22 Ekim 2009

Enerji Tüketmeme Hakkı

Bu yazıyı birkaç ay önce cevreciyiz.com adlı site için hazırlamıştım. Kopenhag'taki önemli toplantı öncesi günlüğe eklemenin doğru olacağını düşündüm.

İyi okumalar,

Özgür


Ötenazi hakkı dünyanın birçok ülkesinde tanınmıyor ve gündeme geldiğinde oldukça sert tartışmalara neden oluyor. İnsanların ne kadar umutsuz olurlarsa olsunlar, kendi hayatlarına son verme isteklerine pek sıcak bakılmıyor. Bu tavır sanırım sadece söz konusu olan bir birey olunca geçerli. Toplu ötenazi kavramsal olarak konuşulmasa da tüm dünyada serbest bırakılmışa benziyor. İnsanların kendilerinin ve diğer canlıların hayatlarına son vermek için ellerinden geleni yapmalarına aslında açıkça seyirci kalındığını söylemek de mümkün. Kullandığımız her fosil yakıt (petrol, doğalgaz ve kömür), boşa akıttığınız her damla su, gerçekten ihtiyacımız olmadığı halde tükettiğimiz her türlü hammadde ya da gıda bizi filmin son karesine daha da yaklaştırıyor. Hayatımızı kendi ellerimizle ve bilinçli bir şekilde yok ediyoruz ama kimse müdahale etmiyor. Çünkü bunun adı “ötenazi” değil “tüketim”; hatta kimi zaman “gelişme” ve “refah toplumuna geçiş” olarak bile adlandırılabiliyor. Paranın çoğalması karşılığında yaşamın azalmasının “iyi” olarak algılandığı bir dünyada yaşıyoruz.

Tüketmenin “medeni”, tüketmeyi reddetmenin “ilkel” bir davranış olarak gösterilmeye çalışıldığı bu yeni dünya düzeninde doğduk çoğumuz. Gazeteciler abartır derler ya, abartmadığımızı bir örnekle açıklamakta fayda var. Mersin Akkuyu’da kurulması düşünülen nükleer santrale karşı çevrecilerin argümanlarından biri, “Nükleer santrale evet demektense mum ışığında oturmaya razıyım” idi. Nükleeri savunanlar hemen bu argümanı kullanarak çevrecileri “gericilikle” suçlamış ve mağarada yaşamayı istemekle itham etmişti. Gördüğünüz gibi abartmamışız. Mum ışığı bir semboldü belki ama “yaşamı riske atmaktansa, bireysel konforumdan ödün veririm” diyebilen insanların davranışının “ilkel” olmadığı, tam tersine ilerici olduğu sanırım bugün daha net görülüyordur. Kendi ömürleri için gezegenin geleceğinden çalan anlayış, Sanayi Devrimi’yle birlikte, yani yaklaşık iki yüz elli yıl içerisinde, gezegenin her köşesindeki canlının yaşamını tehdit eden bir sistem kurmaya başardı. 1763 yılında İskoçya’da bulunan buharlı trenin dumanı bugün Kuzey Kutbu’ndaki kutup ayılarına kadar ulaşmış durumda. Ayıların burunlarının ucuna getirilen bu medeniyetten pek hoşlandıklarını söylemekse pek olası değil. Eriyen buzullar, azalan yiyecek stoku sonucu yaşam tehlikesi altındılar. Ortadan kaybolan arılardan, her yıl yangınlar sonucu azalan ormanlardan ve 2003 yılında meydana gelen aşırı sıcak dalgaları sonucu Avrupa’da hayatını kaybeden 35 bin insandan da haberdarız. Yapılan bilimsel çalışmalar, tüm bunların sorumlusunun insan kaynaklı iklim değişikliği ya da halk arasında bilinen adıyla küresel ısınma olduğunu kanıtlamış durumda.

Küresel Isınma Bir Varsayım Değil
İlk uyarı, 1981 yılında Profesör James Hansen tarafından “Science” dergisinde kaleme alınan ve atmosferdeki karbondioksit (CO2) artışının iklim değişikliğine yol açacağını belirten 10 sayfalık makalesiyle geldi. Sanılanın aksine, iklim değişikliğinin bir gerçek olarak kabul edilmesi, ne çevreci kuruluşların iddiaları ne de Al Gore’un filmi yüzünden oldu. 2007 Nobel Barış Ödülü’ne layık bulunan Uluslararası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) ve BM Çevre Programı (UNEP) tarafından iklim değişikliği üzerine bağımsız araştırmalar yapması için 21 yıl önce, 1988 yılında kuruldu. Üç ayrı başlık altında çalışmalarını yürüten IPCC, olayın fiziki bilimsel temelini; etki, uyum ve zayıflıklarını araştırdı. 21 yıl içinde dört önemli rapora imza attı. Üçüncü değerlendirme raporu 2001 yılında yayımlanmıştı.

2007 yılında yayımladıkları 4. Değerlendirme Raporu’nun hazırlanması 6 yıl sürdü. 2007 Raporunun dört ayağından biri olan iklim değişikliğinin bilimsel temelleriyle ilgili bölüm 152 kişilik ana yazar (bilim insanı) kadrosu tarafından kaleme alındı. 30 ülkeden yazarlar katkıda bulundu ve yine 600 uzman tarafından gözden geçirildi. Hükümetlerin uzmanlarının katkıları da ayrıca alındı. Politika yapıcılar için bir sonuç niteliğinde olan özet bölüm 113 ülke tarafından onaylandı. Kısacası, küresel iklim değişikliğiyle ilgili bilimsel bulgular ne bir tek ülkenin ne de bir tek bilim insanının ürünü. 30 yılı aşkın süredir yapılan araştırmalar sonucunda, küresel iklim değişikliğinin varlığı ve insan kaynaklı olduğu, tüm dünyadan gelen bilim insanı ve hükümet yetkililerinin ortak kanısı olarak ortaya konmuştur.

Türkiye Yüzde 119 Artışla Birinci
‘İnsan kaynaklı’ kavramını da burada açmakta fayda var. İnsanın varoluşu değil, yaşam biçimi ve tercihleri iklim değişikliğine neden olmakta. İnsan oldukça meydana gelecek bir doğal afetten veya kaderden bahsetmediğimizin altını çizelim. Avrupa Komisyonu tarafından yapılan araştırmaya göre, Avrupa içerisinde ciddi bir koalisyon, küresel ısınmayı dünyanın en tehlikeli problemi kabul ediyor. Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan’ın başını çektiği bu ülkelerde dünyayı tehdit eden en büyük tehlikenin küresel ısınma olduğu yargısı %90’larla destek görürken Türkiye’de bu oran %60’larda kalıyor. Bu korkusuzluğumuz sade vatandaştan karar alıcılara kadar uzanıyor aslında. Türkiye’nin sera gazı emisyonlarına baktığımızda, bir azalma eğilimi görülmediği gibi aksine çok ciddi bir artış yaşandığı görülüyor. 1990 yılında 170,06 milyon ton olan sera gazı emisyonları (CO2 eşdeğeri) 2007 sonunda 372,6 milyon tona ulaştı. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) kapsamında EK-1 ülkesi olarak adlandırılan grupta yer alan Türkiye, %119’luk artışla açık ara önde gidiyor. Türkiye’nin BMİDÇS’ye 2004 yılında taraf olmasına ve geç de olsa Kyoto Protokolü’ne 2009 yılında imza atarak bundan sonraki süreçte aktif rol alacağını beyan etmesine karşın, sera gazı artışının kontrolsüz büyümesi açıkçası kaygı verici. 1990’dan bu yana gerçekleşen en büyük yıllık artış, 40 milyon tonla 2006-2007 yılları arasında meydana geldi. Bu yıl (2009) sonunda Kopenhag’ta yapılacak 15. Taraflar Toplantısı’nda (COP-15) çıkacak kararlar hazırlıksız bir Türkiye’yi ciddi şekilde zorlayabilir. Mayıs ayında ortaya çıkan ilk taslak metinde, 2020 yılına kadar sera gazı emisyonlarını 1990 yılına göre %25 ile 45 oranında aşağı çekilmesini isteyen farklı hedefler var. Ayrıca, 2050 yılında yine 1990 yılına göre en az %75 azaltmayı hedefleyen iddialı ama bilim insanlarının tavsiyeleriyle paralellik gösteren öneriler var. Bu rakamları görünce, Türkiye’nin bugüne kadar olduğu gibi 2012’den sonra da elini kolunu sallaya sallaya atmosferi kirletmeye devam edebileceğini düşünmek biraz hayalperestlik olur.

Kyoto Protokolü imzalandığında kendisini biraz da farkında olmadan, gelişmiş ülkelerle aynı sınıfta bulan Türkiye, her ne kadar özel durumunu Marakeş’teki toplantıda tanıtmış olsa da, küresel ısınmaya yaptığı ülkesel katkının büyüklüğü ve artış potansiyeliyle, Kopenhag sonrasını ilk dönemde olduğu gibi yükümlülük almadan geçiremeyebilir. Bundan çok da korkmamak lazım. Kendini doğru yerde konumlamış bir Türkiye, Kyoto’daki gibi benzeri yaptırımlar içeren her türlü anlaşmayı ülkenin politikalarını yeşile döndürmek için fırsat olarak kullanabilecek potansiyele sahip. Çünkü iklim değişikliğini durdurmayı öneren tüm tedbirler, yenilenebilir enerji kaynakları (güneş, rüzgar, küçük hidro, jeotermal, dalga, biyokütle gibi), enerjinin verimli kullanılması, tüketim toplumunun sorgulanması gibi ana ekonomik temellere dayandırılıyor. Türkiye’de zaten sınırlı olan petrol, kömür, doğalgaz, uranyum gibi kaynakların yerine; rüzgar (Avrupa’nın ikinci en iyi potansiyeli), güneş (Avrupa’nın en iyi ikinci potansiyeli) ve jeotermal (dünyanın yedinci en iyi potansiyeli) gibi kaynakları kullanmayı teşvik eden ve gerekli destekleri sağlamayı taahhüt eden bir mekanizmadan bahsediyoruz. Üç tarafı denizlerle çevrili (açık deniz rüzgar enerjisi ve dalga), tarım için arazi ve insan kaynağı olan (biyokütle, biyoyakıt) bir ülkede bu geçişi yapmaktan neden bu kadar korktuğumuzu anlamak biraz zor.

Önce Enerji
Türkiye sera gazı emisyonlarını düşürmek istiyorsa işe enerjiden başlamak zorunda. 2007 yılındaki 40 milyon tonluk artışın %75’i enerji kaynaklı. Toplam rakama bakıldığında 372 milyon tonluk emisyonun 282 milyonunun enerji sektörü başlığının altında yer aldığını görüyoruz. Kömür ve doğalgazla çalışan santrallerin bu rakama katkısı büyük; %90’dan fazlasının kara yoluyla yapıldığı yük ve insan taşımacılığının da. Petrole, kömüre ve doğalgaza olan bağımlılık, bir başka deyişle dışa bağımlılık, iklim değişikliği sorununa Türkiye’nin katkısının da özünü oluşturuyor. Çözüm, bu santrallerin yerine yenilenebilir enerji kaynaklarından elektrik enerjisi üretmek mi sorusunun yanıtı evet ama işin bu kadar “basit” olduğunu söylemek sorunu fazla hafife almak olur. Sorun, ekonomik krizle birlikte düşse de artma eğiliminde olan enerji talebini kontrol edememekte yatıyor. Enerji Bakanlığı’nın girişine “Sınırsız enerji talebini sınırlı enerji kaynaklarıyla karşılayamazsınız” sözlerini büyük harflerle yazmayan hiçbir iktidarın sorunu çözme şansı bulunmuyor. Kömür, doğalgaz, petrol ve nükleer santralde kullanılan uranyumun sınırlı olduğu biliniyor. Literatürde sınırsız olarak adlandırılan ve güneş var olduğu sürece var olacak yenilenebilir enerji kaynaklarının da, güneş panelinden, rüzgar türbinine kadar hammaddelerinin sınırlı olması benzer bir sınırlamayı aslında onlar için de getiriyor. Bu durumda, sihirli formülün talebi kontrol etmek olduğu açık.

Talep Yönetimi Ve Enerji Yoğunluğu
Talebi ne kadar kontrol ettiğimizi ya da Türkiye için konuşursak ne kadar kontrol edemediğimizi enerji yoğunluğu verilerine bakarak anlayabiliyoruz. Türkiye’de 1000 Avroluk Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GHSYİH) yaratmak için 2006 yılında 446 kilogram eşdeğeri petrol (KEP) harcamak gerekirken, Avrupa’nın en iyisi konumundaki İsviçre’de 95 kilogram eşdeğeri petrolle aynı ürün elde edilebiliyor. İsviçre’ye göre yaklaşık 4,5 kat fazla enerji harcayarak aynı işi yapıyoruz. Japonya için bu rakam 114, Danimarka için 118 ve Almanya içinse 154 kilogram eşdeğeri petrol. Türkiye’den kötüleri de var, Bulgaristan (1554) ve Romanya (1128) gibi. Burada asıl dikkat etmemiz gereken, dünyada enerjiyi akıllı kullanmaya yönelik politik tedbirlerin alınmaya çalışılması ve enerji yoğunluğunun hemen hemen her ülkede giderek aşağıya çekilmesi. Listenin sonunda yer alan Bulgaristan, 1996 yılında 1000 Avroluk GSYİH için 2543 KEP harcıyordu. 10 yıl içerisinde yarıya yakın bir iyileştirme gösterdiler. Listenin başarılı isimlerinden Almanya bu rakamı 179’dan 154’e düşürmeyi başardı. Türkiye’de ise değişen fazla bir şey olmadı. 1996 yılında 486 KEP ile yaptığımız işi aradan 10 yıl geçmesine rağmen halen 446 KEP ile yapıyoruz.

Açıklanamayacak bir problem değil. Bugün hala, gelişmek için daha fazla enerji tüketmemiz gerektiğini söyleyen akademisyen, işadamı ve politikacılarla dolu eski bir zihniyetin politikalarını sürdürüyoruz. Kişi başına düşen enerji tüketiminin artışını, çıktılara bakmadan olumlu veri olarak kullanıyoruz. Türkiye’nin yapacağı en akıllı iş, kömür mü olsun rüzgar mı tartışmalarını bırakıp, enerji yoğunluğunu düşürecek verimli teknoloji kullanımının önünü açmak olmalıdır. Bunun için de enerji konusunda felsefi anlamda bir devrim yapmak şart görünüyor.

Uluslararası Enerji Ajansı’nın bugünkü politikaların sabit kaldığını varsaydığı senaryosuna göre 2030 yılında da fosil yakıtlar, birincil enerji kaynaklarının %80’ini oluşturacak. Böyle bir senaryonun gerçekleşmesinin iklim değişikliğini geri dönülmez noktalara getireceği gerçeğini bir yana bıraksak bile bu tablo alışılagelmiş enerji denkleminin bozulmasının çok zor olduğunu da gözler önüne seriyor. Türkiye’nin 50 civarında yeni kömür santrali inşa etmesi için kollarını sıvaması, sera gazı verilerine bakıldığında nasıl anlamsızsa, fosil yakıt tüketimine küresel anlamda devam etmek de o kadar anlamsız. Görünen o ki, enerjide fosil yakıtlardan güneş ve verimlilik ekonomisine geçmek, sektör içinde pozisyonlarını değiştirmek istemeyen şirketlerin gönüllü ya da zorunlu katılımıyla olacak. Zorunlu katılım için bireylerin elleri sanılandan daha güçlü. Enerji yoğunluğunu düşürmek için alınan tüm önlemler, firmaları kar için alan değiştirmeye zorlayacak. Evlerin çatılarına konan güneş panelleriyle, daha az elektrik harcayan buzdolaplarıyla bağımsızlaşmaya başlayan tüketiciler makro taleplerini de kabul ettirebildikleri anda dünya değişmeye başlayacak. Taleplerin temelinde ise, “Enerji Tüketmeme Hakkı” yatmak zorunda.

Tü-ket-ti-re-mez-si-niz!
Çevrecilerin enerji tüketiminin üzerinde bu kadar çok durmalarının nedeni sadece sera gazlarıyla açıklanamaz elbette. Nükleer atıklardan, tarım arazilerinin kül dağlarına dönüşmesine, Yatağan’da yok olan zeytinliklerden, astım ve solunum yolu hastalıklarına kadar birçok sorun konvansiyonel enerji kaynaklarıyla ilintili. Bir başka sorun ise enerjinin bugüne kadar verilen eğitim içerisinde adeta tüketmeye mecbur olunan bir kaynak gibi insanlara öğretilmesi. Sorunun çözümünü güçleştiren bu öğreti, milyonlarca insanın yaşadığı bir kentte metro yerine özel arabalarla ulaşıma zorlanan ve dolayısıyla enerji tüketmeye teşvik edilen insanların önündeki en büyük engellerden biri. Halbuki insanların her alanda enerjiyi daha az tüketmek için söz hakları olmalı ve bu haklarının olduğu, nasıl kullanılacağı onlara öğretilmeli. Metro yerine minibüse, otobüs yerine otomobile, güneş enerjisiyle aydınlanan sokak lambaları yerine kömür santrallerinden gelen elektrikle yakılan ampullerle yolunu bulmaya çalışan insanların, enerji tüketmeme / enerji kaynağını seçme haklarının gasp edildiğinden haberdar olmaları gerekiyor. Tüketmeme hakkımızı politik yoldan istemeyi öğrenmek zorundayız. Seçeneksiz bırakılmak aslında gizlice tüketmeye teşvik edilmektir. Kirleten teknolojilerle temiz teknolojilerin rekabet edebilmeleri için aynı elektrik piyasasında olduğu gibi bir düzenleme yapılması ve karbon vergisi gibi örneklerin tüm alanlara yayılması zorunlu kılınmalıdır. Yakıtı verimli kullanmayan bir motor ancak kirlettiği oranda cezalandırılırsa verimli ama ilk maliyeti yüksek olan motorlarla değiştirilebilir. Rüzgar enerjisi atmosfere salmadığı karbondioksit için kredilendirildiğinde gerçek maliyet hesabı ortaya çıkmış olur. Termik santral tarafından hastalanan insanların bakım giderleri o santralin işletme giderlerine katıldığında gerçekten hangi kaynağın pahalı olduğu anlaşılabilir.

Yaşamı ya da birbirimizi tüketmeye övgüler yaratan bu “medeniyetten” kaçmaya çalışan insanlar, enerji tüketmeme haklarını kullanabildikleri anda gerçek bir demokrasiye daha yaklaşmış olabileceğimiz kesin.

Hiç yorum yok: