17 Haziran 2013

Zorda kalınca değil hep halka sormalısınız

Türkiye’de demokrasi yamalı bohça gibi. Bohçamız antidemokratik, yamalayarak durumu idare etmeye çalışıyoruz. Hükümet, 20 günü bulan ve tüm ülkeye yayılan Gezi Parkı direnişini korku ve şiddetle bastıramayacağını anlayınca halkoylaması (referandum) seçeneğini ortaya attı. Gezi Parkı’nda halkoylamasına sıcak bakan az kişi var. Bu yazıyı yazarken parktaki forumlar devam ediyordu. Karar parktan çıkacak ama ben de halkoylaması konusundaki düşüncelerimi paylaşmak istedim.

Demokrasilerde sürece halkın katılımını arttırmanın bir yolu da halkoylaması. Seçimden seçime değil, sorundan soruna halka danışmakta bir sakınca yok. Böyle düşünmekle birlikte, her konu için halk oylaması yapılması da pratikte zor. O yüzden öncelikle reformlara Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden başlamalı, Meclis’in herkesin sesi olmasını sağlamalıyız. Orada tüm siyasi görüşlere, her sınıftan insana yer verilmeli. Ülke sorunları Meclis’te tartışılırken yerel sorunları da mümkün olduğunca halka sormalıyız. O zaman bu “çapulcular” nereden çıktı diye merak etmezsiniz. Bugün Gezi Parkı için halkoylaması isteyen hükümetin ilk işi, vakit kaybetmeden seçim barajını indirmek olmalı.

Biz seçimlerde zaten halka sorduk argümanı ne yazık ki zayıf. İstanbul’la ilgili projeleri hatırlarsınız ilk kez Başbakan Erdoğan açıklamıştı. Ben konu İstanbul olunca belediye başkanlarını dinlerim başbakanı değil. O benim kentime karışamaz, seçimdeki beyanları hükümsüzdür. Kaldı ki, seçimlerde Taksim’in alışveriş merkezine çevrileceğine, miting alanı olmaktan çıkarılacağına dair bir açıklama duyduğumu da hatırlamıyorum.

HALKOYLAMASINA HALK KARAR VERİR
İkinci önerim halkoylamasının demokrasimizin kalıcı bir parçası olması. Sadece Gezi için ya da mecbur kaldığınız zamanlarda değil her zaman bu seçeneği kullanmaya hazır olmalıyız. Ancak propaganda süreci eşit şartlarda olmalı. Medya herkese eşit söz hakkı tanımalı. İki fikri savunanlar bugün olduğu gibi uzaktan uzağa değil, karşı karşıya tartışmalı. Bu da halkoylaması seçeneğini yasal süreçlerin içerisine katmak, kurallarını yasalarla belirlemek ve kalıcı olmasını sağlamakla olur. Beraberinde şeffaflık sorununun da çözülmesi gerekiyor. Avrupa Birliği’ne üye olma sürecinde imzalamamız gereken Aarhus Sözleşmesi’ne bir an önce imza atmak en kolay yol. Sözleşme, Gezi Parkı gibi projelerin verebileceği çevresel zararlar konusunda halkın bilgi edinmesinin yolunu açıyor, bunu hukuki garanti altına alıyor ve gerektiğinde yargıya gidebilmesine olanak sağlıyor. Türkiye bu anlaşmayı imzalamaktan özellikle kaçınıyor. Başta HES’ler olmak üzere birçok konuda yargı yolunun açılacak olmasından çekiniyorlar. Şeffaflık sorunu çözülmüş olsaydı, Gezi Parkı’nda ağaçlar sökülürken en azından yerine ne yapılacağını hem biz hem de hükümet bilirdi. Evet, hükümet de ne yapacağını bilmiyor aslında. Bir müze diyorlar, bir AVM ama yıkıyorlar.
Burada bir başka sorun da tek adamcılık. Halk oylamasına gidilmesine halkın kendisi karar vermeli. Bulgaristan 27 Ocak’ta yeni nükleer santral yapıp yapmama konusunu halka sordu. Bunun için de önce 770 bin imza toplandı. Bulgaristan yasaları, 500 bin imza toplandığında halkoylamasına gidilmesini zorunlu kılıyor. Bu hak, Bulgaristan’da bir kişinin keyfine kalmış değil, yasalarla garanti altına alınmış. Bilmem anlatabiliyor muyum?

FİDANLARI İSVEÇ’E Mİ DİKTİNİZ?
İşin doğa boyutu ise daha çetrefilli. İnsan merkezli politika yaptığınızda doğa hakkındaki kararları da insanlar alıyor. Gezi Parkı’na sandık koyduğunuzda ağaçlar, kuşlar oy atamayacak. Karar “yıkın” çıkarsa o ağaçlar sandık olacak. Oylamada sunulan seçeneklerin kıyaslanabilir olması, kamusal faydanın gasp edilmemesi gerekir. Kentlerde parklar, yeşil alanlar elzemdir. Halkoylamasında “parklı mı parksız mı yaşayacaksınız” demek, “hastaneli mi, hastanesiz mi bir kent istersiniz” demeye benzer. Özellikle de İstanbul’da kişi başına düşen yeşil alan miktarı 6 metrekare civarındayken. Bu rakam Beyoğlu gibi betonla örülü merkezlerde daha az, Avrupa’da ise ortalama 20 metrekare. Dış mihraklardan bir örnek vereyim de Gezi Parkı’nda insanlar neden “3-5 ağaç” için direniyor anlayın. İsveç’in başkenti Stockholm’de yaşayanların yüzde 85’i, bir park ya da yeşil alana gitmek isterse evlerinden çıkıp en fazla 300 metre yürüyor. Neredeyse herkesin evinin yanı başında bir yeşil alan var. Merak ediyorum, milyarca fidan dikenler, yollarını şaşırıp hepsini İsveç’e dikmiş olmasın? Camdan bakınca biz sadece beton görüyoruz da!

Hiç yorum yok: