30 Temmuz 2007

Türkiye bebek ölümlerini hala durduramıyor

Birleşmiş Milletler Dünya Nüfus Fon'unun son raporuna göre Türkiye bebek ölümlerini önlemde hala komşularının gerisinde. Türkiye’de doğan bir bebeğin Suriye’de doğan bir bebeğe oranla hayatta kalma şansı yarı yarıya az.

Özgür Gürbüz

Dünya nüfusu her geçen gün artıyor. Her iki saniyede yeni bir bebek dünyaya geliyor. Ekonomik büyüme ve tıptaki tüm gelişmelere rağmen bebek ölümleri hala büyük bir sorun. Bu konuda dertli ülkelerden biri olan Türkiye’de doğan her 1000 bebekten 37’si hayata gözlerini yumarken bu oran komşumuz Ermenistan’da 29, İran’da 28, Suriye ve Romanya’da 16, Bulgaristan’da 12 ve Yunanistan’da 6. Türkiye komşularıyla kıyaslandığında sadece Irak, Azerbeycan ve Gürcistan’dan daha başarılı bir grafik yakalamış gözüküyor. Irak’ta her 1000 bebekten 83’ü bir yaşına gelmeden hayata gözlerini yumarken, Azerbeycan’da bu oran 73, Gürcistan’da 39. Batı Avrupa ülkelerinde ise binde 4 civarında.

Türkiye 2050’de 100 milyon

BM Dünya Nüfus Fon’unun 2007 yılı raporuna göre Türkiye’nin 2005-2010 yılları arasındaki nüfus artış hızının yüzde 1.3 olması bekleniyor. 2050’de 100 milyonu geçmesi beklenen Türkiye’de yaş ortalaması kadınlar için 67, erkekler içinse 72 olarak hesaplanmış. Nüfus artışına karşın modern doğum kontrol yöntemlerini kullananların oranı yüzde 38’i geçmiyor. Bir başka ilginç istatistik ise okuma yazma oranıyla ilgili. 15 yaşın üstündeki kadınların yüzde 20’si okuma yazma bilmezken bu oran erkeklerde yüzde 5’e iniyor. Okuma yazma bilmeyen kadınların oranı Bulgaristan’da yüzde 2, Yunanistan’da 6, İran’da ise yüzde 30.

Hepimiz kentli olduk

Hızlı nüfus artışı beraberinde kentleşmeyi de getiriyor. Artık sadece Avrupa ve Amerika’da değil, Asya ve Afrika’da da insanlar kentlerde yaşamayı tercih ediyor. BM raporu 2008 yılından itibaren kentli olmayı tercih eden insanların 3 milyar 300 milyonu bulacağına işaret ediyor. Bu rakam 2030 yılında 4 milyar 900 milyona ulaşacak. Kırsaldan kente göç ileriki yıllarda da devam edecek. Asya ve Afrika kıtalarında kente göç, halihazırda 1 milyar 360 milyon olan kentli nüfusu ikiye katlayıp 2 milyar 640 milyona yükseltecek. Türkiye çoktan kentli olmuş bir ülke; nüfusun yüzde 68’i halihazırda kentlerde yaşıyor.

Büyük kentlere talep azalıyor

Nüfus hareketlerindeki ilginç değişim ise mega kentlerde yaşanıyor. Dünya nüfusunun yüzde 4’ünü barındıran Buenos Aires, Mexico City gibi dev kentlere yerleşen insan sayısından çok göç eden var. İnsanlar artık bu dev kentler yerine daha küçük kentlerde yaşamayı tercih ediyor. Dünya nüfusunun yüzde 52’si halihazırda nüfusu 500 binin altında olan kentlerde yaşamayı tercih ediyor.

Her 3 kentliden biri varoşlarda yaşıyor

İnsanların kırsaldan kente taşınması sorunlarından kurtulması anlamına da gelmiyor. Özellikle mega kentlerde yaşayan insanları yoksulluk, çevre kirliliği gibi birçok sorun bekliyor. Kentlerde yaşayan her 3 kişiden biri varoşlarda yaşıyor. Bu insanları temiz sudan fahişeliğe kadar birçok tehlike bekliyor.

Bebek ölümleri oranı (1000 üzerinden) Ortalama ömür (Erkek / Kadın)

Gelişmiş ülkeler 7 72.5 / 79.8

Az gelişmiş ülkeler 58 62.7 / 66.2

En az gelişmiş ülkeler 92 51.4 / 53.2

Dünya ortalaması 53 64.2 / 68.6


28 Temmuz 2007

Yeşil adanın son yeşil alanı tehlike altında

Kuzey Kıbrıs'taki Karpaz Milli Parkı'na döşenmesi planlanan yüksek gerilim hattı, Yeşil Ada olarak anılan Kıbrıs'ta gerilimi arttırdı. Çevreciler, elektrik hattının büyük turistik tesislere davetiye çıkaracağını ve doğal yapıyı bozacağını iddia ediyor.

Özgür Gürbüz

Yabani eşekleriyle tanınan Kuzey Kıbrıs'ın Karpaz bölgesine 11 bin kilovat gücünde enerji nakil hattı çekmek isteyen hükümetle çevreciler karşı karşıya kaldı. Hükümetin büyük turistik tesisler için bir altyapı hazırlığı olduğunu öne süren çevreciler projenin hemen durdurulmasını istiyor. 1978 yılında Milli Park ilan edilen ancak henüz yasalarla nasıl korunacağı tanımlanmayan Karpaz Milli Parkı'ı soyu tükenmekte olan birçok canlı türüne ev sahipliği yapıyor.

Biyologlar Derneği Genel Sekreteri Hasan Sarpter, bölgenin Milli Park olmasının yanı sıra Avrupa Birliği'nce (AB) tanınmış “Natura 2000” alanı olduğu ve AB'nin bu kapsama giren bölgelerde tahribat yapan devletler hakkında yasal yaptırımlar yapabileceğini söylüyor ama Kuzey Kıbrıs'ın özel durumu buna izin vermiyor. Sarpter, “Bölgede yasal 3, kaçaklarla beraber 10-12 tesis var. Buradaki ihtiyaç 400, yapılması düşünülen 11 bin kilovat” diyor.

İmara kapalı bir alana ihtiyacından 28 kat daha fazla enerji hattı döşenmesini istemeyen çevreciler dava hazırlığında. Yeşil Barış Hareketi Başkanı Doğan Sahir, 1998 yılında tüm Kuzey Kıbrıs için uygun görülen yatak kapasitesinin 35 bin olduğunu şimdi ise sadece Karpaz'da 20 bin yatak öngörüldüğünü söylüyor. Yeşil Ada'nın beton ada olduğuna dikkat çeken çevreciler, Karpaz'daki yapılaşmaya karşı çıkan 30'u aşkın örgüt arasında Kıbrıs Türk Otelciler Birliği gibi kuruluşların da olduğuna dikkat çekerek bu kaygılarının turizmciler tarafından da paylaşıldığına dikkat çekiyor.

Neden Önemli?

*Kuzey Kıbrıs'ın tamamında 1410 bitki türü var. Bunların yarısı Milli Park alanı içinde.

*Kıbrıs'ta 47 endemik (sadece Kıbrıs'ta bulunan) bitki türü var, 24'ü Milli Park içinde.

*Ronnas Körfezi, nesli tükenen deniz kaplumbağalarının Akdeniz'deki üçüncü en önemli yumurtlama alanı.

*Bölgedeki Altın kumsal, sayıları 500 kadar olduğu tahmin edilen Akdeniz foklarının yuvası.

*Bölgede Apostolos Andreas Manastırı ve Kastros kenti gibi arkeolojik alanlar da var.

20 Temmuz 2007

Kojenerasyon iklimi nükleerden çok seviyor

Almanya'da enerji ve çevre konularında uzun yıllardır çalışmalar yapan Eko Enstitüsü, küresel ısınmaya etkilerini ölçmek için birçok enerji kaynağını masaya yatırdı. Çıkan sonuçlar gazla çalışan kojenarasyon santrallerinin, "karbonsuz" diye bilinen nükleer santrallerden daha az karbondioksit ürettiğini ortaya çıkardı.

Özgür Gürbüz - Global Enerji / Temmuz 2007

Nükleer santraller hakkındaki tartışmalar aslında hiç de yeni değil. Geçmişi 1970'li yıllara kadar uzanıyor. O yıllarda konuşulan konular daha çok düşük seviyeli radyasyon, nükleer yakıt çubuklarının son depolama alanı ile ilgili problemler ve nükleer kazalardı. 1980'lerde nükleer enerjinin ekonomiyle ilgili argümanları ön plana çıktı ve o tarihlerde Türkiye'de pek ciddiye alınmamış olsa bile yenilenebilir enerji kaynaklarıyla ilgili karşılaştırmalar yapılmaya başlandı. 11 Eylül'den sonra listeye nükleer terorizm ve Kyoto ile birlikte küresel ısınma tartışmaları da eklendi. Günümüzde nükleer endüstrinin argümanlarına bakıldığında "düşük maliyet" ve "karbonsuz" olma iddiaları en ön planda. Almanya'da uzun yıllardır çalışmalarını enerji ve çevre konularında sürdüren Eko Enstitüsü (Öko Institut) bu iddiaların doğruluğunu araştıran bir çalışma yaptı ve sonucunu yayınladı.

Yaşam döngüsü hesaplanıyor
Enerji santrallerinin elektrik üretimi sırasında atmosfere ne kadar karbondioksit saldığıyla ilgili yapılan hesaplamalar genelde santralin elektrik ürettiği zamanla sınırlı bırakılıyor. Buna birçok çevreci kuruluş itiraz ediyor. Eko Enstitüsü'nün yaptığı çalışma sadece santrallerin üretim sürecini kapsamıyor. Yaşam döngüsü diye adlandırabileceğimiz yakıtın elde edilmesinden dönüştürülmesine, santrallere ulaştırılmasından santralin inşası sırasında atmosfere salınan tüm karbondioksit miktarını hesaplıyor. Böylece, o santralin tüm yaşam döngüsü içinde küresel ısınmaya ne kadar katkı yaptığı görülebiliyor.

Eko Ensitüsü'nün yaptığı hesaplama üç ayrı bölümü inceliyor. Nükleer santral gibi birçok enerji santrali, üretimi gerçekleştirebilmek için bazı ek faaliyetlere ihtiyaç duyuyor. Yakıtın (nükleer için uranyum) çıkarılması, hazırlanması ve santralin inşası gibi. Nükleer santrallerde üretimden sonra yapılması gereken faaliyetler de var; atıkların işlenmesi ve depolanması gibi. Tüm bunlar gözönüne alındığında direkt olmasa bile dolaylı yoldan atmosfere salınan karbondioksit miktarı nükleer enerjinin pazarlık gücünü azaltıyor.

KWh başına 33 gr CO2
Eko Enstitüsü, bu karışık hesaplamayı yapmak için kendileri tarafından geliştiren GEMIS adlı bir bilgisayar programını kullanıyor. Farklı sera gazlarından, bulunulan bölgeye ve santrallerin kapasite faktörlerine kadar birçok farklı veriyi işleyebilen bu program, Almanya'daki nükleer santrallerin kilovat saat (kWh) başına 31 gram karbondioksit saldığını hesaplamış. Raporda Uluslararası Enerji Ajansı gibi farklı kuruluşların daha yüksek rakamlar bulduğuna da dikkat çekiliyor. Bu rakamlar 120 grama kadar çıkıyor. Tek sera gazı karbondioksit değil. Yine bir nükleer santralden üretilen her kWh elektrik için 33 gram karbondioksit eşdeğeri sera gazı çıkıyor. Sadece karbondioksit olarak ele alındığında, Almanya'da 1.250 megavat (MW) kurulu güce sahip, 6.500 saat çalışan bir nükleer santral her yıl 250 bin ton karbondioksit salımı yapıyor. Doğalgaz yakıtlı bir kojenerasyon santrali ise aynı kriterler gözönüne alındığında yaşam döngüsü içinde yaklaşık bu rakamın yarısı kadar karbondioksit üretiyor. Raporda nükleer enerjinin karbondioksit indirimi söz konusu olduğunda yenilenebilir enerji, kojenerasyon ve enerji tasarrufu karşısında "kazanan" olmadığı belirtiliyor.

Isının da kullanılması önemli
Kojenerasyonun karbonsuz formülünün sırrı ise ısı enerjisinin kullanılmasından geliyor. Örnekle açıklamak gerekirse, 1 kWh'lik elektrik üretimi sırasında 2 kWh değerinde ısı enerjisi ortaya çıkıyor ki bu üretim için ayrı bir enerji tüketimi gerekmiyor. Bu nedenle de elektrik üretiminde ortaya çıkan karbondioksit miktarı paylaşılmış oluyor. Buradaki temel mantık sağlanan ısının yerini aldığı fosil yakıt kullanılarak çalışan ısıtma sistemi. Fueloil yerine kojenerasyon santralinden gelen ısı kullanıldığında, ortaya çıkan karbondioksit hesabına artı değer olarak yazılıyor. Enerji kaynağı olarak doğalgaz yerine biyokütle kullanılırsa atmosfere salınan karbondioksit miktarı eksili rakamlara bile iniyor. Çünkü biyokütle fotosentezden gelen avantajı sayesinde "sıfır karbon" salan bir enerji kaynağı olarak kabul ediliyor.

Yenilenebilir kojenerasyon santralleri
Küresel ısınmaya yol açan tek gaz karbondioksit değil. Aynı raporda bir başka hesaplama da metan, azotoksit gibi karbondioksit dışındaki sera gazlarının karbondioksit eşdeğerleri gözönüne alınarak yapılmış. Burada Almanya için bir değişiklik göze çarpıyor ve gazla çalışan kojenerasyon santrali nükleer enerjinin gerisinde kalıyor. Ancak başka ülkelerdeki nükleer santrallerle kıyaslamalar yapıldığında gazla çalışan kojenerasyon santralleri yine daha fazla iklim dostu olabiliyor. Ülke gözetmeksizin yaptığınız analizde ise galipler değişmiyor. Enerji verimliliği başta olmak üzere kara ve açık deniz rüzgâr santralleri, hidrolik ve biyokütle ile çalışan kojenerasyon santrallerinin bu konuda diğer enerji kaynaklarına oranla bir üstünlüğü var.

Eko Enstitü'nün yaptığı çalışmada çeşitli enerji kaynaklarının maliyet analizleri de ortaya konuyor. Çalışma, güneş fotovoltaik dışında tüm enerji sistemlerinden elektrik üretim maliyetlerinin birbirine oldukça yakın olduğunu gösteriyor. Nükleer santraller için kWh başına üretim maliyeti 4.5 ila 6.5 avro sent arasında değişiyor. Fotovoltaikler dışında tüm enerji kaynaklarının 10 avro sent'lerin altında elektrik ürettiği Almanya'da, çevresel sorunlar ele alınmadan yapılan bir değerlendirme kömürü ön plana çıkarıyor. Enerji verimliliği sayesinde üretmek yerine tüketmemek de maliyet açısından önemli bir ekonomik alternatif olarak öne çıkıyor.

17 Temmuz 2007

Bağımsız adaylara repçi desteği

Baskın Oran ve Ufuk Uras'a bir destek de repçi Sultan Tunç'tan geldi. Sultan Tunç "Baskın var" adlı parçasıyla hayranlarını "Ufuk Abi"si ve "Baskın Hoca"sına oy vermeye çağırıyor.

Özgür Gürbüz / 17 Temmuz 2007

Bağımsız adaylar sokakları şenlendirmeye devam ediyor. Seçimlere İstanbul’dan bağımsız aday olarak katılan Baskın Oran ve Ufuk Uras’a bir destek de Sultan Tunç adlı repçiden geldi.

Küçük partilerin hazine desteği almadığından ve bu nedenle de yarışın eşit olmadığını düşünen sanatçı gönüllü olarak yaptığı bu besteyle üzerine düşeni yaptığını söylüyor. 80 yıldır politikada aynı şeylerin söylendiğini belirten Tunç, “Senelerdir dar alanda siyaset yapılıyor. Kimlik sorunu, Ermeni meselesi, Kıbrıs, özgürlükler, askerin rolü ve cinsel sorunlar gibi problemlerimizi geçiştirdiğimiz için travmatik bir hal aldı. Ezberi bu iki adayın bozacağını düşünüyorum” diyor. Uzun yıllar Almanya’da yaşamış olan Tunç, 85 yılında Alman Parlamentosu’na spor ayakkabı ve kot pantalonlarıyla giren Yeşiller’in yarattığı değişimden çok etkilenmiş. “Bugün Almanya’nın daha çağdaş bir yüzü varsa, onların payı büyük” şeklinde konuşuyor. “Baskın Oran ya da Ufuk Uras parçanızı dinledi mi” sorumuza yanıtı ise, “Seçim otobüslerinde çalınıyor. Eğer dinlediler ve kafa salladılarsa süper” oluyor. Parçanın klibi de youtube da yayınlanmaya başlandı.

Baskın Var!

22 temuzda parlamentoya

baskın olacak şalalalalalaaa

ufuk abi ve de baskın hoca kolkola

geldiler hesap sormaya

hala hafızamda almanyadaki yeşiller

ilk başlarda parlamentoda birkaç kişiydiler

görseniz blue jean leriyle çok komiktiler

çok geçmeden toplumu nasıl değiştirdiler

uçurtmayı vurmasınlar önü açılsın

barış melodisi tüm yurtta çalsın

paraya güce tapanlar sınıfta kalsın

özgürlük dayanışma yerini alsın


şalalalalalalal la lala la

ufuk abi baskın hoca haddi parlamentoya


şalalalalalalal la lala la

hicbirsey eskisi gibi ihh olmıcak yaa


şalalalalalalal la lala la

bizim de artık sesimiz duyulacak yaa


şalalalalalalal la lala la

ufuk abi baskın hoca eh haddi bastır

zafer yakındır

tam zamanıdır

haddi bastır

ŞARKIYI DİNLEMEK İÇİN: http://www.youtube.com/watch?v=0uVV9hrG_Is



14 Temmuz 2007

'Dünyamıza virüs bulaştı sorumlusu da biziz'

16 yıl önce çevreyle ilgili bir film çekmek için Türkiye'ye gelen, ancak o sırada Sovyetler Birliği'nin dağılması sonucu evine dönemeyip buraya yerleşen besteci-piyanist Anjelika Akbar, "Küresel ısınmaya karşı bir seferberlik ilan edilmesi gerek," diyor..


Özgür Gürbüz - Sabah Cumartesi / 14 Temmuz 2007

Artık hepimiz çevreciyiz! Yemeklerimizi düdüklüde yapıyor, kendimizi duşta, bulaşıkları ise makinede yıkıyoruz... Tüm bunlar küresel ısınmanın etkilerini azaltmak için, ama onu durdurmak için başka şeyler yapmak lazım. Sanatçı Anjelika Akbar, muslukları onarmanın önemli olduğunu ama sorunu çözemeyeceğini söylüyor. "Gerekirse yaşam tarzımızı kökten değiştirmeliyiz," diyen Akbar, gezegenimiz olmazsa yaşamın da olmayacağını söylüyor ve devletlere büyük görev düştüğünün altını çiziyor. Akbar'ın Türkiye macerası Terminal filmini anımsatıyor aslında. 16 yıl önce eski eşiyle, çevreyle ilgili bir film çekmek için Türkiye'ye geldiklerinde, oğlu Yürek'e sekiz aylık hamileymiş. Sovyetler Birliği'nden gelen dağılma haberi ellerini kollarını bağlamış. Annesi "Nerdeyseniz orada kalın," diyormuş. Onlar da kalmışlar. Age of Maitreya (Gelecekteki Buda) belgeselinin müziklerini hiç tamamlayamasa da yeni hayatının bestelerini yapmaya Türkiye'de devam etmiş. Konserlerinde çevre konusu ön planda. Besteleri çevreyle ilgili. İlk albümü Su, en sonuncusu ise Bir Yudum Su. Suya olan ilgisi Aral Gölü'nün kurumasına tanıklık etmesinden çok masal sevgisine dayanıyor. 'Eğer suya iyi kalpli insan dokunursa bu su ölüyü diriltebilir, hastalıkları anında iyileştirir. Suya bakan ya da dokunan insan kötü kalpli ise sağlıklı insanı bile hasta eder ya da öldürür' diyen Canlı Su Zehirli Su adlı masal kendisinin ilham kaynağı olmuş.


- Neden bu konularla ilgilenmeye başladınız?
- Doğayı çok seviyordum. Kazakistsan'da mevsimler çok güzel yaşanıyordu. Karların yavaş yavaş erimesi, sarı ve kırmızılarıyla sonbahar. Her şey çok netti ve daha 3-4 yaşındayken bu bana çok keyifli geldi. Sonra televizyonda Aral Gölü'nün kurumasını gördüm ve ben bunu kalbimde hissetmeye başladım. Sovyetler'in tüm uzay çalışmalarını yaptığı yer Baykanur, Kazakistan'daydı. Önemli bir yerdi ama çevre felaketleri de yaşandı. Yeşil yağmurlar yağdı.


- Kapitalizmle ilgili sert eleştirileriniz var.
- Bu kapitalizmle ilgili bir şey değil. Kapitalizm olmasa, hiçbir sistem olmasa çok güzel olur ama benim için önemli olan insanların tercihi. Her konserde bu yüzden küresel ısınma ve çevre üzerine konuşuyorum. Küresel adlı bir beste yaptım. Sponsor bulabilirsek büyük bir konser düşünüyoruz. Konserlerde eğer bir kişi bile duygulanıyorsa bu benim için en büyük değer.


-Çevreyle ilgili sorunları felsefe ve mistisizmle birleştiriyor gibisiniz...
- Biz aslında biriz. Ne yaparsak diğer canlılar bundan etkileniyor. Ben müzik yapıyorsam dünyaya müzikle katkıda bulunmalıyım diye düşündüm. Birçok meslek insanın fiziksel ihtiyaçlarını karşılıyor. İnsan ruh demek, sadece fiziksel beden değil. Ben de ne yaparsam yapayım bu açıdan bakıyorum. Ahlaki bozulma başladığından bu yana dengeler de bozulmaya başladı. İnsan doğada kral olduğunu sanıyor. Binlerce yıldır akan bir nehrin akışını değiştirmek, bir kan damarımızı başka bir yöne çevirmek gibi bir şey. Kelebek etkisiyle tüm ekosistem etkileniyor. Bilgisayara virüs girmesi gibi bir şey. Dünyamıza virüs bulaştı.


- Küresel ısınmayı durdurmak için ne yapmalı?
- Çok net tespitler yapıldı ve sorumlusu biziz. Bundan sonra dünyada ne küresel ısınmayı hızlandırıyorsa o konuda acilen bir çözüm üretmek lazım. Düzenimizi kökten değiştirmemiz gerekiyorsa onu da yaparak. Gezegenimiz olmazsa yaşayacak bir yerimiz yok. Biliyorum ki dünyada birçok bilim adamı küresel ısınmanın gerçekliğine karşı teori üretmek için satın alınıyor. Gözlerimizi kapatıp tatlı hayatımızı sürdürme zamanı değil. Seferberlik zamanı.


- Bireysel tedbirlerle mi ekolojik krizin önüne geçeceğiz?
- Devletlerin çözüm bulması gerek. Bütün muslukları tamir edebiliriz ama yanıbaşımızdaki fabrikaları kim durduracak.


Ayrıca...

Dayak korkunç bir şey
- Biz çok şikâyet ederiz, sizin yok mu şikâyet ettiğiniz bir konu?
- Kadınların tek başına hareket edememeleri beni şaşkına çeviriyor. Hiç beklemediğiniz ailelerden öyle şeyler çıkıyor. Bir kadın başka bir kadın arkadaşıyla akşam yemeğine çıkamıyor. İkinci şey de okullarda ve ailelerde dayak. Ne zaman gazetelerde müdür öğrenciyi dövdü, çocuk komaya girdi haberleri okusam ağlıyorum; dayanamıyorum. Bu korkunç bir şey ve bu yüzyılda çok ayıp...


Ölüp geri geldi
- Bir de klinik ölüm vakanız var.
- 18 yaşındayken yaşadım. Bir süre bütün fonksiyonlar duruyor ve ölüm tesbit ediliyor. Sonra geriye dönülüyor. Binlerce vaka var. İlginç olan insanların gördükleri şeylerin aşağı yukarı aynı olması. İnanılmaz bir ışık ve ışıktan tünel. Bazı insanlar kendilerine yardım eden varlıklar görüyor. Kesinlikle çok mutlusunuz.

Osmaniye'ye Ali Sami Yen kadar rüzgâr gülü

Zorlu, Osmaniye'de Türkiye'nin en büyük rüzgar enerjisi santralini kurmaya hazırlanıyor..

Özgür Gürbüz - Sabah / 14 Temmuz 2007

Avrupa'nın en iyi ikinci rüzgâr enerjisi potansiyeline sahip olduğu belirtilen Türkiye'de rüzgar enerjisi yatırımları hızla artıyor. İlk rüzgâr santralini 1998 yılında Çeşme'de kuran Türkiye, Zorlu Enerji'nin General Energy firması ile kuracağı devasa santralle kapasitesini ikiye katlamaya hazırlanıyor. Daha önce Pakistan'da rüzgâr enerjisi yatırımı yapan Zorlu Enerji halihazırda 133 Megawatt'a (MW) ulaşan kurulu gücü ikiye katlayacak projeyi Osmaniye'nin Bahçe İlçesi'nde hayat geçirecek. Toplam 135 MW gücünde olacak santralde her bir türbinin pervane çapı 100 metre. Ali Sami Yen Stadı'nın uzunluğunun 103 metre olduğu düşünüldüğünde her bir pervane elektrik üretmek için dönmeye başladığında bir stad kadar alanı tarayacak. Rüzgar güllerinin yerden yüksekliği ise 85 metre olacak. Santral hayata geçerse yaklaşık olarak 300 binden fazla kişinin elektrik ihtiyacını karşılaması bekleniyor. Zorlu Enerji Elektrik Üretim A.Ş. Genel Müdürü Salim Arslanalp, Osmaniye'nin Bahçe ilçesinde kurulacak rüzgâr santralinin 2009 yılı sonuna kadar bölgede 245 MW kurulu güce ulaşmayı hedeflediklerini söylüyor.

11 Temmuz 2007

Türkiye çevre bilgisinde dibe vurdu.

Avrupa Çevre Ajansı'nın her yıl hazırladığı çevre veri raporuna yine ilgisiz kalan Türkiye kendisinden istenen toprak kalitesi, su kalitesi gibi sekiz alanın sadece üçünde veri verince listenin dibine yerleşti.

Özgür Gürbüz - Sabah / 11 Temmuz 2007 *

Avrupa Çevre Ajansı’na üye 32 ülkenin bilgi bankası Eionet’in hazırladığı son çevre ilerleme raporunda Türkiye yine sonuncu oldu. Ajansa üye ülkelerin çevreyle ilgili verilerini tam ve düzenli olarak sağlamasını teşvik amacıyla hazırlanan rapor, ülkelerin çevre konularındaki başarısını değil, bilgisini ölçüyor. Yeraltı suları, nehirlerin kalitesi, ozon ve seragazı verileri gibi 12 ayrı kalemde bilgi istenen ve verilen bilgilerin kalitesine göre puanlama yapılan sistemde Türkiye geçen seneki yerini koruyarak 32 ülke içinde yine sonuncu oldu. Birinciliği paylaşan Letonya ve Avusturya her konuda tam rapor vererek 100 üzerinden 100 alırken, Türkiye 12 alanının dördünden çeşitli nedenlerle muaf oldu. Geriye kalan sekiz alanın sadece üçünde veri ileten Türkiye, bu verilerin de tam olmaması nedeniyle 100 üzerinden sadece 17 puan alabildi. Böylece geçen yıl almış olduğu 19 puanın da aşağısına düşen Türkiye sonunculuğunu korumuş oldu.

Türkiye’nin doğal çevresiyle ilgili yeterli veriye sahip olmamasın yanı sıra bazı teknik aksaklıklar da puan kaybettirtti. Örneğin bilgi verilen denizler konusundaki veriler zamanında ajansa teslim edildi ancak istenen formatta olmadığı için tam not alamadı. En iyi notun alındığı aylık ozon verilerinde ise Nisan ve Mayıs ayları dışında veri verilmeyince puan kaybı kaçınılmaz oldu.

*burada haber detaylandırılmıştır


08 Temmuz 2007

Türkiye'nin seragazları hız kesmedi

Özgür Gürbüz / 8 Temmuz 2007

Küresel ısınmaya yol açan seragazları artışında geçtiğimiz yıl başı çeken Türkiye, bu yıl da hız kesmedi. 1990-2004 arasında seregazı salımında yüzde 72,6 artış gerçekleştiren Türkiye, 2005 sonunda bu rakamı yüzde 84'e çıkardı. 1990 yılından bu yana toplam seragazı artışı da böylece 296 milyon tondan 312,4 milyon tona çıktı. İklim Değişikliği Çerçeve Anlaşması gereği ilk kez geçen yıl verilen seragazı envanteri Türkiye'nin en hızlı artış yapan ülke olduğunu ortaya çıkarmış ve tehlike çanlarını çalmıştı. Yeni veriler, Türkiye'nin durumunun değişmediği sinyalini veriyor.

Türkiye İstatistik Kurumu tarafından açıklanan veriler, Türkiye'nin seragazları içerisindeki aslan payının yüzde 77 ile enerji sektöründe olduğunu gösteriyor. Türkiye'nin atmosfere saldığı karbondioksit emisyonlarının geri kalanı ise katı atık bertarafı, endüstriyel proses gibi kalemlerden kaynaklanıyor. Türkiye'nin 1990-2005 yılları arasındaki seragazı artışında en hızlı silahşörlerin başında ise çevrim ve enerji sektörü var. Bu sektörde son 15 yılda meydana gelen artış yüzde 160'ı buluyor. Bilindiği gibi Türkiye elektriğinin büyük bir bölümünü doğalgaz ve kömür gibi fosil yakıtlarla çalışan termik santrallerden elde ediyor. Termik santraller bu yüksek artışın arkasındaki en önemli etken. Aynı dönemde imalat sanayinde meydana gelen artış yüzde 79, yine bir başka fosil yakıt olan petrole bağımlı ulaştırmada ise bu oran yüzde 56.

AB'ye girişte Kyoto engeli
Tüm bu yüksek artış hızları hem Türkiye'nin küresel ısınma içerisindeki payını arttırıyor hem de özellikle Avrupa Birliği sürecinde karşısına çıkacak olan Kyoto Protokolü'ne taraf olmasını zorlaştırıyor. Türkiye henüz Kyoto konusunda net bir tavır belirlemiş olmasa da 2004-2005 yılları arasındaki yüzde 12 puanlık artış tehlike sinyalleri veriyor. Bu bir yıllık artış, protokole taraf olmuş birçok ülkenin 2012'nin sonuna kadar yapması gereken indirim oranlarının bile çok üstünde. Örneğin Japonya 2012 sonunda 1990 yılındaki emisyonlarını sadece yüzde 5 azaltmakla yükümlü. Protokole taraf olmadığı için eleştirilen Amerika'da taraf olursa yüzde 5 indirim zorunluluğu alacak.

Türkiye'nin Kyoto için müzakerelere oturulması halinde elindeki en büyük kozu kişi başına düşen emisyon miktarı olacak. Bu rakam toplam emisyonun nüfusa bölünmesiyle bulunuyor. Amerika'da 20 tona yaklaşan bu rakam, Türkiye'de nüfusun 70 milyon olduğu varsayılırsa 4,5 tona yaklaşıyor. İlk aşamada protokole taraf olmasına rağmen yükümlülük almayan Çin'de ise 3 tonla bizden daha aşağıda. Dünya ortalaması 4, üyesi olmaya çalıştığımız AB'nin en gelişmiş 15 ülkesinde ise 8,7 ton. Türkiye bu hızla seragazı salımını arttırırsa, üyeliğe kabul edileceği yıllarda AB ortalamasını yakalayacak ve pazarlık için bu kozunu da yitirmiş olacak. Bütün bu verilere rağmen biz masumuz diyip koltuklarında rahat rahat otıracaklarını sanan politikacılara duyurulur.

02 Temmuz 2007

Çevreci korkusuyla bankayı gizliyorlar

Hasankeyf'i 'yutacak' Ilısu Barajı'na kredi veren İsviçre bankası çekilince duran proje, bir Alman bankası devreye girince yeniden başladı. Ancak çevreciler tepki gösterir diye banka adı gizleniyor.

Özgür Gürbüz - Sabah / 2 Temmuz 2007

Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) kapsamında yapılması planlanan barajlar içinde en büyüğü olan ve tarihi Hasankeyf'i sular altında bırakacağı gerekçesiyle eleştirilen Ilısu Barajı, geçen ay ortasında ortaya çıkan kredi sorununu atlattı. Projeye kredi sağlayan İsviçre bankası Zurich Kanton Bank (ZKB) çevrecilerin baskısına dayanamayıp geri çekilince durma noktasına gelen baraj inşaatı, kısa sürede bir Alman bankasının devreye girmesiyle start aldı. Konsorsiyumun lideri Nurol İnşaat yetkilileri birkaç gün içinde baraj gövdesinin inşaatına başlanacağını söyledi.

3-4 GÜN İÇİNDE İNŞAAT BAŞLIYOR
Yaşanan süreci SABAH'a değerlendiren Nurol İnşaat'ın Ilısu Barajı Proje Koordinatörü Yunus Bayraktar, "Nedenini tam olarak bilemiyoruz ama 14 Haziran günü ZKB projeden çekildi. 15 Haziran günü sırada bekleyen 10 bankayla görüşmeye başladık. Bir Alman bankası devreye girdi ve sorun çözüldü" dedi. İsviçre bankasının yerine projeye kredi vermeyi kabul eden Alman bankasının ismini çevreciler baskı yapar diye açıklamak istemeyen Bayraktar, "3-4 gün içinde işi başlatıyoruz" dedi. Çalışmalar başlayınca, projeye destek veren tüm bankaların ismi de açıklanacak. Ilısu projesi 2001 yılında da gündeme gelmiş ve İngiliz Balfour Beatty'nin önderliğindeki firmaların kredi garantisi alamaması nedeniyle iptal olmuştu. Ilısu projesinin eski halinin çevre ve kültürel varlıkların korunması için yeterli olmadığını itiraf eden Yunus Bayraktar, yeni projenin ise AB ve Dünya Bankası'nın kriterlerine uygun olduğunu savundu.

'ESKİ PROJE ÇEVRECİ DEĞİLDİ'

Bayraktar şöyle devam etti: "2001'de proje krize girdiğinde ortada AB ve Dünya Bankası kriterlerinde gerçek anlamda bir ÇED Raporu, Kültürel Varlıklar Raporu ve Yeniden Yerleşim Raporu yoktu. Şimdi bu kadar önemli çevresel sorunların halledildiği ve bu yüzden de dünyanın en gelişmiş 3 ülkesinden kredi garantisi alabilen bir proje yaptık. İtiraf için söylüyorum, 2001 yılında bu muhteşem projeler yoktu."

***
KONSORSİYUMA kültürel varlıkların korunması için 25 milyon Euro ayrıldı. Şirket yetkilileri, koruma ve kurtarma işlerinde 20'ye yakın yerli ve yabancı uzmanın proje yürütme kurulunda çalışacağını ve sular altında kalmayan bölümlerindeki yapıların da güçlendirileceğini söylüyor. Projeye itiraz eden çevre kuruluşlarından biri olan Doğa Derneği'nden Nuri Özbağdatlıoğlu ise projenin ulusal standartlara uymadığını savunarak "İsviçre Bankası çekildiyse bir nedeni vardır" diyor.

HASANKEYF, Güneydoğu Anadolu'nun en eski yerleşim bölgelerinden biri. Ne zaman ve kimler tarafından kurulduğu bilinmiyor. Ancak şehir ve etrafındaki binlerce mağara insanların buraya çağlar öncesinden yerleştiğini gösteriyor. Ankara Üniversitesi Sanat Tarihi Kürsüsü Başkanı Prof. Dr. Oluş Arık'a göre Hasankeyf, İran ve İç Asya'nın, Doğu Akdeniz ve Mezopotamya'nın, sonraları Bizans'ın temsil ettiği Roma'nın birbiriyle kaynaştığı bütünlüklü tek merkez konumunda. Arık'a göre yolları, kanalları, kamu yapıları, semtleri, temiz - atık su sistemleri ve çarşılarıyla Hasankeyf, bir Ortaçağ başkenti. Hasankeyf'in Ilısu Barajı inşaatıyla sular altında kalacak olması nedeniyle yerli ve yabancı pek çok grup protesto gösterileri düzenleyerek, barajın tarihi sular altında bırakacağı uyarısında bulunmuştu.

Lobi baskısıyla Tony Blair vazgeçmişti

HASANKEYF'İ sular altında bırakacak olan Ilısu projesi, ilk olarak 2001'de gündeme gelmiş ve İngiliz Balfour Beatty'nin önderliğindeki firmalar barajın yapımını üstlenmişti. Ancak Londra'daki çevreci ve Kürt grupların ortak çalışmaları sonunda dönemin Başbakanı Tony Blair, projeye verdiği kredi garantisini geri çekince inşaat başlamamıştı. Daha sonra yeniden ihaleye çıkan projeyi Nurol İnşaat öncülüğündeki bir konsorsiyum üstlendi ve Almanya, Avusturya ile İsviçre hükümetlerinden kredi garantisi sağlandı. Geçen yıl Başbakan Erdoğan'ın temelini attığı barajın toplam 1.2 milyar Euro'luk finansmanının tümü dış kaynaklarca sağlanıyor. 7 yıl sürecek inşaatın yaklaşık 50 bin kişiyi evinden edeceği belirtiliyor.