilerinin ne olacağı henüz kesin olarak bilinmemektedir. Şirketler ise ihtiyatlı değil kârlı olmak zorundadır. Onlar size her şeyin yolunda olduğunu söyler. Bu durumda kördüğümü çözmek politikacılara, hukukçulara ve halka kalır.

Herkesin elinde bir cep telefonu olduğunu varsayarsak halkın ihtiyatlı davranmadığını söyleyebiliriz. Bu yüzden de toplu ölümler veya hastalıklar ortaya çıkana kadar topyekün bir itiraz görmek biraz hayal. Yine de ihtiyatlı davranıp, baz istasyonlarının sayısının, yaydıkları elektromanyetik radyasyonun sınırlandırılmasını isteyebiliriz. Eliniz de hiç olmadığı kadar güçlü çünkü Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO) ve Tüketici Hakları Derneği’nin bu yönde yaptığı başvuru Danıştayca haklı bulundu. Danıştay 13. Daire Başkanlığı’nın kararına göre, insanların ikamet ettiği yaşam alanlarına, eğitim kurumları ve çocuk parklarının çevresine baz istasyonları ile televizyon ve radyo vericilerinin montajı yapılamayacak. Eğer okul, çocuk parkı gibi yerlerde baz istasyonu varsa hemen kaldırılması gerekiyor. Baz istasyonlarının tartışmalı limit değerleri de Danıştay kararıyla iptal edildi. ÇMO, baz istasyonlarının yeri kadar yaydıkları alan şiddetine de dikkat çekiyor. Türkiye’nin uyguladığı limit değerin 41 volt/metre olduğunu belirten ÇMO Avusturya-Salzburg‘da limit değerin 0,6 volt/metreye kadar indirildiğini söylüyor.

Avrupalılar cep telefonu kullanmıyor mu? Oralarda baz istasyonları yok mu? Kent içinde baz istasyonları var mı? Üç sorunun yanıtı da evet. Peki, neden orada daha az gürültü kopuyor? Birkaç nedeni var. Bizim yer seçimiyle ilgili bir sorunumuz var. Cep telefonu ve baz istasyonlarının özellikle hamile kadın ve çocuklardan uzak tutulması gerekiyor. Çocukların beyin dokularının daha emici, kafataslarının daha ince olduğu unutulmamalı. Bizde ise tersi oluyor, parklar, okul bahçeleri hatta hastane yakınlarında baz istasyonları var.

İkincisi çarpık kentleşmeyle ilgili. Baz istasyonları uzakta olamıyor çünkü radyo vericileri gibi sadece sinyal göndermiyor, alıyor da. Her baz istasyonunun yaklaşık 100 abone konuşturma kapasitesi olduğu düşünülürse, nüfus yoğunluğunun çok olduğu yerlerde daha çok baz istasyonu gerekiyor. Kent nüfusu dağılmış olsaydı, sokaklar düzgün planlansaydı baz tehlikesi azalacaktı. Kalabalık yerlerde baz baskısına bir de kablosuz internet ağları eklendi. Risk arttı. 4,5’tan 4 alan yeni şebeke(4,5G) için 30 bin yeni baz istasyonu da yolda. Yakında kentlerde ağaçtan çok baz istasyonu göreceğiz.

Üçüncü sorunumuz ise bağımsız bilimsel kuruluşların ve denetimlerin olmaması. Almanya’da 2010 yılında yayımlanan bir çalışma[1], düşük cep telefonu sinyallerinin bile farelerde tümöre neden olduğunu ortaya koydu. Bizde böyle araştırma yapan hocayı üniversiteden atar, fareyi de vatana millete ihanetten içeri tıkarlar.   

[1] Indication of cocarcinogenic potential of chronic UMTS-modulated radiofrequency exposure in an ethylnitrosourea mouse model

13 Eylül 2015

#pazarbilgeligi

Çanakkale'deki bir terzinin vitrininden:
"Dünya kirletilmeyecek kadar küçük, temizlenemeyecek kadar büyüktür."

11 Eylül 2015

Çivisi çakılmamış nükleer santrale %100 zam geldi!

11 Eylül 2015

Kimse farkında değil ama ‘ucuz’ olacağı iddia edilen Akkuyu’daki nükleer santralin üreteceği
elektriğin fiyatı şimdiden iki kat arttı.

Türkiye, Mersin’de nükleer santral yapılması için 12 Mayıs 2010 tarihinde Rusya Federasyonu ile bir anlaşma imzaladı. Türkiye, bu anlaşmayla Rus devlet şirketi Rosatom’un Türkiye’deki uzantısı Akkuyu Nükleer A.Ş.’ye üretilen elektriğin büyük bir bölümünü 15 yıl boyunca satın alacağını garanti etti. Böylece nükleer enerjiye devlet teşviği verilmiş oldu. 

İş bu kadarla kalsa iyi. Alım garantisi dolar üzerinden verildi; kilovatsaat başına 12,35 $ sent. Anlaşma imzalandığında Merkez Bankası dolar kuru 1,52 TL’yi gösteriyordu. Bugün itibariyle 1 doların karşılığı 3,05 TL’yi buldu. Yani alım garantisi için cebimizden çıkacak para iki katına çıktı. Çivisi çakılmadan, ucuz denen nükleere %100 zam geldi. O da, dolar bu fiyatta kalırsa. Dolar arttıkça zararımız daha da büyüyecek.

Merak edenler için son bir not daha. Bugün spot piyasada elektrik fiyatı 6 $ sent civarında. Rüzgar santrallerinden üretilen elektriğe ödenen para 7,5 $ sent. Ucuz nükleer mi? Güldürmeyin adamı...

Müdürüne bak nükleer santrali yaptırma

Özgür Gürbüz-BirGün/11 Eylül 2015

Akkuyu’da kurulmak istenen nükleer santralin Mersin Bölge Kamu Diplomasisi ve Devlet İlişkileri Bölge Müdürü Faruk Uzel bir hafta önce görevinden istifa etti. İstifa ederken yaptığı açıklamalarla da hükümetin ve Rus devlet şirketinin nükleer santrali cici gösterme konusunda yaratmak istediği algıyı yerle bir etti. İşte eski müdür Uzel’in basın açıklamasında sorduğu sorular ve Türkçe meali.

“Rus şirketinin faaliyetlerini ve zihniyetinin inşa edeceği bir nükleer santrali ülkem ve milletim için çok ciddi bir risk unsuru olarak görüyorum” diyerek, reklam kampanyalarıyla yerli imajı verilmeye çalışan santralin ithal olduğunu üstüne basa basa söyledi. Nükleer enerjiye karşı olmadığını söyleyen Uzel, Mersin’deki projeyi deyim yerindeyse, ‘vatan haini’ ilan etti. Halbuki, seçimler öncesi tüm televizyon ve sokakları esir alan reklamlarla, nükleer santrali yerliymiş gibi gösterme çabalarına sahne olmuştuk. Takke düştü Ruslar göründü.

“Bu güne kadar taşeronunuz olan firmalardan mahkemelik olmadığınız şirket var mıdır? Sizin kiralama taahhüdü üzerinden inşa edilen otelle nasıl bir ilişkiye girdiniz ki mahkemelik oldunuz? Bu sorundan dolayı Atom Stroy Export’un müdürünü neden apar topar kovdunuz?” diye sorarak Rus şirketin yerli yatırımcıları işin içine çekme çağrılarına da taş koydu. Ruslar ilk günden beri yerli firmaları nükleer santral ihalesine girmeye çağırıyor, ticaret ve sanayi odalarında toplantılar düzenliyordu. Şimdi, aklı başında işadamları, Rus şirketiyle ticari ilişkiye girenlerin başlarına gelenleri merak ediyordur. Rusların yerli ortak bulmaları, yerli yatırımcıyı üretime teşvik etmeleri artık daha zor.

Bölge Müdürü’nün, “Projeyi maddi sıkıntılardan dolayı yürütemediğiniz doğru mudur? Dünya üzerinde size güvenip yatırıma katılacak ya da kredi sağlayacak bir tek finans kuruluşu var mıdır?” sorusu da projenin sürekli gecikmesinin ardındaki nedenlere ışık tutuyor. Rusya ekonomisinin darboğazda olduğu, 25 milyar dolarlık projeyi finanse etmekte zorlanacağını çok önce yazmıştık. Şimdi içeriden bir ses, bu söylediklerimizi doğruluyor.

Uzel, “Asıl maksadınız Türk hukukuna gol atıp, çevresinden dolaşıp nükleer santralin zemin tesviyesini yapmak mıdır?” diye sorarak, ‘milliyetçi nükleerciler’e bir gol daha attığı gibi, hukuk konusundaki sorunlara da işaret etti. Halkın katılımının önemsenmediğini biliyorduk. Böylece yasaların da firma lehine “es” geçilebileceği şüphesiyle karşı karşıya kaldık. Bu şüphe sürecin en başından beri vardı zaten. Avukat Arif Ali Cangı, kısa bir süre önce mevcut ÇED davaların Danıştay 14. Dairesinde birleştirilerek dava konusu yerden uzaklaştırıldığını, doğal yargıçlık ilkesine aykırı davranıldığını söylemişti.

Nükleer santralin eski Devlet İlişkileri Müdürü’nün bir başka sorusu da şuydu: “Kıyı kenar çizgisine dikkat etmeyi akıl edemeyip, 1 nolu reaktörü kıyı kenar çizgisi altına yerleştiren mühendislik rezaleti yüzünden projeyi uygulamadığınız, bunun için kanun değişikliği beklediğiniz doğru mu?” Bu da ister istemez akla, dünyanın en güvenilir nükleer santralini yapıyoruz diyen yetkilileri getiriyor. En ufak bir hataya tahammülü olmayan nükleer santral projesi, hatasını telafi etmek yerine kanun değişikliği bekliyorsa vay halimize.

Teknik ve hukuki hatalar bir yana, eski müdürün istifasını açıklamasının hemen ardından, ozelhaberturkiye@gmail.com adresinden Uzel’in cinsel tacizle suçlandığı ve yolsuzluğa bulaştığı iddialarının basına gönderilmesi ayrı bir uyarıydı. Uzel suçlu ya da değil, birileri onu tehditle susturmaya çalışıyor, istifa edene kadar yolsuzlukları ve taciz iddialarını gündeme getirmeyip, kendisi nükleer santralle ilgili bildiklerini açıkladığında şantaj yapar gibi bu iddiaları basına sızdırıyorsa o iş çoktan pisliğe bulaşmış demektir. Dünyanın en şeffaf olması gereken süreci pis kokular, yolsuzluk, hukuksuzluk ve şantaj iddialarıyla dolu.

Aklı başında kaç kişi kaldı bu ülkede bilmiyorum ama onlara sesleniyorum. Nükleer saatli bomba Akkuyu’da kuruluyor ve AKP hükümetinden, onun kontrolündeki idarecilerden, savcılardan bir kişi bile çıkıp iddiaları araştırmak dahi istemiyor. Türkiye’nin canına okumadan bu nükleer santral projesi durdurulmalı. Yoksa eski Enerji Bakanı Taner Yıldız muradına erecek. Şehitliği bilmem ama nükleerdeki bu ısrar hepimizi mezara götürecek.

04 Eylül 2015

Çevre sorunlarını nasıl çözeceğiz

Özgür Gürbüz-BirGün/4 Eylül 2015

Adana-Akyatan-Foto: O. Gurbuz
Çevre-ekoloji konularının, fidan dikmek ve dikilen fidanları korumanın ötesinde bir politik duruş, sistem talebi olduğunu kabul edenler şunu çok iyi bilir. Diktatörlükten ve savaşlardan doğa da nasibini alır. Afrika’daki diktatörlerin ve dostlarının, kıtanın tüm doğal varlıklarını yabancı şirketlere satarak servetlerine servet katması bunun en güzel örneklerinden biridir. Bugün Afrika’da 160 binden fazla dolar milyoneri var. Günde 1,25 dolardan daha az gelire sahip Afrikalıların sayısıysa 415 milyon.

Doğa paylaşımcıdır, kimi zaman zalim görünse de her türe yaşama şansı tanır. Ormanlar kralı aslanın biraz ilerisinde zıplayan antiloba baktığı, saldırmadığı zamanlar vardır. Aslan karnı toksa zevk için avlanmaz. Krallığını ormana ilan etmek için başka bir türün tümden yok olmasını istemez. Çevre sorunlarını çözmenin esası da doğanın bu bilgeliğinde yatar. Kendine yetme ve fazlasını istememe. Sorunları çözümde kullanacağımız ilk kural bu.

Türkiye’deki elektrik sorununu ele alalım. Birçoğumuz bugün HES’lerden nükleerden, termikten ve hatta rüzgar enerjisinden şikayetçi. Bu şikayetlerin çoğu haklı nedenlere dayanıyor ancak çözümü nasıl bulacağımız konusunda fazla kelam eden yok. Halbuki basit bir prensiple çözüme ulaşabiliriz. Önce gerçek talebimizi bulalım daha sonra bu talebi hangi kaynaklardan ve hangi koşullarda üretime izin vererek yapacağımızı belirleyelim. Petrolü bir treni yürütmek için mi üretiyoruz yoksa bir tank için mi? HES’ler bir okulun ışıklandırılması için mi çalışıyor yoksa bir alışveriş merkezi için mi? Uçağa bir hastanızı görmek için mi biniyorsunuz yoksa hafta sonu 1,5 günlük tatil yapıp gelmek için mi? Üç örnekte de gerçek talep cümlelerin ilk bölümünde yazılı.

Gerçek talebi belirledikten sonra ne yapacağız? Ufak bir zihin jimnastiği yapalım. Varsayalım ki bu dünyadaki tek kişi sizsiniz ve kendinize bir ev inşa ederek işe başlayacaksınız. Evinizi hangi malzemeyle yapacaksınız onu düşünün. Kerpiçten mi, taştan mı, ahşaptan mı yoksa betondan mı? Beton derseniz size çimento fabrikası lazım. Çimento fabrikası için de enerji. Gerekli enerjiyi hangi kaynaktan sağlayacaksınız? Kömürden mi, sudan mı yoksa rüzgar veya güneşten mi? Daha sonra ikinci soruyu sorabilirsiniz. Evinizde elektrik olacak mı? Bulaşık makinası istiyor musunuz ya da televizyon? Her birinin tükettiği elektrik belli. İstekleriniz sonucu oluşan toplam elektrik talebini hesaplayınca bir önceki soruyu tekrar sorabilirsiniz; gerekli enerjiyi hangi kaynaktan sağlayacaksınız?

Doğada elektriksiz, enerjisiz ya da fabrikadan çıkmış ürünler olmadan yaşamak da mümkün. Bu da bir seçenek ama unutmayın dünyada yalnız değiliz. 7 milyar insanı da sizin gibi yaşamaya ikna etmeniz gerekiyor. İmkansız olduğunu düşünmüyorum ama zor. İlk adımda çalışma saatlerinin düşürülmesini istemek mantıklı olabilir. İnsanı daha az çalıştırmak adına üretilen tüm makineler bugün insanı daha çok çalıştırıyor ve kar maksimizasyonunu öne çıkarıyor. Elinizdeki cep telefonunuzla plajda bile iş epostalarına bakıyor, telefonlara yanıt veriyorsunuz. Yeme, içme ve barınma gibi temel ihtiyaçlarımızı karşılamak için haftada 5 gün çalışmamıza gerek yok. Ne kadar az çalışırsak o kadar az tüketiriz. Ne kadar az tüketirsek de o kadar az çevre sorununa neden oluruz.

Televizyon ve ütüyü hemen bırakırım ama bulaşık ve çamaşır makinama dokunmayın diyenlerdenseniz, muhtemelen eldeki en temiz elektrik üretim kaynaklarından bir ya da ikisine evet demek zorundasınız; her şeye karşı çıkamazsınız. O zaman da rüzgarın, güneşin nerelerde kurulacağını, nasıl denetleneceğini belirlemek için uğraşın. Kaynakları ve nasıl kullanılacağını belirlemek, çözümün ikinci kuralı da kabul edilebilir.

Üçüncü ve son kural mülkiyetin değişmesiyle ilgili. Dev şirketlerin, bireylerin doğal varlıklara tek başına sahip olmalarını önlersek, talep ve fiyat manipülasyonlarının da önüne geçeriz. Güneş santrallerinden, tarım üretim kooperatiflerine kadar her alanda üretimi sahiplenmeliyiz. Bu hem koyduğumuz çevreci kıstasları kontrol etmemizi sağlayacak hem de bizi kartellerden, devletlerden bağımsızlaştıracak, sermayenin tek elde toplanmasının da önüne geçecek. Üç kural işlerse bugün konuştuğumuz çevre sorunlarını ciddi ölçüde hafifletebiliriz.