27 Kasım 2012

Kentlerde Yeşil Ulaşım

Bu yıl üçüncüsü yapılacak Yeşil Ekonomi Konferansı’nda kentlerdeki ulaşım politikaları tartışmaya açılıyor. Heinrich Böll Stiftung Derneğitarafından düzenlenen, "Kentlerde Yeşil Ulaşım" başlıklı konferansta toplu taşımacılığın kent içi ulaşımdaki rolünden bisiklet yollarına, kadınların, LGBT bireylerin ve engellilerin ulaşım araçlarına erişimde yaşadıkları zorluklardan ulaşımda yakıt konusuna kadar birçok konu uzmanlar tarafından değerlendirilecek. İstanbul Teknik Üniversitesi, Maçka Kampüsü Sosyal Tesisleri'nde gerçekleşecek Kentlerde Yeşil Ulaşım Konferansı'nda, Karadeniz Sahil Yolu'nu ele alan "Son Kumsal" adlı belgesel de gösterilecek. Bu belgeselle ilgili 2008 yılında yazdığım, Temel Reis'in Taka İnadı adlı yazıma da buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

3 Aralık 2012 tarihinde İstanbul'da düzenlenecek konferansın programı aşağıda. Konferans ücretsiz ve Türkçe-İngilizce eş zamanlı çeviri var.

PROGRAM
09:00 Kayıt
09:30 Açılış konuşması
Dr. Ulrike Dufner - Heinrich Böll Stiftung Derneği

1. OTURUM – Kentlerde sürdürülebilir ulaşım politikaları

09:40 Ana konuşmacı:
Prof. Dr. H. Murat Çelik – İzmir YTE, Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Öğretim Üyesi
10:05 Soru-Cevap
10:30 Çay molası

10:45 Yeşil ulaşımın unsurları (Moderatör: Özgür Gürbüz )
Raylı sistemlerin kentiçi ulaşımdaki rolü - Yrd. Doç Dr. Ela Babalık Sutcliffe (ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü)
Karbonsuz bir ulaşım politikası - Önder Algedik (350 Ankara Aktivisti, İklim ve Enerji Danışmanı)
Ulaşım Yatırımlarının Sosyo-Ekonomik Faydaları - Araştırma Gör. Eda Beyazıt (İTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü)
11:45 Soru-Cevap
12:15 Yemek arası

2. OTURUM – Yeşil ulaşım örnekleri ve sorunlar

13:30 Belediyeler ve projeler (Moderatör: Barış Erdoğan)
Antalya Bisikletle Bütünleşik Ulaşım - Sevcan Atalay (Antalya Büyükşehir Belediyesi,
Ulaşım Planlama ve Raylı Sistem Dairesi Başkanlığı)
Yalova’da Organik Ulaşım - Mehmet Nuray Tozlu (Yalova  Belediyesi Ulaşım Hizmetleri Müdürü)
Yavaş Şehirler ve Ulaşım - Prof. Dr. Rıdvan Yurtseven (Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Öğretim Üyesi-Cittaslow Türkiye Danışma Kurulu Koordinatörü)
14:30 Soru-Cevap
15:00 Çay molası

15:15 Kentlerde ulaşım ve insanlar (Moderatör: Ulrike Dufner)
İstanbul’un tarihi yarımadası ve yayalar - Sibel Bulay (Embarq Türkiye, Kurucu ve Yönetim Kurulu Üyesi)
Engellilerin ulaşım araçlarına erişimi - Yrd. Doç. Dr. Nilgün Camkesen (Bahçeşehir Üniversitesi, UYGAR Merkezi)
Toplumsal cinsiyet temelinde ulaşım hakkı - Tuğba Özay Baki (İstanbul Feminist Kolektif)
Kentlerde iki teker- Aydan Çelik (Bisiklet Yazarı ve Tasarımcısı)
16:15 Soru-Cevap
16:45 Çay molası

17:00-Ulaşımda yakıt sorunu (Moderatör:Senem Gençer)
Kentiçi ulaşımda hidrojen enerjisi – Dr. Fazıl Serincan (UNIDO-ICHET)
Temiz araçlar ve yakıt – Jonas Ericson (Stockholm Şehri-Temiz Araçlar Bölümü)
17:30 Soru-Cevap
18:00 Çay molası

18:15 Film gösterimi: Son Kumsal(The Shore)

Yönetmen: Rüya Arzu Köksal
Filmin özeti: Güzel bir yaz günü, Vakfıkebir kasabasının Dutluk plajında neşeyle bağrışan çocuklar, top oynayan, horon tepen gençler, güneşlenenler, yüzenler. Bir kaç yüz metre uzakta, onlarca kamyonun sahile boca ettiği kayaları denize dolduran iş makinaları. Koyun diğer ucunda ise otoyolu yine aynı dalgalardan korumak için yapılan dalgakıran inşaatları. Doğal limanların ve balıkçı barınaklarının otoyol yapımı yüzünden yok olmasıyla kendilerine yeni yerler arayan balıkçıların takalarını karayoluyla taşımaları ve trajikomik öyküleri... Karadeniz halkının, yol yapma bahanesiyle denizinden koparılmasının hikâyesi.


26 Kasım 2012

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali başladı

İlki 2008 yılında yapılan Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali, bu yıl 29 Kasım – 2 Aralık tarihleri arasında İstanbul’da gerçekleşiyor. Festival, bu yıl da neyin sürdürülebilir olduğu veya olmadığına dair dünyanın dört bir yanından örnekler sunarak, gerçek hikâyelerle ilham vermeye çalışacak.

Festival sadece filmleri ve filmlerin içeriğiyle ön plana çıkmıyor. İzleyicileri, konuşmacılar ve müzisyenlerle bir araya getiren renkli etkinlikleri bir buluşma zemini oluşturuyor. Toplumun her kesimini bir araya getirerek birleştirici ve kapsayıcı olmayı hedefleyen Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali'nde bir çiftçiyi, bir iş adamını, öğrencilerini toplayıp gelmiş bir öğretmeni, çocuğunun gelecekte yaşayacağı dünyadan endişeli bir anneyi, akademisyenleri, aktivistleri yan yana otururken ve fikir alışverişinde bulunurken görebilirsiniz. İtalyan Kültür Merkezi ve Salt Galata’da gerçekleşecek bu yılki festivalde gösterilecek filmler ise şunlar:

A Passion for Sustainability / Sürdürülebilirlik Tutkusu, Agricoltori da Slegare / Çiftçilere Özgürlük, Biophilic Design: The Architecture of Life / Yaşam Dostu Tasarım: Hayatın Mimarisi, Bonsai People – The Vision of Muhammad Yunus / Bonsai İnsanlar – Muhammad Yunus’un Vizyonu, Cafeteria Man / Yemekhanelerin Adamı, Carbon for Water / Su için Karbon, Delicios Peace / Lezzetli Barış, Education For A Sustainable Future / Sürdürülebilir Bir Gelecek için Eğitim, Gundondu / Gündöndü, Indonesia's Palm Oil Dilemma / Palmiye Yağı: Endonezya’nın İkilemi, Passive Passion / Pasif Tutku, Perma Kultcha, Play Again / Yeniden Oyna, Sacred Economics / Kutsal Ekonomi, Sucumbíos Tierra Sin Mal / Sucumbíos, Kötülüğün Olmadığı Yer, Seeds of Freedom / Özgürlük Tohumları, Surviving Progress / Kalkınmazedeler, Switch / Şalter, Symphony Of The Soil / Toprağın Senfonisi, Taste The Waste / Çöpün Tadına Bak, The Garden at the End of the World / Dünyanın Ucundaki Bahçe, The Light Bulb Conspiracy: The Untold Story of Planned Obsolescence / Ampul Tuzağı: Kasıtlı Eskitmenin Anlatılmayan Öyküsü, The Man Who Stopped The Desert / Çölü Durduran Adam, Waking The Green Tiger: A Green Movement Rises In China / Yeşil Kaplanın Uyanışı: Çin’de Yükselen Yeşil Hareket, Waste Not / İsraf Etme!, Watershed: Exploring A New Water Ethic For The New West / Havza: Yeni Batı için Yeni bir Su Etiği Arayışı, Yasuni: A Wild Idea / Yasuni: Sıra Dışı Bir Fikir.

Festival hakkında detaylı bilgi almak için;
Web : www.surdurulebiliryasam.org
Facebook : http://www.facebook.com/surdurulebiliryasam
https://www.facebook.com/events/274134846040963/?fref=ts
Twitter : https://twitter.com/SYKolektifi

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali Hakkında:
2008 yılından bu yana Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali, gerçek hikâyelerle ilham vermek, dünyada ‘sürdürülebilir bir yaşam’ için yapılan çalışmaları, hareketleri, düşünce sistemlerini, uygulamaları, öğretileri, yeni bir bilinç seviyesini ve sürdürülebilir yaşam vizyonunu seyirciyle paylaşarak bireyleri umuda ve sağduyuya davet etmek; onları kendilerini güçsüz kılan bir sistemden sıyrılmaları ve kendi güçlerini keşfetmeleri için cesaretlendirmek amacını taşıyor.

Festivali gerçekleştiren Sürdürülebilir Yaşam Kolektifi, çeşitliliğe değer veren açık ve esnek bir yapı dahilinde yaşamı sürdürülebilir kılmak niyetiyle bir araya gelmiş bireylerin “yaşamı çoğaltacak” projeleri kolektif olarak hayata geçirme amacıyla doğdu. Tamamen sivil bir oluşum olan Kolektif, film festivali gibi "sürdürülebilir yaşam" konusuyla ilgili farkındalık arttırıcı çalışmaları, Sürdürülebilir Yaşam Kolektifi'nin vizyonunu paylaşan bireyler ve organizasyonların desteği ve katılımıyla sürdürüyor.

25 Kasım 2012

Doha’dan önce son uyarılar

2005 yılındaki Katrina sonrası Amerikan halkı şaşkınlık içerisindeydi. Sandy sonrası ise bir kabullenme söz konusu.

Özgür Gürbüz-BirGün/25 Kasım 2012

Küresel iklim değişikliği konusunda kötü gidişatı durdurmak isteyenler, durdurmaya çalışıyormuş gibi yapanlar ve aslında durdurmak istemeyenler bu yılki iklim zirvesinde yine bir araya geliyor. Bu, insan kaynaklı iklim değişikliği konusunda hemfikir olmuş hükümetlerin aralarında yaptıkları 18. Toplantı. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Toplantısı ya da kısaca “COP 18” de deniyor. 26 Kasım Pazartesi günü başlayacak bu yılki toplantının adresi Katar’ın başkenti Doha.

Geçen yıl Durban’daki toplantıda istenen sonuç elde edilememişti. Bu nedenle yıl sonunda ilk yükümlülük dönemi sona erecek Kyoto Protokolü’nün ikinci yükümlülük döneminde eskisine oranla daha az ülke yer alacak. İklim değişikliğini durdurmaya çalışan sadece Avrupa Birliği kaldı desek yeridir. ABD, Rusya, Japonya ve Kanada gibi ülkeler ellerini taşın altına koymuyor. Çin ve Hindistan giderek daha fazla seragazı üretiyor ama başta ABD olmak üzere tarihi sorumluluğu olan zengin ülkelerin harekete geçmediği bir durumda onlar da sessiz kalmayı tercih ediyor. Afrika ve Asya’daki birçok ülke küresel ısınmayı enselerinde hissediyor ama zengin ülkelerden maddi destek gelmeden harekete geçecek güçleri yok. Fedakarlık yapmaya niyetliler ancak bu işin asıl sorumlusu zengin ülkelerin hiçbir şey yapmadığı bir durumda kendi vatandaşlarını buna ikna etmeleri zor. Uluslararası iklim değişikliği politikası işte böyle bir kördüğüm aslında. 2015’te yeni ve küresel bir anlaşma imzalanması, bu anlaşmayla tüm zengin ülkelerin sorumluluk alması, küresel ısınmayı durdurmak isteyenlerin yeni hedefi, umudu. Bu kadar zamanımız var mı? Tartışılır.

2 DERECEYE DOĞRU
Küresel iklim değişikliğine yol açan seragazlarının kaynaklarının başında fosil yakıtlar geliyor. Kömür, petrol ve doğalgazı ne kadar çok yakarsak, hikayenin sonuna da o kadar çok yaklaşıyoruz. Sera etkisi yaratıp dünyanın ısınmasına neden olan gazların başında da karbondioksit geliyor. Dünya Meteoroloji Örgütü, birkaç gün önce açıkladığı raporda atmosferdeki karbondioksit miktarının 390,9 ppm’i (milyon parçacıkta 390) geçtiğini söyledi. Sanayi devrimi öncesine göre yüzde 40 artıştan bahsediyoruz. Bu rakam 450’ye ulaşırsa dünyanın ortalama sıcaklığının 2 derece artma şansı oldukça yüksek. Şu anda ortalama sıcaklıktaki artış 0,8 dereceye yaklaşıyor ve bu durumda bile iklimin nasıl değiştiğini görüyoruz. Son 10 yılda, atmosferdeki karbondioksit miktarı her yıl ortalama 2 ppm arttı. Bu da 450 ppm’e ulaşmamıza 30 yıl kaldığını gösterir. Kimse ümitlenmesin. Küresel ısınma 450’ye gelene kadar uyuyacak sonra harekete geçecek diye bir şey yok. Birçok iklim kaynaklı sel, kasırga ve kuraklık gibi afet önümüzdeki 30 yıl içerisinde giderek şiddetlenerek kendisini daha fazla gösterecek. Halihazırda hayatımızın bir parçası oldular bile. ABD’deki Katrina kasırgasıyla, Kasım başındaki seçimlerden önce ülkeyi vuran Sandy kasırgası arasındaki en önemli fark da buydu. 2005 yılındaki Katrina sonrası Amerikan halkı şaşkınlık içerisindeydi. Sandy sonrası ise bir kabullenme söz konusu. ABD kasırgaya hazırlandı, şimdi de hasarları hesaplayıp ödemeye koyuldu. Aynı kasırga Bangledeş’i veya Hindistan’ı vurduğunda ise iş bu kadar kolay değil. 2010 yılında Pakistan’daki seli hatırlayın. Zengin ülkelerin sorumluluk almaları, iklim adaletinin hayata geçmesi açısından da önemli. Kirleten öder ülkesini dillerinden düşürmeyenler şimdi ortada yok.

TÜRKİYE NE YAPIYOR?
Türkiye, 1990-2010 yılları arasında seragazı emisyonlarını yüzde 115 oranında artırarak dünyanın en hızlı artışını gerçekleştiren ülkelerin arasındaki yerini korudu. Avrupa’da yıllardır açık ara lider. Durumun farkındayız ama hala önlem alma gereği duymuyoruz. Termik ve doğalgaz santralleri yolda, otoyol ve köprü projelerinin ardı arkası kesilmiyor. Termik yerine yenilenebilir enerji ve enerji verimliliği, otoyol yerine demiryolu, bireysel taşımacılık yerineyse toplu taşıma gündeme gelmeli ama gelmiyor. Sıfır enerji denen, kendi enerjisini üreten ya da çok az enerji harcayan binalar dünyada konuşulurken biz TOKİ’nin evlerinde sel olmasın diye dua ediyoruz. Uluslar arası arenada küresel iklim değişikliği görüşmelerinin tıkanması Türkiye’nin işine geliyor. Rüzgar tersine döner, herkes sorumluluk almaya başlarsa Türkiye’nin hazırlıksız yakalanacağı ortada.

YAŞAM HAKKINI SAVUNMAK
Küresel ısınma sadece enerjiyle ilgili bir mesele değil. Evet, büyük şirketlerin elindeki dev santrallerin, insanların kendi enerji ihtiyaçlarını karşıladıkları küçük ve temiz enerji kaynaklarıyla yer değiştirdiği bir dünyanın hayalini kuruyor ama dahası var. Petrol gibi sınırlı ve belli bölgelerde bulunan kaynaklar yerine güneş gibi herkesin sahip olduğu bir kaynağa geçişi öngörüyor. Petrol savaşlarının son bulmasını umut ediyor. Bu yüzden de küresel ısınma, zengin ile yoksulun kavgası. Güçlüyle güçsüzün, vicdanlıyla vicdansızın. Küresel ısınmayı durdurmak, sadece insanların değil tüm canlıların yaşam hakkını savunmak demek. Ya içindeyiz, ya da hiçbir yerde.

***
Sinop’ta yoksulluğa, zamlara, savaşa, nükleere, termik santrallere karşı miting yapılıyor. 1 Aralık 2012 Cumartesi günü, Uğur Mumcu Meydanı’nda.

20 Kasım 2012

Erman Kunter Farkı

Sıfırdan takım yaratması mucize diye nitelenirken Erman Kunter bize Avrupa basketbolunun zirvesi Euroleague’de dişe diş mücadele eden, ligde başa oynayan bir kadro yarattı.

Özgür Gürbüz-Beyaz forma siyah şort/20 Kasım 2012

Bu yazıyı arka akaya alınan iki mağlubiyetin öncesinde yazmıştım. O iki maçı basit pas hataları yaparak, kolay basketleri kaçırarak kaybettik. Tekrarlanmaz diye umuyorum o yüzden de yazıyı değiştirmedim. Bakalım pişman olacak mıyım?

Beşiktaş Erkek Basketbol takımı şu ana kadar Spor-Toto Türkiye Kupası’nda üç maça çıktı, üçünü de kazandı. İlk kez katıldığı Euroleague’de altı maça çıktı yine üçünü kazandı. Yenildiği rakipleri Barcelona Regal ve CSKA Moskova, ikisini birden son dörtte (final four) görürsek şaşırmayız. Beko Basketbol Ligi’nde ise altı maç geride kaldı. Beşiktaş, Fenerbahçe, Pınar Karşıyaka ve Banvit’e yenildi geri kalan üç maçı ise kazandı. Bir de Cumhurbaşkanlığı Kupası finali var ki, Erman Kunter‘in talebeleri Anadolu Efes gibi güçlü bir rakibi yenerek taraftarlara kupayı hediye etti. 2012 sezonunda kazanılan kupa sayısı dört oldu. Dile kolay!

Erman Kunter takımın başına geldiğinde geçen yılın efsane takımından geriye neredeyse oyuncu kalmamıştı. İlk beşte yer alan dört oyuncu; Erwin Dudley veya Ersin Dağlı, Zoran Erceg, Carlos Arroyo ve David Hawkins takıma veda etmişti. Sponsor bulunamadı, para ve bence yönetimin basketbola ilgisi de çok yoktu. 2012′de üç kupayı almış, Euroleague’de oynayacak bir takıma sponsor bulunamaması başka nasıl açıklanabilir? Yine de yönetimin hakkını yemeyelim, yılın basketboldaki en iyi transferini yaparak Erman Kunter’i takımın başına getirdiler ve gerisi geldi. Kısıtlı bütçesine rağmen, takım oyunu oynamaya yatkın, mücadele eden oyuncuları bir araya getiren Kunter, kısa zamanda dirençli basketbol oynayan bir ekip yaratmayı başardı. Süreklilik sorunu sürüyor ama henüz yolun başındalar.

Birçok kişiye göre jübile zamanı gelen iki yaşlı kurt Tutku ve Muratcan’ı takıma alan Kunter, herkesin dilinde olmayan ama bildiği oyuncularla yola çıktı. Her şey dört dörtlük değil ama bu takım benim zevkime uygun. Yıldızlarla dolu bir takımın kaybettiğini izlemek yerine, daha az ünlü oyunculardan oluşan bir takımın, takım halinde kazanma gayretini seyretmeyi yeğlerim. Takımın şu ana kadar öne çıkan bir yıldızı var demek biraz zor. Evet, Curtis Jerrels çok sayı atıyor ve kritik sayılarla takımı sırtlıyor ama pota altında tek başına herkese meydan okuyan Gasper Vidmar‘ı da unutmamak lazım. Tutku ve Muratcan’ın katkısı büyük. Tutku’nun oyun sıkıştığında attığı paslar kritik öneme sahip. Muratcan savunmada ve hücumda oyun sıkıştığında risk alabiliyor. Serhat Çetin sanki giderek daha iyi bir şutör oluyor. Patrick Christopher, Damir Markota ve yavaş yavaş Beşiktaş’a ısınmaya başlayan Vladimir Dasic sayı üretme rolünü aralarında sıraya koymuş gibiler. Üçünden ikisi iyi oynasa Beşiktaş’ın maç kazanma şansı oldukça artıyor. Şimdilik bu üçlü çok verimli değil ama beklemek lazım.

Dediğim gibi, her şey dört dörtlük değil. Pota altı hâlâ Beşiktaş’ın en sorunlu yeri. Beko Basketbol Ligi’nde Randal Falker‘ın yabancı kontenjanı nedeniyle kadroya alınmadığı zamanlar Vidmar’ın işi iyice zorlaşıyor. Fenerbahçe ve Karşıyaka maçlarının sonunda Vidmar sanırım yorgunluk nedeniyle oynatılmadı. Bu da sorun yarattı. Falker defansta gayretli ancak hücumda eksiği var. Bir başka eksiklik elde Carlos Arroyo gibi, kritik anlarda maçın kaderini değiştirebilecek oyuncu sayısının fazla olmaması. Beşiktaş’ın ne yapacağını tahmin etmek zor değil, bu da sayı üretme konusunda takımın işini giderek zorlaştırıyor. Jerrels top getirdiğinde pas dağıtımında sorun yaşanıyor. Tutku bu işi yaptığında Jerrels sayı üretiyor ama ikisinin birlikte oynaması da hem takımı kısaltıyor hem de iki oyun kurucuyu da yorma riski taşıyor. Takımın en azından yerli bir pivota, Christopher’ın yokluğunda ikinci bir şutöre ihtiyacı var. Var ama çok da dert değil hani. Mücadele eden, basketbolun takım oyunu olduğunu hatırlatan bir takım var sahada. Bunda en büyük pay da kuşkusuz Erman Kunter’in. Sıfırdan takım yaratması mucize diye nitelenirken o bize Avrupa basketbolunun zirvesi Euroleague’de dişe diş mücadele eden, ligde başa oynayan bir kadro yarattı. Kısaca izlemesi zevkli. Kaldı ki, takımın iddiasız olduğu da söylenemez. Fenerbahçe ve Efes’in ‘zengin’ kadrosuna aldanmayın. Maçlarda da Erman Hoca’yı yalnız bırakmayın derim.

18 Kasım 2012

Medeniyetlerin buluştuğu başkent

Özgür Gürbüz-BirGün/18 Kasım 2012

Hasankeyf - Foto: O. Gurbuz
Muğla Üniversitesi'nden Doç. Dr. Adnan Çevik, Hasankeyf'in İslam tarihindeki önemini araştırdı ve bir rapor hazırladı. Doğa Derneği'nin organizasyonuyla İstanbul'daki Pera Müzesi'nde düzenlenen söyleşide hem bu rapordan kesitler görme hem de Adnan Çevik'i dinleme şansı bulduk. Bir kez daha üzerinde yaşadığım bu toprakların zenginliği karşısında hayretler içerisinde kaldım.

Son yıllarda yapılan kazılar Hasankeyf'in 12 bin yıllık bir tarihe sahip olduğunu gösteriyor. Artuklular, Eyyubiler, Akkoyunlular, Osmanlılar ve Romalılar o topraklarda yaşamış medeniyetlerden sadece birkaç tanesi. Kenti gezdikçe her uygarlığın izine rastlıyorsunuz. Roma döneminden kalan garnizon binaları ve kente giriş kapısı bunlardan birkaçı. Artuklular tarafından yapılan ve bugün sadece ayaklarını görebildiğiniz Hasankeyf Köprüsü ise adeta kentin sembolü. Bu köprünün iki orta ayak arası açıklığı 40 metre. Ortaçağın en büyük taş köprüsünden bahsediyoruz. Hasankeyf'in görkemi günlerinin köprünün yıkılmasıyla son bulduğu düşünülüyor. 100 bine varan nüfus, kalenin en üstüne kadar su götürmeyi başaran efsanevi bir su şebekesi, kentin gizeminin bir parçası gibi.

Çevik, toplantıda kentin çok fazla bilinmeyen bir özelliğine daha dikkat çekti. Ortaçağ İslam yerleşimleri arasında Hasankeyf'in önemine. Kentten birçok bilim insanı ve sanatçı çıkmış. Rezzaz El-Cezeri bunlardan biri. Sibernetik (robotik) ilmin kurucusu, büyük İslam alimi ve mühendisi Cezeri'nin mekanik hareketlerden mühendislikte faydalanmayı içeren kitabının Avrupa'nın farklı müzelerinde sergilendiğini bilmem biliyor muydunuz? Leonardo da Vinci'nin çalışmalarını etkilemiş bir bilim insanından bahsediyoruz.

“ÜLKEDEKİ TEK ÖRNEK”
Gitmeyenler için anlatmak lazım, Hasankeyf Dicle Nehri'nin tam kenarında yer alıyor. Kalenin içi ilk yerleşim merkezi; buraya 'yukarı şehir' deniyor. Bugün ilçe merkezinin olduğu yer ise 'aşağı şehir'. Karşı kıyının adı ise sur dışı anlamına gelen 'Rabat'. Hasankeyf'te oturanların çoğu Arap. Hemen hemen herkes Kürtçe ve Arapça biliyor. İlçedeki İslam eserleri, dinin mimari ve sanata etkisini açıkça gösteriyor. Örneğin aşağı şehirde kalan Koç Cami. Anadolu'daki Orta Asya tarzı tek külliye burası. Koç Cami dışındaki eserlerin çoğu Bizans etkisi altında yapıldığı için buranın önemi başka. Doç. Dr. Adnan Çevik, “İçindeki motiflerin özelliği nedeniyle mihrabı ülkemizde tek örnek” diyor.

Er-Rızk Cami, Hasankeyf - Foto: O. Gurbuz
Eyyubi Sultanı Süleyman Cami 605 yıllık. Eyyubi Sultanı Süleyman'ın mezarı orada. Minaresinin her yanında Arapça frizlerle dolu. Er-Rızk Cami'nin minaresi camiden geriye kalmış tek eser. 30 metre yükseklikte, şerefesine iki ayrı merdivenle çıkılıyor. Ulu Cami, Kızlar Cami diğer önemli İslam eserleri arasında. Kentteki türbeler de mimari tarzları ve tarihsel değerleriyle göze çarpıyor. Şeyh Şerafeddin Türbesi, Zöhre Hatun Türbesi, Hz. Verkane Türbesi, Zeynel Bey Türbesi en önemlileri. Zeynel Bey Türbesi Akkoyunlulardan kalma. Çok kötü bir restorasyona maruz kalsa da hâlâ ayakta. İran ve Azerbaycan'daki türbelere benziyor, Anadolu'da bir başka örneği yok. İmam Abdullah Zaviyesi de İslam dünyasının peygamberinin soyundan geldiğine inanılan İmam Abdullah'a ait. İnananlar için manevi değeri yüksek bir mekan. Kentte üç adet de kilise tespit edilmiş. Kültürel kimliği, mimari dokusu ve tarihi güzelliğinin yanı sıra Hasankeyf'in İslam dünyası de çok önemli bir yere sahip olduğunu söylemek hiç yanlış olmaz.

YÜZDE 80'İ SULAR ALTINDA KALACAK
Bunları neden yazıyorum? Nedeni basit. Ilısu Köyü'nde yapımı devam eden baraj biterse yukarıda saydığım eserler ve daha niceleri sular altında kalacak. Binlerce insan göçe zorlanacak ve yine onlarca canlı türü yok olacak. Kimilerine göre kentin yüzde 80'i sular altında kalacak. Er-Rızk Camisi'nin minaresinin sadece bir kısmı su üstünde kalacak. Şerefesine iki ayrı merdivenle çıkılan minarenin kapısını bulmak için tüple dalmanız gerekecek. Koç Cami'ndeki, bir başka örneği bulunmayan mihrap da yine sular altında kalacak. Artuklu Hamamı'nı su basacak. Tarihi köprü su altında kalacak. Mezarlıklar, türbeler hepsi ama hepsi su altında kalacak.
 
Ilısu Barajı ana gövde inşaatı - Foto: O. Gurbuz
Tahminen, Hasankeyf sular altında kalırken bu işe onay verenler İstanbul'un Çamlıca Tepesi'nde dev bir cami açıyor olacak. İçlerinden bazıları bu büyük gün için İstanbul'a gelmişken Eyüp'teki türbeleri ziyaret edecek. Çamlıca Cami'nin açılışında besmeleyle kurdele kesilirken, peygamberin soyundan geldiğine inanılan İmam Abdullah, daha çok para kazanmak adına Hasankeyf'te besmelesiz Dicle'nin sularına bırakılacak. Ardından bir Fatiha okuyan bile olmayacak çünkü Hasankeyf'te yaşayanlar başka bir kente göç etmek için çoktan yola düşmüş olacaklar. Rabat'ta inşa edilen TOKİ'nin evlerinde kalmayı tercih edenler ise o evleri satın almak için aldıkları kredileri nasıl ödeyeceklerini düşünmekle meşgul olacaklarından, dua etmeye vakitleri kalmayacak.

Bütün bunlar Türkiye'nin en “dindar” hükümetinin iktidarında olacak. Dinsizlerin iktidarından korkan ve Müslüman vekillere oy veren halk, camilerini, türbelerini ve külliyelerini bir barajın sularına bırakıldığını anladığında iş işten geçecek, Dicle'nin suları bir Hasankeyf boyu yükselecek. Bazen, boğulacağınızı anlamak için suyun boğazınıza kadar gelmesi gerekmez. Ayaklarınıza değdiğinde anlarsınız. Hasankeyf'in ayakları artık ıslak ama su henüz boğazımıza gelmedi. Uzatın elinizi.

*** 
Medeniyetlerin Buluştuğu Başkent adını taşıyan rapor için lütfen buraya tıklayınız.

15 Kasım 2012

Yeşiller Partisi'nden istifa ettim


Aşağıda partiye verdiğim dilekçedeki kısa açıklamamı görebilirsiniz. 20 yıla yakın bir süredir yeşil politikayla ilgilendiğim için kamuoyuna bir açıklama yapmanın gerekli olduğunu düşündüm.

"Yeşiller Partisi’nin üzerine düşen muhalefet görevini yerine getirmekteki isteksizliği ve yetersizliği, hükümeti eleştirme konusunda yaşadığı çekinceli tavrı ana gerekçelerim olmak üzere, kurucusu ve üyesi olduğum Yeşiller Partisi’nden istifa ettiğimi bildirir, sizlere siyasi hayatınızda başarılar dilerim."

Bu vesileyle, Yeşiller Partisi ile Eşitlik ve Demokrasi Partisi'nin birleşme sürecinde de yer almayacağımı vurgulamak isterim. 

14 Kasım 2012

Çin'in yeni liderleri belli oluyor


Özgür Gürbüz/14 Kasım 2012

Çin Komünist Partisi'nin 18. Ulusal Kongresi, Çin'in başkenti Pekin'de 8 Kasım 2012 tarihinde başladı. Bugün sona erecek Kongrede Çin'in yeni liderleri de belli olacak. Saat farkından dolayı belki de siz bu satırları okurken isimleri internette dolaşmaya bile başlayacak.Yeni liderlerin Çin'in mevcut yönetim biçimini veya siyasi-ekonomik politikalarını değiştireceğini düşünmek hayal olur. Çin Cumhurbaşkanı Hu Cintao'nun kongrenin açılışında, Çin'e özgü sosyalizme devam edileceği vurgusunu içeren, bir önceki dönemin özetini sunduğu rapor da bunun en belirgin göstergesiydi. Çin'e özgü sosyalizm vurgusu metnin odak noktasıydı ama bir diğer odak nokta ise ekonomiydi. Ekonomide en belirgin hedef, gayri safi yurtiçi hasılanın 2020'de, 2010'a göre iki kat artırılması. Bu da mevcut büyüme odaklı politikaların devamı anlamına geliyor. Çin'de değişim artık bir tabu değil ama yavaş ve temkinli davranılması esas. Çin'in özelliği belki de bu “sakin güç”te yatıyor. 

82 MİLYON ÜYESİ VAR
Çin Komünist Partisi (ÇKP) Ulusal Kongresi beş yılda bir toplanıyor. Ülkede tek parti yönetimi olduğu için bu seçim sadece parti üyelerini değil tüm Çin vatandaşlarını ilgilendiriyor. Dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olduğu için de tüm dünyayı. ÇKP 82 milyon 600 bin üyeye sahip. Çin'de bile 82 milyon üyeyi ağırlayacak bir kongre salonu yok, haliyle temsili demokrasi parti içinde ciddi bir rol üstleniyor. Bu işin şakası ama Çin'i anlamak ve iyi anlatmak için ülkenin büyüklüğünü hatırlatmakta her zaman fayda var. Her eyalet, özerk bölge ve benzeri yapılardan gelen delegeler Ulusal Kongre'de 82 milyon parti üyesini temsil ediyor. Bunların arasında Çin Halk Kurtuluş Ordusu üyeleri de var. Delegelerin seçimi gizli oyla yapılıyor.

ÇKP'nin bugünkü toplantısına geçmeden önce iki parti organını da bilmek gerekiyor: ÇKP Merkez Komitesi ve ÇKP Merkez Komitesi Siyasi Bürosu (Politbüro). ÇKP Merkez Komitesi şu anda 247 kişiden oluşuyor. Bu üyeler beş yılda bir gerçekleşen kongrede seçiliyor. Bu yıl da seçim olacak hem de önemli bir seçim. ÇKP Merkez Komitesi Siyasi Bürosu ise 24 üyeye sahip. Bunların dokuz tanesi, partinin en yüksek organı da sayılabilecek Çin Komünist Partisi Siyasi Bürosu'nun Yürütme Komitesi'ni oluşturuyor. Partinin Genel Sekreteri Hu Cintao. Cintao aynı zamanda Çin'in  Cumhurbaşkanı ve Merkezi Askeri Komisyonu'n başındaki kişi. Cintao 1942 doğumlu, 70 yaşında. Onun gibi 70 yaşındaki bir başka siyasetçi ise Çin Başbakanı Ven Ciabao. İkisinin de yaşı önemli çünkü 68 yaşını geçtiğinizde sizden politikayı bırakmanız isteniyor. Bu yılki Ulusal Kongre'yi daha ilginç kılan da aslında bu. Hu Cintao ve Ven Ciabao'nun yerlerine kimlerin geçeceği merakla bekleniyor. Sürpriz olmazsa partinin başına şu anda başkan yardımcılığı görevini üstlenen Şi Cinping geçecek. Başbakan Yardımcısı Li Kıçiang'ın da Ven Ciabao'nun yerini alması ve Başbakan olması bekleniyor. Bazı kaynaklar, Cintao'nun tercihinin Kıçiang'dan yana olduğunu ancak partideki tüm grupların Cinping ismi üzerinde anlaşabildiğini söylüyor. Mao Zedung zamanı olsaydı Cintao istediği ismi yerine getirebilirdi. Şimdilerde ise tek adamdan çok parti yönetimi beraber karar alıyor.

Bu isimlerin yerine başka birinin seçilmesi halinde ÇKP'nin seçimlerinin şimdikinden daha çok konuşulacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Böyle bir sürprizin nedenlerini bulmak Çinliler için bile kolay olmaz. Zira, parti meselelerinin kamuoyunda çokça tartışıldığını söylemek zor. Yeni liderlerin ülkede radikal bir değişiklik yapması beklenmiyor. Cinping iş başına gelirse yasal sınır olan iki dönem boyunca iktidarda kalabilir. 1953 doğumlu olduğu için yaş sınırından dolayı görevi erken bırakması söz konusu değil. Şi Cinping 1975 ile 1979 tarihleri arasında Tsinghua Üniversitesi'nde Kimya Mühendisliği bölümünde eğitim gördü. 1998'den 2002'ya kadar ise Tsinghua Üniversitesi Kültürel ve Sosyal Bilimler Fakültesi'nin Marksizm Teorisi ve Siyaset Bölümü'nde yüksek lisans yaptı. O dönemde, Fuciyan Eyaleti'nde belediye başkanıydı. Cinping'in bir kızı var ve ABD'de Harvard'da okuyor. Eşi ise ünlü bir halk şarkıcısı, Peng Liyuan. O da alanında iyi eğitim almış biri, geleneksel etnik müzik üzerine yüksek lisans yapmış. Cinping'i, eğer seçilirse, en çok yolsuzluk meselesi zorlayacağa benziyor. Küresel ekonomik kriz sırasında ekonomiyi ayakta tutmak, kentleşen Çin toplumunda kırsalla kent arasındaki gelir farkını kapatmak diğer zor işler. Dış politika ise zaten gergin. İlk uçak gemisinin denize indirilmesi, Japonya ile yaşanan sorunlar, Kuzey Kore ve Suriye gibi Çin'in etkin olduğu diğer sorunlar da cabası. Yeni liderler, Mart ayındaki parti kongresinde açıklanacak ve 2013 yılında görevi devralacak. Şi Cinping ve Li Kıçiang'ın bu sorunlarla yüzleşmeden önce hazırlık yapmak için fazla zamanı yok.

11 Kasım 2012

Papalagi ve Taksim Meydanı

Bugün Taksim'de gördüklerimiz, yarık insanlarının toprak insanlarına açtığı savaşın sadece bir cephesidir.

Özgür Gürbüz-BirGün/11 Kasım 2012

Papalagi tıpkı bir midye gibi, sert bir kabuğun içinde oturur. Bir çıyan gibi, taşların arasında lavların çatlaklarında yaşar. Sağı, solu, altı, üstü hep taşlarla örtülüdür. Barınağı dikine duran taş bir sandığı andırır, çok sayıda gözü olan delik deşik bir sandığı...

...Papalagi, yaşamını işte bu kutular arasında geçirir. Günün hangi saatinde olduğuna göre ya o kutuda ya bu kutudadır. Çocukları burada, topraktan yukarıda -genellikle yetişkin bir palmiye ağacından bile yüksekte- taşların arasında büyür...


...Bu taş kutular, omuz omuza duran insanlar gibi birçoğu bir arada durur, aralarında ne bir ağaç ne de bir çalılık vardır onları ayıran. Ve her birinde bütün bir Samao köyünü dolduracak kadar çok insan yaşar. Bir taş atımı uzaklıkta yine omuz omuza vermiş duran çok sayıda taş kutu daha vardır. Bunlarda da insanlar yaşar. Bu iki sıranın arasında Papalagi'nin “cadde” dediği bir yarık vardır. Sert taşlarla kaplı bu yarık, çoğu kez bir ırmak kadar uzundur. Boş bir yer bulmak için saatlerce koşmak gerekebilir...

Papalagi Samaoca'da 'beyaz adamlar' demek. Samao kültürüne yabancı bir şeyi tanımlamakta da kullanılıyor. Yukarıdaki alıntılar Erich Scheurmann'ın Papalagi adlı kitabından alındı. Kitap Ayrıntı Yayınları tarafından yıllar önce Türkçe'ye “Göğü Delen Adam” adıyla çevrildi. Samao takımadalarında yaşayan Tuiavii adlı bir kabile şefinin Avrupa'yı gezdikten sonra 'beyaz adamlar' yani 'Papalagi' hakkında tuttuğu notlardan oluşuyor. Bugünlerde Tuiavii'nin gerçekten var olup olmadığı tartışılsa da kitap beyaz adam için bir hayat bilgisi niteliğinde. İstanbul'daki Taksim Meydanı'nın deşilmesi ve gezi parkındaki ağaçların sökülmesi projesinin hayata geçirildiği ilk gün, aklıma Tuiavii'nin beyaz adamı tarif ettiği bu kitap geldi. Aynı şekilde, TOKİ denince de hep papalaginin inşa ettiği o “taş sandıkları” düşünmüşümdür. 

GEZİ PARKI YOK OLUYOR
Taksim'den Elmadağ'a uzanan sert taşlarla kaplı o yarık, Cumhuriyet Caddesi, tam da Tuiavii'nin tarifini yaptığı caddeye benzemiyor mu? Boş bir yer bulmak için saatlerce koşmanız gerekebilir. Tek kurtuluşunuz olan caddedeki ağaçlar ise şimdi birer birer sökülüyor. Mecidiyeköy'den Taksim'e, yanyana iki ağacın birbirine bakışabildiği tek yer Gezi Parkı'dır. Bugün oraya yapılmak istenen mini alışveriş merkezi insanların adına İstanbul denen bu koca tımarhanede korkamadan sarılabilecekleri, yanında durabilecekleri, altında oturabilecekleri ve hatta korkmadan sırlarını açabilecekleri tek canlıyı, ağaçları yok edecek. Bu yalnızlar kentinin tek dostları öldürülecek. Taksim projesine karşı çıkmak için bir başka nedene ihtiyacınız yok. Sadece o parka bakmanız bu projenin ne kadar yanlış olduğunu anlamaya yeter. 

Avrupa'ya geldiğinde Tuiavii'nin anlamakta zorlandığı ilk şeylerden biri beyaz adamın neden kendini bu havasız, doğadan uzak taştan sandıkların içine soktuğu olmuş. Ona göre Papalagi'nin kent adını verdiği yer, ömründe hiçbir ağaç, ırmak ve gökyüzünü görmemiş, Büyük Ruh'la yüzyüze gelmemiş insanların yaşadığı yer. Tuiavii, bu kentlerde yaşayan insanlara “yarık insanları”, köylerdekilere ise “toprak insanları” diyor. Şef'e göre yarık insanları kendilerini toprak insanlarından daha üstün görüyorlar. Çünkü yaptıkları iş meyve toplamaktan daha önemli. Yedikleri her şeyin topraktan geldiğini düşünmezler, nasıl elde edeceklerini de bilmezler. Toprak insanlarının ise yarık insanlarına yiyecek sağlamaktan canları çıkar ama neden diğerlerinin bu kadar yorulmadıklarını anlamazlar. Tuiavii der ki, “Papalagi her şeyi olduğu gibi kabul eder”. Aynı Taksim'de olduğu gibi. Yarık insanları, yarığına bile sahip çıkamayacak kadar hayatta yoktur aslında. Güçlerinin ve ne istediklerinin bile farkında değil artık İstanbullu Papalagi. 

“TANRISI PARADIR”
Bence Taksim'i yerle bir edenler Tuiavii'nin yarık insanları çünkü onlar taştan ve asfalttan açtıkları yollarda ayakları toprağa değmeden gitmeyi seviyorlar. Tuaivii'nin de dediği gibi onlar, adına “para” dedikleri yuvarlak metal ve ağır kâğıtları seviyorlar. Yine Şef Tuaivii'nin dediği gibi: “Bir Avrupalı'ya sevginin tanrısından söz edecek olsan, yüzünü buruşturur ve güler. Senin düşüncenin yalınlığıyla alay eder. Ama pırıl pırıl bir yuvarlak metal ya da koca bir ağır kâğıt uzatacak olursan, o an gözleri parlar ve dudakları arasından salyalar akar. Onun sevgisi paradır, tanrısı paradır”. İşte, Taksim Meydanı böyle salya sümük bir durumda bu günlerde.

Çarşamba akşamı yaklaşık bir saat, sağanak yağmur altında Gezi Parkı'ndaydım. Kapana kısılmış, oradan oraya dolaşan insanları izledim. Yüzüm iş makinalarına sırtım ağaçlara dönüktü. O makinalar yok mu, ah o makinalar. Papalagi makinalarıyla yarattıklarının sevgiden yoksun olduğunu anlamaz. Tuaivii şöyle sorar: ...Eğer makine ben elimi bile sürmeden yenisini yapacaksa, ben tanoamı* şimdi sevdiğim gibi sevebilir miyim? Papalagi hiçbir şeyi sevmez, makina her şeyin aynısından bir daha yapabilirken nasıl sevsin ki? 

Şef Tuaivii buradan çok uzaklarda. Müsadenizle son soruyu ben sorayım. Ey yarık insanları, sayıları milyonları bulan İstanbul'daki Papalagi, o dozerleriniz, kazma kürekleriniz ve sevgiden yoksun yüreklerinizle, bize Gezi Parkı'ndaki ağaçlardan bir tane ama bir tane yapabilir misiniz? Madem yapamıyorsunuz, yok etme kudretini kendinizde nasıl buluyorsunuz?
 ---

 * Ulusal içkilerinin yapımında kullanılan tahtadan bir tabak.

Taksim için mücadele devam ediyor. Bilgi için Taksim için Nöbetteyiz! Adlı facebook sayfasına bakabilirsiniz.

08 Kasım 2012

Nükleer santral kaça patlar?

Özgür Gürbüz-2050 Degisi/8 Kasım 2012

Türkiye nükleer santral kurma konusunda ısrarını sürdürüyor. Halka rağmen ısrar sürüyor da denebilir. Yapılan farklı araştırmalar Türkiye'de halkın yüzde 60-70'inin nükleer santral istemediğini ortaya koyuyor. Bu birçok ülkede santral planlarının çöpe atılmasına yetecek bir orana işaret ediyor. 1978 yılında Avusturya'nın Zwentendorf kentindeki yapımı biten nükleer reaktör hiç çalıştırılmadan kapatılmıştı. Nedeni ne santral teknolojisinin eski, ne de maliyetinin yüksek olmasıydı. Halk istemediği için santralin kapısına hiç açılmadan kilit vuruldu. Nükleer santralin çalıştırılmasına hayır diyenlerin oranı halk oylamasına katılanların yüzde 50,47'siydi. Yaklaşık 30 bin oy farkla 730 megavat (MW) gücündeki santrale ve planlanan diğer reaktörlere “hayır” dendi. Bu oylamanın ardından Avusturya hükümeti ülkede fisyon reaktörleri kurulmasını yasakladı. Yıl 1978. İlginçtir, dünyadaki ilk büyük nükleer kaza 1979 yılında meydana gelen Üç Mil Adası (Three Mile Island) kazasıydı. Kısmi çekirdek erimesiyle sonuçlanan bu kazadan önce Avusturya'nın böyle bir karar alması başlı başına incelenmesi gereken bir konu.

Halk oylamalarının nükleer enerji konusunda karar almak için bir yöntem olarak kullanılıp kullanılamayacağı tartışılan bir konu. Halk oylamasına karşı çıkan en kuvvetli görüşlerden biri, dört yıllığına iktidara getirilen bir hükümetin 250 bin yıl radyoaktif kalacak atıkların üretilmesi konusunda karar alma yetkisine sahip olup olmadığı. Bu açıdan bakıldığında, halkın büyük bir kesimine danışılmış olsa da, bugün yaşayanların henüz doğmamış insanların geleceğini etkileyecek bir karara imza atmaları tartışmalı. Doğada oy kullanamayan diğer canlıların düşünceleri ise insan merkezli bir toplumda zaten hiç dikkate alınmıyor. Halk oylaması taraftarı karşı görüş ise, 10-20 kişiden oluşan bakanlar kurulu yerine, milyonlarca insanın fikrinin alındığı bir demokratik yöntemin uygulanmasının daha akılcı ve kabul edilebilir olduğunu öne sürüyor. Tartışmayı uzatmak mümkün ama kısaca özetlemeye çalıştığım gibi halk oylamasının nükleer enerji konusunda “tek yetkili merci” olduğunu söylemek mümkün değil. O halde nasıl karar vereceğiz? Bu sorunun yanıtı da kolay değil ama işin ekonomik yönünü değerlendirmek, en azından nükleer enerji için ödenecek maddi bedelin bir kısmının bugün yaşayanlar tarafından karşılanacak olması nedeniyle üzerinde daha kolay anlaşılır bir yöntem olabilir. Bu analizi, sorunu tek başına çözemeyeceğini baştan kabul ederek okumakta fayda var. Bir ekonomik analiz içerisinde tüm sosyal (dışsal) maliyetleri hesaba katmak zaten çok zor. Kesilen bir ağacın Orman Bakanlığı'nın fiyat tarifesinde bir bedeli olabilir ancak o ağaçta yuvası olan bir kuş için bu bedel emin olun ki yetersizdir. Bu nedenle, sosyal maliyetler konusunu başka bir yazıya bırakarak nükleer santraller için düz bir maliyet hesabı yapığımı baştan belirtmeliyim.

İşe, Fukuşima'daki nükleer felaketten sonra santral maliyetlerinin daha da arttığını söylemekle başlayalım. Bu çok normal. 1986 yılındaki Çernobil kazasından sonra da reaktör tasarımları ciddi bir değişikliğe uğramış, bu da doğal olarak maliyetlere yansımıştı. Reaktör tasarımlarındaki farklılıkları kabaca bağlı bulundukları kuşaklara (nesil veya jenerasyon da deniyor) göre sınıflandırabiliriz. Şu anda en yeni kuşak reaktörler 3+ olarak adlandırılıyor ve 4. kuşak reaktörlerin ticari faaliyete geçmesi içinse en iyimser tahminler 2030'ları işaret ediyor. Bir reaktörün farklı bir kuşağa ait olması, onun daha güvenli, daha ekonomik ve nükleer silah yapımına neden olacak teknik açıklara müsaade etmemesi için bazı tasarımsal değişikliklere uğradığını anlatır. En azından teoride bu böyle. Yeni teknoloji ürünü nükleer reaktörlerin, daha ucuza elektrik üreteceği, daha az güvenlik problemiyle karşılaşacağı ve daha kısa sürede yapımının tamamlanacağı söylenir ancak iş uygulamaya gelince durum dramatik değişiklikler gösterebiliyor.

İLK YATIRIM MALİYETİ
Nükleer santraller için önemli maliyet kalemleri, içine yapım giderlerini de alan ilk yatırım maliyeti, yakıt maliyeti, işletim giderleri ve söküm bedeli olarak sıralanabilir. ABD Enerji Enformasyon İdaresi'nin (EIA) 2010 yılında nükleer reaktörler için belirlediği ilk yatırım maliyet tahmini kilovat kurulu güç başına 3 bin 902 dolardı. Bir yıl sonra, 2011'de bu tahminlerini 5 bin 339 dolara çıkardılar. Nükleer reaktörlerin bir yılda ilk yatırım maliyeti yüzde 37 arttı. 2012 yılında Litvanya'da yapılması düşünülen ve hükümetle muhalefeti birbirine düşüren 1350 MW’lık nükleer reaktör için verilen teklif ise 8 milyar 640 milyon doları buldu[1]. Bu da kilovat kurulu güç başına ilk yatırım maliyetinin 6 bin 400 dolara çıktığını gösteriyor. EIA'nın 2010 rakamıyla, Litvanya'daki fiyatı karşılaştırırsak bu iki yılda yüzde 60'a varan bir artışa işaret ediyor. Tüm elektrik üretim seçenekleri için benzer bir eğilimin söz konusu olmadığını göstermek adına güneş enerjisinden elektrik üreten fotovoltaik panellerin yatırım maliyetine bakmakta fayda var. EIA'nın aynı raporunda, fotovoltaik paneller için kurulu güç maliyetinin 2011'de yüzde 25 oranında ucuzlayarak 6 bin 300'den 4 bin 75 dolara gerilediği belirtiliyor. 2012'de fotovoltaik paneller için bu fiyatın bin 800-2 bin 300 bandında seyrettiğini de hatırlatalım[2].

Nükleer santrallerden üretilen elektriğin maliyetinin yüzde 60 (bazı kaynaklar da bu oran daha yüksek) oranında ilk yatırım maliyetiyle ilişkili olduğu belirtilir[3]. Ucuza elektrik üretmek istiyorsanız ilk yatırım maliyetini düşürmeniz gerekir ki, nükleer santraller için bunun gerçekleştiğini söylemek çok zor. Söküm maliyeti reaktörden reaktöre değişse de Dünya Nükleer Birliği (WNA) ilk yatırım maliyetinin yüzde 9 ila 15'ine işaret etmektedir. Bu bilgiler ışığında analizimizi Türkiye'ye ve Akkuyu'da yapılması düşünülen nükleer reaktöre çevirmekte fayda var. Türkiye ile Rusya Federasyonu arasında 12 Mayıs 2010 tarihinde bir anlaşma imzalandı ve Akkuyu sahası ihalesiz bir şekilde devlet şirketi Rosatom'a verildi. Nükleer santral kararını haklı çıkarmak için üretilen teknoloji transferi yapacağız, enerjide dışarıya özellikle de Rusya'ya bağımlıyız şeklindeki sloganlar bu anlaşmayla anlamını yitirdi.

Türkiye, dört adet 1200 MWe gücünde reaktörden oluşan Akkuyu Nükleer Santrali için farklı bir finansman modeli oluşturdu. Santralin mülkiyetini Akkuyu NGS'ye verdi. Böylece 20 milyar doları bulacağı söylenen ilk yatırım maliyetini Rus şirketine yükledi; beraberinde kredi bulma derdini ve onun faiz yükünü de. Bu nedenle ilk yatırım maliyetinde meydana gelen ve yukarıda kısaca özetlemeye çalıştığımız fiyat artışı Türkiye Cumhuriyeti'ni çok da kaygılandırmadı. Aslında kaygılandırması gerekiyor. Türkiye'nin aksine fiyat artışları Rusları etkiledi. Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Vladimir İvanovski birkaç hafta önce yaptığı açıklamada, 2013’te Mersin’de temeli atılacak Akkuyu Nükleer Santrali’nin maliyetinin artacağını söyledi. İvanovski, “Maliyet 20 milyar dolardan 25 milyar dolara çıkabilir” dedi[4]. Anlaşmada Türkiye tarafına ilk yatırım maliyetiyle ilgili bir yükümlülük verilmediğinden olsa gerek (en azından bizim bildiğimiz ve görebildiğimiz kadarıyla) Enerji Bakanlığı bu açıklamaya bir tepki vermedi. Akkuyu NGS yetkilileri haberin kamuoyunu olumsuz etkileyeceğini düşünmüş olmalılar ki, daha sonraki açıklamalarında yine 20 milyar dolar rakamını telaffuz etmeye hatta daha aşağıya çekmeye başladılar. Biz 20 milyar doları temel alalım. Bu durumda Akkuyu için ilk yatırım maliyeti, kW kurulu güç başına 4 bin 116 dolar seviyesinde kalacak (20 milyar/ 4800 MW). ABD'de ilk yatırım maliyetlerinin 7 bin doların üzerinde olacağı yönünde raporların geldiği şu günlerde Rusya'nın bu rakamı nasıl tutturacağı bir soru işareti. Ana parayı devlet kasasından alsalar ve faiz ödemeseler bile (faiz gelir kayıplarını hesaba hiç katmadıklarını düşünüyorum) bu rakamı tutturmak zor. Çin'de yapımı süren AP-1000 tipi reaktörün ilk yatırım maliyetinin kW başına 3 bin 500 dolara geldiği yönünde haberler var[5]. Çin'de işçilik maliyetlerinin ucuz olmasının nükleer santrallerin diğer ülkelere kıyasla daha ucuza mal edilmesine neden olduğu biliniyor. Bu durumda birkaç seçenek var. Ruslar Akkuyu'daki reaktörü ya Çinli işçilere yaptıracak ya da çalışacak işçilere Çinli işçilerin aldığı parayı verecek. Üçüncü seçenek ise VVER-1200 modelinin Batı’daki reaktörlere göre, bir şekilde daha ucuza yapılacak olması. Peki ama nasıl? Umarım bu sorunun yanıtını Enerji Bakanlığı yetkilileri biliyordur.

Nükleer enerjinin bir sorunu da inşaat tarihlerinin planlandığından uzun sürmesi. Diyelim bir apartman yapacaksınız. Parayı verip, bir köşeye demir-çelik yığdığınızda o apartmanın maliyetini aşağı yukarı bilirsiniz. Nükleerde siz müteahhitle parayı verip el sıkışsanız bile, inşaat sırasında fiyatın artması ve müteahhidin kapınızı daha fazla para için çalması sürpriz olmaz. Buyurun size iki güncel örnek. Batı Avrupa’da yeni nükleer reaktör yapan iki ülke var;  Finlandiya ve Fransa. Finlandiya’da inşaatına 2005’te başlanan reaktörün 2009’da devreye girmesi bekleniyordu. İnşaat hala sürüyor, en erken 2014’te reaktör elektrik üretmeye başlayacak. Bu gecikme sonucunda 3 milyar avroya mal olması beklenen reaktörün maliyeti 6 milyar avroyu geçti. Fransa’da yapımı süren aynı tip reaktörün kaderi de aynı oldu. İnşaatına Finlandiya’dan 2 yıl sonra başlanan reaktör de söylenildiği gibi 4 yılda bitirilemedi. 2016 yılında biterse Fransızlar bayram edecek, maliyeti de yine söylendiği gibi 3 milyar avroda kalmadı, şimdiden 6 milyarı gördü. Bu da başka bir risk. Türkiye’de bir gecikme olursa bilin ki Akkuyu NGS bunu fiyatlara yansıtmak ve maliyeti oradan çıkarmak zorunda kalacak.

ELEKTRİK FİYATLARI YÜKSELMEK ZORUNDA
Anlaşmaya göre Türkiye'nin santralin maliyetiyle ilgili yükümlülüğü dolaylı ve alım garantisiyle sınırlı. Yap-İşlet-Sahip ol (Build-Operate-Own / BOO) modeli gereği Akkuyu NGS’nin ilk yatırım bedelini şirket elektrik satışıyla karşılamak zorunda. Türkiye ile Rusya Federasyonu arasında imzalanan uluslararası anlaşmanın1 10. maddesinin beşinci bendinde belirtildiği gibi, TETAŞ, “Akkuyu NGS” adlı proje şirketinden santralde üretilmesi planlanan elektriğin ilk iki ünite (reaktör) için yüzde 70'ini ve diğer iki ünite için de yüzde 30'una tekabül eden sabit miktarlarını, her bir güç ünitesinin ticari işletmeye alınma tarihinden itibaren 15 yıl boyunca 12,35 ABD senti/kWh ağırlıklı ortalama fiyattan (Katma Değer Vergisi dâhil değil) satın almayı garanti etti. Akkuyu NGS, dört reaktör faaliyete geçtiğinde santralin yılda 40 milyar kWs elektrik üreteceğini söylüyor. Bu kapasite faktörünün yüzde 90'larda olacağı anlamına geliyor ki, daha önce çalıştırılmamış yeni bir model (VVER-1200) için çok iddialı. Bu rakamı esas alırsak 15 yıl boyunca Akkuyu NGS'ye ödenecek rakam 50 milyar doları bulacak. Reaktörlerin planlandığı gibi peşi sıra devreye girdiği varsayılırsa ilk reaktörün devreye girmesinden 11 yıl sonra ilk yatırım maliyeti kadar bir paranın Akkuyu NGS'ye sadece alım garantileri karşılığında ödenmiş olacağı anlamına geliyor. Bu süetçe ödenecek işletme giderlerini, yakıt maliyetini de hesaba katarsak ve inşaatta hiç gecikme olmadığını varsayarsak 15 yıldan sonra ilk yatırımın geri dönüşünden bahsedebiliriz. Şirketin alım garantisi dışındaki üretimini piyasaya satması halinde kâr etmesi bile mümkün (bütün bu hesabı yaparken faizsiz para aldıkları ve faiz getirisini hesaba katmadıklarını düşünüyorum). Tabii bir şartla. Yatırım maliyetinin söylendiği gibi, düşük sayılabilecek 20 milyar dolar seviyesinde tutulması gerekiyor. 15 yıllık sürenin sonunda ise bizi daha ilginç bir süreç bekliyor. Yılda 40 milyar kilovatsaat elektrik üretecek bu santralin serbest piyasaya elektrik satması gerekecek. Şu anda PMUM'da oluşan fiyatların 7 dolar sent civarında olduğunu anımsarsak, Akkuyu NGS'nin kâr edebilmesi için fiyatların serbest piyasada daha da yükselmesi şart. Çünkü alım garantisinde verilen 12,35 sentin altında bir fiyattan piyasaya elektrik satışı santralin kâr etmesini engelleyebilir. Pazarlık masasında 12,35 sentlik fiyatın belirlendiği tarihte sonuçları açıklanan Citi Bank'ın araştırması bu iddiamın emellerinden birini oluşturuyor.

“Yeni Nükleer – Ekonomi Hayır Diyor" başlıklı ve 9 Kasım 2009 tarihli “Citi Group” araştırmasında, beş ana risk alanına dikkat çekiliyor. Planlama, inşaat, elektrik satış fiyatı, santralin işletimi ve nükleer atık sorunuyla miyadı dolan santralin söküm işlemleri. Citi raporuna göre, nükleer reaktörün yapım maliyeti kurulu kilovat güç başına 3 bin 400 - 4 bin 733 dolar arasında değişiyor. Raporda, bir nükleer reaktörün zarar etmemesi için üretilen elektriğin kilovatsaatinin piyasada en az 6,5 avro sentten (8-9 dolar sent) satılması gerektiğine vurgu yapılmış. Akkuyu için öne sürülen ilk yatırım maliyetinin kilovat kurulu güç başına 4 bin 116 dolar olduğu hesaba katılırsa bu raporda kâr edilmesi için belirtilen fiyat şartının Akkuyu nükleer santrali için de geçerli olduğu söylenebilir (Batı standartlarında bir nükleer santral yapılacaksa işçilik maliyetleri dışında fiyatı aşağı çekecek bir etken olmamalı). Dokuz sent civarındaki fiyat şu andaki piyasa fiyatının üzerinde ve raporda da belirtildiği gibi üreticiye ciddi bir kar sağlamıyor. Akkuyu NGS ya da Rosatom bu fiyatın üzerinde ve sürekli elektrik satmak isteyecektir. Tasarım ömrü 60 yıl olarak belirtilen (dünyada henüz hiçbir reaktör bu kadar uzun süre çalışmadı) reaktörün uzun vadede daha çok kâr edeceğini hesaplıyor da olabilirler. Komplo teorilerini hiç sevmem ama Türkiye’de elektriğinin yüzde 45'lere yakını doğalgaz çevrim santrallerinden sağlanıyor. Türkiye'nin bir numaralı doğalgaz tedarikçisinin Rusya olduğunu hatırlatalım. Doğalgaz fiyatlarının biraz artması, elektrik fiyatlarının da artmasına neden olur. İpler iyiden iyiye Rusya'nın elinde olacak. Bu senaryoyu bozmak için ya ciddi miktarda gaz sağlayacak yeni doğalgaz tedarikçileri bulacaksınız ya da bambaşka bir yola girip, hem enerjiyi verimli kullanacak hem de yenilenebilir enerji kaynaklarından elektrik üretmeye başlayacaksınız. Bunun önündeki en büyük engel ise sorunun bir numaralı kaynağı, Akkuyu'da kurulmak istenen santral.

NÜKLEER VE GÜNEŞ FARKLI DÜNYALARIN OYUNCULARI
30 bin megavat güneş ve bir o kadar da rüzgar kurulu gücüne sahip Almanya'da, sistem artık farklı işliyor. Güneşin veya rüzgarın çok olduğu günlerde, bu kaynaklardan üretilen elektrik miktarı o kadar artıyor ki, serbest piyasada fiyatları oldukça düşebiliyor. Mart ayında güneş enerjisinden elektrik üretim rekoru kıran Almanya'da bu oldu. Talebin arttığı gün ortasında güneş panelleri şebekeyi elektriğe boğdu ve azami yük (peak load) fiyatlarını aşağıya çekti. Spot piyasada fiyatlar 3,5 avro sente kadar indi. Bu durum başta nükleer olmak üzere, esnekliği olmayan baz yük santrallerini rahatsız ediyor.

Tablo 1. Almanya’da 7 Mart 2012 tarihinde oluşan fiyatlar

 
Aslında rüzgar ve güneş gibi yenilenebilir enerji kaynaklarıyla nükleer arasındaki asıl kavga şebeke üzerinden oluyor. Baz yük santrallerinin sayısının ve öneminin giderek azaldığı akıllı şebekelerle desteklenen bir modele uyum sağlamakta en çok nükleer santraller zorlanıyor. Bir nükleer santrali açıp kapamanız, nükleer reaksiyonu durdurup yeniden başlatmanız günler alabilir. Nükleer santraller yapı itibariyle sürekli çalışmak, yakıt değişimine kadar devamlı elektrik üretmek istiyor. Yenilenebilir enerji ise doğası gereği daha esnek. Diğer baz yük santrallerin nükleer kadar sorunu yok. Onlar da oyunu böyle oynamak istemiyorlar ama bir doğalgaz santralini açıp kapatmak nükleer kadar zor değil. Doğalgaz santrallerinin ilk yatırım maliyetlerinin kW kurulu güç başına 1000 dolar seviyesine geldiği günlerde elektrik üreticisi şirketler de bu durumdan çok şikayetçi değil. Nükleerin karşılaştığı tek sorun bu yeni sisteme “uyum” sorunu da değil. Fiyat rekabetinde de nükleer enerji zor günler yaşıyor. Aşağıdaki tablo yenilenebilir enerji kaynakları için farklı ülkelerden derlenmiş üretim maliyetlerini gösteriyor. Türkiye’de, hem işçilik hem de yenilenebilir enerji potansiyellerin güçlü olması nedeniyle (güneşlenme süresinin uzunluğu gibi) bu rakamların daha aşağısında üretim maliyetlerine ulaşmak da mümkün. Bir de bu karşılaştırmayı nükleer santralin en erken elektrik üreteceği tarih 2020’deki yenilenebilir enerji fiyatlarıyla yapmak lazım. Temiz enerjide teknoloji sürekli geliştiği ve ilk yatırım maliyetleri hızla aşağı çekildiği için aşağıdaki fiyatların da altında rakamları görmek mümkün olacak. Halihazırda 12,35 sentin altında üretim yapabilen biyokütle, jeotermal, rüzgar gibi enerji kaynaklarına o tarihlerde güneş enerjisini ve hatta yakın bir tarihe kadar adından dolayı espri konusu olan “dalga enerjisini” de ekleyebileceğiz. Bugün “ucuz nükleer” diye yola çıkanların yerinde olsam o tarihlerde uzun bir yurt dışı seyahatine çıkardım.

Tablo 2. Yenilenebilr enerji kaynakları elektrik üretim maliyetleri
TÜRÜ
kWs MALİYETİ (ABD sent)
Büyük Hidro (1 MW üstü)
5-10
Küçük Hidro (1 MW altı)
5-40
Rüzgar
5,2-16,5
Rüzgar Açıkdeniz
11,4-22,4
Rüzgar ev tipi (0,1-3 kw)
15-20
Biyokütle
7,9-17,6
Jeotermal
5,7-8,4
Güneş Çatı fotovoltaik paneli
22-44
Güneş fotovoltaik (santral tipi)
20-37
Yoğunlaştırılmış Güneş Termal
18,8-29
Dalga enerjisi
21-28
Kaynak: REN 21, 2012

SÖKÜM VE ATIK MALİYETLERİ
Söküm maliyetinin ilk yatırım maliyeti kadar gündeme gelmemesi, sökülme işlemine reaktör yapıldıktan 40-60 yıl (hatta daha geç) sonra başlanacak olmasından kaynaklanıyor. Genelde devletler, işletmeci firmadan söküm ve atık için gerekli parayı, üretime geçtikte sonra yavaş yavaş ödemesini ister. Türkiye'nin Rusya Federasyonu ile yaptığı anlaşma da bu temele dayanıyor ama özellikle nükleer atık konusunda ciddi belirsizlikler görülüyor. Atıkların Türkiye'de mi kalacağı, Rusya'nın yasalarına rağmen oraya mı gönderileceği belli değil. Akkuyu NGS A.Ş. Adlı Rosatom bünyesindeki şirketin Türkiye'de “halkı bilgilendirmek” için kurduğu internet sayfasında aynen şu satırlar yazılı: “Nükleer santralde kullanılacak tüm yakıt Rusya’dan getirilecek. Atıklar da yine Rusya’ya geri gidecek. Atıkları Türkiye satın almak isterse, Türkiye’de de kalabilecek”. Şirket, imza attığı uluslararası anlaşmanın 10. maddesinin 9. bendiyle çelişiyor. Bu maddede, “Proje Şirketi, ESA çerçevesinde TETAŞ tarafından alınan elektrik için kullanılmış yakıt ve radyoaktif yakıt yönetimi hesabına 0.15 ABD senti/kWh ve işletmeden çıkarma hesabı için 0.15 ABD senti/kWh tutarında ayrı bir ödeme yapar. ESA dışında satılan elektrik için Proje Şirketi yürürlükteki Türk kanunları ve düzenlemeleri uyarınca gerekli ödemeleri ilgili fonlara yapacaktır” deniyor. Kullanılmış yakıtlar Rusya’ya götürülecekse, neden TETAŞ’a para veriliyor? Nükleer atıklar (yakıt yerine nükleer atık demek daha doğru olur)  “bir şekilde” Türkiye'de kalacaksa, Türkiye bir de bunun için para mı ödeyecek? Bu kadar önemli bir konunun, santrale beton dökülme aşamasına gelindiği şu günlerde bile çözülmemiş olması kaygı verici.

Atıkları satın alacaksak bunun da bir maliyet kalemi olacağını ve tarihe geçeceğimizi belirterek söküm masraflarıyla ilgili bir hesap yapalım. Yılda 40 milyar kWs elektrik üretmesi beklenen Akkuyu NGS’den üretilen her kWs için 0,15 ABD sentini söküm masrafları için ayırması anlaşmada isteniyor. Santralin verim kaybı, çalışmayacağı ayları da hesaba katarsak 60 yılda 3 milyar dolara yakın bir paranın bu fona ayrılacağını söyleyebiliriz. Dünya Nükleer Birliği söküm bedelinin ilk yatırım maliyetinin yüzde 15’ine denk düşebileceğini söylüyor. Bu da tam 3 milyar dolara denk düşüyor. Siz de fark etmişsinizdir ki, yatırım maliyetinin gerçek yatırım maliyeti olup olmadığını, santralin sökümünün hangi standartlara uygun bir şekilde yapılacağını bilmeden bu rakamın yeterli olup olmayacağı konusunda bir yorum yapmak zor. Santralin bazı parçalarının yüksek seviyeli atık muamelesi göreceğini de biliyoruz. Atıkların ne yapılacağı bile belli değilken, sadece bu yüzdesel hesaba bakarak bir tahminde bulunmak doğru olmaz. Maliyet kadar bu belirsizlik de önemli. Elinizde 240 bin yıl radyoaktif kalan atıklar var ama bunu ne yapacağınızı belirlememişsiniz.

YAKIT MALİYETİ VE KAZA
Çernobil Nükleer Santrali - Foto: O. Gurbuz
Yakıt maliyeti nükleer santraller için elektrik üretim maliyetinin yüzde 10 ila 15’i arasında değişiyor. Farklı kaynaklarda farklı rakamlar var ama bu yazıda bahsetmeye çalıştığım diğer kalemlere göre yakıt maliyetini tahmin etmek veya hesaplamak daha kolay. Uranyum fiyatlarına endeksli bir hesaplama yapmanız gerekiyor. Fukuşima öncesi nükleer reaktör sayısının hızla artacağını uman nükleer endüstri uranyum fiyatlarının da aynı oranda artacağını düşünüyordu. Sınırlı uranyum rezervlerine ve madenlere de ilgi artmıştı. Uranyum rezervlerinin sınırlı olması yeniden işleme gibi yakıt maliyetini arttıran yöntemlerin de daha sık gündeme gelmesine neden olmuştu. Fukuşima sonrası birçok ülkenin nükleerden çıkış kararı alması bu eğilimi değiştirdi. Yakın zamanda fiyatlarda çok ciddi bir artış beklenmiyor. Yakıt konusunda bir başka sorun yakıtın fiyatından çok yakıt fabrikalarının belli ülkelerin tekelinde olması ve her reaktör tipinin farklı yakıt çubukları kullanmasıyla ilgili. Tek tedarikçiye bağımlılık burada “dışa bağımlılık” konusunu gündeme getiriyor.

Bu aşamada değineceğim son konu, kaza olması halinde ortaya çıkacak maliyet. Hem Çernobil hem de Fukuşima’da görüldüğü gibi sadece temizlik çalışmalarının tutarı bile 300-350 milyar doları bulabiliyor. Bu nedenle hiçbir sigorta şirketi bir nükleer santrali sigortalamaya yanaşmıyor. Hiçbir özel şirketin devlet desteği olmadan böyle bir maliyetin altından kalkması da mümkün değil. Nükleer kazadan sonra bir mucize eseri hiç can kaybı yaşanmasa bile, yatırım riski bu kadar büyük bir girişimin “normal şartlarda” serbest piyasa koşullarında gerçekleşmesini beklemek aslında bir hayal. İlk yatırım maliyeti, faiz oranları, inşaatın süresi gibi değişkenler nükleer santrallerin elektrik üretme maliyetlerini ciddi oranlarda etkileyebiliyor ancak bir kaza olması halinde asıl fiyat ortaya çıkıyor. Bırakın büyük çaplı bir kazayı, ufak bir radyoaktif sızıntının gerçekleşmesi halinde bile nükleer santral aylarca kapatılabilir. (Belçika’da şu günlerde olduğu gibi[6]) İşletme riskinin sadece sağlık açısından değil iktisadi açıdan da ne kadar riskli olduğunu anlamak için bu faktörü unutmamak gerek. Nükleer enerjinin şeffaf ve serbest bir piyasanın oyuncusu olmadığı açık. Sübvansiyonlar, sızıntı ve kazaların boyutlarını gizleyecek denetime kapalı otoriter rejimler nükleer enerji için tercih nedenidir. Bu nedenle kaça patlar sorusuna yanıtım kısaca “çok pahalıya” olacak.  


[1] http://www.reuters.com/article/2012/06/21/lithuania-energy-idUSL5E8HLBX620120621 adresinde en son 23 Eylül 2012 tarihinde görüldü.
[2] Renewables 2012, Global Status Report, REN 21.
[3] Reducing the capital cost of Nuclear Power Plants, Nuclear Energy Agency, 3 Şubat 2000.
[4] http://haber.gazetevatan.com/faturasi-25-milyar-s/463454/2/Haber adresinde en son 23 Eylül 2012 tarihinde görüldü.
[5] The Cost of Nuclear Power: Why nuclear will cost us more than the alternatives. No2nuclearpower, Şubat 2011.
[6] Bakınız: http://www.reuters.com/article/2012/09/13/belgium-nuclear-idUSL5E8KD9D420120913