29 Eylül 2013

İklim raporu ve Türkçe meali

Özgür Gürbüz-BirGün/29 Eylül 2013

Kaynak: Grida
Sıcak hava dalgalarının sayısı ve şiddeti artacak. Okyanuslar asitlenecek. Buzullar eriyecek, deniz seviyesi yükselecek. Bunların sonucunda binlerce canlı hayatını kaybedecek; belki sen, belki ben. Sokakta yemek verdiğimiz kedi, denizdeki balık, dağdaki ayı. Huzurevindeki akraban, her sabah selamlaştığın yaşlılar ve yoksullar önce vedalaşacak. Nasıl mı biliyorum? Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) son raporunu yazan, gözden geçiren 259 bilim insanı/uzman ve fikirlerine danışılan bir 600 kadarı daha öyle diyor. IPCC’nin yayınladığı son rapor açıkça ortaya koyuyor, insan etkisiyle şahlanan küresel iklim değişikliği (Rapor, yüzde 95-100 olasılıkla iklim değişikliğinin nedeni insanlar diyor) çok ciddi bir tehdit olarak önümüzde duruyor.

Bu uzmanlar, küresel iklim değişikliği konusunda yayımlanan 9 bin 200 raporu inceliyor. 39 ülke, bilim insanlarıyla sürece katılıyor. Kendilerine gönderilen 54 bin 667 yorum değerlendirmeye alınıyor. Bu iş, petrol, kömür lobilerinin desteklediği birkaç bilim insanının iddialarından ya da bilimsellikten uzak e-postalardan ibaret değil. Bu yüzden, IPCC’nin 5. Değerlendirme raporu, ‘küresel iklim değişikliği insan kaynaklı değil, bu bir doğal döngü’ masallarıyla kıyaslanamaz. İşte tehlike işaretleri ve Türkçe meali:

·         1983-2012 arasındaki 30 yıl, son 1400 yılın en sıcak 30 yılıydı. Dünyanın ortalama sıcaklığı 1901-2012 döneminde 0,9 derece arttı. Böyle giderse artış 21. yüzyılın sonuna kadar 1,5 hatta 2 dereceyi bulacak.
Anlamı: 1,5-2 derecelik sıcaklık artışı dünyadaki bitki ve canlı türlerinin yüzde 20 ila 30’unun soyunun yok olması. Tropikal ve subtropikal bölgeler başta olmak üzere tarımda üretim kaybı.  
·         Son 20 yılda Grönland ve Antartika buzulları büyük kütle kaybetti, tüm dünyadaki buzullar da küçülmeye devam ediyor. Kuzey Kutbu deniz buzulu ve Kuzey Yarımküre’deki kar tabakası ciddi oranda azalmaya devam ediyor. Deniz seviyesindeki yükselme 19. yüzyılın ortalarından bu yana önceki iki yüzyıldaki ortalamanın üzerine çıktı. 1901-2010 arasında deniz seviyesi 19 cm yükseldi.
Anlamı: Dağlardaki buzulların ve kar tabakalarının küçülmesi onların beslediği nehirlerin kurumasına ve susuzluğa yol açacak. Kutuplardaki buzulların erimesi ise deniz seviyesindeki yükselişi hızlandıracak. Ada devletleri sular altında kalacak, Bangladeş gibi birçok ülkede tarım arazilerini su basacak.
·         Karbondioksit, metan ve azot oksitlerin atmosferdeki yoğunluğu 800 bin yıldır görülmemiş bir düzeye geldi. En önemli seragazı karbondioksitin yoğunluğu endüstri devrimi öncesine göre yüzde 40 arttı. Nedeni fosil yakıt (petrol, kömür ve doğalgaz) kullanımı ve arazi kullanımının değişmesi.
Anlamı: Karbondiksit başta olmak üzere seragazlarının atmosferdeki birikiminin önüne geçilemezse küresel iklim değişikliğinin de önüne geçilemeyecek. Sellerin sayısı ve şiddeti artacak. Kasırga ve hortumlar, beklenmedik fırtınalar hayatı yaşanmaz hale getirecek. İkitelli’de, Samsun’da şahit olduğumuz sel felaketlerinin sayısı artacak.

Raporda anlatılanların rakamlarla süslenmiş tahminler olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bahsedilen aslında yaşadığınız hayatınız, geleceğiniz. Tek bir farkla, kaderinizi değiştirme şansınız hâlâ sizin elinizde. Kömür değil rüzgar, petrol değil güneş diyerek; sorgusuzca tüketmek yerine verimli üretip az tüketerek; daha çok para için değil, daha çok boş zaman için çalışarak bu makus kaderimizi değiştirebiliriz. İlk adım inanmak.

22 Eylül 2013

Baltalar elimizde

Özgür Gürbüz-BirGün/22 Eylül 2013

Baltalar elimizde / Uzun ip belimizde
Biz gideriz ormana hey ormana…

Bu şarkıyı okul yıllarında öğrenmiştim. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da biliyordur. Hâlâ bu şarkının etkisinden kurtulamadığını düşünüyorum. Halbuki biz, sonra bir başka şarkı daha öğrendik.

Kestane, gürgen, palamut / Altı yaprak, üstü bulut
Gel sen burada derdi unut / Orman ne güzel, ne güzel.

Okullarda çocukların kafasını karıştırdığımız ortada ama bir ülkenin başbakanının doğrular konusunda kafası karışmışsa ve o kendisini her kentin belediye başkanı zannediyorsa vay halimize. Erdoğan’ın ODTÜ’den yol geçmesine karşı çıkanlara, ağaçların kesilmesini istemeyenlere yaptığı çıkışı hatırlayın: “Gidin ormanda yaşayın”.

Başbakan “ormanda yaşayın” derken kentlerin ağaçsız, gri, AVM ve viyadüklerden oluşan beton yığınları olması gerektiğini düşünüyor olmalı. Yanılıyor. Sık sık ziyarete gittiği, dünyanın en büyük ekonomisi Amerika’da bile bu böyle değil. ABD’nin en eski doğa koruma örgütü ‘American Forests’, 5 Şubat’ta ülkenin en iyi kent ormanlarına sahip 10 şehrini açıkladı. Bu kentler arasında gökdelenleriyle ünlü New York, Denver ve Seattle gibi kentler de var. Kent ormanlarının insanlara sosyal, çevresel ve ekonomik yararlar sağladığını söyleyen örgüt, bu alanların vahşi hayat için de önemli olduğuna dikkat çekiyor. Stressiz, sağlıklı insanların yaşadığı kentler göze hoş geldiği kadar ekonomiye de katkı sağlıyor. Üstelik bu kentlerdeki yeşil alanların yaratılmasında aynı bizdeki gibi sivil toplum rol oynamış.

New York’ta sekiz milyondan fazla insan yaşıyor. Ağaç sayısı 5 milyon 200 bin. Ağaçların hava kirliliğini önleme, seragazı emisyonlarını yutma ve enerji giderlerini azaltmaları sayesinde New York her yıl 47 milyon dolar kâr ediyor. Sağlık harcamalarındaki azalma bu hesaba dahil değil.

Denver kenti yeşil alanları sayesinde turizm kaynaklı 18 milyon dolar gelir elde ettiğini, daha sağlıklı bir ortamda yaşayan vatandaşları sayesinde de sağlık harcamalarının 65 milyon dolar azaldığını belirtiyor. Kentin yüzde 20’si ağaç gölgesinde kalıyor. Ağaçlar sayesinde her yıl soğutma harcamalarında 56 bin megavatsaate varan enerji tasarrufu yapılıyor. Böylece 6,7 milyon dolar Denver halkının cebinde kalıyor. Denver’da evlerin değeri de parklar sayesinde toplamda 30 milyon dolar artmış.

Charlotte kenti de ağaçları sayesinde enerji tasarrufu yapıyor ve 900 milyon doları kumbaraya atıyor. Doğru ağacı doğru yere dikmek, gölge yaratmaktan rüzgarı kesmeye kadar çeşitli etkilerle daha az enerji harcamanıza fırsat sağlıyor.

Milwaukee 3,5 milyon ağacıyla her yıl havasını 496 ton kirleticiden temizliyor. Bu işlemin ekonomik değeri 2,6 milyon dolar. Ağaçlar aynı zamanda 434 bin ton karbon yutuyor, bunun ekonomik değeri de 9 milyon dolar.

Bilimsel çalışmalar ve ekonomik veriler kentlerdeki yeşil alanların önemini ortaya koyuyor. Ormana herkes gider ama orman gibi kentlerde herkes yaşayamaz. Türkiye’de bırakın ormanda yaşamayı, gecelemek bile zor. Orman alanlarında konaklayabildiğiniz A sınıfı mesire yerlerin sayısında da son yıllarda ciddi bir düşüş var. Orman Genel Müdürlüğü verilerine göre, 2007’de 108 adet A tipi mesire yeri vardı, 2011’de bu sayı 46’ya düştü. Nereden tutsak elimizde kalıyor şu ormana gitme meselesi…

“Ormanda yaşayın” göndermesi insanların ‘yeşil kent’ talebinin yanıtı değil. ODTÜ sorununun mimarı Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in ise bir yanıtı bile yok. Sadece ona buna iftira atıyor. Şimdi de ‘profesyonel eylemci’ diye bir şey uydurdu. Aynı isimlerin çevreyi korumak için oradan oraya koşturduğu doğrudur ama bunun tek sorumlusu siz ‘profesyonel yok ediciler’. Üstelik, siz bu yıkım işleri için tonla maaş alıyor, rant yaratıyorsunuz. Eylemcilerin ise hiçbir maddi çıkarı yok. Kim profesyonel, kim amatör acaba?

19 Eylül 2013

Kıbrıs'ta ekoloji forumu başlıyor

Yeni Kıbrıs Partisi’nin (YKP) katkılarıyla düzenlenen II. Ekoloji Forumu 20-22 Eylül tarihleri arasında Limnidi’de Vouni King Otel’de düzenlenecek. Kapitalizmin yarattığı doğa katliamlarının ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin giderilmesi için mücadeleyi güçlendirmeyi amaçlayan forum aynı zamanda yeni kampanya önerilerini de gündemine alacak.

PROGRAM
20 Eylül, Cuma
19:00 - Tanışma toplantısı
20:00 - Akşam yemeği
21:00 - Müzik dinletisi
 
21 Eylül, Cumartesi
ATÖLYE ÇALIŞMALARI
10:00 – 13.00 - Atölye çalışmaları
I. Tarımda alternatif üretim metodları
Moderatör: Yena Hacışevki ve Nükhet Irkad
II. Alternatif üretimde arıcılığın önemi
Moderatör: Hasan Çağda
II. Eko-feminizm çalıştayı
Moderatör: YKPfem aktivistleri
13:00 - Öğle yemeği
 
EKOLOJİK YIKIMA KARŞI TEORİK VE PRATİK MÜCADELE
15:00-18:00 – teorik ve pratik ekoloji mücadelelerin sunumları
15:00 - Ekososyalizm - Tasos Hovardas
Moderatör: Tegiye Birey
16:00 - Kent Hareketleri ve Ekoloji - Özlem Yeniay
Moderatör: Mehveş Beyidoğlu Önen

Ara (30 dakika)
17:30 – GDO’ların gıda, tarım ve ekoloji üzerindeki riskleri ve tehlikeleri - Arca Atay
Moderatör: Murat Kanatlı
18:30 - Katkı-soru-cevap
20:00 - Akşam yemeği
21:30 - Film gösterimi
 
22 Eylül, Pazar
9:30 – Doğa yürüyüşü
11:00 - Sivil toplum örgütü ve bağımsız aktivistlerin katılımına da açık olarak Kıbrıs’ta çevresinde ekoloji sorunları ve çözümleri için pratik mücadele şekilleri üzerine forum
13:00 - Öğle yemeği
 
II. Ekoloji Forumu'yla ilgili daha fazla bilgi almak ve kayıt olmak için ykp@ykp.org.cy adresine bir e-posta atabilirsiniz. 

18 Eylül 2013

Japonya güneşte 10 bin MW'ı geçti

Mini Yorum/18 Eylül 2013

Almanya, İtalya, Çin ve ABD'den sonra Japonya da güneş kurulu gücünde 10 bin MW'ı geçti. Fukuşima öncesi bu rakam 4 binin altındaydı. Japonya'daki güneş fotovoltaik gücün 4'te 3'ünün çatılarda kurulan ticari olmayan sistemler olması ise daha ilginç. Birçoğunun sahibi vatandaşlar, kendi elektriklerini üretiyorlar.

Nükleer enerji elektriği şirketlerin tekeline, güneş ise halka bırakıyor. Güneşin daha temiz ve güvenli olmasının yanısıra nükleere karşı en önemli üstünlüğü bu. Bizim hükümetimizin güneşin önüne engeller koyup, nükleere olmadık sübvansiyonları vermesinin asıl nedeninin de bu olduğunu düşünüyorum. Halkın değil, şirketlerin çıkarı için çalışmak. Daha uzun cümleler kurmaya gerek yok.

15 Eylül 2013

Başka bir dünya

Özgür Gürbüz-BirGün/15 Eylül 2013

Gezi direnişi ve dünyadaki benzer örnekler gösteriyor ki mevcut politik modeller işlemiyor. Ekonomik krizin atlatıldığını söylemek zor, ‘pansuman tedbirlerin’ bizi ne kadar uzağa götüreceğini hep birlikte göreceğiz. Krizin açtığı sosyal yaralar ise derinleşerek artıyor. Bu yüzden birçok ülkede insanlar sokakta. Kapitalizm piyasadaki sıcak para akışını düzenlemeyi, üretim ve tüketimi canlandırmayı başarsa da yine tökezleyecek. Çünkü önünde  bir de kaynak sorunu var. Dünyanın sınırlı kaynaklarıyla sınırsız tüketimi öngören bir modeli sürdürmek mümkün değil. Bu yüzden de yeni bir sisteme ihtiyacımız var.

Solun ‘yeni bir dünya’ söylemi çok yeni değil ama içeriği değişerek zenginleşiyor. Bunun en büyük nedenlerinden biri de ekolojinin eskisine oranla daha çok konuşulması. Önümüzde sadece bir paylaşım sorunu yok. Ne üreteceğimizi, ne kadar üreteceğimizi ve nasıl üreteceğimizi de sorgulayan bir paylaşım sorunu var. Herkesin otomobili olmayacak; bu kesin. Herkesin otomobilini üretecek hammaddeleri çıkarmak ve imal etmek için doğaya verilecek ekolojik zararı hayal etmek bile zor. Tüm bu otomobillere yetecek petrolü bulsanız da, küresel iklim değişikliğini geri dönülemeyecek noktaya getirmeyi göze almadıkça yakamazsınız. Elinizde yeterli kaynak olması sorunu çözmüyor. Devir ‘hesap devri’ anlayacağınız.

Yeni sistemin bütününü hayal etmek zor ama üretimde kararların daha kolektif bir biçimde alınacağını söylemek yanlış olmaz. Bir maden, bir fabrika için muhatabınızın hükümet olduğu günler geçti. Dört yılda bir seçilmiş olmak yeterli değil. Halka soracaksınız ve hatta bazı temel ihtiyaçların kullanımını, mülkiyetinin özelleştirilmesini olabildiğince sınırlayacaksınız. Müştereklerimizin dünyadaki insanlar tarafından adil bir şekilde kullanıldığından, paylaşıldığından emin olmak zorundayız. Nedir bu müşterekler? Yaşam kaynağımız su, temiz hava, temel gıda ürünleri, onların yetiştiği topraklar ve ortak kullandığımız alanlardan bahsediyoruz; Gezi Parkı gibi. Okulumu, hastanemi bana sormadan kapatamazsınız, parkıma AVM dikemezsiniz.

Üretim kararlarının adil bir süreçte alındığı, üretilen mal ve hizmetlerin eşitçe paylaşıldığı ve tüm süreç boyunca doğanın sınırlarının zorlanmadığı yeni bir anlayışı sistemin temeline yerleştirmeliyiz. Hayatımızı zenginleştiren pratik gelişmeler de olabilir. Çalışma saatleri azaltılabilir ve böylece üretim hızı yavaşlatılarak insanların kendilerine ve sevdiklerine daha fazla zaman ayırması sağlanabilir. “Hayattaki her şeyim” diye anlattıkları çocuklarını fazla çalışmaktan haftada sadece birkaç saat görebilen anne ve babalar, en büyük aşklarıyla parklarda dolaşmaya fırsat bulamayan sevgililer, büyükleriyle daha çok vakit geçirmek isteyen vefalı çocuklar sanırım bu fikre karşı çıkmaz. Haftada altı değil beş, beş değil dört gün çalışarak sınırlı kaynakların tükenişini yavaşlatabilir, doğanın kendini yenilemesine fırsat verebiliriz. Bu fikrin önünde şirketlerin kar hırsı dışında hiçbir şey durmuyor. Sahip olduğumuz teknolojik seviye ihtiyaçlarımızı karşılamak için beş gün çalışmamızı gerektirmiyor. Haftada 2-3 gün bile temel ihtiyaçlarımızı karşılamaya yeter. Fazla çalışıyorsak bilin ki, birilerinin evindeki ikinci televizyon, daha lüks bir otomobil, keyfi uçak seyahatleri, savaş makinaları için çalışıyoruz. Kısa ömrünüzü gerçekten de böyle geçirmek istiyor musunuz?

Başka bir dünya mümkün ve başarmanın anahtarı birlikte olmak. Unutmayın, doğanın en zayıf olduğu an, biyoçeşitliliğin azaldığı zamandır. Tarlada tek ürün varsa, hasat garanti değildir. O ürüne zarar veren bir hastalık sizi aç bırakabilir. Farklı ürünlerin olduğu tarlalar ise zor günlerde daha dayanıklıdır. Gezi direnişinin bugüne kadar sürmesi farklı grupların bir araya gelmesinden kaynaklanıyor. Dindarlar, ateistler, sosyalistler, çevreciler, eşcinseller, sosyal demokratlar… Bu çok renkli tarlalar çoğaldıkça hasat zamanı da yaklaşacak.

08 Eylül 2013

Olimpiyat ruhu bize uzak

Özgür Gürbüz-BirGün/8 Eyül 2013

Bu yazıyı yazarken 2020 Olimpiyatları’nın hangi kentte yapılacağı henüz açıklanmamıştı. İstanbul seçilsin ya da seçilmesin, ‘olimpiyat ruhu’nu hatırlamakta, Türkiye’nin mevcut haliyle olimpiyat ruhuna ne kadar uzak olduğunu görmekte fayda var. Dünyanın ve Türkiye’nin beş halkanın üstünde uçuşan barış güvercinlerini geri çağırmaya çok ihtiyacı var.

Barış ve Olimpiyat
Olimpiyatların doğduğu antik Yunan’da, oyunlardan bir ay önce kent devletleri arasında ateşkes ilan edilirdi. Böylece sporcu ve seyirciler Olimpiya’ya korkusuzca gidebilirdi. Hasım ülkeler güçlerini disk atarak, koşarak ve güreşerek gösterirlerdi. Olimpiyatların nasıl doğduğuna dair onlarca rivayet var ama bir tanesi bana daha inandırıcı gelir. Bu rivayete göre Elis Kralı İfitos savaştan bunalmış, düşmanlarından kurtulmaya çalışmaktadır. Bir kâhin ona tanrıların şerefine bu oyunları düzenlemesini tavsiye eder. İfitos kâhini dinler ve oyunlar başlar. Ateşkes çağrısıyla birlikte oyunların duyuruları yapılır. İşin içine tanrılara adanmış bir yarışma girince Spartalılar, Elis kentini oyunlar boyunca rahat bırakır.

Buradaysa ateşkes silahların ve sözlü tehditlerin gölgesinde geçiyor. Türkiye’nin barışla arası iyi değil. Barış güvercinleri dilimizden düşmüyor ama yüreğimize de hiç konmuyor. Üstünden 500 yıl geçen fetihleri kutluyoruz. Halbuki fethetmek sadece bir tarafı, tarifi zor bedeller karşılığında mutlu edebilir. Barış ise iki tarafa kazandırır. Zafer kazandığımız günler tatildir ama imzaladığımız barış anlaşmalarının, biten savaşların gününü kimse hatırlamaz. 2020 Olimpiyatları’na ev sahipliği yapmak isteyen Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı, keşke günlerini komşusu Suriye’ye saldırılması için lobi yapmak yerine, Kral İfitos gibi ateşkes çağrısı yaparak geçirseydi. Orta Doğu’ya savaşı değil barışı getirmeye çalışsaydı.

Ustalık ve Olimpiyat
Antik Yunan’daki demokrasiyi de mumla arar haldeyiz. Rakibe saygı, ne spor sahalarında ne de politikada kaldı. Birbirleriyle savaşan kentler ateşkes ilan edebilirken, aynı ülkenin siyasi partileri barış günlerinde el sıkışmaktan sakınır halde. Meclis çatısı altında bir küfür, kıyamet gidiyor. Sokaklar ikiye bölünmüş. Tarih usta sporcuların alçak gönüllüğünü yazarken, zamanın gerisindekiler ‘usta’nın kibrine övgüler düzme hevesindeler. Halbuki Emil Zatopek’i gördü bu pistler. 1948’de 10 bin metrede, 1952’de 5 bin ve 10 binde geçtiği Alain Mimoin ile yaşadığı diyaloğu unutmadı. 1956’da Zatopek, kendisini ilk kez geçip Olimpiyat Şampiyonu olan Mimoin’i şapkasını çıkararak selamlamıştı. Hem de Mimoin’in kendisini bitiş çizgisinde bekleyip, “Emil, bu sefer ben kazandım” demesine rağmen. Pardon, usta mı demiştiniz?

Umut ve Olimpiyat
Umutsuz değiliz elbet. 1968 Olimpiyatları’nda 200 metrede altın ve bronz madalyaları alan Tommie Smith ve John Carlos’un madalya töreninde kalkan siyah eldivenli ellerine benziyor park direnişleri. Irkçılığa, ötekileştirmeye karşı kalkan siyah yumruklarımız oldu parklarımız ve ağaçlarımız. Bugün İstanbul’un son yeşil alanlarını korumak için Kuzey Ormanları’nda kamp yapıyor insanlar. Belki de şu anda Riva yolundasınız. Ötekiler, çapulcular ve yüzde 50 denilenlerin sıkılmış siyah yumrukları havada. Gezi Parkı ise Etiyopyalı maratoncu Abebe Bikila’yı ateşleyen dikili taşa benziyor. Yer Roma, 1960 Olimpiyatları. Çıplak ayakla koşan Bikila, yarıştaki son atağını bitişe 1 kilometre kala yapmaya karar veriyor. Depar için koyduğu işaret İtalyanların Mussolini zamanında ülkesi Etiyopya’dan alıp getirdikleri meşhur dikili taş. Bikila depara orada başlıyor ve rakibi Faslı Abdesselem’e 200 metre fark atarak altın madalyayı alıyor. Bikila 1964’te 40 gün önce geçirdiği apandisit ameliyatına rağmen maratonu yine birinci bitirerek olimpiyat tarihine geçiyor. Üst üste iki kez maraton kazanan ilk sporcu Abebe Bikila.

Türkiye’de gerçek bir demokrasi isteyenlerin depar işareti de Gezi Parkı oldu. En güzel 100 metreyi koşmaya orada başladı bu ülke… Şimdi demokrasi rekoru kırmaya çalışıyor. Ankara’da ODTÜ’de, İstanbul’da Riva’da. Olimpiyat ruhu, olimpiyatların doğduğu Elis’e çok da uzak olmayan bu topraklara geri dönmeye çalışıyor.

06 Eylül 2013

İstanbul ormanlarına sahip çıkıyor

İstanbul'daki 3. köprü ve 3. havalimanı projeleri, kentin elde kalan son yeşil alanını da tehdit ediyor. Bu alanları savunmak için yola çıkan doğaseverler, 7-8 Eylül 2013 tarihlerinde Riva'da büyük bir etkinlik gerçekleştirecek. Yarınki etkinlik öncesi paylaşılan bilgi notunu aşağıda bulabilirsiniz.

1. Kuzey Ormanları Savunması olarak 7-8 Eylül’de gerçekleştireceğimiz kampın alanı, yangın mevsimi olması nedeniyle, bölgede bulunan resmi kamp alanlarından birisi olan Riva, Elmas burnundaki alan olarak belirlendi ve resmi sözleşme/başvuru yapıldı. Tuvalet, kullanım suyu, duş, elektrik gibi olanakların bulunduğu kamp alanıyla ilgili ayrıntılı bilgilere linkten ulaşabilirsiniz: (http://rivaelmasburnu.com/).

2. Kampa ulaşım için İstanbul’un çeşitli bölgelerinden otobüs kaldırılacak . Kamp alanına TEM bağlantılı Kavacık mevkiinden Riva’ya kadar uzanan otoyol ile 20 dakikada ulaşabilirsiniz. Ayrıca 137 numaralı İETT otobüsü Beykoz’dan kalkıp, kampa 1 kilometre uzaklıkta olan Riva merkeze kadar geliyor. Kampa özel araçla gelecek arkadaşlar bize ulaşırlarsa, ulaşım konusunda destek isteyebiliriz. 


3. Kamp alanında konaklama için çadır kullanacağız. Kampın ücretli çadırları mevcut. Ancak çadır, mat ve tulum ihtiyaçlarımızı kolektif olanaklarımızla karşılamaya çalışıyoruz. Gelen arkadaşların kendi çadırlarını getirmesini tavsiye ediyor, fazla çadır göz çıkarmaz diyor, bu konuda katkı sunabilecek herkesin bize ulaşmasını rica ediyoruz.


4. Kamp alanında, 2 günlük yiyecek ve içecek ihtiyaçlarımızı yine kendi olanaklarımızla karşılamaya çalışıyoruz. Bu konuda topluca katkı sunabilecek veya olanak bulabilecek arkadaşlar lütfen bize ulaşsınlar. Kampta ortak sofralar kurmaya çalışacağız, gelen arkadaşların bol yiyecekle gelmesini rica ediyoruz. 


5. Kampa gelenlerin yanlarında getirmesini tavsiye ettiğimiz ve bulunmasına yardımcı olmasını istediğimiz temel kalemler: Çadır, uyku tulumu, mat, yere sermek için çul-hasır, el feneri, bardak, tabak, çatal-bıçak (mümkün olduğunca çöp üretmemek için kağıt-plastik olmayan); peçete, tuvalet kağıdı, çöp poşeti, sağlık ve temel ilkyardım malzemeleri, şapka, yağmurluk. 


6. Kampa çocuklarıyla gelecek arkadaşlar için bir çocuk oyun –etkinlik çadırı oluşturmak istiyoruz. Bu konuda oyun-etkinlik malzemesi katkısında bulunup çocuklarla etkinlik yapabilecek arkadaşların katkısını ve bizlere ulaşmasını bekliyoruz. 


7. Kampta çadır açmaları için sağlıkçı arkadaşlarla temasa geçtik, kampımızda bir acil yardım sağlıkçı ekibi bulunacak. Acil sağlık malzemesi katkısında bulunabileceklerin bize ulaşmasını bekliyoruz. Sağlıkçı arkadaşlar aynı zamanda bisikletliler grubuna da eşlik edecekler. 


8. Kampa evcil hayvanlarınızla katılmanız mümkün. 


9. Kampta kolektif giderler için destek verebilenlerden 10 lira talep ediyoruz.

01 Eylül 2013

Tankın yeşili olmaz

Özgür Gürbüz-BirGün/1Eylül 2013 

F-16 savaş uçağı bir saate 3 bin 24 litre yakıt tüketiyor. Çoğu zaman uçaklar gibi jet yakıtıyla çalıştırılan M1 Abrams tankı da hareket halindeyken bir saatte 230 litre yakıt tüketiyor. Bu tankın yakıt kapasitesi 1885 litre. Rakamları, askeri enerji harcamaları konularında detaylı araştırmalar yapmış Dr. Sohbet Karbuz’dan aldım. M1 Abrams tankı da F-16’lar gibi Ortadoğu’nun yabancısı değil. Körfez Savaşı’nda, Irak’ın işgalinde bu savaş makineleri kullanıldı.

Jet yakıtıyla bizim kullandığımız araçlardaki yakıtlar aynı değil ama fikir vermesi açısından bir karşılaştırma yapalım. İstanbul’da öğrenci ve çalışanları taşıyan 20 bin servis aracı var. Bu araçlar 100 kilometrede 9 litre civarında yakıt tüketiyor. Her birinin günde 50 km yaptığını varsaysak, araç başına 4,5 litre düşer. 20 bin servis aracının İstanbul’daki günlük yakıt tüketimi de 90 bin litreyi buluyor.

İKİ SAATTE 10 GÜNLÜK YAKIT
Diyelim ki Türkiye Başbakan Erdoğan’ın hırsına kurban gitti ve Suriye’ye saldırdı. Türkiye’nin elinde 240 adet F-16 uçağı var. Bunların yarısının sadece bir kez Suriye’ye saldırdığını ve 2 saat havada kaldığını düşünelim.  Her biri 6 bin 48 litre yakıt tüketecek. 120 ile çarparsak bu iki saatlik macera sonucunda harcanan yakıt 725 bin litreyi geçiyor. Birkaç tankın da bırakın Suriye’ye girmeyi, iki saatliğine kontak çevirip, sınıra doğru harekete geçtiğini düşünün. İki saatte harcayacağımız yakıt miktarı toplamda rahatlıkla 900 bin litreyi bulur. İstanbul’da çalışanları, öğrencileri 10 gün okula, işe götürüp getirmek için harcayacağınız enerjiyi iki saatte harcarsınız.

Dünyada ordular olmasaydı belki bugün küresel iklim değişikliğinden bile bahsetmeyecektik. ABD enerji tüketiminin yüzde 1’inden tek başına Savunma Bakanlığı sorumlu. Karbuz’un makalelerinde dikkat çektiği gibi bu rakam az değil. 160 milyonluk Nijerya bu kadar enerji tüketmiyor. 2012 yılında ABD Savunma Bakanlığı’nın atmosfere bıraktığı karbondioksit miktarı 70 milyon ton. Amerikan ordusunun küresel iklim değişikliğine katkısı da Nijerya’dan fazla. Amerikan ordusunu bir ülke kabul etseydik, dünyanın en çok petrol tüketen ülkeler sıralamasında 36. sırayı onlar alacaktı. 2006’da harcadıkları elektrik miktarı 30 milyar kilovatsaat. Türkiye’nin bu yılın ilk altı ayında tüm barajlarından ürettiği elektrik miktarına eş.  

Bir savaşın ne kadar korkunç olduğunu elbette enerji sarfiyatından anlayacak değiliz. Hatırlatmak istediğim nokta bu savaş makinalarının barış günlerinde bile tatbikat, devriye uçuşu gibi nedenlerle çalıştırıldığı gerçeği. Üretimlerinde de ciddi miktarda hammadde ve enerji harcandığını unutmayın. Bir derenin üzerine kurulan HES’in onlarca cana mal olduğunu biliyoruz. Orada üretilen enerjinin ise bu makinelerce birkaç dakika içinde tüketildiğini hep hatırlamalıyız. Hem de can almak için. İşte bu yüzden, savaş karşıtlığı bir çevreci ya da yeşil için olmazsa olmaz bir koşuldur. Dünyadaki en köklü çevre hareketlerinin temelinde savaş karşıtlığı vardır çünkü savaşların getirdiği ekolojik yıkım başka felaketlerle mukayese bile edilemez. Greenpeace’in doğuşu ABD ve Fransa'nın nükleer denemelerine karşı çıkmasıyladır.  Nükleer karşıtı hareket nükleer silahlara hayır demese bu kadar yol kat edemezdi. Fidan dikerek değil, savaşa karşı çıkarak çevreci olunur. Derelere balık bırakarak değil, balıkların ve insanların üzerine bomba bırakmayarak ‘çevrecinin daniskası’ olabilirsiniz.

1 Eylül Dünya Barış Günü kutlu olsun!