28 Ağustos 2011

Güneş enerjisinin önünde kim duruyor? (2)

Sosyal maliyetleri de kattığımızda, şu anda güneş ve rüzgâr enerjisinin temiz olmalarının yanı sıra ucuz olma hüviyetini de kazandıklarını söyleyebiliriz”.

Özgür Gürbüz-BirGün / 28 Ağustos 2011

Geçen hafta bizim gazete ve televizyonlarımızda Ankara ile Konya arasında yolcu taşımaya başlayacak hızlı trenin haberleri vardı. Rastlantı bu ya, aynı günlerde yabancı gazetelerde şu habere rastladım. Almanya’daki trenlerin kullandığı elektriğin yüzde 100’ünün 2050 yılına kadar güneş, rüzgâr ve hidroelektrik gibi yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlanması planlanıyormuş. Hâlihazırda bu oran yüzde 20, 2014’te yüzde 28’e çıkarılacak. Hidroelektrik konusunu ayrıca yazmak lazım, Türkiye ve Almanya’daki durum birbirinden oldukça farklı ama rüzgar ve güneş enerjisinde potansiyel olarak Almanya’dan çok daha fazlasına sahibiz, uygulamada ise bir o kadar gerilerdeyiz.

Şu kadar gerideyiz diyerek ileri giden kimseyi görmedim, o yüzden o klasik nakaratı tekrarlamanın bir anlamı yok. Ne yaparsak ileri gideriz diye soru sorarak işe başlamak lazım. Geçen hafta Güneş Enerjisi Sanayicileri ve Endüstrisi Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Ateş Uğurel’e bu soruları sormuştuk. Bu hafta söyleşinin ikinci bölümünü yayımlıyoruz, söz yine Ateş Uğurel’de.

-Güneşten elektrik üretmenin maliyeti ne kadar?

Şu anda 1kilovat (kW) kurulu gücün bedeli proje yerine, büyüklüğüne bağlı olarak 1,8 euro/vat ile 2,5 euro/vat arsında değişiyor.

-Bu fiyatların yakın gelecekte düşeceği ve diğer enerji kaynaklarıyla rekabet edebileceği söyleniyor. Sizin görüşünüz nedir?

Evet, düşüş beklenenden de fazla. Türkiye için öngördüğüm rekabetçi olma yılları 2013-2014 gibi. Bu noktadan sonra devlet teşvikleri belki o kadar da önemli olmayacak. Daha önce de dediğim gibi asıl önemli kıstas şebekeye bağlanma izinlerinin verilmesi olacak. Ancak enerji kaynaklarının maliyetini hesaplarken, hep göz ardı edilen sosyal maliyetleri de eklediğimizde, güneş ve rüzgâr enerjisinin şu anda temiz olmalarının yanı sıra ucuz olma hüviyetini de kazandıklarını söyleyebiliriz.

-Türkiye'nin güneş enerjisi potansiyeli nedir? Isı ve elektrik üretimi için. Sizce yasalarla sağlanan alım garantisi bu potansiyeli harekete geçirmeye mi yoksa 600 Megavatlık üst sınırın işaret ettiği gibi kontrol altında tutmaya mı yönelik?

Potansiyel çok önemli değil, sıfır noktasındayız. En kısa zamanda ne kadar kurabiliriz diye bakmamız lazım. Bence Türkiye istikrarlı bir şekilde her yıl en az 1gigavat (GW) kurulum yapabilir. 2023 yılında en az 12 GW kurulu güce sahip olmamız azımsanmayacak bir başarı olur. Tek bir senede 10 GW kurulum yapan Almanya gibi örnekler de var tabii, ben 1 GW tahminini, güneşin karşısına çıkarılacak tüm siyasi-politik engeller, teknik bahaneler filtresinden geçirerek yaptım. Yoksa çok daha büyük güçlere ulaşmamız son derece mümkün.

-Söz konusu güneş ve rüzgâr olunca yerli üretimden çokça bahsedilir oldu. Bildiğim kadarıyla
Türkiye termik, hidro veya nükleer enerji alanında da ciddi bir yerli üretim kapasitesine sahip değil ama bu konu hiç konuşulmuyor; neden?

Tamamen siyasi tercih! Güneş enerjisinin daha çok oranda yerli olabilme yetisi nükleer veya doğalgaz çevrim santrali ile karşılaştırıldığında kat ve kat daha fazla. Asıl konuşulmayan konu şu: Ne zaman güneş enerjisi Türkiye'de gündeme geldi, siyasi iktidarın enerji konusundaki yöneticileri hemen şu demeci verdiler, "Güneşe çok destek veremeyiz, o zaman ithal güneş panellerinin önünü açmış oluruz, paneli üreten Alman'a Çinli'ye para kazandırırız". Kimse sormadı, ülkede kurulu onlarca barajın, doğalgaz ve termik santrallerin türbinleri nereden geliyor diye? Bu söylemin birden bire sadece güneş için dillendirilmesi pek garip açıkçası.

-Yerli malı güneş panelleri veya rüzgâr türbinleri üretmek için öncelikle ne yapılmalı?
İlk önce yerli panel kullanan kişilere kilovatsaat ( kWs) üzerinden verilen teşvik kaldırılmalı, bu yerli araba kullanan sürücülere ucuz benzin vermek gibi bir şey. Bilindiği gibi bir güneş enerjisi sisteminden üretilen elektrik şu andaki kanunlara göre 13,3 dolar cente satılacak (kWs başına) , güneş paneli-ayak sistemi ve inverter tamamen yerli olursa 20 dolar cente kadar çıkacak. Ancak ülkemizde hiçbir gerçek yatırımcı, "müşteri yerli malını tercih eder" diyerek milyon dolarlar mertebesindeki yatırımlara soyunmaz. Üstelik ilk üretilecek ürünler "kredilendirebilir" olmama riskini taşıdığından, enerji yatırımcıları çok muhtemelen en az 1-2 GW saha tecrübesi yaşamış güneş panellerini ve diğer aksamları tercih edecektir.

Teşvik öncelikle güneş panelini üretecek firmalara verilmeli. Şu anda Türkiye'nin sıfırdan Ar-Ge yaparak yıllık üretim kapasitesi 2-3 GW seviyesine gelmiş firmalara rakip olması sadece hayalperestlik olur. Yapsa bile marka konumlandırması için bir o kadar daha para harcaması gerekir ki, bu da tüm süreci verimli olmaktan uzaklaştırır. Devletin ve Başbakanlık Yatırım Ajansı’nın hemen yapması gereken şey, bu uluslararası büyük şirketleri (bazılarının güneş enerjisi deneyimi 50 yılı geçti) Türkiye'ye çekerek, yerli oyuncularla birlikte yatırım yapmaya teşvik etmesi ve bunun yanı sıra teknoloji transferini çekici kılan kanunların ivedilikle çıkartılması. Bu şirketlerin bir bölümünün Ar-Ge çalışmalarını da ülkemize çekebilirsek yerli sanayi oluşturma konusunda önemli bir adım atmış oluruz. Tarife üzerinden şu anda açıklanmış teşvikler ayrıca dünya ticaret örgütüne yapılacak ilk haksız rekabet suçlamasında iptal edilecektir. Yerli üretimi suni teşviklerle değil, gerçek Ar-Ge yatırımını yapacak kurumları desteklemekle istenilen seviyeye getirebiliriz.

24 Ağustos 2011

Güneş enerjisinin önünde kim duruyor?

Bizi nükleere, HES’lere, termik santrallara mahkûm etmek isteyenlere, “güneşimden kaç” demenin zamanı geldi de geçiyor...

Özgür Gürbüz-BirGün / 21 Ağustos 2011

Muğla Üniversitesi'nde fotovaltaik kaplı bir çatı
Önce termik ve nükleer santrallar sonra hidroelektrik derken, Türkiye’de enerji sektörünün doğa üzerindeki baskısı iyice arttı. Ne için ve gerçekte ne kadar ihtiyacımız olduğunu bilmeden elektrik tüketimimizi arttırmaya çalışıyoruz. Enerjide hem yurt dışına hem de büyük firmalara giderek daha fazla bağımlı hale geliyoruz. Milyar dolarlık enerji yatırımları, üretimi merkezileştirerek bizleri bu dev firmalara bağımlı tüketicilere dönüştürüyor. Bu çemberi kırmak için kendine yeter bir yaşam kurmak, enerji tüketimini azaltmak ve ihtiyacımız olan enerjiyi veya büyük bir kısmını kendimizin üretebileceği yeni bir düzene ihtiyacımız var. Anahtar kelime ise güneş...

Güneş enerjisi deyince çoğumuzun aklına su ısıtmada kullanılan paneller (güneş toplaçları) geliyor. Güneş enerjisini elektriğe çeviren fotovoltaik paneller ise daha karmaşık bir teknoloji ve ısı değil elektrik üretiyor. Çatılara, bina yüzeylerine, sokak lambalarının tepesine yerleştirilebiliyor. Büyük bir enerji santralını bir yurttaşın kurması çok zor ama güneş panellerini evinin çatısına yerleştirmesi o kadar zor değil. Zaten konutların elektrik ihtiyacı da çok fazla değil. 2010’un sonunda dünyada 40 bin megavatlık fotovoltaik kurulu gücü vardı. Çok değil ama hızla gelişiyor. Peki, Türkiye’de durum ne? Bu soruyu Güneş Enerjisi Sanayicileri ve Endüstrisi Derneği (GENSED) Yönetim Kurulu Başkanı Ateş Uğurel’e sordum. Türkiye için hayati öneme sahip olduğuna inandığım güneş enerjisiyle ilgili söyleşiyi iki hafta boyunca bu köşede okuyabilirsiniz. Bizi nükleere, HES’lere, termik santrallara mahkûm etmek isteyenlere, “güneşimden kaç” demenin zamanı geldi de geçiyor...

»Son günlerde güneş enerjisiyle ilgili gelişmeler var. Uzun süredir bekleyen yasal düzenlemeler tamamlandı. Sizce bu düzenlemeler sayesinde güneşten ciddi miktarda elektrik üreten ülkeler arasına Türkiye de girecek mi?
Bu düzenlemeler sayesinde güneşten elektrik üreten ülkeler arasına Türkiye girecek, ama yine aynı düzenlemeler yüzünden güneşten ciddi miktarda elektrik üreten ülkeler arasına giremeyecek. 2006-2007 yıllarında bu konu gündeme geldi. 2011 yılının sonlarına yaklaşıyoruz hâlâ usul ve esaslar, ölçümlerle ilgili bazı düzenlemeleri bekliyoruz. Yani, yasal düzenlemelerin tamamının bittiğini söylemek de mümkün değil. Bazı mevcut maddeler, sanki teşvik adı altında süreci uzatmak, kösteklemek için konmuş gibi gözüküyor.

»Yeni düzenlemelerle güneş enerjisi için bir ölçüm zorunluluğu da getirildi. Bu güneş santrallarının önünü açıyor mu?
Ölçüm zorunluluğu bence tam bir komedi, bir kere güneş enerjisinde kesinlikle ölçüme ihtiyaç yok. Var olan uydu verileri, diğer meteorolojik veriler ve son derece başarılı simülasyon programları sayesinde diğer tüm temiz enerji kaynaklarının aksine belli bir alanda güneşten ne kadar elektrik üretileceği oldukça hassas tespit edilebilir. Güneşin dünya üzerindeki herhangi bir noktada, ne zaman doğacağı ve ne zaman batacağı bellidir. Akşam üretmeyeceği, kışın daha az üreteceği de kesindir. En çok öğlen saatlerinde üreteceği de bilinir. Buna karşılık mesela rüzgârda ölçüm şarttır, rüzgâr ‘yukarıdan’ değil ‘yandan’ gelen bir enerji türüdür ve çok ufak koordinat değişikliklerinde bile rüzgâr profilinde önemli değişiklikler olur. Halbuki güneş enerjisi potansiyeli enleme göre değişir. Birbirinden 5-10 km uzaklıktaki iki noktada güneş enerjisi potansiyelinin bir yatırımcıyı etkileyecek kadar değişmesi mümkün değil.

»Bir de tüm güneş santrallarının kurulu gücünün 600 MW’ı geçmemesi için kural kondu. İstediğiniz kadar kömür santralı yapmak serbest ama güneşe gelince sınır var.
600 MW başka bir garip konu. Açıklama şu: Ülkemizin altyapısı daha çok güneş santralını kaldırmaz. Ne gariptir ki, devlet yetkilileri tam da bu açıklamanın yapıldığı günlerde yaklaşık 1.000 MW gücünde bir doğalgaz çevrim santralının açılışını yapıyordu. 1000 MW’lık dev ve tek bir santral için altyapımız yeterli ama Türkiye geneline yayılacak toplam 600 MW’lık güneş santralı için yetersiz. Türkiye’de ilk defa bir enerji türü için sınırlama getirildi, anlaşılır bir sebebi de yok. Tek aklıma gelen açıklama, güneş enerjisinin yayılması istenmiyor, kontrol altında tutulmak istiyor. Bu kararlarda kuzey komşularımızın oldukça etkin rol oynadığını düşünüyorum açıkçası.

»Yurttaşların evlerinin çatılarına kurduğu güneş panelleriyle ürettikleri fazla elektriği devlete satacakları söyleniyor. Bu bilgi doğru mu?
Bunun kanunu ve yönetmeliği çıktı, usul ve esaslarının da yayınlanmasını bekliyoruz. Tüm bu sürecin bekleme süresi 3-4 yıla ulaştı sanırım. Burada da büyük hatalar yapıldı, bir ampul yakan bile çatısında kurduğu sistemle ürettiği tüm elektriğin tamamını satabilecek. Olay ticarete dönünce, karşınızda da devlet ve dağıtım şirketleri olunca bu işin yürüme şansı sıfır. Binlerce binanın çatısındaki sistemi kim denetleyecek, kim kontrol edecek, kim gerekli izinleri verecek ve kim ay sonu o binaların sahiplerinin banka hesaplarına para yatıracak? Ayrıca yerli üretim ürünlerini kullananlar daha yüksek fiyata da satacak. Çatıdaki 3-4 panelin nerede ve nasıl üretildiğini denetleyebilecek bir merci olduğunu veya uzun süre olabileceğini hiç sanmıyorum. Halbuki bunun yerine elektrik temelli (kwh bazlı) mahsuplaşma gelseydi sistem çok daha hızlı devreye alınabilecekti. Fazla elektriği dağıtım şirketine ver, verdiğin fazla enerji kadar da bedava elektrik tüket. Gayet basit bir sistem olacaktı. Şimdi işin içine para alışverişi girdi, sağlıklı yürüme şansı sıfıra yakın.

»Herkes evinde elektrik üretirse dağıtım ihalelerine milyarlarca dolar ödeyen dağıtım şirketleri bu işten zararlı çıkmaz mı?
Çıkar tabii, o yüzden kurduğunuz sistemi şebekeye bağlama iznini bu kurumlar verecek; daha doğrusu vermeyecek veya aylarca sizi oyalayacak. Siz pes edene kadar. Bu başka ülkelerde de yaşanmış bir deneyim. Güneş enerjisiyle ürettiğiniz her birim elektrik kadar dağıtım şirketi size az elektrik satıyor olacak. Ne kadar çok kişi kendi elektriğini üretirse, dağıtım şirketleri o kadar az elektrik satabilecek. Bu arada dağıtım şirketleri henüz milyarlarca dolarlık ödeme yapmadı. Takip ettiğimiz kadarıyla tek bir kuruş tahsilat yapılmadı ve birinci sırada olanların hepsi elendi. Şimdi ihalelerde ikinci sırada olanlarla görüşmeler başladı.

Ateş Uğurel ile yaptığımız söyleşinin devamı için buraya tıklayınız...

15 Ağustos 2011

Limon'un yüzde 68'i, hıyarın yüzde 13'ü...


Özgür Gürbüz-BirGün / 14 Ağustos 2011

Limon'un yüzde 68'i, portakalın yüzde 18’i, mandalinanın yüzde 16'sı, greyfurtun yüzde 14’ü, elmanın yüze 2,6’sı, kayısının yüzde 9,2'si...

Bitmedi, liste uzun. Çileğin yüzde 53,7’si, şeftalinin yüzde 15,1’i, zeytinin yüzde 6,5’i, sakız kabağının yüzde 18'i ve taze soğanın yüzde 2,6’sı bir ilimizde yetişiyor. Bulmaca gibi ama atarak bulmanız zor, 81 tane seçenek var. En iyisi ben size biraz daha ipucu vereyim. Muzun yüzde 58’i, üzümün yüzde 4,7'si, taze sarımsağın yüzde 3,2’si ve sevseniz de sevmeseniz de ıspanağın yüzde 5,7’si yine bu ilde yetişiyor.

Devamı var... Portakalın yüzde 18'i, pırasanın yüzde 8,7'si, fasulyenin yüzde 4'ü, yeni dünyanın yüzde 24,78'i, marulun göbeklisinin yüzde 7,3'ü, kıvırcığının da yüzde 21,1'i, kirazın yüzde 1,1’i yine bu ilde üretiliyor. Trabzon Hurması'nın yüzde 12,25'i de bu ilde büyüyor, toplanıyor, hasat ediliyor. Trabzon hurmasına bakıp aldanmayın burası Trabzon değil. Geriye kaldı 80 il.

Keçiboynuzu üretiminin yüzde 60,3'ü, baklanın yüzde 18,6’sı, bezelyenin yüzde 8,36’sı, bamyanın (ben severim) yüzde 4,7’si, patlıcanın yüzde 10,6'sı, domatesin yüzde 5,6'sı, dolmalık biberin yüzde 15,8'i, sivri biberin yüzde 11,2'si, karnabaharın yüzde 6'sı ve hıyarın da yüzde 13'ü bu il sınırları içerisindeki topraklarda yetişiyor. Meyve sebze türlerine bakanlar ve limon başlığından uyananlar ilin Mersin olduğunu çoktan bilmiştir. Evet, tüm bu sebze ve meyve Mersin'de yetişiyor. Türkiye’nin yaş meyve ve sebze üretiminin yüzde 6,69’unu bizim hükümetin nükleer santral kurmaya heveslendiği Mersin ili karşılıyor. Listenin en önemli ürünü de herhalde limon. Hem Türkiye üretiminin yüzde 68'ini tek başına üretiyorlar hem de ihracat yapıyorlar. Çilek, keçiboynuzu ve muz gibi ürünlerin de yarıdan fazlası sofalarımıza buradan geliyor. Bu liste elime, Tarım Orkam Sen (KESK'e bağlı Tarım, Orman, Çevre ve Hayvancılık Hizmet Kolu Kamu Emekçileri Sendikası) 'Radyoaktif Limon İstemiyorsan Nükleere Hayır' başlıklı kampanyalarını başlattıklarında ulaşmıştı. Sendika, Türkiye limon üretiminin yüzde 68'ini karşılayan Mersin'de kurulacak bir nükleer santralın yalnızca Mersinlileri değil tüm Türkiye'yi tehdit edeceği görüşünde. Haksız sayılmazlar, geçmiş örnekler durumun tam da böyle olduğunu gösteriyor. Birleşmiş Milletler İnsani İşler Koordinasyon Ofisi, İtalya’nın yarısı kadar bir alanın, (yaklaşık 150 bin kilometrekare) kirlendiğini ve yaklaşık 52 bin kilometrekare, Danimarka’dan biraz daha büyük tarımsal alanın da harap olduğunu belirtmişti. Varın hesabını siz yapın. Fukuşima'dan sonra et ve süt üretiminde yaşanan sorunları da biliyoruz.

Yukarıda tek tek belirttiğim sebze ve meyve listesi geçen hafta basına yansıyan bir haberden sonra daha da önemli hale geldi. Haber, Türkiye Ziraatçiler Derneği (TZD) Genel Başkanı İbrahim Yetkin'in yaptığı açıklamayla, hatta uyarıyla ilgili. Türkiye'nin 126 ülkeden 133 değişik meyve ve sebze ithal ettiğini belirten Yetkin, ''Marul, sivri biber, taze ve kurusoğan bile ithal ediyoruz, bunu anlamakta güçlük çekiyorum'' diyor. Her ne kadar bu ülkede anlamadığımız birçok konu olsa da, limonla başladığımız listedeki kalemlere bakınca Yetkin'in bu uyarısının “es” geçilmemesi gerektiği ortada. Çünkü Mersin'e nükleer santral kurmak istiyorlar. Olası bir kaza veya sızıntıda yukarıdaki listeyi unutun. Çernobil sonrası bize yedirilip içilen fındık ve çayı unutmadım, şimdi buna benzer şeyler yapılmaz da demiyorum, malum Türkiye pek değişmedi. En azından aklı olan tüketicilerin bu ürünleri almayacağı ortada. İthalatın duracağını söylemek de falcılık sayılmaz.

Türkiye 2011 yılının ilk yedi ayında muz ithalatına 59 milyon dolar ödemiş. Portakala ise 11 milyon 900 bin dolar. 59 milyon dolar ödenen muzun yüzde 58'i Mersin'de üretiliyor. Yaklaşık 12 milyon dolar ödenen portakalın yüzde 18'i yine Mersin'de...

İbrahim Yetkin yıl sonuna kadar meyve ve sebze ithalatına verilecek paranın 700 milyon doları bulabileceğine dikkat çekiyor. Yetkin, Türkiye'nin son 4,5 yılda sebze ve meyveye 4,5 milyar lira ödediğine de dikkat çekiyor. Demek ki cari açıkta sadece enerjinin payı yok. İthal nükleer santralle cari açıın kapatılamayacağı zaten biliniyor. Bir de bu maceraya girip elektrikten daha çok ihtiyacımız olan sebze ve meyvede de dışa bağımlı hale gelmek ne kadar akıllıca?

Mersin kadar olamayacaklarını biliyorum, gözüm Mersin'in limon rekorunda da değil. Yüzde 68'leri geçtim ama şu ülkenin ihtiyacı olan aklı başında projelerin yüzde 1'ini Ankara üretse öpüp başıma koyacağım! Mersin elden giderse Meclis'in bahçesine limon, hıyar veya dolmalık biber ekmek zorunda kalabiliriz. Söylemedi demeyin.

08 Ağustos 2011

Sordum Google Baba'ya

Özgür Gürbüz-BirGün / 7 Ağustos 2011

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Mersin İl Genel Meclisi üyesi İbrahim Gül geçtiğimiz günlerde nükleer enerjiyi savunmuş. Zaten birisi AKP'ye üye olmak isteyince soruyorlar, “nükleeri nasıl bilirsin” diye, “iyi bilirim” demeyeni partiye almıyorlar. Aslında soru yanlış. Fukuşima'daki nükleer felaketen sonra toprağa verilen nükleer enerji, hükümet ne kadar görmek istemese de öldü, mevta oldu. Doğrusu, “Nükleeri nasıl bilirdiniz” olacak. Günahları affolur mu, o bile şüpheli.

Haberi Cumhuriyet gazetesinde okudum. İbrahim Gül diyor ki, “Dünyadaki en temiz enerji kaynağı nükleer santrallar. Bunların dumanı yok, isi yok”. Gazeteciler soruyor, “Siz nükleer konusunda bilgiyi nereden edindiniz” diye, yanıt şöyle, “İnternetten araştırma yaptım”. Gül, belli ki Google Baba'ya nükleeri sormuş. Google Baba da, “isi yok pası yok” yanıtını vermiş. İktisatçı olduğunu söyleyen Gül, “ama araştırmacı bir yönüm var” diyerek diğer iktisatçıların araştırmacı olmadığını da ima ediyor. Üzerime alınmadım. Gül'ün ikna edici(!) açıklamalarından sonra beni de merak sardı. Gül'ün izinden giderek ben de nükleeri mübarek Google Baba'ya sordum ama biraz tersten. Sağlama yapmak için, 'isi yok pası yok' yazdım. Karşıma YÖK çıktı, bir de TRT. Birkaç gün sonra bir daha aynı kelimeleri arattım bu sefer de karşıma bir galvanizci ustanın metallerden pası nasıl çıkaracağımızı anlatan tavsiyeleri çıktı. Bir de emlakçlığı öven bir yazı. Emlakçı olmalıymışız hepimiz. “Kiri yok pası yok, bundan iyi iş mi bulacaksın” diyorlar. Bir kenara emlakçının telefonunu not aldım ama Google'a olan güvenim de biraz sarsıldı. Sonra aklım başıma geldi. Kelimeleri çift tırnak içinde arattım. Kulak tiryakiliğini öven bir yazı çıktı. Kulaktaki sigaranın isi de pası da yokmuş. Google Baba nabza göre şerbet veriyor sanki. Ben nükleer diye sorsam karşıma radyasyon, Çernobil'de hayatını kaybeden binlerce insan, Fukuşima'da girilmesi yasak bölge çıkıyor. İbrahim Bey sorunca dünyanın en temiz enerji kaynağı...

İbrahim Bey'in Google'da arama yaptığı günlerde Fukuşima santralinin 1 numaralı reaktöründe kazadan bu yana ölçülen en yüksek düzeydeki radyasyona rastlanmıştı. İki reaktör arasındaki bir tahliye borusunun altında saatte 10 sievertin üstünde radyasyon ölçüldü. Yılda 1 sievert radyasyona maruz kalmanın kanser riskini yüzde 10 arttırdığı söyleniyor, varın hesabı siz yapın. Radyasyon is, pas gibi bir şey değil. Parmağınızı masanın üzerinde gezdirince göremiyorsunuz. Nükleer santralla ilgili araştırma yapacaksanız ise, pasa değil radyasyona bakmanız lazım. İnternette arama yapmak da tehlikeli iş; dikkat istiyor. Malum, Google'ın tercüme servisi “Google Translate”e Ferhat Göçer'in İngilizcesi nedir diye sorunca karşınıza Justin Timberlake'i çıkarıyor.

Şimdi görünmeyen radyasyonu bir kenera bırakıp, görünenlerden, nükleer reaktörlerden çıkan atıklardan bahsedelim. Atıkları genelde üç ana başlıkta inceliyoruz. Düşük, orta ve yüksek seviyedeki atıklar. Atıkların doğada radyoaktif kaldıkları süreler uzadıkça seviyeleri de artıyor diye düşünebilirsiniz. Bazı radyoaktif atıklar doğaya birkaç hafta boyunca radyasyon yayıyor bazıları ise bin yıllarca.

Gelelim nükleer santrallere. Türkiye Atom Enerjisi Kurumu'nun (TAEK) internet sayfasında bir zamanlar şu bilgi yer alırdı. 1000 megavat gücünde bir reaktörden her yıl yaklaşık 30 ton yüksek, 300 ton orta ve 450 ton düşük seviyede nükleer atık çıkar (bazı kaynaklar orta ve düşük seviyeli atıkların toplamını biraz daha az verir). Bu bilgi artık TAEK'in sayfalarında yok. Türkiye nükleer ihale sürecine girdikten sonra birden yok oldu. Görünmez elin işi olsa gerek. Neyse ki Google'da nükler atık diye aratıp, nükleerspora ait siteleri 'es' geçince faydalı bilgilere ulaşma şansınız hala var.

Düşük seviyeli atıklar içerisinde santralde çalışan işçilerin önlük ve eldivenleri gibi malzemeler yer alıyor. Yüksek seviye dediğimiz atık içerisinde Plutonyum-239 gibi 240 bin yıl radyoaktif kalan atıklar var. Evet, 240 bin yıl boyunca canlılardan uzak tutulması gereken bir radyasyon kaynağından bahsediyoruz. İşte atarız, satarız, depolarız dedikleri atıklar bunlar. Tiplerine göre değişse de, çoğu reaktör her yıl 27 ton kadar yüksek düzeyde atık çıkarır. Bu atıklar hayli radyoaktif ve sıcak oldukları için bir süre havuzlarda soğutulur. Daha sonra geçici depolama için seçilen alanlarda saklanır. Teoride bu atıklar binlerce yıl hiçbir yer hareketinin olmadığı (deprem gibi), su kaynaklarına uzak, teröristlerin erişemeyeceği yer altındaki tesislerde saklanır. Bu düzeydeki atıklarla 50-60 yıl önce tanışan bilim insanları, atıkların saklandığı çelik kapların ne kadar dayanacağı konusunda tahminden öte bir bilgiye sahip değiller. Haliyle, ortada değil 1000, 100 yıllık bir yaşanmış tecrübe bile yok. Buna rağmen, binlerce yıl radyoaktif kalan bu atıkların depolama tesislerinde kuzu kuzu oturacakları bilimselliği kanıtlanmış bir tez gibi bize sunulmaktadır. Tüm bu iddialı açıklamalara rağmen dünyada nükleer atıkların depolandığı bir tek son depolama alanı bile olmayışı ise manidardır. Nükleerspor genelde var gibi konuşmayı sever ama yoktur! Dört yıllığına seçilen bir iktidarın yüz bin yıllık bir gelecek adına karar vermesi ise 'ileri demokrasi'lerin bile dudağını uçuklatır.

Yalova'daki kimyasal atık deposu için ayaklanan medyamızın yıllardır nükleer atıklarla ilgili bir tek doğru dürüst soru sormamış olması ilginç değil mi? Bugün medya patronları ve ana akım gazetelerin yöneticilerinin çoğu nükleeri savunur ya da patron, hükümet korkusundan bu konuyu görmezden gelir. Pabucumun gazetecileri!

Mersin Akkuyu'da kurulması düşünülen santral dört adet 1200 megavatlık reaktörden oluşuyor. Bu da her yıl yüksek seviyede 120 ton atıkla başbaşa kalmamız anlamına gelir. Bu atıklarla ilgili hükümetin planı hakkında kimse net bir bilgiye sahip değil. Halbuki, atı çalan kılıfını hazırlar misali, ilk bu konunun tartışılması gerekirdi. Atıklar Rusya'ya gönderilecek diye bir söylenti var. Diyelim bu oldu. Karayoluyla gönderseniz Türkiye'den sağ çıkamayacakları ortada. Bir tek radyoaktif trafik kazamız eksikti, o da olur! Asfalt çizgilerini uranyum çubuklarıyla çizeriz, bin yıl parlar! Deniz yoluyla götürülürse Akdeniz ve Ege sularını aşarak boğazlardan geçmek zorundalar. Petrol tankerlerinden yakınıp kanal açmayı planlayanlar bu konuda ne düşünüyor acaba? İstanbul Boğazı'ndan nükleer atık taşıyan bir geminin geçmesini istemiyorsanız, bir kanal da atıklar için açarız. 1991 yılında Boğaz'da meydana gelen gemi kazasında sulara saçılan koyunları toplamakta zorlanmıştık, yanına yaklaşamayacağınız nükleer atıkları denizin dibinden nasıl toplayacağız? Olası bir sızıntıdan sonra kim Mersin'de, Antalya'da denize girer? Kim Galata Köprüsü'nde balık tutar, kim o balığı yer bilemiyorum. İbrahim Gül, isi pası yok diye yer mi acaba?

Not: Nükleer atıklara ne olacak diye sorulan sorulara verilen yanıtları, Isparta'da gömüldü, Konya'da yakıldı denilen nükleer atıkların öykülerini bir başka yazıya sakladım.

07 Ağustos 2011

Soba içinde "çekirdek erimesi" deneyi

06 Ağustos 2011

Hiroşima'ya atom bombası atılalı 66 yıl oldu

Fotoğraf: Timothy Takemoto
Yıl 1945.
Tam 250,000
Tam 250,000 kişi,
Topyekün
Topyekün imha...

Kongre'nin kararı
Kongre'nin kararı.
Enola Gay uçak adı
Enola Gay uçak adı.
Paul Tibbets pilottu
Paul Tibbets pilottu.
Şişman Adam'dı biri
Diğeri Küçük Çocuktu.
Bombaların adı buydu
Bombaların adı buydu.

Bulutsuzluk Özlemi'nin Hiroşima adlı parçası 6 Ağustos 1945 yılındaki dehşeti böyle anlatıyor. Amerika Birleşik Devletleri'nin Japonya'nın Hiroşima kentine atom bombası atmasıyla dünya insan eliyle bir kez daha felakete tanıklık eder. 9 Ağustos'ta ikinci bir atom bombası Nagazaki'yi vurur. 'Şişman Adam' ve 'Küçük Çocuk' adlı iki bomba geride yüzbinlerce ceset bırakır. Ve nesiller boyu can alacak bir düşmanı, radyasyonu.

Nükleer enerji ve atom bombası arasında yumurta ve tavuk ilişkisi var. İkisini birbirinde ayırmak mümkün değil. En kolayı ve doğrusu ikisine birden hayır demek. Nüsed, Nükleer Tehlikeye Karşı Barış ve Çevre İçin Sağlıkçılar Derneği de bunu yapıyor. Bugün yaptıkları basın açıklamasına e-günlüğümde yer vermeyi önemli buldum çünkü hâlâ bizleri savaş çığlıkları atan insanlar yönetiyor. Hâlâ savaşın çözüm olabileceği masalları anlatılıyor. Türkiye'de silah taşımak, silahlı olmak marifet sayılıyor ve hükümetçe özendiriliyor. Meclis'te beli silahlı vekiller oturuyor. Benim gözümde her biri küçük birer atom bombası...

Nüsed Yönetim Kurulu adına yazılı bir açıklama yapan Dr. Derman Boztok şöyle diyor:

İnsanlık, emperyalizmin 66 yıl önce 1945 yılının 6 Ağustos'unda Hiroşima, 9 Ağustos'ta da Nagazaki'ye attığı atom bombaları ile, tarihinin en büyük kitle kırım ve çevre yıkım silahı ile karşılaştı. Hiroşima'da 120 000, Nagazaki'de 75 000 kişi öldü, bir o kadarı da takibeden günler, yıllar içinde sakatlıklar, kanserler, diğer sistem hastalıkları ve doğuştan olma bozukluklarla acılar içinde yaşamlarını kaybetti. Kentler biyolojik ve fiziksel çevreleriyle tam bir yıkıma uğrarken, yıllar boyu giderilemeyecek radyoaktivite yaşamı tehdit etmeyi sürdürdü. Emperyalizm, sömürü düzenini sürdürebilmede ne kadar güçlü ve kararlı olduğunu insanlığa acımasızca göz dağı vererek kanıtladı.

(...) İnsanlığın asıl düşmanı emperyalizmin yarattığı silahlanma sonucunda halen dünyada Hiroşima'da kullanılanlardan çok daha güçlü ve yeryüzünde uygarlığı sona erdirecek 22 600 kadar nükleer silah bulunmaktadır. Dünya silahlanma harcamalarının beşte biri kadarıyla, Birleşmiş Milletler Binyıl Kalkınma Hedefleri arasında bulunan milyonlarca insanın açlıktan, yoksulluktan kurtarılması, temel sağlık hizmetleriyle anne ve çocuk ölümlerinin önlenmesi mümkün olacaktır.

(...) Türkiye halkı ve Büyük Orta Doğu Bölgesi halkları, emperyalizmin ekonomik krizlerini aşma ve küresel kaynakları kesintisiz sömürebilmek için ekonomik ve toplumsal dönüşümlerle sürdürdüğü yeniden yapılandırma savaşının güncel hedefi durumundadır. Örtülü ve açık, çok yönlü istikrarsızlaştırma özel savaşları sonucunda Yugoslavya, Kafkasya, Afganistan, Irak, Afrika kuzey ve diğer bölgeleri, Filistin, Lübnan, Suriye, Iran ve Pakistan, Türkiye ile birlikte yıllardır sürdürülen insanlık suçu kirli savaşlarla milyonlarca insanını yitirmiştir. İsrail bölgedeki temel nükleer silah gücü durumunda iken, Türkiye de ABD-NATO nükleer silahlarını barındırarak bir yandan halklar için tehdit oluştururken diğer yandan hedef durumunda bulunmaktadır.

(...) Çernobil ve Japonya felaketlerinden sonra, dünyada nükleer enerji santrallerindeki öncü ülkeler, başta Almanya olmak üzere yeni santral yapmama ve çalışanları zaman içinde kapatma kararı alırken, deprem bölgesindeki ülkemizde hükümetler, demokratik kamuoyu ve bilim insanlarının ısrarlı uyarılarına karşın, küresel lobilerin etkisinde akıl almaz biçimde ve yine hukuk dışı anlaşmalarla nükleer santral yapımını dayatmaktadırlar. Hiroşima kırımının 66. yıl dönümünde, dünya barış ve demokrasi güçleri bir kez daha nükleer savaşın kazanan tarafı olmayacağını, tek korunma yolunun bu silahların tamamen yasaklanması olduğunu vurgulamaktadırlar. Bütün ülkelerde yürütülen "Nükleer Silahların Tamamen Ortadan Kaldırılması Uluslararası Kampanyası" milyonlarca barışsever insanı, demokratik toplum kuruluşlarını, sendikaları, yerel yönetimleri, nükleer silahlardan arındırılmış bölgeler için ve nükleer silahların yasaklanmasını öngören "Nükleer Silahlar Sözleşmesi"nin Birleşmiş Milletlerin de desteğiyle bütün ülkelerce kabulu için harekete geçirmiştir.

02 Ağustos 2011

İklim Değişikliği Eylem Planı'na itiraz

Özgür Gürbüz-Yeşil Ekonomi / 1 Ağustos 2011

Çevre ve Orman Bakanlığı ikiye bölündü. Artık Çevre ve Şehircilik ile Orman ve Su İşleri adlarında iki yeni bakanlığımız var. İklim değişikliği gibi iki bakanlığı da ilgilendiren konularda bürokrasi yükünün artacağı ortada. Konu kentlerden ormanlara, sudan atıklara kadar birçok konuyu ilgilendiriyor. Sadece iki bakanlık değil başka bakanlıkların da çalışma alanına giriyor. Halihazırda bu bile sorun oluyordu.

Şu sıralar iklim değişikliğiyle ilgili yürütülen en önemli çalışma Ulusal Eylem Planı'nın hazırlanması. Çevre ve Orman Bakanlığı da uzun bir süredir bu konuda adeta bir moderatör rolü üstleniyor. Birkaç hafta önce Eylem Planı'nın taslağı kamuoyuna açıklanmıştı. Geçen cuma ise planın sunumu yapıldı ancak bakandan onay alınamadığı için dağıtım yapılmadı. Bize gelen duyumlar birkaç haftadır Tarım'dan Enerji Bakanlığı'na kadar birçok bakanlığın taslakla ilgili son dakika değişikliklerini Çevre Bakanlığı'na ilettiği. Bunlara son dakika itirazları da denebilir. Bütün bakanlıklar kendilerini rahatsız eden bölümlere itiraz edip, taslağı değiştirmiş. Elde dişe dokunur bir şey kaldı mı, göreceğiz.

Taslak kamuoyuna açıklandığında enerji bölümünü incelemiş ve dilim döndüğünce düşüncelerimi bakanlığa iletmiştim. O haliyle beni tatmin etmeyen bir plan vardı önümde. Bakanlığa gönderdiğim metne aynen şöyle başlamıştım: “Eylem planı, genel anlamıyla açık ve net hedefler belirlemiyor. Hedefsiz bir eylem planı da ister istemez amaca hizmet etmekten çok prosedür gereği hazırlanmış bir çalışmayı andırıyor. Türkiye, sera gazı salımlarının büyük bir bölümünü enerji sektörü kaynaklı üreten bir ülke olarak, bu sektörde “devrim” niteliğinde bir değişime gitmeden sorunu çözemez”. İtiraz ettiğim noktaları da sizlerle ana başlıklar halinde paylaşmak istiyorum. Böylece neden böyle düşündüğüm anlaşılabilir.

Enerji bölümündeki ilk hedeflerden biri enerji yoğunluğuyla ilgili. Kritik bir konu. Bugün enerji alanında yaşadığımız birçok soruna çözüm olabilecek önemde. Taslakta, 2015 yılında birincil enerji yoğunluğunun 2008'e göre yüzde 10 azaltılması hedeflenmiş. Neden nihai enerji yoğunluğu değil de birincil enerji yoğunluğu, bunu anlamış değilim.

Burada ikinci itirazım da yüzde 10'luk orana. Eurostat verilerinden yola çıkarsak İrlanda, 1990 yılında 253 kgep (1000 avro değerinde gayri safi yurt içi hasıla yaratmak için harcanan kilogram eşdeğeri petrol) olan enerji yoğunluğunu 2000 yılında 137 kgep'e, 2008'de ise 106 kgep'e indirmiş. Komşumuz Yunanistan 1990 yılında 264 kgep olan enerji yoğunluğu değerini 2000'de 204'e, 2008'de ise 169 kgep'e indirmeyi başarmış. Örnekler çoğaltılabilir ancak enerji yoğunluğu rakamlarının yakınlığı nedeniyle bu iki ülkeyi örnek aldım. Portekiz, Belçika, İsveç gibi ülkeler de 1990'larda Türkiye'ye yakın değerlere sahipti. O ülkelere de bakılabilir. Türkiye ise aynı tabloda yerinde saymış. 1990'da 258 kgep, 2008'de ise neredeyse aynı; 245 kgep. Görüldüğü gibi İrlanda ve Yunanistan sekiz yıl içinde, hem de nihai enerji yoğunluğunda yüzde 10'un çok üzerinde indirimlere gidebilmişler. 1990'a göre eldeki teknolojilerin daha ileride olduğu göz önüne alınırsa, taslaktaki yüzde 10'luk birincil enerji hedefinin 'mütevazi' olduğu görülecektir.

Yenilenebilir enerji kaynaklarında genel bir hedef seçmek yerine kaynak temelli hedefler belirlenmelidir. Eylem planında bu yapılmıyor. Rüzgar enerjisi için her yıl 1000 MW kurulu güç ve 20 yıl sonunda 20 bin MW toplam kurulu güç gibi bir hedef, Türkiye'de yerli türbin ve/veya parça üretiminden, yabancı üreticilerin Türkiye'de fabrika kurmasına kadar farklı ek faydalar yaratacaktır. Kümülatif hedefin kaynak bazında netleştirilmesi bu açıdan önemlidir. Ayrıca, YEK için belirlenen hedef veya çalışmaların yan faydaları içerisinde teknoloji geliştirme ve ihracat olanakları da eklenmelidir. Bu unsurlar göz ardı edilmemelidir.

Plandaki bir başka tartışmalı konu da hidroelektrik santrallerle ilgili. Enerji Bakanlığı'nca belirlenen 140 milyar kilovatsaatlik ekonomik üretim potansiyelinin yüzde 38'lik bölümünün halihazırda kullanıldığı belirtilmiş. Geriye kalan kısmın tamamının kullanılması hedefi, ciddi ekolojik ve sosyal sonuçlar doğuracaktır. Katkı payı yöntemi, yanlış ve/veya eksik ÇED raporları, eksik kamuoyu desteği gibi nedenlerle zaten büyük tartışmalara yol açan HES projelerinin, sadece potansiyele bakılarak, tümünün değerlendirilebileceğini savunmak doğru değildir.

Temiz kömür teknolojileri için yapılacak Ar-Ge ve benzeri araştırmalar sonucu elde edilecek emisyon indirimlerinin yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılmasıyla elde edilecek indirimler karşısında daha düşük olduğu açıktır. Elimdeki bazı veriler, temiz kömür teknolojisinin yüzde 30 civarında (CO², NOx, SOx) emisyon azaltımına neden olabileceğini göstermektedir. Linyit kömürü kullanıldığında 1 kWs elektrik üretimi için 729 gram CO² eşdeğeri sera gazı salındığı düşünülürse, yüzde 30'luk bir indirim bile YEK'nın salım rakamlarının çok ama çok uzağında kalacaktır. (Rüzgar, güneş ve biyokütle için bu değer kWs başına 20-60 gr arasındadır). Kömür kullanımının iklim eylem planında yer alması anlaşılır gibi değildir.

Planda sadece dağıtım kaybının yüzde 8'e çekileceği hedefi de ilginç. Neden sadece dağıtım? İletim kayıpları önemli değil mi? Dünya bankası rakamlarına göre 2008 yılında Türkiye'nin iletim ve dağıtım kayıpları yüzde 14'tür. Bu rakamın içinde kaçak elektrik kullanımının da olduğu düşünülürse bu yüzde 8'lik hedefin yeterli olmadığı görülecektir. Çin gibi dev bir ülkede bile iletim ve dağıtım kayıplarının oranı yüzde 6'dır. Eğer iletim kaybı ciddi bir oran teşkil etmiyor, yüzde 14'lük rakam sadece dağıtıma aitse yapılan doğru kabul edilebilir ancak durumun böyle olmadığını sanırım herkes biliyor. Bu sorun akıllı şebekelerle çözülür. Küresel iklim değişikliğine yol açan enerji kaynaklı sera gazı emisyonlarının azaltılması için olmazsa olmaz kabul edilen yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımında akıllı şebekeler önemli bir yer tutmaktadır. Bu konunun eylem planında yer almaması, yenilenebilir enerjinin kullanımının sınırlı tutulacağı anlamına gelmektedir.

Tüm bu noktaların yanında eylem planının en büyük eksiği, sera gazı emisyonlarının ne kadar indirileceği veya ne kadar arttırılmayacağına dair bir hedefe sahip olmayışı. Bu haliyle biraz “dostlar alışverişte görsün” der gibiyiz. Bu “alışveriş” in içeriğini de başka yazılara saklayalım.

01 Ağustos 2011

Rüzgârlı gözleme

Özgür Gürbüz-BirGün Gazetesi / 31 Temmuz 2011

Sözüm ona Çanakkale'ye birkaç günlüğüne tatile gitmiştim. Sözüm ona sadece haftada bir gün yazı yazacak ve insanın yedi gün 24 saatini teslim alan bu gazetecilik illetinden ömür boyu kurtulacaktım. Olmadı. Gelibolu'ndaki hafta sonu tatilim bir anda ufak bir 'iş seyahatine' dönüverdi. Her şey bir gözleme yüzünden oldu; biraz da ayran. Gelibolu yarımadasında Anzak Koyu'na doğru yol alırken karşımıza çıkan gözlemeci de durduk. Yaşamak için yemeği felsefe edindiğim için bu yol kenarındaki gözlemecide benim ilgimi çeken ne o güzel ayran, ne de gözlemeler oldu. Bu konaklama noktasını diğerlerinden özel yapan arkadaki rüzgâr türbinine gözüm takılmıştı bir kere. Doktor meslek hastalığı diyor. Küçük bir rüzgâr türbini, altında da güneş panelleri var. Yeme de yanında yat!

Ferhat Ormancı uzun yıllar önce Bulgaristan'dan Türkiye'ye göçmüş. Yol kenarında kendi yağıyla kavrulan bir tesis kurmak istemiş. Mekan olarak Gelibolu'yu seçmiş. Ayıptır dedim sormadım ama gördüğüm kadarıyla işler fena değil. Sohbetimiz sırasında Ferhat Bey bana Bulgaristan'daki eğitim sistemini anlattı. Bugaristan'da meslek lisesinde okumuş Öğrencilere kaynak yapmasından, musluk tamirine birçok konuda eğitim veriliyormuş. Ormancı, en az beş altı meslek öğrenirler diyor. Öğrencinin hayatla ilgili bir fikri oluyor yani. Belki de bu yüzden olsa gerek Gelibolu'nun hiç durmayan rüzgârı kendisine ilham vermiş.

Reklamsa reklam, böyle işletmeye can kurban misali adını yazmaktan da çekinmiyorum. Doyuranlar Çay Bahçesi'nde tam sekiz tane irili ufaklı buzdolabı var. Bir tane limonata makinası, bir ayran makinası, bir çay ocağı, bir su motoru ve çok elektrik çeken bir de fritöz. Ampulleri, radyoyu, televizyonu, vantilatörleri ve kahve makinası da unutmamak lazım. İşte tüm bu aletlerin olduğu işletmenin elektrik yükünü bir rüzgâr türbini ve güneş enerjisinden elektrik üreten fotovoltaik paneller sağlıyor. 2,5 kilovatlık bir rüzgâr türbini, 2,5 kilovatlık güne paneleri ve bir dizi aküyle Ferhat Ormancı artık elektrik faturası ödemiyor.

Türkiye'nin en rüzgârlı bölgelerinden Çanakkale'de küçük türbin adeta hiç durmadan dönüyor ve elektrik üretiyor. Güneş panelleri de gündüz depoladıkları fazla enerjiyi akülere gönderiyor. Burada depolanan enerji gece boyunca elektrik ihtiyacını karşılıyor. Şebeke bağlantısı olmayan yerlerde buna benzer bir formülle elektrik üretmek ve kâra geçmek aslında yeni keşfedilen bir şey değil. Şebeke bağlantısı için istenen ücret çok yüksek olduğu için bu ve benzeri sitemler dört dörtlük bir çözüm. Buna rağmen çok yaygın değil. İnsanlar eni yeni güneşin gücünü keşfediyor. Genelde yerleşim merkezlerinde uzak bölgelerde jeneratörlerle elektrik üretiliyor. Ormancı da birkaç yıl öncesine kadar dizel jeneratörle elektrik üretiyormuş. rüzgâr ve güneşten oluşan bu yenilenebilir enerji sistemine 55 bin lira harcamış. Daha önce ise her ay dizel jenaratörünün çalışması için 4 bin liralık yakıt parası ödüyormuş. Yılda 48 bin lira ediyor! Kışın daha az müşteri olduğunu hesaa katarsak, ben diyeyim 18 ay, siz deyin iki yıl, Ferhat Bey yatırımını amorti edip kâra geçmiş. rüzgâr türbini ve güneş panellerinin ömrünün 20 yıl olduğu düşünülürse harcanan paranın oldukça aklı başında bir iş için gözden çıkarıldığı görülebilir. Ferhat Ormancı'nın başından ilginç bir olay da geçmiş. rüzgâr türbini kurulduktan bir süre sonra türbine yıldırım düşmüş. Sigortalar atmış, tüm gece elektrik yok. Ormancı, o gece hiçbir şeyi ellemedim diyor. Ertesi gün türbin hiçbir şey olmamaış gibi çalışmaya devam etmiş.

Çanakkale Türkiye'nin en rüzgârlı bölgelerinden biri. Yöre halkı çoğu zaman bu esintinin durmayışından şikayet ediyor. “Kulak kopartan” rügardan şikayet ediyorlar. İş rüzgârdan elektrik üretmeye gelince iş değişiyor. Dünya ortalamalarının üzerinde üretim yapan rüzgâr santralleri de bu bölgede. 1 Mart 2011 itibariyle, Türkiye'deki kurulu rüzgâr gücünün yüzde dokuzu Çanakkale ili sınırları içerisinde kurulmuş. rüzgâr hemen hemen her yerde esiyor ama onu ekonomik ya da kârlı yapan, yıl içinde kaç gün ve hangi şiddette estiği. Çanakkale bu yönden avantajlı. Kuvvetli ve sürekli esen rüzgâr, maliyetleri bölgede üretilen elektriğin fiyatını kilovatsat başına 5-6 dolar cent'e kadar düşürüyor. Birkaç gün önce açıklanan Yenilenebilir Enerji Küresel Durum Raporu'nda (Ren21) her temiz enerji kaynağının üretim maliyetlerine dair rakamlar veriliyor. Raporda, karada kurulan rüzgâr türbinleri için bir kilovatsaat elektriğin üretim maliyetinin 5 ila 9 cent arasında olduğu belirtilmiş. Rüzgârın iyi olduğu yerlerde 5, daha kötü olduğu yerlerde 9 cent. Özetle söylersek Çanakkale ilindeki rüzgâr türbinleri dünyanın en iyileriyle yarışıyor. Ege'de de benzer rakamlar karşınıza çıkıyor. Petrol ve doğalgazımız yok ama onlardan bin kat daha temiz olan rüzgâr enerjimiz var.

Gelibolun'dan eve dönerken aklımda bu rakamlar vardı. Bir yandan da Mersin'de yapılmasına çalışılan nükleer santral. Nükleer santral biterse, sahibi Rus şirketi bize 12,35 cent'ten elektrik satacak. Bize en ucuz dedikleri nükleer 12,35 cent, dünyanın en pahalı rüzgârı 9 cent.

Vallahi topladım olmadı, çıkardım yine olmadı. Gecesini gündüzünü nükleer santralsiz olmaz diye fetvalar vererek geçiren bakanlarımızı ben artık anlayamıyorum. Gelibolu'da gözleme yapan Ferhat Bey'in gördüğünü Ankara neden göremiyor? Gözleme desen Ankara'da da var. Ayran desen, o da bulunur. Belki de işin sırrı coğrafyada gizli. Gelibolu'da arazi düz, deniz açık. Gökle yer birleşiyor, ufku görüyorsun. Ankara'da ise bir sürü alt geçit, tünel falan var; su falan basıyor. Bir iniyor bir çıkıyorsun insanın aklı karışıyor. Belki de ondan.

Hatırlatma:
Akkuyu'da nükleer karşıtı kamp

Mersin Akkuyu'da nükleer santrale karşı çadır kamp kuruldu. 28 Ağustos tarihine kadar nükleer karşıtları çeşitli etkinliklerle nükleer santrale karşı çıkacak. Kamp ücreti kahvaltı, akşam yemeği ve konaklama dahil 11 TL.